Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

1 Aralık 2018 Cumartesi

bize ait olanları anımsamakla geçmeyen kış uykusuzluğu...


"Bulabilseydik keşke, saf, sınırlı, dar, 
İnsani, ırmak ve kıyılar arasında
Bize ait verimli bir toprak parçası
Çünkü aşmakta bizi kendi kalbimiz
Çünkü bakamıyoruz kalbimizi yatıştıran görüntülere, daha ötesi
kendi sınırlarını bulmuş, Tanrısal gövdelere"

Rainer Maria Rilke
Duino Ağıtları-İkinci Ağıt

27 Kasım 2018 Salı

Tanrısal mührün anlamı...


"seni öpmeye geldim
gül izine yatırılmış mürekkep balığı satılan balık pazarlarından
çentikli harflerle dolu bir alfabe yolculuk defterimde
geldim, perdesi püsküllü bir trende yangın çıkaran kıvılcımların
ve sırt üstü uçan bir rüyanın tüyleri arasından"

Akgün Akova, Mariacka Sokağı, Sözcükler, Kasım-Aralık 2014

20 Kasım 2018 Salı

Nüfus Cüzdanı


Kıran kırana geçen her futbol maçından sonra terden sırılsıklam olmuş gövdemi yemyeşil çimlere bırakırdım. Sonra güvercinlerin masmavi gökyüzünde takla atarak savruluşlarını izler, bir süre “göğe bakarak” öylece kalırdım. Göğün maviliğine dalmak, çocuk yetiştirme yurdunun ön bahçesindeki parkta salıncağa bindiğim, kendimi kuş gibi hissettiğim günlerimi anımsatırdı. Salıncakta yükseğe, daha yükseğe çıktıkça göğe dokunacağımı sanırdım. Tutunduğum zincirleri bırakıp korkusuzca öne doğru uzattığım ellerimle her seferinde kocaman bir boşluğu avuçlamak, yıllarca en çok keyif aldığım oyunlardan biri olmuştu.

Ulu ağaçlarla çevrili İdman Yurdunun kenarındaki eski ve kullanılmayan “İtfaiye Kulesini” kendilerine barınak olarak seçen yaban güvercinleri, aynı zamanda bizim takımın simgesiydi. Yıllar önce kurulan Askeri Fabrikalarda çıkabilecek yangınları gözetlemek amacıyla inşa edilen kule, kaderine terk edildikten sonra güvercinlerin sığınağına dönüşmüştü.

Bizim sığınağımızsa, benim yaşıtım çocuklarla birlikte yaşadığımız A-Bloktu. Belki güvercinler gibi özgür değildik ama en az onlar kadar kalabalık ve masumduk. Güvercinlerden tek farkımız belki de annesiz, babasız büyüyor olmamızdı. Bakıcı annelerimiz, müdür babamız vardı. Fakat kokusunu içime çektiğim bir çiçeğin doğallığını, saçlarıma değen meltemin yumuşaklığını onlara yaklaştığım hiçbir ortamda duyumsayamazdım. Kurallara uymadığım zamanlarda bakıcı annelerin kulaklarımı çeken, tenime değen ellerini gürgen bir sopaya, bakışlarını buzları hiç çözülmeyen kutuplara benzetir, üşür, içimdeki tarif edilmez boşluğu güneşle dolduramadığım için bir türlü de ısınamazdım. Yüreğimin buzlarını ısıtmaya çabaladığım tek ateş kaynağım düşlerimdi. Bunalınca o düş denizine eğilir, dilek tutup taş sektirirdim. Öğretmenimiz, taşın üç kez suyun üstünde sekmesi hâlinde dileğimizin kabul olacağını söylerdi.

Eylül doğumluydum. Yetiştirme yurdunda eskittiğim her Eylülde dış kabuğum biraz daha sertleşirken, içimde çocuksu bir bölgenin yumuşaklığını koruyarak büyümüştüm. Büyüdükçe ağa takılan balıklara benziyordum. Kendi eksenimde çırpınıyor, etrafımı saran ağları yırtmak için çabalıyor, asıl var olmam gerektiğini düşündüğüm engin sulara, rengârenk çiçeklerin açtığı büyük şehirlerin, "derin saat"lerine yüzmek istiyordum. 

Başka balıklar seyrettim. Başka balıklar
keşfettim suyun ağır, ısrarlı kütlesi altında.
Başka balıklar..  mor, lâcivert, kuzgûni, sarı..
Mühürlenmiş solungaçları ve şişirilmiş göz kapakları..
Sedef melânkoliler, kehribar yüzgeçler,
dipte gizlenen kalın
kumlu yaralar..

Kalpte kıvranan çığlığın nasıl 
ilerlediğini gördüm, yol bulduğu anda mercan
çubuklara çarpa çarpa. Yüzüme çarpa çarpa
keskinleşen acı ıslık
ılık bir nefese dönüştü, fark ettim, 
taşıracaktı neredeyse denizi titreşimleri.
Orada büyük, kovulmuş ıssızlıktı balıklar..
Hissettim.

