Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

19 Aralık 2019 Perşembe

derin ve duru


"hatırla insan hatırlar" Emrah Altınok

zülüfünde yabanıl kuşların büyüsü var
dağların kokusu
ormanların gümbürtüsü var 

bütün bunlar doğallık mı, estetik mi?
yok, ikisinin ortası diyeceğim amma 
ardından hangi söze bağlanır ki bir gülüşün coğrafyası
belki tanrısallık
evet tanrısallık
giz içinde giz
oyun içinde oyun
orada gözlerindeki uçuruma düştüğüm cazibe
teslim olmak nedir
unutmak nedir bilmediğim,
körebe

bilmek hatırlamaktır, her şeyi hatırlıyorum
nutkum tutulmuş hâlde güzün ortasındayız
önümüz çöl
aramızda unutuşun kör kuyuları
aramızda dicle, fırat
yeditepe istanbul 
aramızda gordon pym'in öyküsü
fersah fersah denizler, kalyonların gürültüsü
orta yerde narcissusun aynaları 
kaybolmuş, gücenmiş ve incinmiş sevdalar
yaşamak baştan ayağa lime lime dökülürken
sorarım
yasak meyve kimin umrunda
ve hangimizin koynunda hakikatin pusulası var

yok
yüzümü yüzüne sürecek ikincil yüzüm yok
ateşe dokunacak gücüm yok
âh derin ve duru yakınlık
aramızda bunca kadim sınır varken
yine de bir umut
içimde kuş gibi ürperme
öpeyim geçsin demek geliyor can-ı gönülden
öpeyim geçsin
iyileşsin bizi yaralayan incinme

hanna matsuri

14 Aralık 2019 Cumartesi

7 Aralık 2019 Cumartesi

unutulanları hatırlama faslı



Ayışığı dar sokaklardan, tarihi yapıların arasından sızarak küçük meydanı aydınlatmış, gece koyu lacivert bir harmani gibi şehrin bütün kusurlarını örtmüştü sanki. Şehrin Oteller Sokağında yürüyen adam paltosunun cebindeki zarfı çıkardı. Zarfın içindeki davetiyede belirtilen adresi yeniden okumak gereğini hissetti. “Belleğim giderek zayıflıyor galiba” diye söylendi. Adrese baktı. “Güvenç Otel. No: 45” Başını çevirip sokağın ilerisini inceledi. Yanıp sönen ışıklı levhada otelin ismini gördü. Doğru yerdeydi.

Sokaklarında yürüdüğü semtin yıllardır değişmeyen/değiştirilemeyen iki yüzü vardı. Biri Ay’ın görünmeyen yüzü gibi karanlık ve gizemliydi, diğeri ışıl ışıl görünüşüne bakılarak imrenilen Şanzelize’den farksızdı.  Semtin kuzeyinde tinerciler, uyuşturucu müptelaları, hırsızlar, sokak çeteleri ve akla gelebilecek her türlü pislik kol geziyordu. Terkedilmiş evlerde, yıkılmaya yüz tutmuş ahşap, kâgir yapılarda farelerinkine benzeyen bir yaşam hâkimdi. Buralarda hele ki geç saatlerde tek başına yürümek cesaret kadar körüklü bir yürek de isterdi. Güneyde kalan İstikbal Caddesinde ise kaldırımlar dâhil her yer, her mekân ışıl ışıldı. Lüks butikler, alışveriş merkezleri, sinemalar, kafeteryalar, oteller, tek bir metrekare bile boşluk bırakmadan büyüyen sarmaşıklar gibi İstikbal’in her tarafını sarıp sarmalamıştı.

Adam mezun olduğu üniversitenin "Yetmiş Kuşağı Derneği" ile birlikte organize ettiği “Otuzuncu Yıl Balosu”na gelmişti. “İnsan, yaşamın güzelliğini kendi kanatlarıyla uçmaya başladığı zaman daha fazla idrak ediyor” diye düşünerek, okuldan mezun olduğu dönemi anımsadı. Mezuniyetinden hemen sonra kazandığı bursla yurtdışına gitmişti. Hem çalıştığı, hem de yüksek lisansını tamamladığı Paris’e yerleşmiş, orada evlenmiş, çocukları olmuş, onları büyütmüş, iki oğlunun ikisi de eğitimlerini tamamladıkları Londra’da yaşamayı tercih edince çocuklarının kendi kanatlarıyla uçmaya başlamalarına sevinmiş, kanser tedavisi gören eşini kaybetmenin üzüntüsüyle dağılıp yıkılmıştı. İçindeki dağınıklığı ne yaparsa yapsın toparlayamayacağını anlayınca da yeniden ata yurduna dönmüştü.

Altmış yaşını devirmeye birkaç yılı kalmışken döndüğü baba ocağında basit yaşamaya özen gösteriyordu. Yaşlılık dağının eteklerinde basit yaşayan bir erkeğin ilgisini ne çeker?Ona göre  basit yaşayan birinin ilgisini elbette basit şeyler, basit bir yaşam tarzı çekerdi. Yalnız yaşayan biri olarak kalabalıklardan haz almıyor, çevresinde tıpkı kendisi gibi yalnız yaşamaya alışkın insanları arıyordu. Baloya bu yüzden gelmişti. Davetiyeyi aldığı gün “belki okul arkadaşlarımdan benim gibi inzivaya çekilmiş birkaçına rastlar, onlarla dertleşme fırsatı bulurum” fikrini geçirmişti aklından.

“Kısmet” diyerek otele girdi. Görevlilere davetiyesini gösterdikten sonra asansörle en üst kata çıkıp otelin çatı katındaki geniş salonun girişinde bulunan vestiyere paltosunu bıraktı. Koridor boyunca ilerleyip salona geçti. Ömrü boyunca tertipli düzenli olmayı önemsemişti. Randevularına, yılsonu partilerine, meslek gruplarının organize ettiği iş toplantılarına hep belirtilen zamandan beş on dakika önce varmıştı ama bugün gecikmişti. Kürsüde konuşmalar yapılıyordu. Sessizce bir kenara çekildi. Bir yandan klasik açılış konuşmalarını dinler gibi yaparken diğer yandan da gözleriyle etrafı süzdü. Belli ki yıllar insanların çehresindeki güneşi eskitmişti. Baktığı yüzlerde ne tanıdık bir iz, ne de ortamdaki yabancılaşmanın şifresini çözecek bir işaret göremedi. Sadece konuşmacının beden dili, mimikleri ve söylemlerini tanıdık bulmuştu. Gülümsedi. “Zahir” dedi. “Geçmişte, üniversitenin öğrenci konseyinden aşina olduğu Zahir olmalıydı bu konuşan.” Hani şu tembel fakat siyasi zekasıyla herkesi şaşırtan, ondan bundan sürekli kopya isteyerek sınıfları geçen “Lümpen Zahir.”

“Bireysel aklın özgürleştiği ve örgütlendiği toplumda saltıkçı devlet yönetimine özenen hiçbir düşünce iktidar olamaz. Yetmiş Kuşağı Derneğinin başkanı olarak bu organizasyona emeği geçenlere, otuzuncu yıl mezunları için düzenlediğimiz dayanışma balomuza katılan,  bize destek veren bütün arkadaşlarıma teşekkür ediyorum” diye bitirdi konuşmasını Zahir. Alkışlar eşliğinde indi kürsüden. Yetmişli yılların popüler şarkısı “kimler geldi/kimler geçti”nin melodisi geniş salonu doldurdu kesilen alkışların arkasından.

