Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2017 Salı

Düşüş


"Hollanda bir düştür, bayım, gündüz daha dumanlı, gece daha yaldızlı bir altın ve duman düşüdür ve gece gündüz bu düş Lohengrin’le doludur, tıpkı, bütün ülkede denizlerin çevresinde kanallar boyunca durmadan dönüp duran gömütlük kuğularını andıran yüksek gidonlu bisikletleri üzerinde hülyalı hülyalı kayıp giden kimseler gibi. Onlar, başları bakır rengi bulutları içinde, düş görürler, döne döne giderler, sisin altınsı tütsüsü içinde uyurgezercesine dua edenler, artık orada değillerdir. Binlerce kilometre öteye, uzak Cava adasına doğru uçup gitmişlerdir. Onlar, tüm vitrinlerini süsledikleri o yüzünü buruşturan Endenozya tanrılarına dua ederler, o tanrılar ki şu anda üzerimizde gezmektedirler, görkemli maymunlar gibi, dükkân tabelalarına ve merdiven biçimindeki çatılara asılmadan  önce, Hollanda’nın yalnız satıcılar  Avrupa’sı olmayıp deniz olduğunu, Cipango’ya ve insanların çılgın ve mutlu olarak öldükleri o adalara götüren deniz olduğunu bu özlem dolu sömürgelilere anımsatmak için.

Ama kapıp koyverdim kendimi, savunmaya giriştim! Bağışlayın. Alışkanlık, bayım, eğilim, üstelik bu kenti ve nesnelerin özünü size anlatmak isteği! Çünkü nesnelerin özündeyiz. Dikkat ettiniz mi, Amsterdam’ın ortak merkezli kanalları cehennemin dairelerine benzer? Elbette kötü düşlerle dolu kentsoylu cehennemi. Dışarıdan geldiğiniz zaman, bu daireleri geçtiğiniz ölçüde, yaşam ve dolayısıyla ondaki suçlar daha yoğun, daha karanlık olur. Burada biz son dairedeyiz, şey dairesi… Oo! Biliyorsunuz demek? Hay Allah, sizi sınıflandırmak daha zorlaşıyor. Ama, neden nesnelerin merkezinin burada olduğunu söyleyebileceğimi anlıyorsunuz demek; kıtanın bir ucunda olsak bile. Duyarlı bir insan anlayabilir bu tuhaflıkları. Öyle ya da böyle, gazete okuyanlar ve zina edenler daha ileri gidemezler. Onlar, Avrupa’nın her yerinden gelir ve iç denizin çevresinde, renksiz kumsalda duraklar. Canavar düdüklerini dinlerler, gemilerin siluetlerini sis içinde boşuna ararlar, sonra yeniden kanalları geçerler ve yağmur altında geri dönerler. Soğuktan donmuş durumda Mexico-City’ye ardıç rakısı istemeye gelirler, her dilde. Ben orada onları beklerim.

Haydi yarına kadar hoŞçakalın, bayım ve sevgili hemşehrim. Hayır, şimdi yolunuzu bulursunuz; bu köprünün yanında bırakıyorum sizi. Geceleri bir köprüden hiç geçmem ben. Kendi kendime ahdetmişim de ondan. Birinin kendini suya attığını varsayın. İki şeyden biri, ya onu kurtarmak için arkasından suya atlayacaksınız ve soğuk mevsimde sağlığınızı tehlikeye atacaksınız ya da bırakacaksınız gitsin, o zaman da suya dalmaktan kaçınmanız bazen tuhaf kırıklıklar bırakacak sizde. İyi geceler! Nasıl? Şu vitrinlerin arkasındaki bayanlar mı? Düş, bayım, ucuza düş! Hindistan’a yolculuk! Bu kişiler baharat kokusu sürünürler. İçeri girersiniz, perdeleri çekerler ve uçuş başlar. Tanrılar çıplak bedenlerin üzerine iner ve adalar, rüzgâr altında kabarmış palmiyeden bir saçla taçlanmış olarak çılgınlar gibi sapıtırlar. Deneyin."