Muazzep bir ruh neden iyileşmez, anladım, derin
oyuklara kendi tozunu kazısa da. İflâh olmaz,
bildim, sağır mağaralarda ikizini arar gibi balık
dilini sayıklasa da..

...

Nafile, hiç silinmeyecek hayâl
akıntılarına sinmiş köpüren kabahati.
Suyu evi sanmak
ve balıklara adanmak gafleti
peşini hiç bırakmayacak.*

Denizi, denizin beni kendine çeken kokusunu bu sebeple hep sevmişimdir. Şöyle etrafıma bakındım. Her taraf erguvanların eşsiz güzelliğiyle kuşatılmıştı. İki çocuk, dalgaların üzerinde taş sektirmeye çalışıyordu. Gözlerim oturduğum bankın etrafına serilen beyaz mozaik çakıllara kaydı. O anda içimde çırpınan balığın peşimi hiç bırakmayan deniz tutkusuna dayanamadım. Avucuma aldığım küçük taşları, belleğimde, denizin ortasındaymış gibi duran “İtfaiye Kulesi”ne doğru savurup sektirmeye başladım.

“Nüfus cüzdanını düşürdün!”

Birkaç kez yinelenen bu sesi duyduğumda İdman Yurdu ve İtfaiye Kulesi sanki Titanic gibi hızla suya battı. Dalıp gittiğim denizden gözlerimi ayırıp ardıma döndüm.

Tıpkı o gün, maçtan sonra, soyunma odasında giyinirken de nüfus cüzdanımı düşürmüştüm. Yetiştirme yurtları arasında düzenlenen bölgesel futbol turnuvasına katılmıştık. Komşu İl’den gelen rakip takımın öğretmeni düşürdüğüm nüfus cüzdanımı fark edip ardımdan seslenmişti.

“Nüfus cüzdanını düşürdün!”
“Fark etmedim öğretmenim”
“Senin soyadın “Akçalı” mı ?”
“Evet”
“Berdan’lısın; anne adın Melek, baba adın Ali Kemal, doğru mu?”
“Evet öğretmenim. Niçin sordunuz ?”
“Bizim kız yurdunda bir öğrencimiz var, adı Feride. O da senin gibi Berdan nüfusuna kayıtlı, onun da anne adı Melek, baba adı Ali Kemal biliyor musun? Senin başka kardeşin var mı?”
 
Şaşırmıştım. Dilim tutulmuştu. Ne söyleyeceğimi bilemeden, öylece donup kalakalmıştım. Öğretmen, yüzümün şeklinden anlamış olmalı ki: “Anlaşılan kardeşin olduğunu bilmiyorsun, sizi görüştürelim ister misin?” Demişti.

Konuşamıyordum. Başımı evet mânasında sallamıştım.

“Peki, ben yarın Feride’yi de alır gelirim” deyip gitmişti.

Sevinçliydim. Bedenime gömdüğüm umut çekirdeği yıllar sonra nihayet uç vermiş, hayatın toprağına saldığım ilk yumru bir kız kardeşimin var olduğu bilgisiyle canlanarak, nefes almaya başlamıştı. Yaşam sadece bir umuda sarılarak nefes almaktan ibaret değildi elbette. Yaşam aynı zamanda et’ti. Damarlarımızdaki kan’dı. Kendi kanımdan canımdan başka bir bedenin varlığını öğrenmekse benim için âdeta yeniden doğmaktı.

Heyecanlıydım. Bütün gece yatakta bir sağa bir sola dönüp durmuştum. Ne yapsam heyecanımı yenemiyordum. Göğsüm ökseye tutulan serçeler gibi çırpınıyordu. Oysa bir an önce uyumak, uykumu kardeşime dair düşlerle süslemek istiyordum.

Yanımdaki pencereden yeryüzüne göz kırpan yıldızların ışıltısını izledim bir süre. Buz pateni yapıyor gibi kayan yıldız dikkatimi çekti. Kartopu gibi minnacık o yıldız dans ederek yaklaştı yaklaştı, yaklaştıkça kocaman, ışıl ışıl parlayan yusyuvarlak kristal bir küreye dönüştü. Yıldız küresi yatakhaneye yöneldiğinde üzerinde rengârenk açılan paraşütle birdenbire yavaşladı. Cam kenarına geldiğinde kürenin ortası açıldı. Gülümseyen melek yüzlü biri ışık harmonisinin arasından uçarak başucuma geldi. Üstüme eğildi. “İyi uykular bebeğim” diyerek gözlerimden öptü. Bu öyle sıcak bir öpüştü ki o zamana değin kapanmayan kirpiklerim ağırlaştı. Bindiğim hayâl gemisinde uykuya dalmıştım.