Balo programında “Unutulanları Hatırlama Faslı” diye bir bölüm dikkatini çekmişti. Öyle ya; unutulduğunu hissetmek, unutulmayı hak etmeyen insanları hüzünlendirir. Birçok kişi bu tür ortamlara çağrılmaktan, önemsenmekten mutlu olur zaten. Hem böyle bir baloda, geceden sabaha kadar süren zahmetli bir yolculuk sonrası erişilen ve içine girilmeden, hatırlanmadan, kıyısından geçilip gidilen antik şehir gibi tek başına kalakalmayı kim isterdi ki?

“Kimse istemez” dedi içinden. Fakat geldiğinden beri ortama “Fransız Kalmak” duygusu naftalin kokusu gibi tâ içine kadar işlemişti sanki ve adam o kokuyu ne yaparsa yapsın çıkaramıyordu ruhundan. Tam altında durduğu floresan lambanın çıkardığı “bızzzzz” sesinden de rahatsız olmuştu. Avlanmak istemeyen ürkek bir ceylan gibi içine girdiği kalabalıktan uzaklaşmak istiyordu ama nereye, kime gidecekti? İnsan her şeyden uzaklaşmak istediğinde saklanabileceği dünyayı önceden kurup hazır etmeliydi ki yola koyulduğunda rotasını şaşırmasın. “Benim dünyam yaşadığım çatı katı. Sardunyalarım, kedilerim ve kitaplarım. Buraya hiç gelmemeliydim” dedi.

Yarısını içtiği limonlu soda bardağını masaya bırakıp salondan çıktı. Vestiyerden paltosunu aldı. Geriye döndüğünde, baloya geldiği ândan itibaren aradığı o tanıdık izle sürpriz bir şekilde çarpışarak burun buruna geldi. Bazen, nadiren de olsa, iç ağrılarının yaşamın güzelliğini anımsatan, damarlarındaki kanı fıkır fıkır kaynatan bir uyarıcıya dönüştüğüne tanık olurdu. Şimdi yaşadığı o sıkıntılı ânın, hiç ummadığı bir zamanda öyle bir uyarıcıya dönüştüğünü keyiflenerek duyumsadı. Sevinçle: “Gülden! Bu ne güzel tesadüf” dedi.

Gülden’le sarılıp, yanak yanağa öpüştüler. Otelden birlikte çıkıp yürüyerek ana caddeye çıktılar. Bir pastanede oturdular. Gülden, fakültede en çok sevdiği kız arkadaşlarından biriydi. Okul biter bitmez de evlenmişti. Önce eskilerden, okul yıllarından konuştular sonra şimdiki zamandan, mevcut hâllerinden. Adam, önce sevgili eşi Miriam’ı anlattı. Onunla nasıl tanıştığını... Nasıl âşık olduğunu… Evliliklerini… Çocuklarını… Kanser tedavisi süresince yaşadıklarını… Miriam’ı kaybetmenin acısıyla iç dünyasının nasıl dağıldığını ve bir daha ne yaparsa yapsın toparlanamadığını…

Sözlerini bitirince sustu. “Hayat bizden hep bir adım önde. Acılar da öyle. Bizse hep hayatı ve acıları kovaladık, kovalamaya devam ediyoruz. Çünkü hayatın önüne, acıların önüne nasıl geçilir bilmiyoruz. Bizim kuşağımızın asıl sorunu budur belki de” diye sessizliği bozdu Gülden. “Benim yaşadıklarımda en az seninkiler kadar acı” dedi. Gülden kendi yaşamını anlattıkça, adam acının dikenli yollarının bütün yüreklerde hep aynı çıkmaza evrildiğini bir kez daha anladı. “Şu hayatta kim, istediği yaşamı, istediği insanla sonsuza değin sürdürme hakkına sahip olmuş ki, biz sahip olalım” dedi.

Uzanıp Gülden’in elini tuttu. Gülden evlendikten sonra çocuğunun olmadığını, bütün tedavi yöntemlerini denemelerine rağmen hiçbir sonuç alamadıklarını söylerken gözleri buğulanmıştı. “Affedersin” dedi Gülden. Mendilini çıkarıp gözlerini sildi. Derin bir nefes aldı. “Sorun bendeydi. Eşim evlatlık edinmek istemiyor, soyunu sürdürecek öz evlat hasretiyle yanıp tutuşuyordu.  Her akşam çocuk meselesini tartışır olmuştuk. Çözümsüzlük evliliğimi çamura bulanmış bir kartopu gibi yuvarlaya yuvarlaya kin ve nefret çukuruna doğru sürüklüyordu. Oraya düşersek tuzla buz olup dağılacak ve düştüğümüz dipten belki de hiç kurtulamayacaktık. Onun uzlaşmaz hâlleri aramızda kapanması güç mesafeleri büyütünce uzatmadım seçimimi yaptım. Ayrıldık. Uzun süre annemle birlikte yaşadım. Annemin vefatından sonra ise kendi sularımın derinliğinde bir istiridye gibi yaşamaya alıştım” diyerek bitirdi konuşmasını.

Adam: “Sonuç ne olursa olsun, hayatın kusurları ve acıları üstümüze dökülmüş ekmek kırıntıları gibi kolayca silkelenip atılamıyor. Şairin dediği gibi "hayat bir saat gibi kurulamıyor” dedi. Saatine baktı. “Geç olmuş. Hadi seni evine kadar bırakayım.”

Hesabı ödeyip kalktılar. Gülden: “Evim yakın. Gümüşdere’de, annemden kalan dairede oturuyorum.” dedi. Dışarıda ayışığı çekilmiş, yağmur başlamıştı. İkisinde de şemsiye yoktu. Tekrar pastaneye döndüler. Adam: “Bu güzleğin ortasında zamandan iyi şemsiye mi bulacağız” deyince Gülden’le göz göze bakışıp gülüştüler. Yağmur hızlanmıştı. Bir ışık çakımı, dar sokaklardan, tarihi yapıların arasından sızarak etrafı aydınlattı. Işık çakımının ardından duyulan şimşek gürültüsünün patlayan sesiyle birlikte bulundukları yerin elektriği kesildi. İstikbal Caddesi karanlığa gömülmüştü. Gece ipekli bir harmani gibi şehrin bütün kusurlarını örtüyordu. Adam ve Gülden üşümüş, karanlıktan korkmuş kediler gibi birbirlerine biraz daha sokuldular.

hanna matsuri


30 Kasım 2019 Cumartesi

tutkulu bir çiçeğin duası


"alnında bir yer var
kullanılmamış bir yalnızlık
sanki durmadan bir çiçeğin kenarını anlatıyor bana"

Seyyidhan Kömürcü, Dünya Lekesi, syf.38

"Bir tutkuya ihtiyacım vardı, yarattım. Ama tutku acıya götürüyor insanı ya da acıyı insana getiriyor. İnsanın acısı tutkusundan mı doğuyor, tutkusu mu acısından bilmiyorum. Onu çok özlüyorum.

