Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

19 Aralık 2019 Perşembe

derin ve duru


"hatırla insan hatırlar" Emrah Altınok

zülüfünde yabanıl kuşların büyüsü var
dağların kokusu
ormanların gümbürtüsü var 

bütün bunlar doğallık mı, estetik mi?
yok, ikisinin ortası diyeceğim amma 
ardından hangi söze bağlanır ki bir gülüşün coğrafyası
belki tanrısallık
evet tanrısallık
giz içinde giz
oyun içinde oyun
orada gözlerindeki uçuruma düştüğüm cazibe
teslim olmak nedir
unutmak nedir bilmediğim,
körebe

bilmek hatırlamaktır, her şeyi hatırlıyorum
nutkum tutulmuş hâlde güzün ortasındayız
önümüz çöl
aramızda unutuşun kör kuyuları
aramızda dicle, fırat
yeditepe istanbul 
aramızda gordon pym'in öyküsü
fersah fersah denizler, kalyonların gürültüsü
orta yerde narcissusun aynaları 
kaybolmuş, gücenmiş ve incinmiş sevdalar
yaşamak baştan ayağa lime lime dökülürken
sorarım
yasak meyve kimin umrunda
ve hangimizin koynunda hakikatin pusulası var

yok
yüzümü yüzüne sürecek ikincil yüzüm yok
ateşe dokunacak gücüm yok
âh derin ve duru yakınlık
aramızda bunca kadim sınır varken
yine de bir umut
içimde kuş gibi ürperme
öpeyim geçsin demek geliyor can-ı gönülden
öpeyim geçsin
iyileşsin bizi yaralayan incinme

hanna matsuri

14 Aralık 2019 Cumartesi

7 Aralık 2019 Cumartesi

unutulanları hatırlama faslı



Ayışığı dar sokaklardan, tarihi yapıların arasından sızarak küçük meydanı aydınlatmış, gece koyu lacivert bir harmani gibi şehrin bütün kusurlarını örtmüştü sanki. Şehrin Oteller Sokağında yürüyen adam paltosunun cebindeki zarfı çıkardı. Zarfın içindeki davetiyede belirtilen adresi yeniden okumak gereğini hissetti. “Belleğim giderek zayıflıyor galiba” diye söylendi. Adrese baktı. “Güvenç Otel. No: 45” Başını çevirip sokağın ilerisini inceledi. Yanıp sönen ışıklı levhada otelin ismini gördü. Doğru yerdeydi.

Sokaklarında yürüdüğü semtin yıllardır değişmeyen/değiştirilemeyen iki yüzü vardı. Biri Ay’ın görünmeyen yüzü gibi karanlık ve gizemliydi, diğeri ışıl ışıl görünüşüne bakılarak imrenilen Şanzelize’den farksızdı.  Semtin kuzeyinde tinerciler, uyuşturucu müptelaları, hırsızlar, sokak çeteleri ve akla gelebilecek her türlü pislik kol geziyordu. Terkedilmiş evlerde, yıkılmaya yüz tutmuş ahşap, kâgir yapılarda farelerinkine benzeyen bir yaşam hâkimdi. Buralarda hele ki geç saatlerde tek başına yürümek cesaret kadar körüklü bir yürek de isterdi. Güneyde kalan İstikbal Caddesinde ise kaldırımlar dâhil her yer, her mekân ışıl ışıldı. Lüks butikler, alışveriş merkezleri, sinemalar, kafeteryalar, oteller, tek bir metrekare bile boşluk bırakmadan büyüyen sarmaşıklar gibi İstikbal’in her tarafını sarıp sarmalamıştı.

Adam mezun olduğu üniversitenin "Yetmiş Kuşağı Derneği" ile birlikte organize ettiği “Otuzuncu Yıl Balosu”na gelmişti. “İnsan, yaşamın güzelliğini kendi kanatlarıyla uçmaya başladığı zaman daha fazla idrak ediyor” diye düşünerek, okuldan mezun olduğu dönemi anımsadı. Mezuniyetinden hemen sonra kazandığı bursla yurtdışına gitmişti. Hem çalıştığı, hem de yüksek lisansını tamamladığı Paris’e yerleşmiş, orada evlenmiş, çocukları olmuş, onları büyütmüş, iki oğlunun ikisi de eğitimlerini tamamladıkları Londra’da yaşamayı tercih edince çocuklarının kendi kanatlarıyla uçmaya başlamalarına sevinmiş, kanser tedavisi gören eşini kaybetmenin üzüntüsüyle dağılıp yıkılmıştı. İçindeki dağınıklığı ne yaparsa yapsın toparlayamayacağını anlayınca da yeniden ata yurduna dönmüştü.