Ertesi gün kardeşimle müdür babamızın odasında karşılaştık. Ferideyle birbirimize sarıldığımızda gönül tellerimiz kopmuştu artık. Ağlıyor, konuşamıyor fakat dökülen gözyaşlarımın acı değil, sevinç veren güzellikte bir duygu sağanağına dönüştüğünü, ağlamanın da coşkulu bir tadı olabileceğini ilk defa keşfediyordum. İnsanın sesi, soluğu, ağzındaki dili sustuğunda meğer yaraları konuşmaya başlarmış. Ben yaralarımla konuşmayı böyle öğrenmiştim. Böyle de sürdürdüm. Şimdi ne zaman gözlerimden bir damla yaş düşse yüzüm bulutlanır, geçmişim yağmur olur da kimsesiz geçirdiğim günlerin üstüne ince ince yağar, kanadı kırık bütün kuşlarım kalbimdeki çınar dallarına sığınıp yaşama sevincime  yaralarıyla konuşarak tutunur.

Öğretmen her ikimizin de nüfus kayıtlarını çıkarmıştı. Doğrusu, bizi bekleyen başka bir sürpriz daha vardı. İki değil, üç kardeştik. Nüfus kayıtlarına göre en küçüğümüz de yaşıyordu ama onun nerede yaşadığına ve kime verildiğine ilişkin en ufak bir bilgi kırıntısı bile yoktu. O ân sevineyim mi üzüleyim mi bilmiyordum ancak bu haberle birlikte yüreğimde yıllarca solmayacak yeni bir tomurcuğun daha uç verdiğini duyumsuyordum. Kararım netti. Feride’yi düşürdüğüm nüfus cüzdanımla tesadüfen bulmuştum. Diğer kardeşimi de arayacak, bu yüzden bulunduğum her ortamda nüfus cüzdanımı bilerek düşürmekten, en küçüğümüzü de bulmak, ona kavuşmak uğraşından artık hiç vazgeçmeyecektim.

“Nüfus cüzdanını düşürdün!”

Yüzümü döndüğüm ses yanımdaki bankın az ilerisindeki simitçiydi. Gülümsedim. Teşekkür ederek uzattığı nüfus cüzdanımı aldım. İçimden bir dilek daha tuttum. Avucumda kalan son taşı denize doğru savurup sektirdim.

Taşın üç kez sektiğini görünce, az ötede, çocuk parkında bıraktığım eşim ve kızıma doğru keyifli bir ıslık çalarak yürüdüm.

fy

29 Ekim 2018 Pazartesi

Yakın, çok yakın ve aynı... Bellekte hiç değişmeyen.


"...'Gece çağı dünyanın'
demişti Heidegger. O çağ
olgunlaştırdı siyahî harflerimi.
Doluyum tüm kıtaların anılarıyla,
içimde ne çok aşk, ne çok cinayet"

Ahmet Oktay, Aynı Ve Değişken, Kitap-lık Sayı: 44 Kasım/Aralık 2000



26 Ekim 2018 Cuma

Yakın Nefes...



"Sözlerin en 
büyülüsünden, melâldan, kalbinin içindeki güvercinden
vur beni..
Taşların kederinden vur.. Dalların
uyanışından.. Kıyı
 göllerinden.. Kuyulardan.."

İhsan Deniz, Bana Uzaktan Ateş Et


4 Ekim 2018 Perşembe

Bu Bir Masal


Yorgun bir ışık lekesi geziniyor boynunda
Ansızın tanrı olan parmakların
Karanlık evimin perdesini aralıyor

Sarılıyorum sana, gelinciğin tutunduğu

Topraksın sen. Dilindeki kuyudan çekiyorum suyumu
Bir tırtıl gibi uzanıyorum dudaklarına 

Durmadan kemiriyorum yapraklarını

Ben kuşları ölümsüz bilirdim, diyor
Senin o köpükten beyaz, etin.

Kadir Aydemir, Budala Dergisi 2013, Sayı: 23

2 Ekim 2018 Salı

Yakın duyuş mevsimi...


"Ben mi... çalışıyorum,
yeşilin hem sarının
hem kızaran mânânın
gizini kavramaya."

Sina Akyol, Ölünün Toprağını Sularken




26 Eylül 2018 Çarşamba

25 Eylül 2018 Salı

Yakın Takip...


"kimi vakit geldim sana ama hüznüm döndü
baktım ki işgal gözlerin
bilirim aydınlık için karanlık da gerekli,
bazan var'ı anlarsın yok ile sevgilim"

Cahit Zarifoğlu, Beyaz Camlar

17 Eylül 2018 Pazartesi

Unutulanları Hatırlama Faslı


"kapanmış kapılardan geçerek
dönülmez sanılandan dönerek
ağrısı kesilmiş çürük bir diş gibi
çekilmiş acılarım yüzümde yerleşmiş
bir kez daha içimdeki yangını,
kuyuyu göstererek aynalara
geldim"

Serkan Türk, İçimiz Çölse Biri Geçmiştir, syf. 36/37

13 Temmuz 2018 Cuma

İki Gözüm...