Albert Camus, Düşüş, syf. 13,14,15
Çeviri:Hüseyin Demirhan

16 Şubat 2017 Perşembe

Foucault Sarkacı


"Çeşitleme. Yazarsın, ne denli büyük olduğunu henüz bilmiyorsun, sevdiğin kadın aldatmış seni, yaşamın senin için anlamı yok artık; günün birinde, unutmak için Titanic'le bir yolculuğa çıkıyorsun, Güney Pasifik'te (tek sağ kalan sensin), yerliler bir kayıkla gelip kurtarıyorlar seni, yalnızca Papualar'ın yaşadıkları bir adada, dış dünyadan ırak, uzun yıllar geçiriyorsun. Pua çiçeklerinden gerdanlıkların belli belirsiz örttüğü göğüslerini oynatarak baygın şarkılar söylüyor sana kızlar. Alışmaya başlıyorsun, bütün beyazlara yaptıkları gibi Jim diye çağırıyorlar seni. Amber tenli bir kız, bir akşam kulübene girip şöyle diyor sana. "Ben, senin. Seninle yatacak." Akşamları verandaya uzanıp, kız alnını okşarken, Güneyhaçı'nı seyretmek ne güzel.

Gündoğumlarıyla günbatımlarının dönümüne göre yaşıyorsun, başka bir şey bilmiyorsun. Birgün içinde Hollandalıların bulunduğu motorlu bir kayık çıkageliyor, aradan tam on yıl geçtiğini öğreniyorsun, onlarla birlikte gidebilirsin, ama duraksıyorsun, hindistancevizlerini erzakla değiş tokuş etmeyi yeğliyorsun, kenevir devşirimini denetlemeyi üstleniyorsun, yerliler senin için çalışıyorlar, adacıktan adacığa dolaşmaya başlıyorsun, herkes Yedi Denizler Jim'i diyor sana. Alkolden mahvolmuş bir Portekizli serüvenci, yanında çalışmaya başlıyor. Sunda Adalarında artık herkes senden söz ediyor, ırmak boyundaki Dayaklar'a karşı girişeceği sefer için Borneo mihracesine öğüt veriyorsun: Tippo Sahip zamanından kalma eski bir topu çalıştırmayı başarıyorsun, dişleri tembulden kararmış sadık Malezyalılardan  bir takım eğitiyorsun. Mercan Kayalığı yakınlarında, bir çatışmada, dişleri tembulden kararmış yaşlı Sampan, gövdesini siper ediyor sana -uğruna ölmekten mutluluk duyuyorum, Yedi Denizler Jim'i- elveda ihtiyar Sampan, elveda dostum.

Sumatra ile Port-au Prince arasındaki tüm takımadalarda ünlüsün artık, İngilizlerle alışveriş  yapıyorsun. Darwin Limanının kaptanlığında Kurtz diye kaydedilmişsin, artık herkes için Kurtz'sun, yalnızca yerliler Yedi Denizin Jim'i diyor sana. Ama bir akşam, genç kız verendada alnını okşar, Güneyhaçı hiçbir zaman olmadığı gibi parıldarken -ah Büyük Ay'dan ne denli farklı- geri dönmek istediğini anlıyorsun. Yalnızca kısa bir süre için, orada senden geriye ne kaldığını görmek için.

Motorlu kayığa biniyorsun. Manila'ya varıyorsun, oradan pervaneli bir uçak Bali'ye götürüyor seni. Sonra Sampa, Amirallik Adası, Singapur, Tenerif, Tibuktu, Halep, Semerkant, Basra, Malta, sonunda evindesin.

On sekiz yıl geçmiş aradan, yaşam sana damgasını vurmuş, yüzün alizelerden bronzlaşmış, yaşlanmış, belki güzelleşmişsin, daha oraya varır varmaz, bakıyorsun, bütün kitapçılar kitaplarını sergiliyorlar, eleştirel yeni baskılarla, okuma yazma öğrendiğin okulun alınlığına adını yazmışlar. Yitik Büyük Ozan'sın sen, kuşağının bilinci. Romantik kızlar, boş tabutunun üstünde canlarına kıyıyorlar.