Ayfer Tunç, Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura, syf.11

27 Kasım 2019 Çarşamba

Şans Meleği



Gözlerini kıstı. Yerde sürünerek yaklaşan gölgelere baktı. Gerilmişti. Gayri ihtiyari bir hamleyle elini tabancasına götürdü. Bir fabrikada özel güvenlikçiydi uzun yıllardır. Silah kullanma yetkisi de vardı. Gerektiğinde hiç çekinmezdi silah kullanmaktan. At, avrat, silah kültürüyle büyümüştü çünkü. Gittiği eş dost düğünlerinde şan şöhret uğruna bir şarjör mermi sıkmaya bayılırdı ama şimdi korkmuştu gölgelerden. 

Önce yaşlılığa verdi korkusunu, sonra gölgelerden biri başını kaldırıp hırlayınca: “Hay aksi! Hırsız sandıydım. Köpekmiş meğer” dedi. Rahatlamıştı. Biraz evvelki gerginliğinden eser kalmamıştı üzerinde. Nöbet kulesinden dışarı çıkıp projektörün ışığını görüş açısını daha net aydınlatacak şekilde ayarlamaya çalıştı. Zifiri karanlığı ışığı emen ve emdikçe doymak nedir bilmeyen aç bir canavara benzetti. 

İçeri girip döner koltuğa oturdu. Masanın üzerinde duran gazeteye uzandı. Büyük puntolu haberleri inceledi. Spor sayfasındaki tahminleri dikkate alarak küçük hacimli bir “iddaa” kuponu doldurdu hevesle. Arka sayfa güzelini uzun uzun süzdü. Bulmaca hastasıydı. Çengel bulmaca sayfasını özenle katlayıp gazeteyi biraz daha önüne çekti. Boynunda asılı duran yakın gözlüğünü takarak ilk soruyu okudu. “Bir Japon giysisi.” “Kimono” sözcüğünü yazdı ilk kutuya. “Tıp Dilinde Kuyruk Sokumu Kemiği.” Altı harfli. Bilmiyordu. Geçti. “Avrupa'da Bir Ülke.” Yedi harfli. Başını kaşıdı. “Almanya da olabilir, Belçika da.” Yazmadı. Diğer kutuya odaklandı. “Sanatta yöntem, akım.” Dört harfli. Gözünü kısıp düşündü. “Yok, çözülmeyecek, yahu amma da zor bulmaca hazırlamışlar” dedi öfkeyle. Gazeteyi masanın ortasına doğru savurdu.

Kalktı. Görev başında yasak olmasına rağmen dışarı çıkıp sigara yaktı. Nöbet kulesinin etrafında bir tur attı esneyerek. Uykusu gelmişti. Saate baktı. Onikiyi geçiyordu. Yüzünü göğe çevirdi. Bir süre öyle kaldı. “Bizimki de yaşamak mı? Ömrümüzü nöbet kulesinde çürüttük” diye hayıflandı. İlk nöbet tuttuğu günleri düşündü. Karşı köyde oturan köylülerin koyun ve keçileriyle uğraşmaktan bıkmıştı o yıllarda. Köylüler geceleri tel çitleri kesiyor, gündüzleri çiti kestikleri yerden boş araziye bırakıyorlardı sürülerini. Fabrikanın etrafı beton duvarla çevrilince koyun, keçi peşinde koşmaktan kurtulmuşlardı.  Duvarın örülmediği günlerden birinde sık böğürtlenlerin arasına kaçan bir tekeyi vardiya arkadaşlarıyla uzun süren uğraşıdan sonra yakalamış, tekenin sahibine öfkelendiklerinden midir nedir o hırsla kesip, öğle yemeğinde bir güzel pişirip yemişlerdi keçiyi. Akşam sürüsündeki eksiği fark ederek keçisini soran köylüye yalan söylemiş, “görmedik” demişlerdi hep bir ağızdan. Köylünün şikâyeti üzerine yapılan soruşturmayı yalan yanlış ifadeler vererek atlatmışlardı. “Gençlik işte” dedi pişmanlıkla. “Cahillik.”

“Şimdi olsa yapar mıydım? Yapmazdım elbette. İnsanı yanılgılarıyla yüzleştiren pişmanlıkları vardır. Keçi olayı da, güvenlik elemanı olmak da benim pişmanlığım. Şu saatten sonra ne yapsam nafile. Zamanı tersine akıtmam, işimi değiştirmem mümkün değil. Burada çakılıp kaldım, şanssızlık işte şanssızlık” diye yakınarak elini salladı.

Tanrı ona seçme özgürlüğü verseydi içinde bir şans meleği yaşatmasını isterdi. İhtiyacı olduğunda cin ya da peri gibi çıksın ortaya. Ne söylerse anında yerine getirsin. Olacak şey miydi bu? Değildi tabiî. Aklından geçenlere güldü. Onun hayâllerini gerçekleştirecek bir şans meleği hiç olmamıştı bu güne değin. Sahip olamadığı hayâllerle değil, sahip olduğu gerçeklerle yaşamayı tâ çocuk yaşlarından itibaren öğrenmişti aslında. Üzülmüyordu ruhunu acıtan gerçeklere. Kabullenmişti. Gerçek ona göre değişmeyendi. Sabit kalandı. Bir yük gibi taşınması, yürekte saklanması gereken acıydı. Bu yüzdendi belki de, insanların sabit kalan yaşamlarının renksizliğini, yenilgilerinin tekrarını şanssızlık olarak niteleyerek, acılarını gizlemelerinin sebebi.

“Anne babanı değiştiremezsin. Ulusunu, tutkularını, tuttuğun futbol takımını, berberini, belli bir yaştan sonra işini değiştiremezsin oğlum,” dedi kendi kendine. Omzunu silkti. İçeri girdi tekrar. Defalarca okuduğu, ezberlediği kule talimatına göz gezdirdi. Pilli el radyosunun sesini kıstı. Saat başı kurulması gereken elektronik güvenlik sistemine kalemini okuttu. Telsiz telefonu alıp diğer kulelerdeki vaziyeti sordu arkadaşlarına. Asayiş berkemaldi. Her zaman yaptığı gibi saat üçe kadar biraz yatıp uyuyabilirdi artık.

Önce ayakkabılarını çıkardı. Omzundaki MP-5 tabanca ağırlık yapıyordu. Tabancayı çıkarıp girişteki çelik askılığa taktı. İyice hafiflemişti. Koltuğu yana çekip oturdu. Ayaklarını masaya uzatıp uykuya daldı.

Sabaha karşı gözlerini kırpıştırarak uyandı. Her tarafı uyuşmuştu. Kollarını koltuğun arkasına atarak gerindi. Saate baktı. Güvenlik sistemini kurma vaktini neredeyse üç saatten fazla kaçırmıştı. Vardiya şefi sistemi niçin kurmadığını soracaktı mutlaka. “Boş ver. Ucunda ölüm yok ya. Uydururum bir mazeret” dedi. Ayakkabılarını giydi. Çekmeceden nöbet defterini, silah ve mühimmat teslim tutanağını çıkarıp imzaladı. Kulenin altında çeşme vardı. Hem yüzünü yıkamak hem de uyuşan bedenini canlandırmak için kapıya yöneldi. Gözleri çelik askıya ilişince irkildi. Geceleyin kendi elleriyle çelik askıya taktığı MP-5 tabanca bıraktığı yerde durmuyordu.