"Ve dikkat ettim, susanlar daha iyi anlaşıyor."

Sabahattin Ali, İki Gözüm Ayşe

27 Haziran 2018 Çarşamba

Adrese Teslim Vakitler


"Ne vakit ıssızlığın üstünü çizmek istesem
en azadî
en zengin hâllerimiz 
rayların üstünden, trenlerin gizinden soyunup geliyor aklıma"

fy

15 Haziran 2018 Cuma

Eşik


"iki kırık ayna"dan boşluğa açılan kapıya bakıyorum
balkıyan düşlerin yamacında  bir ceset gibi asılı kalıyor aşk

ipek yolu gibi uzuyorum gözlerindeki haritalarda
terk edilmiş kış bahçelerinden geçiyorum usulca
giderek aşı tutmayan elma ağacına benziyorum
giderek kelebek olma hevesindeki minik bir krizalite

biliyor musun?
insan yaşamaya da, yaşlanmaya da özlemekten başlıyor

"özlüyorum
çok özlüyorum"
mülkünde antik şehirler gibi dipdiri kalarak yaşlanmayı

Hanna Matsuri

doğu imgesi


"Biz doğuluyuz, güzeli sevmeyiz. Sevdiğimiz güzeldir."

Heiran

27 Mayıs 2018 Pazar

Nesteren


-kalbime söz verdim/bu yara son güz yarası-

biliyorsunuz
maksadımız ne çölün simgesi olmaktır
ne de hayatın elâ bilgisinde mecnûn diye anılmak

hem varsın öyle bilinsin âşıkların diyarı
zararı yok
bizim de mesnevîyle sırlanmış bir can şehrimiz var elbet
elbet bizim de ateşle sevişmeyi bilen hüzzam leylâmız,
yaşam ve yazgı
sarhoşluğum ervâh-ı ezelden beridir var

âh gül çekimli ‘aşkadın’
âh sebebi hayatım, güz inceliğim nesteren
dönüp de baksana gövdemi saran nûrdan cevhere
kays yağmur taşı gibi tâ gözlerimin içinde

Hanna Matsuri

5 Mayıs 2018 Cumartesi

Adrese Teslim Şarkılar Ve Şiirler


Çiçekli badem ağaçlarını unut.
Değmez,
Bu bahiste 
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
Islak saçlarını güneşte kurut:
olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
nemli, ağır kızıltılar...
Sevgilim, sevgilim
mevsim
sonbahar...

Nazım Hikmet Ran




3 Mayıs 2018 Perşembe

11 Nisan 2018 Çarşamba

3 Mart 2018 Cumartesi

Küskün



bu gece susmaya gelsem sana

sıcak bir düşün yerine
ayaz yedim bütün gün
bana şarap versen
kırmızı pembe beyaz
içimde küskün bir çocuk var
usulca örtsen üstümü gözlerinle

Zeynep Uzunbay


17 Şubat 2018 Cumartesi

Kukla


"Gözleri içine düşmüş kırık bir kukla gibiyim."
                                                        E.M. Cioran, Burukluk, syf.32

Dün sabah elbise dolabını açınca karşımda iplerinden asılmış vaziyette sallanan, gözleri oyuk bir kukla gördüm. Ürperdim. Şaşırdım. Kâbus görüyorum sandım. Gözlerimi ovuşturdum endişeyle. Sonra eğilip karşımdaki ahşap gövdeyi inceledim, ellerimle dokundum kuklanın oyuk gözlerine. Kâbus muydu? Hayır! Gördüğüm, dokunduğum gövde kâbus değil gerçekti ve asıl önemlisi kim, nereden bulmuş, hangi amaçla koymuştu onu buraya?

Kâbus görmediğimden emin olmama rağmen kukladan hızla uzaklaştım. Kullanmaya ara verdiğim halüsinasyon ilaçlarını aradım komodin çekmecelerinde. Zihnimde beliren soruların yanıtlarına odaklanmaya çalıştım pürtelaş gelişen bir iç itkiyle. Bir yandan relaks dedim. Relaks oğlum, kendine gel. Böyle mücadele edemezsin geçmişle.

Ben askerlik görevimi terör olaylarının en yoğun yaşandığı dönemde yapanlardanım. Sürekli tetikte yaşamanın, silahlı çatışmalara girmenin etkisini terhisimden sonra uzun süre üstümden atamamıştım. Sık sık kâbuslar görürdüm o zamanlar. Beynimin içinde uğuldayan silah sesleriyle uyanırdım bazen. Terlerdim. Göğsümden fışkırıp tenime yayılan terin ıslaklığını kan sızıntıları zannederdim çoğunlukla.