Sonra sana rastlıyorum, sevgilim, anılarla, pişmanlıklarla yıpranmış göz kenarların kırışıklarla dolmuş, yüzün hâlâ güzel. Kaldırımda, değercesine geçtim yanından, iki adım ötendeyim, ama sen herkese baktığın gibi baktın bana, gölgelerinin ötesinde başka birini ararmış gibi. Konuşabilirdim, zamanı silebilirdim. Ama neye yarar? İstediğimi çoktan elde etmedim mi? Ben Tanrı'yım, aynı tekbaşınalık, aynı boş gurur, aynı umarsızlık, herkes gibi yarattıklarımdan biri olmamamın umarsızlığı. Onlar benim ışığımda yaşıyorlar, bense karanlığın dayanılmaz parıltısında yaşıyorum."

Umberto Eco, Foucault Sarkacı, syf.78

15 Mayıs 2015 Cuma

Şair Öldü


"Soruyorum kendime: Kimsin?

Yüzüm gözüm yara içinde, kabukları acıyor. Tarihim, durduğum ve gideceğim yer, geleceğim acıyor. Yalnızlık çürük bir dişin oturduğu  et gibi. Şişmiş içim. Kalbimin attığı yer acıyor."

Sibel K. Türker
Şair Öldü/ Syf.45

27 Mart 2014 Perşembe

Kırmızı


"Koluna dokundum, hafifçe, böylece onu kırık bir kaldırım taşının kenarından dolaştırdım, bir kol boyu uzaklığımdan. Üç-dört adım sonra tekrar yan yana geldiğimizde, kolunu belime sardı, beni kendine yaklaştırdı, elini kaburgalarımın üzerinde hissettim. Çok doğal, bildik bir temastı. Daha sonra, bunu hiç fark etmeden yaptığını söyledi, bir avanstı demek ki. Böylece yan yana yürüdük, birimiz ya da diğerimiz bir şey söylemeden . Öncesinde bir şey olmuş muydu, dokunuşlar? Hayır. İlgi, sempati belli eden değinmeler olmuş muydu? Hayır. Bedenin temel yakınlık eğilimini belli eden gözler, eller, ses üzerinden verilen sinayaller olmuş muydu? Hayır.Sadece bakışları. O araştıran, açık, kendini açan bakışları . Tozun içine dökülmüşse ölüdür ışık. Ve sonra onaylayış. Birbirimize sadece baktık. Ona arabasına kadar eşilik ettim. Elinin bir hareketiyle beni içeri davet etti. Arabada yan yana oturduk, birbirimize baktık, o sırada bir futbol takımı taraftar grubu yaklaştı, anlaşılmaz bir savaş homurtusu koparttılar ve biri elini bize doğru uzatıp zafer işareti yaptı.

Beni eve götürdü, o dar sokakta evimin önünde durdu, motoru kapattı ve yakında görüşmek üzere dedi. Biraz tutuk, el freninin üzerinden uzanıp vedalaşmak üzere ona sarılmak istediğimde beni dudaklarımdan öptü-arkamızda bir araba korna çalana kadar öpüştük.