Altmış yaşını devirmeye birkaç yılı kalmışken döndüğü baba ocağında basit yaşamaya özen gösteriyordu. Yaşlılık dağının eteklerinde basit yaşayan bir erkeğin ilgisini ne çeker?Ona göre  basit yaşayan birinin ilgisini elbette basit şeyler, basit bir yaşam tarzı çekerdi. Yalnız yaşayan biri olarak kalabalıklardan haz almıyor, çevresinde tıpkı kendisi gibi yalnız yaşamaya alışkın insanları arıyordu. Baloya bu yüzden gelmişti. Davetiyeyi aldığı gün “belki okul arkadaşlarımdan benim gibi inzivaya çekilmiş birkaçına rastlar, onlarla dertleşme fırsatı bulurum” fikrini geçirmişti aklından.

“Kısmet” diyerek otele girdi. Görevlilere davetiyesini gösterdikten sonra asansörle en üst kata çıkıp otelin çatı katındaki geniş salonun girişinde bulunan vestiyere paltosunu bıraktı. Koridor boyunca ilerleyip salona geçti. Ömrü boyunca tertipli düzenli olmayı önemsemişti. Randevularına, yılsonu partilerine, meslek gruplarının organize ettiği iş toplantılarına hep belirtilen zamandan beş on dakika önce varmıştı ama bugün gecikmişti. Kürsüde konuşmalar yapılıyordu. Sessizce bir kenara çekildi. Bir yandan klasik açılış konuşmalarını dinler gibi yaparken diğer yandan da gözleriyle etrafı süzdü. Belli ki yıllar insanların çehresindeki güneşi eskitmişti. Baktığı yüzlerde ne tanıdık bir iz, ne de ortamdaki yabancılaşmanın şifresini çözecek bir işaret göremedi. Sadece konuşmacının beden dili, mimikleri ve söylemlerini tanıdık bulmuştu. Gülümsedi. “Zahir” dedi. “Geçmişte, üniversitenin öğrenci konseyinden aşina olduğu Zahir olmalıydı bu konuşan.” Hani şu tembel fakat siyasi zekasıyla herkesi şaşırtan, ondan bundan sürekli kopya isteyerek sınıfları geçen “Lümpen Zahir.”

“Bireysel aklın özgürleştiği ve örgütlendiği toplumda saltıkçı devlet yönetimine özenen hiçbir düşünce iktidar olamaz. Yetmiş Kuşağı Derneğinin başkanı olarak bu organizasyona emeği geçenlere, otuzuncu yıl mezunları için düzenlediğimiz dayanışma balomuza katılan,  bize destek veren bütün arkadaşlarıma teşekkür ediyorum” diye bitirdi konuşmasını Zahir. Alkışlar eşliğinde indi kürsüden. Yetmişli yılların popüler şarkısı “kimler geldi/kimler geçti”nin melodisi geniş salonu doldurdu kesilen alkışların arkasından.

Balo programında “Unutulanları Hatırlama Faslı” diye bir bölüm dikkatini çekmişti. Öyle ya; unutulduğunu hissetmek, unutulmayı hak etmeyen insanları hüzünlendirir. Birçok kişi bu tür ortamlara çağrılmaktan, önemsenmekten mutlu olur zaten. Hem böyle bir baloda, geceden sabaha kadar süren zahmetli bir yolculuk sonrası erişilen ve içine girilmeden, hatırlanmadan, kıyısından geçilip gidilen antik şehir gibi tek başına kalakalmayı kim isterdi ki?

“Kimse istemez” dedi içinden. Fakat geldiğinden beri ortama “Fransız Kalmak” duygusu naftalin kokusu gibi tâ içine kadar işlemişti sanki ve adam o kokuyu ne yaparsa yapsın çıkaramıyordu ruhundan. Tam altında durduğu floresan lambanın çıkardığı “bızzzzz” sesinden de rahatsız olmuştu. Avlanmak istemeyen ürkek bir ceylan gibi içine girdiği kalabalıktan uzaklaşmak istiyordu ama nereye, kime gidecekti? İnsan her şeyden uzaklaşmak istediğinde saklanabileceği dünyayı önceden kurup hazır etmeliydi ki yola koyulduğunda rotasını şaşırmasın. “Benim dünyam yaşadığım çatı katı. Sardunyalarım, kedilerim ve kitaplarım. Buraya hiç gelmemeliydim” dedi.