Terhis olunca küçük bir benzinlikte çalışmaya başlamış, evlenmiştim. Görücü usulü evliliğimin ilk günlerinde birbirini iyi tanımayan iki insan, aynı ipin üstünde yürüyen iki cambaz gibi birbirimizin gölgesine tutunarak yürüyorduk. İpin dışında var olacağımız başka bir dünya yoktu. Farkındaydık. Gösteri bittiğinde zamanı soyutlayarak sığınabileceğimiz herhangi bir ada,  üstünde uçarak mekân ve boyut değiştirebileceğimiz sihirli bir halımız da yoktu. Böyle nefes aldığımız sürece üzerime çöken kâbuslar sirkine mahkûmduk. O ne hissediyordu bilmiyorum ama benim için bu gerçeği bütün çıplaklığıyla kabullenmek bildiğim bütün keskin yanlarımı şiddetle bileyleyen ve görünmeden çalışan düş öğütücü bir alete dönüşmüştü sanki. Hayat; tıpatıp, gözyaşları içinde izlediğimiz “Acı Hayat” filmi gibi içimizi acıtarak ilerliyordu. Final yakındı. Filmin sonu da bizim sonumuz da belliydi ve mevcut koşullara bakıldığında ikimizi bekleyen final sahnesi gayet olağan görünüyordu. Çünkü her şeyin, herkesin bir yerlerden güç aldığı dünyada acı, insanın hayatın içine işleyen imkânsızlığından, imkânsızlığın sönmek nedir bilmeyen nârından alıyordu bütün gücünü. 

Bizse zayıftık. Parasız, pulsuz, yoksulduk. Sürekli aynı yoksulluğun üstünde kâbuslarla yürümekten yorgun, güçsüz, finişe doğru koşar adım sürükleniyorduk. Mutsuzduk. Mutsuz, mutsuz, mutsuz...

Olması gereken şey birbirimizi daha fazla kırmadan dökmeden yolları ayırmaktı. Ve nihayet olması beklenen, yaşanılması gereken o kaçınılmaz ayrılık sahnesini gerçekleştirdik günün birinde. Peşimi bırakmayan kâbuslarımın şiddetine dayanamayan eşim, çocukları da yanına alarak evi terk etti. Boşanmıştık en sonunda.

Vietnam Sendromu diye bir hastalık olduğunu öğrendiğimde her şey için çok geçti. Yaşadığım kâbuslara son vermek amacıyla daha fazla gecikmeden tedavi görmeye başlamıştım. Tedavi iyi gelmişti. Bu arada talihim de dönmüş, çalıştığım benzinliğin işletme hakkını başka işlere yöneleceğini söyleyen patronumdan kâr ortaklığıyla kiralamış, kendi işimi kurmuştum.

Zaman geçtikçe işler büyüdü. Allah yürü ya kulum der hani. Öyle işte. Benzinlik birken iki oldu. Üç, beş derken orta ölçekli bir benzinlik zinciri kurmuştum kendime. Yüzlerce insan çalışıyor, binlerce araç konaklıyordu GNZ Petrol ve Dinlenme Tesislerinde.

“Hey” dedi bir ses. “Dalıp gittin. Uyan artık! Yüzüme bak?”

Yanlış duymuyordum. Dönüp baktım. Ses kukladan geliyordu. Onun gerçek olduğu fikrinde yanılıyor muydum? Bunca yıl sonra kâbuslarım geri mi dönüyordu. Gördüğüm kukla, Vietnam Sendromunda yeni atakların işareti miydi yoksa? Kuklaya doğru yürüdüm. “Sen de kimsin” dedim hışımla. “Buraya nasıl geldin? Kim getirdi seni? Hem gözlerin, senin gözlerin niçin yok?”

Bir kahkaha sesi yükseldi kukladan.  “Korkma” dedi. “Ben senin ruhunun sûretiyim. Ruhunun dönüştüğü en son noktayım. Bakıyorum da paranın ışığı ruhunla birlikte gönül gözlerini de körleştirmiş. Seni iyilikle uyarmak istedim. Beni ne hâle getirdiğini, güç hırsıyla yanıp tutuşan dünyevî gözlerinle açık seçik görmeni istedim sadece.”

Kolay gelmemiştim bulunduğum noktaya. Tırnaklarımla, acımasız hayatın dikenli köklerine tutunarak çıkmıştım zirveye. Bu saatten sonra oradan inmem için bir sebep yoktu. Çocukların yurtdışındaki eğitimine dünya kadar para ödüyordum. Eski eşime dayalı döşeli bir ev almıştım. Emrine amade araba, bir de şoför vermiştim. Evinin masraflarını ben karşılıyordum. Kredi kartlarını ben ödüyordum. Ayrılmış olsam da çocuklarımın anasıydı sonuçta. Lüks restoranlara gidiyor, en iyi otellerde tatil yapıyor, canımın istediği kadınla birlikte yaşıyor, sıkılınca bir başkasını buluyordum. Son model pahalı arabaları seviyordum. Beğenmediğimi anında değiştiriyor, yoksul geçen günlerimin intikamını alıyordum hayattan. 