Merdivende, basamakları ikişer ikişer, hatta üçer üçer çıktım. Açık pencerenin kenarında oturup sigara içtim ve yüreğimi sakinleştirmeye çalıştım. Değerli matem konukları, şaşırtıcı olan, hiç ama hiç alışılmamış olan şuydu: Kendimi kendi yarattığım ilgisiz bir mesafelilik tutumu içinde emniyete almışken, bir anda, duyarlı gözlere sahip bir kadın sayesinde, kızım olabilecek bir kadın sayesinde, kendimi tekrar bir düşünceler, duygular, özlem, kuşku, yakınlık isteği, hatta bedensel yakınlık isteği karmaşası içinde, bu kadına yakın olmak için nefesimi kesecek denli güçlü bir isteğin başkaldırısı içinde bulmuştum. Kendimi oturmaya, derin derin nefes almaya ve nefesimi uzun uzun bırakmaya zorladım, zorlamam gerekiyordu; serotonin, yani mutluluk habercisinin bedenime akın ettiği, kan dolaşımının canlandığı, yüreğimin daha hızlı çarptığından başka bir anlama gelmeyen o mutluluk duygusu içinde oturdum ve dışarıdaki Berlin gecesini seyrettim, haziranın üçüydü ve ben kendimi, kanımın sesini, kulaklarımdaki uğultuyu dinledim. Değerli matem konukları, size söylemek istediğim şu ki, düşünmeyi de ihmal etmemiştim: Viejo Verde, sonbahar aşkı ve insanın aklından geçen diğer şeyler. İhtiyar keçi. Onurla yaşlanmak. Şu ilke: Soğukkanlılığını koru. Bu sükûneti yitirme. Seni koruyan bu itidal ve fazilet dengesini kaybetme. Hayır. Dürüst olmak gerekirse, yukarı çıkar çıkmaz aynaya koştum ve kendimi inceledim, iyice kırışıklıkları, saçlarımı; parmaklarımı saçlarının arasından geçirdim, şakaklarımda çok beyaz vardı, diğer yerlerde sarılarla karışıktı. Aynalı kafedekinden çok farklı bir izlenim. Ertesi gün kendime bir nemlendirici krem almaya karar verdim. Çocukça, gülünç diye düşündüm. Umurumda değildi. Dengemi ancak ertesi gün, ertesi sabah tekrar kazandım, aynadaki görüntüme şöyle söyledim: Öyle romantik bakmasana. Kendimi karın toprağı örttüğü gibi örtülü tutmanın -bu da sadece koruma dürtüsüyle- dışında hiçbir karar almamaya karar verdim. Aşk asabi bir hal, sigara, alkol, kahkahalar, kıkırdamalar, şapır şupur öpüşmeler, sürtünmeler ve düzüşmek de farklı değil, hepsi bu yüzden. Bu, her şeyi, öncelikle de kendini unutma isteği, tek bir an içinde, bu patlama, bedenden dışarı uğrama, kendinden dışarı çıkma, terden sırılsıklam, soluk soluğa, boğuk sesle, zamanın dışına düşerek ölürmüş gibi.  

Uwe Tımm/Kırmızı syf. 50-51-52

4 Mart 2014 Salı

Keşke Gerçek Olsa


Küçük bir çocukken, kardeşlerim ve ben annemden masal anlatmasını isterdik. Uyku vakti gelip yataklar yapıldığında annem bize her defasında bir peri kızının öyküsünü anlatırdı ve bizler de her gece defalarca dinlediğimiz bu öyküyü bıkmadan usanmadan yeni baştan dinleyerek uykuya dalardık. 

Öyküdeki peri kızı, peri padişahının kızıydı.  Kötü kalpli bir cadı tarafından yapılan büyü ile vücudu süs kelebeğinin içine hapsedilmişti. Bu süs kelebeği, günün birinde sarayın perdeleri değiştirilince, eski perdeler, onları perdeciden satın alan bir nakışçı ustasının eline geçiyordu. Nakışçı bekâr yaşayan bir delikanlıydı. Evindeki pencerelere saraydan gelen perdeleri asıyordu. Sonra perdedeki süs kelebeğini tesadüfen görüp parmaklarıyla okşuyor, kelebeği öpünce büyü bozuluyor ve peri kızı canlanıyordu. Peri kızı geceleri tül perdeye süs olarak iğnelenmiş bir kelebeğin içine saklanıyordu, gündüz nakış ustası işe gidince peri kızı  tül perdeden iniyor, ortalığı topluyor, evi temizliyor, yemek yapıyordu. Akşam yorgun argın eve dönen nakış ustası da olan bitene şaşırıyordu.

Annemin anlattığı öyküde, büyüsü bozulan peri kızı sadece kendisini öpen nakışçı ustasına görünebiliyordu. Ve öykü, evde olanlardan şüphelenen nakışçı ustasının günün birinde evi gizlice gözetlemesi, tül perdede asılı duran kelebekten inen peri kızını farkedip onu yakalaması, peri kızıyla birbirlerine âşık olmaları, birlikte yaşamaya karar vermeleriyle sonuçlanıyordu.

İmdi! Marc Levy'nin ilk kitabı "Keşke Gerçek Olsa" da, küçük bir çocukken annemden dinlediğim öyküye o kadar çok benziyor ki, bu kısa girişi yazıya başlarken anlatmasam olmazdı

Kitaba gelirsek, Lauren stajyer doktordur. Bir sabah trafik kazası geçirir ve derin komaya girer. Lauren'in durumu ümitsizdir. Başarılı bir mimar olan Arthur, Lauren'in annesinden kiraladığı evde, banyo dolabının içinde Lauren'in ruhuyla karşılaşır. Ev Lauren'e aittir ve gövdesi hastanede olan Lauren'in ruhu evine dönmüştür.