Şaşırmış, öfkelenmiş, gözbebekleri irileşmişti bir anda. Silah demek namus demekti bu yörede. Tabancayı askıdan kimin alabileceğini düşündü. Hırsızlık, ya da gece denetimi geldi aklına. Diğer seçeneklere ihtimal dahi vermedi. Ne yapacaktı şimdi? Karar vermekte zorlandı. Panikleyerek masanın etrafında hızlı adımlarla cin çarpmış gibi dolandı. “Namusum gitti, silah demek namus demektir” dedi. Hiptonize olmuş gibi sürekli “Namusum gitti oyyy, namusum. Şimdi ben bu lekeyle, bu utançla nasıl yaşar, insan içine nasıl çıkarım?” diye hayıflanırken kararını vermişti. Kendisiyle alay edilmesine, gülünüp dalga geçilmesine izin vermeyecekti.

.
.
.

Gözlerini kıstı. Sonra birdenbire belindeki 7.65’lik Kırıkkale tabancayı kılıfından çıkardı. Yatağına mermi sürdüğü namluyu çenesine dayadı. Hiçbir şey düşünmeden, gözünü bile kırpmadan tetiği çekti.

O’da ne? Tabanca tutukluk yapmıştı. Patlamıyordu.

“Tanrı’dan şans meleği istiyordun oğlum. Gördün mü bak, melek namludaymış” dedi.

Sonra bastı kahkahayı. Hâline bakıp güldü, delirmiş gibi, çılgınlar gibi katıla katıla güldü. Kendini unutmuş, Dünya’yı unutmuştu gülmekten.

hanna matsuri




21 Kasım 2019 Perşembe

bir aşk... b'aşka bir geçit, başka bir anlatım.


Dino Buzzati, okumaya değer bir yazar. Eren Cendey'in çevirdiği "Bir Aşk"ta Buzzati orta yaşta bir erkeğin genç bir fahişeye duyduğu saplantılı aşkı anlatıyor. Konu ilk bakışta klişe gelebir belki ama Buzzati kurduğu cümleler ve anlatım tarzıyla klişe gibi görünen sıradan/basit/eprimiş bir konuyu sıradanlığın köhneliğinden alıp başka bir boyuta taşıyor. 

"Sana ihtiyacım var benim, bunu itiraf ediyorum, seni görmeye ihtiyacım var"

Dino Buzzati, syf.145
Çeviri: Eren Cendey

7 Kasım 2019 Perşembe

Aslan/Öykü


Onu ilk gördüğümde elindeki çakısıyla kavak ağaçlarının kabuklarını yontuyor, eski evlerine birkaç oda daha eklemek için çatıyı onaran babasına yardım ediyordu. Yaşı yaşıma denk sayılırdı ama boyunun benden uzun olduğu belliydi. Evet, boylu posluydu. Gürbüz, güçlü kuvvetli ve kendinden emin görünüyordu. Uzaktan seyrettim bir süre. Hemen yaklaşmadım yanına. Kabuğunu soymayı bitirdiği kavağı önce bir ucundan, sonra diğer ucundan kaldırıyor, sonra yığılmış ağaçların arka tarafına doğru ustaca yuvarlıyordu tek başına. Onu izlediğimi anlamıştı aslında. Umursamaz davranıyordu. Soymayı yeni bitirdiği bir kavağı arka tarafa yuvarlamak için hazırlanırken gidip ağacın diğer ucundan ben de tuttum. Sesini çıkarmadı. Bakışıyla yardımıma onay verdi. Ağacı, soyulan kavakların arasına birlikte yuvarladık.  Başka bir kavağa yöneldiğinde “Çakırların torunu musun?” sorusuyla sessizliğini bozdu. “Evet” dedim. “Artık her yaz geleceğim. Benim adım Mehmet” diyerek elimi uzattım. “Ben de Aslan” dedi gözleri ışıldayarak. El sıkıştık. Kavakları soyarken ben ona yaşadığım şehri anlattım, okulumu, denizi. O bana ağaçları, kuşları, yaban çiçeklerini, yer altı mağaralarını.

İş bitmeye yakın, sert bir kabuğun arasına sıkışan çakıyı çıkarmak isterken çizilen parmağından akan kanı silmek istedi. Engelledim. “Kan kardeş olalım mı Aslan?” dedim. Başını salladı. Çakısıyla parmağımın ucunu hafifçe çizdi. Eliyle bastırıp kanın dışarı çıkmasını sağladı. Kanlı parmaklarımızı birbirine bastırdık.  Tanışıklığımız böyle başlamıştı. O gün; Aslan’la hem arkadaş, hem kan kardeş olmuştuk.

Her yaz tatilinde okullar kapanır kapanmaz köye gidiyordum. Bütün vaktimiz dağda, bayırda geçiyordu. Bir gün koyunları meraya götüren çobanlardan kaval çalmayı öğreniyorduk. Başka bir gün Maruf denilen tepeye kadar gidip Helenistik Roma döneminden kalma uygarlığın izlerini keşfetmeye çalışıyorduk. Aslan ortaokuldan sonra liseye gitmemişti. Civar köylerde inşaat işleri yapan babasına yardım ediyordu. Bu yüzden de yöreyi çok iyi tanıyordu. Cin gibi derler hani. Öyle bir çocuktu. Zekiydi. Uyanık, meraklı ve her şeyi çabucak öğrenen.

Dere tepe dolaşırken, ben İngilizce dersinde öğrendiğimiz sözcükleri, cümle kalıplarını anlatıyordum, okuduğum kitapların kahramanlarını. Jim Hawkins’i, Raskolnikov,Julien Sorel, Küçük Ağa ve İnce Memed’i. Aslan bana doğayı anlatıyordu. Üzüm asması nasıl budanır, budama esnasında kaç göz bırakılırsa üzüm olur, kaç gözde asmanın çubuğu güçlenir, ağaçlara aşı nasıl yapılır, hangi bitki hangi hastalığa iyi gelir, hepsini Aslan’dan öğreniyordum.

Liseyi bitirdiğim yıl, Define Adası’nın kahramanı Jim Hawkins’in öyküsünden müthiş etkilendiğini söylemişti. Sebebini sorduğumda “gel benimle” demiş, Gökdere’ye, dedeme ait kara söğütlerin bulunduğu araziye götürmüştü beni. Dere boyunca ilerledikten sonra söğütlerin etrafını saran yabani kuşburnu  dikenleriyle örtülü kayaların altından Maruf’a uzanan gizli bir geçit bulmuştu. Köyde herkesin dilindeydi Maruf.  “Maruf’un  altı Roma altınıyla dolu” efsanesini sık sık duyuyordum  amcamdan. Define bulan var mıydı? Bilinmez. Fakat bulan olsa duyulurdu, mutlaka belli ederdi kendini hazine peşindekiler.


Aslan’la birlikte köydeki yeraltı mağaralarının bir çoğunu gezmiştik. Gökdere’deki geçidi bilen yoktu. Kuşburnuların altına giren bir tilkiyi izlerken oradaki oyuğu tesadüfen keşfetmişti Aslan. “Başka kimse biliyor mu?” dedim. Parmağıyla sus işareti yaptı. “Sır” dedi. “İkimizden başka bilen yok. Kimseye anlatmadım.” O zamanlar, Aslan iyi bir inşaat kalfasıydı artık. Kuşburnuların altında keşfettiği oyuğu bir kişi sığabilecek ölçüde genişletmişti. Meraklanmıştım. “Hadi” dedim. “Durmayalım.”