“Farkında mısın? Bütün bunları kurduğun sömürü düzeniyle yapıyor; kendini kandırıyorsun” dedi kukla. İşçileri bir tam gün çalıştırıp yalnızca bir tam gün dinlendiriyorsun. Oysa bir tam gün çalışmanın yasal karşılığı üç tam gün dinlenmedir. Fazla çalıştırmanın karşılığında fazla mesai de ödemiyorsun. Üç vardiya kurmaksa işine gelmiyor. Çünkü sana göre üç vardiya demek fazladan çalışacak adam ve kârdan eksilecek para demek. Üstelik yanında çalıştırdığın adamların ne yıllık izinleri ne de iş güvenceleri var. Doğru düzgün tedbir almıyor, onların hayatlarını önemsemiyorsun. Kurduğun düzene azıcık itiraz edeni kulağından tuttuğun gibi kapının önüne koyuyorsun. En kötüsü de ne biliyor musun? Kimseye tazminat vermiyorsun. Daha geçen gün işten çıkardığın pompacıya tazminat vermemek için sahte hırsızlık raporu düzenletip adama üstüne üstlük bir de iftira attın. Rüşvet ve kirli işlerse vazgeçilmez alışkanlığın oldu. Gözlerimi soruyorsun. Bu gözleri sen oydun sen, başkası değil!”

Kukla çok fazla konuşuyordu. Ezmezsen ezilirsin. Acırsan, acınacak duruma düşersin. Hele bir sendelemeye gör, anında yıkılırsın. Yıkılırsan bir daha ayağa kalkamaz köpek gibi sürünürsün. Benim bu yaştan sonra ezilmeye de sürünmeye de niyetim yoktu. Kalktım. Kuklayı asıldığı yerden aldığım gibi salona götürdüm. Şöminenin közünü karıştırdım. Birkaç odunla ateşi canlandırdım. Kuklayı ateşin ortasına bıraktım. O çıtır çıtır yanarken ben yatak odasına geçtim. Sevgilim duştan çıkmış giyiniyordu. “Biriyle mi konuşuyordun” dedi. “Sanki konuşma sesleri duydum.”

Güldüm. Söylenen yalanlar gerçeğin delillerini kaygan sözcüklerin içinde saklar. “Kulakların hayâli sesler mi duymaya başladı ne? Bir doktora görün istersen” dedim. Üstümü giyinip evden çıktım. Günüm keyifsiz geçti. Gazeteler, televizyonlar, sosyal medya hepsi de son günlerde artan iş kazalarını gündemde tutmaya devam ediyordu. Canım sıkılmıştı. Yapılacak en iyi şey kısa süreliğine bu gündemden uzaklaşmaktı. Ege’de Mykonos Adası geldi aklıma. Gidenlerden duymuştum methini. Sekreteri arayıp beş yıldızlı bir otelde ertesi gün gidilecek şekilde on günlük rezervasyon yaptırttım.

Akşam erkenden yattım. Bu sabah; dün elbise dolabında iplerinden asılmış vaziyette gördüğüm kuklayı, hem gözleri, hem de kalp tarafı genişçe oyulmuş bir hâlde tekrar karşımda buldum.

Usulca kalktım. Hiç konuşmadan kuklanın sol göğsündeki boşluktan içeri baktım. Gözlerimin sanki kırmızıbiber sosuna batırılmış gibi acıyla yandığını hissettim.

Çığlık çığlığa haykırdım. Ellerimi gözlerime götürüp aynayı aradım.

Görmüyordum.

fy


11 Ocak 2018 Perşembe

Unutulmuş Kent


Vermeme olanak yok bana verdiklerini
Ama ayrılırken bir hesaplaşma da gerekli
Geçmiş bunca güzellikten bir anı olarak
Ben seni alayım istersen sen de beni

Onat Kutlar, 1986

4 Ocak 2018 Perşembe

Geleneksel Şiirlerde Âşk ve Âşıklık



“Ey âşıklar ey âşıklar aşk mezhebi dindir bana
Gördü gözüm dost yüzünü yas kamu düğündür bana”
Yunus Emre

İnsanın varoluşu ve neslinin çoğalmasını takiben toplumsal yaşama geçişiyle birlikte yeryüzünde oluşturduğu evrensel değerler bütünü vardır. İnsan varlığının bulunduğu her yerde genel evrensel değerler olarak nitelendirilen ve sadece insana özgü olarak bilinen bu kavramların en önemlileri kuşkusuz yaşama hakkı, adalet, özgürlük, ahlak, düşünceye saygı, sevgi, şefkat ve aşktır.

Nitekim yazının bulunmasıyla, insanın duygularını ifade etmesinde önemli bir kültürel zenginlik kaynağı, edebi sanat biçimi halini almış olan şiirlerde de insan, evrensel değerleri dizelere taşımaktan vazgeçmemiştir. Elbette “aşk” kavramı da süregelen insanlık tarihi boyunca şiirlerde vazgeçilemeyen bir temadır.