Yarısını içtiği limonlu soda bardağını masaya bırakıp salondan çıktı. Vestiyerden paltosunu aldı. Geriye döndüğünde, baloya geldiği ândan itibaren aradığı o tanıdık izle sürpriz bir şekilde çarpışarak burun buruna geldi. Bazen, nadiren de olsa, iç ağrılarının yaşamın güzelliğini anımsatan, damarlarındaki kanı fıkır fıkır kaynatan bir uyarıcıya dönüştüğüne tanık olurdu. Şimdi yaşadığı o sıkıntılı ânın, hiç ummadığı bir zamanda öyle bir uyarıcıya dönüştüğünü keyiflenerek duyumsadı. Sevinçle: “Gülden! Bu ne güzel tesadüf” dedi.

Gülden’le sarılıp, yanak yanağa öpüştüler. Otelden birlikte çıkıp yürüyerek ana caddeye çıktılar. Bir pastanede oturdular. Gülden, fakültede en çok sevdiği kız arkadaşlarından biriydi. Okul biter bitmez de evlenmişti. Önce eskilerden, okul yıllarından konuştular sonra şimdiki zamandan, mevcut hâllerinden. Adam, önce sevgili eşi Miriam’ı anlattı. Onunla nasıl tanıştığını... Nasıl âşık olduğunu… Evliliklerini… Çocuklarını… Kanser tedavisi süresince yaşadıklarını… Miriam’ı kaybetmenin acısıyla iç dünyasının nasıl dağıldığını ve bir daha ne yaparsa yapsın toparlanamadığını…

Sözlerini bitirince sustu. “Hayat bizden hep bir adım önde. Acılar da öyle. Bizse hep hayatı ve acıları kovaladık, kovalamaya devam ediyoruz. Çünkü hayatın önüne, acıların önüne nasıl geçilir bilmiyoruz. Bizim kuşağımızın asıl sorunu budur belki de” diye sessizliği bozdu Gülden. “Benim yaşadıklarımda en az seninkiler kadar acı” dedi. Gülden kendi yaşamını anlattıkça, adam acının dikenli yollarının bütün yüreklerde hep aynı çıkmaza evrildiğini bir kez daha anladı. “Şu hayatta kim, istediği yaşamı, istediği insanla sonsuza değin sürdürme hakkına sahip olmuş ki, biz sahip olalım” dedi.

Uzanıp Gülden’in elini tuttu. Gülden evlendikten sonra çocuğunun olmadığını, bütün tedavi yöntemlerini denemelerine rağmen hiçbir sonuç alamadıklarını söylerken gözleri buğulanmıştı. “Affedersin” dedi Gülden. Mendilini çıkarıp gözlerini sildi. Derin bir nefes aldı. “Sorun bendeydi. Eşim evlatlık edinmek istemiyor, soyunu sürdürecek öz evlat hasretiyle yanıp tutuşuyordu.  Her akşam çocuk meselesini tartışır olmuştuk. Çözümsüzlük evliliğimi çamura bulanmış bir kartopu gibi yuvarlaya yuvarlaya kin ve nefret çukuruna doğru sürüklüyordu. Oraya düşersek tuzla buz olup dağılacak ve düştüğümüz dipten belki de hiç kurtulamayacaktık. Onun uzlaşmaz hâlleri aramızda kapanması güç mesafeleri büyütünce uzatmadım seçimimi yaptım. Ayrıldık. Uzun süre annemle birlikte yaşadım. Annemin vefatından sonra ise kendi sularımın derinliğinde bir istiridye gibi yaşamaya alıştım” diyerek bitirdi konuşmasını.

Adam: “Sonuç ne olursa olsun, hayatın kusurları ve acıları üstümüze dökülmüş ekmek kırıntıları gibi kolayca silkelenip atılamıyor. Şairin dediği gibi "hayat bir saat gibi kurulamıyor” dedi. Saatine baktı. “Geç olmuş. Hadi seni evine kadar bırakayım.”

Hesabı ödeyip kalktılar. Gülden: “Evim yakın. Gümüşdere’de, annemden kalan dairede oturuyorum.” dedi. Dışarıda ayışığı çekilmiş, yağmur başlamıştı. İkisinde de şemsiye yoktu. Tekrar pastaneye döndüler. Adam: “Bu güzleğin ortasında zamandan iyi şemsiye mi bulacağız” deyince Gülden’le göz göze bakışıp gülüştüler. Yağmur hızlanmıştı. Bir ışık çakımı, dar sokaklardan, tarihi yapıların arasından sızarak etrafı aydınlattı. Işık çakımının ardından duyulan şimşek gürültüsünün patlayan sesiyle birlikte bulundukları yerin elektriği kesildi. İstikbal Caddesi karanlığa gömülmüştü. Gece ipekli bir harmani gibi şehrin bütün kusurlarını örtüyordu. Adam ve Gülden üşümüş, karanlıktan korkmuş kediler gibi birbirlerine biraz daha sokuldular.

hanna matsuri