Önce etrafı kolaçan ettik. Ardından sürünerek oyuktan içeri girdik. Karanlıktı. El fenerini yakarak yüz metre kadar dizlerimizin üzerinde V harfine benzeyen dehlizde ilerledik. Nefes nefese kalmıştım. “Çıkışı var mı?” dedim Aslan’a. “Az ilerde geniş bir mağaraya çıkılıyor. Oradan ilerisine daha bakmadım Memo” dedi. İlerlemeyi sürdürdük. Mağaraya vardık. Duvarda çeşitli kabartmalar vardı. Yerde mezar taşlarına benzeyen yekpare kaya parçaları dikkat çekiyordu. Korktum birden. “Burası mezarlık olmasın, hadi geri dönelim” dedim. İtiraz etmedi Aslan. Çıktık. Gördüğümüzü başka kimseye anlatmamaya yemin ettik.

Ertesi yıl üniversiteye başlamıştım. Okul bitene kadar Aslan’ı bir daha görme fırsatım olmamıştı. Yaz tatillerinde eskisi gibi köye de gidemiyordum.  Stajlar, yeni çevre, yeni bir şehir derken Aslan’la olan maddi bağım neredeyse kopma noktasına gelmişti. O askerliğini yapmış, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış, köyümüzün kadrolu bekçisi de olmuştu. Yabancıların sık sık köyün bulunduğu yörede dolaştığını işitiyordum aile büyüklerimden. Nüfusun giderek azaldığı Maruf’ta, bekçilik için Aslan’ın tercih edilmesi en isabetli karar diyordu amcam.

Üniversiteyi bitirince teklifleri değerlendirip yurt dışına gittim. Çalışma hayatı sürprizlerle doludur. Orada tanıştığım bir yayıncının önerisiyle yaratıcı yazarlık eğitimlerine kaydoldum.  Yabancı bir ülkede konuşacağınız, ilişki kuracağınız kişi sayısı sınırlıdır. Siz orada ne kadar kalırsanız kalın, ait olduğunuz yer başka bir yerdir. Başka bir toprak. Başka bir dil. Başka bir kültür. Bu gerçeği ne yaparsanız yapın değiştiremezsiniz. Oraya kök salamazsınız. Günler geçtikçe yalnızlaşır, bazen bulunduğunuz şehre, insanlara yabancılaşırsınız.  Bu durum herkeste böyle midir? Elbette kişiden kişiye değişebilir. Benim açımdan sorun olmadı diyenlere itirazım yok fakat günler böyle geçiyordu ve ben yeni arkadaşlıklar kurmakta sıkıntı çekiyordum. Giderek içime kapanıyordum. Başlayan her yeni arkadaşlıkta Aslan’ı arıyordum sanırım.  Sorun buydu. Beni en iyi anlayacak kişiyi yakınımda istiyor, onun doğallığını özlüyordum. Mektuplaşıyorduk onunla. Defineciliğe, tarihi sikkelere merak sarmıştı. Roma dönemine ait resimli kataloglar istemişti benden. Göndermiştim. Ara sıra deniz manzaralı renkli kartpostallar yollamayı da ihmal etmemiştim. Zor günlerdi. Ve o zor günlerde düştüğüm kuyudaki bitkisel hayattan kendimi yazmaya vererek çıkmıştım.

Yazmak, derdini başkalarıyla konuşarak anlatmakta zorlanan insanların ruhunda bitip tükenmek nedir bilmeyen anlaşılma açlığını bastıran zihinsel bir eylemdir. Kelimeler, hayatın yalnızlık vadisinde sıkışıp kaybolmuş ve orada açlıktan, susuzluktan kıvranan yazarı besleyebilecek tek gıdadır belki de. İpil ipil yağan bir yağmurun güzelliğini andıran tümceler birikip azgın bir sele dönüştüğünde, önüne kattığı her şeyi tâ ki bir nehir, ya da deniz buluncaya kadar sürüklemeye başlar. Yazarın aradığı deniz, kendisini anlayacak okurdur aslında. Çünkü kelimelerin muhatabını büyüleyen, onu esir alan  güçlü bir hükümranlığı vardır. Bu öyle bir hükümranlıktır ki yeri geldiğinde tesir gücü yüksek bir ilaca dönüşür. Serum gibidir. Zihinleri sarsan, kana karışan ve düşünme yetisini hızla ayağa kaldıran bir serum.

Beni o serum ayağa kaldırmıştı. Ailemin “dön artık” sitemine direnmedim. Döndüm. Çeviriler yapmak için bir yayıneviyle anlaştıktan sonra Aslan’ı görmek istedim. Hâlâ köyde yaşıyordu. Bir hafta sonunu Maruf’ta geçirdim. Kan kardeşimle hasret giderdim. Aramızdaki bağ yıllar önce bıraktığımız yerdeydi sanki. Omzuna attığı tüfekle köyü dolaşırken o bana neler yaptığını anlattı. Ben ona yurtdışında geçen günlerimi. Aslan’dan duyduklarım beni çok şaşırtmamıştı. Jim Hawkins’i unutmamıştı çünkü. Helenistik Roma Dönemine ait para ve sikke kataloglarına bakarak define aramaya başladığını, yetmiş iki parçalık bir seriyi tamamlamaya tek sikkenin kaldığını, bütün sikkeleri yıllar evvel Gökdere’deki girdiğimiz oyuktan geçerek ulaştığımız mağaralarda bulduğunu anlatırken “Sözünün eriymişsin,” dedi. “Maruf’un altını ikimizden başka fetheden bir babayiğit henüz çıkmadı.”

Güldüm. Seriyi tamamlarsa ne yapacağını sordum. Satacağını söyledi. Hazine avcıları köyde yıllardır cirit atıyormuş zaten. Elindeki mevcut sikkeleri müzeye bağışlamasını önerdim. Oradan ödül alacağını. Emeklerinin karşılıksız bırakılmayacağını. Tedirgindi biraz. Son günlerde izlendiğinden şüpheleniyordu. Sikkeler haricinde bulduğu ufak tefek parçaları zaman zaman antikacılara sattığını açıkladı. Elindeki antik sikkelerin çalınacağından, gözü dönmüş mezar soyguncularından çekiniyordu. “En iyisi katalogdaki serinin peşini bırakmak. Elimdeki sikkeleri müzeye verelim,” dedi. Aslan kardeşim benim. Uyanıktı. Hep öyle kalmıştı. “Ben seni müzeye götürürüm” dedim. “Yanında olurum.”

“Memo, bak ne yapalım. Elimdeki sikkeleri sana vereyim. Köyde saklamak tehlikeli. Sikkeler bir süre sende kalsın. Belki eksik kalan parçayı da bulurum. O zaman beraber müzeye gideriz” dedi. Bakıştık sadece. Anlaşmıştık. Parmaklarımızı birbirine sürttük. Tıpkı çakısıyla parmağını kestiği gün yaptığımız gibi sarıldık.

Aslan’ın evinde çaylarımızı yudumlarken sikkeleri katalogdaki resimlerin üzerine yerleştirdi tek  tek. Sonra küçük bir keseye yerleştirip bana uzattı. “Seni ararım” dedi. Vedalaştık. Eve döndüm. Emanetini güvenli bir yere sakladım.