Türk şiirinin geleneksel yapısında “aşk” temalı şiirler irdelendiğinde, toplumun kültürel yapısıyla eşdeğer seyreden bir süreçle karşılaşılır. Çünkü Türk şiir kültürünün tarihi kadar eski bir geçmişi vardır ve yine her ulusun dünyayı, evreni algılayış biçimi, o ulusa özgü bir edebiyat anlayışından izler taşır.

Bu bağlamda Türk şiirinin geçirdiği evrelere yazının bilinmediği dönemlerdeki sözlü edebiyattan, sonrasındaki destanlar, halk edebiyatı, divan edebiyatı ve günümüze gelinceye değin bakıldığında dört önemli kültür bileşkesiyle karşılaşılır. Bunlar Orta Asya, İslam Kültürü, Anadolu ve Batı kültürüdür.(1)

Türkler, İslâmiyetten önce bağlı bulundukları eski inanç sistemlerinin kültür ve geleneğine bağlı bir edebiyata sahiptiler. Din, kültürü etkiler, kültür de edebiyatı şekillendirir. Bütün ilkel toplulukların edebiyatları önce mitolojik kimlikle başlar, daha sonra dini şekle bürünür.(2)

Türklerin İslâmiyeti kabul etmelerinden sonra eski ebedî biçimler ve İslâmi kılığa bürünmüş konular varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yeni kültür gereği mitlerle örülü destan şiirleri dini şiirlere dönüşmüş, daha sonra her konu şiirin alanına girmiştir.(3)

Her edebî gelenek, belli bir kültür birikimi, dünya görüşü ve inanç sisteminin, yaşam biçiminin sanatçılar tarafından özümsenip kendilerine özel bakış açılarıyla yorumlanmasıyla özgün anlatımlara kavuşur. Ozan-baksı edebiyat geleneğinin geniş anlamda değişen zaman, zemin, inanç sistemi, dünya görüşü ve yaşama etkisiyle şekillenmesiyle Anadolu’da halk edebiyatı oluşmuştur.(4) Böylelikle Anadolu’da  yeni bir yurt kazanan Türk kültüründe milli öze bağlı epik şiirler yazan ozanın yerini İslâmi öze bağlı lirik şiirler yazan âşıklar almıştır.(5)

Âşık edebiyatı bir birleşim, bir sentezdir.(6) Âşık, soyut ve ulaşılmaz sevgili tipiyle mistiğe bağlanır. Klâsik şiirin etkisiyle bazen güzelleri, klâsik şiirin güzellerini andırır. Âşık şiiri Osmanlı toplumunun Anadolu’daki köklü kültür yapısı değişikliği nedeniyle eğitimli kitleyle halkın arasındaki kültür ve dolayısıyla farklı oluşan sanat çevresi ve beğeni farklılığından doğmuştur.(7)

Âşıklar dinî-tasavvufi tarzda şiirler yazmasalar da İslâmiyet kültür ve Tanrı birliğine varma yollarını arayan görüşler bütünü olan tasavvuftan etkilenmişlerdir. Tasavvufun Âşık ve Divan şairlerine etkisi, onları ortak bir dünya görüşünde birleştirir. Âşık anlayışları, rintlik düşünceleri, ölüm ve hayat karşısındaki tavırları benzerdir. Tasavvufta aşk Tanrıyla bütünleşmektir. Dünya fani aşk geçicidir, kişiyi olgunlaştırır, nefsi eğitir. Maddi aşk manevi aşka geçişte bir basamaktır. Âşıklar tasavvuf kültür etkisiyle kendilerini bahtsız, sevgiliyi erişilmez ve vefasız görürler. Divan şairlerinin aksine âşıklarda “aşk baki, yâr fanidir”. Âşık, divan şairi gibi yârini ellere kaptırma kaygısını yüreğinde taşır. Divan şairlerinin vuslatsız, paylaşılmayan aşkın acılarıyla yaşamalarına karşın âşıklar, sevgiliye ve vuslata taliptir. Felekten yakınmalarına rağmen yaşama sevinci gözlenir. Âşık köklü bir dinî eğitim alamamıştır. İslâmiyet kültürü etkisiyle dünyanın güzellikleri yanı sıra cenneti de ister. Şiirlerinde İslâmi motiflere, inanç esaslarına,  ibadetlere, hukuka ve ahlâk konularına değinildiğini görürüz.(8)

Âşıka naz eder bakışı nazlım
Gülistana girmiş bülbül avazlım
Mestane bakışlım, bir elâ gözlüm
Kaşları kemanım düştü gönlüme
Gazi Âşık Hasan Dede

Âşık şiirlerinde en belirgin söylem “güzelleme”dir. Karacaoğlan, Yunus Emre, Hoca Ahmet Yesevî, Şah Hatayî, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Dadaloğlu, Âşık Emrah, Âşık Ömer, Âşık Hasan Dede gibi halk ozanlarının söylediği yüzlerce “güzelleme” vardır. Bu “güzellemeler “şiir mecmuası” anlamına gelen cönklerdir ve halkın belleğindedir.  Âşıklar dilinde, güzelin ve güzelliğin simgesi Leylâ’dır. Mecnun’un “bir de benim gözümle bak” dediği Leylâ, her ozanın rüyasını süsler, hayalinde ufuk bulur. Halk ozanları “Leylâ’yı ararken Mevlâ’yı” bulur, insan güzelliğinde mutasavvıflar, yüce Rabb’ın cemalini görürler.(9)