İlk çeviriye başlamanın heyecanı bana sikkeleri unutturmuştu. Okumak, yazmak iyileştiriyordu beni. Canıma can katıyordu. Bir sabah “Maruf’un muhtarı seni arıyor” dedi evdekiler. “Hayırdır” dedim içimden. “Muhtarın benimle ne işi olabilir?” Telefona baktım. “Mehmet  evladım, köye gelebilir misin?” dedi muhtar. “Hayırdır” dedim tekrar. Gece hazine arayanlarla Jandarma’nın çatıştığını,  Jandarmaya yardım etmeye çalışan Aslan’ın vurulduğunu, hastaneye kaldırıldığını, Aslan’ı vuranların bizim uzaktan akrabalarımız olduğunu, Aslan’la dostluğumuzu herkesin bildiğini, köyde kan davası güdülmesin diye Aslan’ın akrabalarıyla konuşmamı, iki aile arasında arabuluculuk yapmamı istiyordu. Ne söyleyebilirdim. Aslan… Benim ahretliğim, kan kardeşimdi. Korktuğu başına gelmişti nihayet. Soğukkanlı olmaya çalıştım. Tereddütsüz, geliyorum dedim muhtara.

Şehir hastanesine gittim, Aslan’ı ziyaret ettim önce. Göz kırptı beni görünce. Sağ omzuna saplanan kurşunu çıkarmışlardı. Durumu iyiydi. Konuştuk eskilerden, yenilerden. Kuzeyde, İskoçya’da katılacağım kitap fuarından. Yazmak istediğim öykülerden konuştuk. Muhtarın endişelerini anlattım. Sakin sakin dinledi. Bakıştık. Ne söylemek istediğimi anlamıştı. “İçini ferah tut” dedi. Ayrılırken: “Belki bizi de yazarsın günün birinde” dedi. Bakıştık. Bakışmamız yetiyordu bize.

Belki hiç söylemeye fırsatım olmadı. Aslan ilk çocuğunun adını “Mehmet” olarak kaydettirmişti nüfusa. Ben bu yaştan sonra evlenip çoluk çocuğa karışabilir miyim? Çocuklarım olursa onun yaptığı gibi evladıma “Aslan” adını verir miyim? Bilemiyorum. Bilmemek, geleceği yazma, geleceği belirleme kabiliyetimin olmamasıyla ilintilidir sanırım.

Bildiğim, benim “Aslan” adını vereceğim bir öyküm vardı. “Onu ilk gördüğümde elindeki çakısıyla kavak ağaçlarının kabuklarını yontuyor” cümlesiyle başlayan bir öykü olacaktı bu. Sıcak, insancıl ve yüreğin diliyle konuşan.

Fatih Yavuz Çiçek
Can Öykü Gazetesi, Mart 2018, Sayı:18



4 Kasım 2019 Pazartesi

itiraf...


beraber olsaydık
soyadımdaki çiçekten dünyanın en nadide reçellerini yapardık
ve hayatımız organik kimya dersi gibi çok hem de çok eğlenceli olurdu değil mi?




28 Ekim 2019 Pazartesi

Doberman



“Düşünmüyoruz, düşünülüyoruz. Kendimizin olan bir şeyimiz yok.
Bakmıyoruz, şeyler tarafından bakılıyoruz. Bakışlarımız yönetiliyor.
Düşüncelerimiz de belki.”

Jean-Luc Godard

Kulak verip dinlediğim sıradan bir muhabbetin  kahramanlarından olacağımı bilseydim orada bi'dakka bile durmaz; hesabı öder, hemen kalkıp giderdim oturduğum masadan. Nerden bilecektim ruhsatlı silahımla günün birinde, üstelik herkesin içinde bir dobermanı öldüreceğimi. Bilemezdim tabiî ki. Çünkü yazgı yaşayarak öğrenilir. Geleceği bilmek, gelecekle ilgili tahminler yapmak falcıların işidir, hayatı yaşayarak öğrenenlerin değil. 

Oysa gün nasıl da pozitif başlamıştı. Güneşin yeryüzüne uzattığı sarı saçları pırıl pırıl parlıyordu. Gök masmavi, hava dışarda kahvaltı yapılacak kadar mükemmeldi. Börekçideydim. Tatar böreği ısmarlamıştım. Kendime dört başı mâmur bir börek ziyafeti çekmeye karar vermiştim o sabah.

Yan masada oturan iki genç kızdan biri diğerine -yüksek sesle- evlerinde besledikleri dobermanı anlatıyordu. Abisi ilgileniyormuş köpeğin bakımıyla. Kuyruğunu, kulaklarını kestirmişler. “Çok kıskanç” diyordu. “Abimin yanına kimseyi yaklaştırmıyor. En ufak bir tehditte hemen saldırıyor. Birine zarar verecek diye ödüm kopuyor ayyy korkuyorum” diyordu üstüne basa basa. “Kor-ku-yo-rum.”

“Korkunun ecele faydası yoktur” deyimini düşündüğümü anımsadım. İçimden: “İnsan gerektiğinde sevgilisiyle mezarlıkta sevişmeyi göze alacak kadar cesur olmayı bilmeli” dediğimi. Sonra, hay Allah, amma da okkalı söz ettim diye gülümseyip, işaret parmağımı çay karıştırıyor gibi çevirerek bir çay daha istemiştim uzaktaki garsondan.

Gün hakikaten güzeldi. Börekçinin önündeki küçük masalardan birine oturan genç çifte kaymıştı gözlerim. Yanlarında çocuklarıyla gelmişlerdi. Herhalde “çocuk da, ben de evde sıkıldık” demişti  kadın. “Kalk bi'yerlere gidelim.” Kalkıp börekçiye gelmişlerdi. Çocuksa bildiğimiz çocuktu işte. Dört beş yaşlarındaydı. Kırmızı topunu zıplatarak, ezberlediği çocuk şarkılarını mırıldanarak kendi kendine koşup oynuyordu kimseye zarar vermeden. 

Tavırları zibidiyi andıran iki erkeğin dobermanla börekçiye gelmesinin ardından olup bitti her şey. Birinin üzerinde akrep baskılı t-shirt vardı. Diğerinde satanist tarzı dikkat çekiyordu. Gelenler önce kızların yanına oturdular, sonra dışarı, börekçinin önündeki masalardan birine geçtiler. Erkeklerin sırtı çocuklu aileye dönüktü. Karşılıklı gülüşerek konuşuyorlardı, çıkardıkları gürültüyü umursamadan. Çocuk topuyla şut çekiyordu ellerini çırparak. Hani olacağı var denilir ya, o esnada çektiği şutlardan birinde top erkeklerden birinin -sanırım kızın abisiydi- kafasına çarptı. Ne olduysa o anda oldu. Doberman sahibinin boş bulunmasından da faydalanarak şimşek gibi fırladı ve çocuğa saldırdı. 

Dobermanların saldırgan köpekler olduğunu biliyordum. Müdahale edilmezse çocuğa zarar vereceğini, hatta onu paramparça ederek öldürebileceğini de. 

Dobermanın saldırısıyla  oturduğum masadan ben de ok gibi fırladım. Bağırış, çağırış ve yardım edin sesleri arasında köpek çocuğu altına almış, kolunu dişlerinin arasına çoktan geçirmişti bile. Köpeğin sahibi: “Kathy Kathy! Buraya gel kızım! Yanıma gel” diye bağırıyordu ama faydasızdı. Acil müdahale edilmezse doberman çocuğu oracıkta parçalayacaktı.

Bir köpeğin en zayıf yeri ağzıdır. Evet, dişleri, çenesi güçlüdür ama ağzından darbe alan bir köpek o darbeyi kendisine vuran insana bir daha asla saldırmaz. Çocuğu kurtarmak için koşarken gözlerimle bir sopa, ya da süpürge sapı aradım. Yoktu. Çaresiz, silahımı çıkardım ve iki el ardı ardına ateşledim. Doberman acı acı uludu ve geriye düştü. Titredi, kasıldı, birkaç kez inledi. Sonra olduğu yerde kıvrıldı kaldı. Boynundan kan sızıyordu. Dili dışarı sarkmıştı. Serinkanlılığımı yitirmeden çocuğu kaptığım gibi aileye verdim. Yoldan geçen taksiyi çevirip hemen hastaneye gittiler. Silah sesini duyan mahalle sakinleri polisi aramıştı. Siren seslerini duymamız gecikmedi. 

Köpeğin sahibi üzerime yürümüştü. “Kâtil” diye bağırıyordu. “Kathy'i öldürdün. Kâtilsin sen, kâtil! Bunun hesabını soracağım senden!”

Çevrede biriken vatandaşlarla polisler ayırdı bizi. Doberman'ın sahibi hem suçlu hem güçlüydü. Şikâyetçi olmuştu. Polisler karakola davet ettiler. Börekçide çalışanlar, olayı gören tanıklarla birlikte gidip yaşananları anlattık, ifademizi verdik. Tutanakları imzaladım. Adres bilgilerimi, telefon numaramı kaydettirip oradan ayrıldım.

Dobermanı öldürmüştüm öldürmesine de, çocuğu da dobermanın ağzında parçalanmaktan kurtarmıştım. Hiç tanımadığım bir duyguyla karşı karşıyaydım. Çaresizlik değildi. Korku, kargaşa değildi. Karakoldan çıkınca bir delinin iyimserliğini, dünyayı umursamayan bakışlarını takınmıştım yüzüme ama hüzünlüydüm. Vicdanımı sorguluyor, ağır ağır yürüyordum üzüntüden içim ezilerek. 

Hüzün nedir? Buz kesmektir. Gönlü kaplayan kar fırtınasıdır. Kimbilir, belki de senden nefret eden, sana kırgın birinin, gıyabında: "buz kesil e mi" diye ettiği bedduanın tutmasıdır. Durdum. Akrep baskılı t-shirt gözlerimin önüne geldi. Sıkışınca iğnesini kendine yönelten akrebi düşündüm birdenbire. Akrep burcuydum. Sıkışmıştım ve iğneyi kendime değil dobermana batırmak zorunda kalmıştım. Hem, bir köpeğin kaç yıllık ömrü vardır ki? Üstelik köpeğin ömrüyle insanın, hele bir çocuğun hayatı aynı değerde midir? Aslında yetmişiki millet, onsekizbin âlem bütün canlılar yeryüzü denen ormana düşmüş ağaç tohumlarına benziyorduk. Doğup büyüyor, yaşlanıyor, nihayetinde hepimiz kesilecek çam ağaçları gibi vakit dolduruyor, gövdemizi köklerimizden ayıracak testerenin ağzıyla yüzleşmek için dünyada sıramızı beklemiyor muyduk?

İlerledikçe Kaleiçi tarafındaki evlerden birinden sokağa yayılan keman sesini duyumsadım ruhumda. Yürüdükçe açıldım. Derinlerden, tâ çocukluğumda abdallardan dinlediğim, sokak aralarında yapılan düğünlerde sık sık çalınan müziğin nağmelerini işittim kulaklarımda. Durup dinledim. Dinledikçe rahatladım. Etrafta turist kafileleri yoğunlaşmıştı. Seyyar satıcılar turistlere hediyelik eşya satma derdindeydiler. Kalabalığı izledim bir süre. Hayat herkesin bir şeylerin peşinde koşturmakla geçirdiği uzun bir maratondan farksızdı. Otele dönmeliydim. Sel gibi akan insan kalabalığının arasından geçerek tenhâ sokaklardan birine saptım.

İlk girdiğim sokakta yirmi veya yirmi beş kişilik kalabalığı karşımda görünce şaşırdım. Dikkatli bakınca beni süzen bakışlarının kesinlikle tekin olmadığını anlamakta gecikmedim. Düşmanca bir tavır takınmış, ellerinde sopa ve baltalarla üzerime yürüyorlardı. Gizli şaka programlarında görmüştüm böyle bir sahneyi. Bir grup, tek başına dar bir sokakta sıkıştırdıkları şakazedenin üzerine yürüyor, şakalanan kişi korkup kaçmaya başlayınca da onu kovalamaya başlıyorlardı. Sevimsiz bir şakaydı doğrusu. “Kameraya gülümseyin” denildiğinde çoğu kişi olumsuz tepki gösteriyordu. “Acaba” dedim. Şaka olabilir mi? Öyle zannettim. Fakat üzerime yürüyen grubun içinden “kâtil” diye bağıran öfkeli ses şaka değil ciddi bir durumun sinyalini veriyordu. “Kathy'i öldürdün. Kâtilsin sen, kâtil! Bunun hesabını soracağım senden!”

Elleri sopalı grup dobermanın sahibinin işaretiyle hızla üzerime yürüdüler. Cesur biriydim. Yanımda silahım vardı. Gerektiğinde gözümü budaktan sakınmazdım. Silahı çıkarıp birkaç el uyarı atışı yapmayı düşündüm. Vazgeçtim. Dobermandan sonra bir de insanlara zarar vermek istemiyordum. Küçükken sofraya oturmakta nazlandığım zamanlarda babaannem “yemek bulunca yanaş, kavga görünce sıvış” derdi. Şimdi tam zamanıydı. Sıvışmalıydım. Ama nasıl sıvışacaktım? “28 Hafta Sonra” filmini defalarca izlemiştim. “Don” rolündeki Robert Carlyle’ın o müthiş koşusunu ben de yapmalıydım. Geriye döndüm. Var gücümle koşmaya başladım. Grup peşimden geliyordu. Ben önde, onlar arkada, zemini Arnavut taşlarıyla döşeli dar sokakları, kemerli geçitleri altın madalya için koşan atletler gibi süratle koşarak geçtik.

Koşuyordum. Seyyar satıcıların tezgâhlarını devirerek, dükkânların önünde elime gelen her şeyi yerlere saçarak koşuyordum. Kaleiçinde havai fişekler patlıyordu. Yorulmuştum. Silahımı da düşürmüştüm. Can havliyle koşmaya devam ettim. Küçük bir dörtgeni andıran meydanlığa gelmiştim. Sapabileceğim dört sokak vardı önümde. En sağdakine daldım ve koşmayı sürdürdüm. Talihsizdim. Çıkmaz bir sokağa girmiştim. Sokağı çevreleyen yüksek duvarlara tırmanmak olanaksız görünüyordu. Çıkmazın bitimine kadar koştum. Ahşap bir bank vardı. Üstüne çıkıp “İmdat! Kimse yok mu?” diye bağırdım. Kimsecikler yoktu. Köpeğin sahibi ve öfkeli arkadaşları tam karşımdaydı. Banktan inip sırtımı duvara dayadım. Vuruşacaktım. Kolay teslim olmaya niyetim yoktu ancak hepsi birden üstüme geldiler. Yukarı kalkan kolların birinde baltanın ışıltısını gördüm. Gözlerimi kapayıp “hayır” diye haykırdım. “Hayırrrr!”