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma derman kim helâkım zehr-i dermanımdadır
Fuzûlî

Tasavvuf, eski türk diniyle ilgisi olmayan, kaynakları arasında büyük ölçüde Eflatun’un ideacı felsefesi de bulunan, vahdet-i vücud (varlıkların birliği) denen bir din felsefesidir. Vahdet-i vücuda göre asıl evren, bütün varlıkların dünyaya düşmeden önce Tanrı’nın varlığında oldukları evrendir. Dünya, kesret (çokluk) evrenidir ve insan bu dünyada kesret’ten dolayı acı duyar ve vahdet’e dönmeye çalışır. Divan şiirinin güzelduyu anlayışı vardır. Divan şiirinin en çok yazılan türü gazeldir. Divan şairinin gazelde amacı özgün konular yaratmak değil (hikmetli gazeller dışında) yalnızca ülküselleştirilmiş aşk konusunu, özgün mazmunlar, mecazlar ve söz sanatlarıyla “daha iyi” ve “daha özgün işlemektir. Bu nedenle divan yazını (şiir) biçimcidir.(10)

Divan gazellerinde işlenen konu sevi, sevgilinin yüz göstermemesi, sevgiliden ayrı düşme ve bundan dolayı sevenin, yani şairin çektiği acıdır. Şair bu acıdan yakınır ama bir yandan da sevgilinin verdiği acıların bitmemesini, tersine sürmesini ister. Kavuşmak söz konusu değildir; çünkü kavuşursa şairin şiir yazmak için bir nedeni kalmayacaktır. Bir başka deyişle, şairin var oluş nedeni, aşktır; kavuşmayı değil, ayrılığı amaçlayan aşk… Bu ikilem Fuzûlî’den Şeyh Gâlip’e, bütün divan şairlerinin gazeldeki ortak söylemidir.(11)

Bütün divan şiiri, doğaldır ki istisnalar dışında, ister din dışı isterse tasavvufçu olsun, soyut bir duygu olan yüceltilmiş aşkı somutlaştırma çabasından başka bir şey değildir. Tıpkı tasavvufta “her şeyin Tanrı’dan bir parça olduğu ve her şeyin Tanrısal evrenin (vahdet’in) değişik biçimlerde görünümü” olduğu düşüncesi gibi; yaşam da, aşk da, bu aşkı dile getiren sanat da, bu zihinselliğin değişik biçimlerde görünümleridir. Divan şiirlerinde bütün şairlerin kullandıkları mazmunlar, söz sanatları, şiir uygulayımı (hemen hemen) aynıdır. İşte Fuzûlî, Nâili, Bâkî, Nedîm Şeyh Gâlip gibi divan şairleri, bu ayrılık karşısında (önemsiz uygulayımsal benzerlikleri bir yana bırakırsak) birbirine benzemez söylemleri geliştirebildikleri için büyük şairdirler. Bir başka deyişle soydan şairler, aynı olanın içinde başka olanın gizini bulabildikleri için şairdirler ve bu yorum çerçevesinde düşünülürse, onları zamanın deyişiyle müteşâirlerinden (şair taslaklarından) ayıran da bu gizi bulmuş olmalarıdır. (12)

Geleneksel şiirlerde aşk ve âşıklık konusunu çeşitli kaynaklardan faydalanarak derleyip, irdelemeye çalıştığımız yazıyı Mevlâna’dan bir dizeyle noktalayalım.

“İnsan içindeki aşk kadar insandır”

fy

Kaynaklar
(1) Şerafettin TURHAN, Türk Kültür Tarihi
(2) Abdülkadir İNAN, Eski Türk Dini Tarihi
(3) Hikmet DİZDAROĞLU, Halk Şiirinde Türkler, Halk Ozanlarının Sesi
(4) Umay GÜNAY, Âşık Tarzı Edebiyat İçin Düşünceler
(5) İlhan BAŞGÖZ, Karacaoğlan mı, Pir Sultan Abdal mı Halkın Dilinden Konuşuyor, Halk mı Onların Dilinden Konuşuyor?
(6) Milliyet Sanat Dergisi Ocak 1977
(7) Erman ARTUN, Karacaoğlan Şiirinin Kültür Kaynakları, Anayurttan Atayurda Türk Dünyası, Yıl 3, Cilt 2,Sayı 7 Şubat 1995
(8) A.G.M S.65
(9) Tahir Kutsi Makal, Gazi Âşık Hasan Dede’nin Kişiliği ve Sanatı
(10) Kemal Bek, Şiirden Eleştiriye.
(11) Ages
(12) Ages