Tak! Tak! Tak!

Üç el silah sesi duyuldu. 

“Tamam! Kestik, kestik” dedi yönetmen. “Yarım saat mola veriyoruz arkadaşlar! Sonra kaldığımız sahneden çekime devam edeceğiz. Lütfen kimse yerinden ayrılmasın. Çaylar şirkettennnnnn!”

Kollarını hayranlıkla açarak yanıma geldi. Elimi sıktı. “Çok iyiydin. Büyük, çok büyük oyuncusun vesselam. Böyle koşmayı nerde öğrendin be oğlum. Sen değil sanki Usain Bolt koşuyor zannettim” dedi gülümseyerek. Omzuma vurdu dostça. Sonra “çaaakkkk” yaptık çocuklar gibi. Gövdemi zemine bıraktım. Derinlerden tâ derinlerden gelen keman sesine kulak kabarttım tekrar. Sevdiğim işi yapmanın keyfiyle yüzlerce ateşböceği şarkı mırıldanarak dans ediyordu içimde ve yüksek duvarların gölgesi altında sanki bin watlık dev bir ışıldak gibi parlıyordu gövdem.

Fatih Yavuz Çiçek
Can Öykü Gazetesi, Ağustos 2017, Sayı:11

27 Ekim 2019 Pazar

vera


"nasıl desem, adı ılgın, ağaç giz dolu bir sesin öte yakası -diyemedim-
                                                                      Seyyidhan Kömürcü 

I.Perde

ben ruhumda büyümekte olan giz ağacını
yerinden sökmeye,
kesip atmaya kıyamam

varsın dursun,
kaplasın içimin yazlık sinemalarını
ya da kaçak bir seyirci gibi 
izlesin ömrümün güze batık film arşivlerini

ve sonra desin ki
düştüğüm maraz
yandığım sözün ömr-i tâûnu benmişim meğer
o hâlde
gövdemi daha fazla tozlaşmadan
dokularına kök saldığım nâr-ı muammadan
saklayamam

II.Perde

âh öznesinden güç aldığım cömert ılgın
vera
ah/sen
hüzünderen payidar

iki yarım hayat bir bütün aşk
ipek böceği kıvamında, lekesiz
beyaz
bembeyaz

söyle:
bizim leylâ’dan ve kays’tan ne farkımız var

hanna matsuri

26 Ekim 2019 Cumartesi

ölçü...


"yaşamın gizi derinlikle değil hatıralarla ölçülür"

izler taşır, kırık dökük
yaşam kuyusunun gizleri
ipleri sökülmüş define köprüsünden
yitik zaman şehrine doğru

fy

3 Ekim 2019 Perşembe

bir kitabın içinde varolmanın diyalektiği....

*"Alt tabaka, bir şiir anlayışına uygun düşmeye çabalayarak şiir üreten, çabuk öğrenen, genelde belli bir süreden sonra şiirden sıkılan, ancak söz konusu anlayışın çevresel meşruiyetini sağlayan, böylelikle bir şiir anlayışının yaygınlaşmasını sağlayan küçük şairler grubudur. Hemen her şiir anlayışına mahsus böyle bir tabaka vardır. Alt tabakanın genişliği her zaman söz konusu anlayışın niteliğindeki bir değerle karıştırılır. Alt tabakadan olmayı veya olmamayı seçmek söz konusu değildir. Tuhaf ama bu, yazgı gibidir."

24 Eylül 2019 Salı

incelen zamanlar ekspresi...


sözün harfi bağışlamadığı yerden geldim
sabır telkin eden ayaklarımı unutup
taşın ve suyun uzağına geldim
oysa erkenmiş daha
ceplerimi sökerek ayrıldığım kendimden
ne kadar uzak düşsem
çeşmeler yine susacakmış yüzüme
geç oldu ama bunu da bildim:
yarıldı aklımın serinliği
herkes bir nehrin dalgınlığıyla baktı bana
ben ey paslı sözlerin sahibi
onca zaman sonra
herkesin yalanın saçlarını okşadığı yere geldim

Kemal Varol


13 Eylül 2019 Cuma

kendime küstüm


Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak



Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak -
sabahtan akşama dek, uykusuz,
sağır, eski bir pişmanlık
ya da anlamsız bir ayıp gibi
ardını bırakmayan bu ölüm.
Bir boş söz, bir kesik çığlık,
bir sessizlik olacak gözlerin:
Böyle görünür her sabah
yalnız senin üzerinde
kıvrımlar yansıtırken aynada.
Hangi gün, ey sevgili umut,
bizler de öğreneceğiz senin
yaşam olduğunu, hiçlik olduğunu.

Herkese bir bakışı var ölümün.
Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.
Bir ayıba son verir gibi olacak,
belirmesini görür gibi
aynada ölü bir yüzün,
dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı.
O derin burgaca ineceğiz sessizce.

Cesare Pavese
Çeviri: Cevat Çapan

2 Eylül 2019 Pazartesi

gecenin beyaz, bembeyaz halleri...



"iki yarım hayat bir bütün aşk
ipek böceği kıvamında, lekesiz
beyaz
bembeyaz

söyle:
bizim leylâ’dan ve kays’tan ne farkımız var"

hanna matsuri





20 Haziran 2019 Perşembe

son gönül hikâyesi...


"bazı sevdalar vardır; 
onlar mukaddes bir şehrin rumi tarihinde gizlidir, 
eskimezler...

yüzün balat sokağı kadar güzel,
mî'marîsi hiç değişmeyen" 

fy



15 Haziran 2019 Cumartesi

sondeyişe ramak kala...



GÜZEL

Güzel,
             gövden sürgünlüğümdür benim
(O kırçıl ot, sevgili keten)
Orda gök, güneşler, tarih
Tütünü saçlarının ve boynunun
Orda ağzının soluk atlası
             Bütün coğrafya

Ben ki bir batığım, bitik, hurda
Boynu bükük zeytini yüzyılımızın
Anısı bir ormanın,
                            süt dişlerinde.

Sunu

Nerde olursan ol, orayı anlatır bana
Güzel,
             gövdenin durgun, derin ırmağı.

İlhan Berk, Toplu Şiirler, sayfa: 953


2 Haziran 2019 Pazar

gülleri ve aşkları anımsamanın rengi...




"Ben ki yatağından tedirgin bir suyum
Belli ki aşka ve ölüme çalışıyorum."


AŞKLAR AŞKLAR İÇİNDE, XI

İYİ GÜL

1

Gözlerini düşündüm
Gözlerini gözlerini gözlerini


2

Gördüm oradaydı hep iyi gül
(Aşkın eğdiği)


3
Ordaydı sonra orada
Gördüm gök bahtiyar


4
Böyle gittim geldim gözlerinin gel-gitinde
Kuruttum böyle bir uzak rüzgârda kendimi


İlhan Berk, Toplu Şiirler, Syf.923