Lauren'in ruhu Arthur'dan başka kimseye görünmemekte, sesli iletişim kuramamaktadır. Kitabın kahramanı ikilinin yaşamları tanışmalarından itibaren farklı bir boyuta taşınır. Hayatından ümit kesilen Lauren'e doktorlarca  ötenazi yapılması fikri, Arthur'un Lauren'in bedenini hastaneden kaçırmasıyla engellenir.

Çağdaş bir masalı andıran kitabın yayımlandığı dönemde, aylarca çok satanlar listesinde olması şaşırtıcı buldum. Kitabın içinde derinlikli, insanı düşündüren cümle sayısı çok yetersiz. Var olanlar da kitabın geneline yayılmadığı, karşılıklı diyaloglara daha fazla yer verildiği  için anlatım dili beni yeterince tatmin etmedi. Zaten kitabın filme alınmasında da diyalogların etken olduğunu düşünüyorum. Neden? Bu olguyu Işık Öğütçü'nün anlattığı bir anektodla açıklayayım. (Bilmeyenler için, Işık Öğütçü, Orhan Kemal'in oğlu'dur) Yaşar Kemal, benim romanlarım niçin Orhan Kemal romanları gibi film yapılmıyor diye merak edermiş. Bir yönetmen bu durumu Işık Öğütçü'ye şöyle açıklamış. "Yaşar Kemal romanlarında anlatım derinliği var ancak diyalog yok. Diyalog olmayan bir kitabı senaryolaştırıp film çekmek zordur. Orhan Kemal romanlarında yeterince diyalog  olduğu için onun kitaplarını sinemaya uyarlamak daha kolay oluyor" demiş. 

İşte bu yüzden "Keşke Gerçek Olsa" düz anlatımın egemen olduğu bir masal havasından sıyrılamıyor.

Kitaptan altını çizdiğim satırları aşağıya ekliyorum. 

"Aşkın gözü kördür ve beyaz bastonunu durmadan dostumun kafasına indiriyor" (Syf.66)

"Deniz bakışlarımızı, toprak ayaklarımızı taşır" (Syf. 132)

"Kimi zaman arzularımız, heveslerimiz ya da dürtülerimiz karşısında güçsüz kalırız ve bu genellikle dayanılmaz bir acı verir. Bu duygu hayatın boyunca seni izleyecek; kimi zaman onu unutacaksın, kimi zaman saplantıya dönüşecek. Yaşama sanatının bir parçası, güçsüzlüklerimizle savaşma yeteneğimizle ilişkilidir. Bu dediğim zordur; çünkü güçsüzlük genelde korku doğurur. Tepkilerimizi, aklımızı, sağduyumuzu felce uğratarak zayıflığa davetiye çıkarır. Korkular yaşayacaksın. Onlarla savaş; yerlerini, çok uzun süren tereddütlerle doldurma. Düşün, karar ver ve harekete geç! Tereddüt etme; kendi seçimlerinin arkasında duramamak, belli bir yaşama acısı doğurur." (Syf.135)

"Bizi insan yapan, dünyanın  bize verdiği en güzel şey, paylaşmanın mutluluğudur. Paylaşmayı bilmeyenin duyguları sakattır" (Syf. 136)

"Erkeklerin de ağlamaya hakkı vardır Arthur, erkekler de acıyı bilirler" (Syf. 139)

"En güzel anılar, iki kişilik hayallerden doğar. Yalnızlık, ruhun kuruduğu bir bahçedir; orada yetişen çiçeklerin kokusu yoktur." (Syf. 139)

"Ölen anne, yanan bir kitaplıktır" (Syf. 140)

"Giden bir erkek, asla geri dönmemelidir." (Syf.140)

"Sevmenin tehlikeli yanı, iyi tarafları olduğu kadar kusurları da sevmektir" (Syf.157)

"Anne-babalar, bir gün rollerinin bize kalacağını anlamadan, ömrümüz boyunca aşmaya çabaladığımız dağlardır" (Syf.158)

"Olanaksız diye bir şey yoktur; yalnızca aklımızın sınırları, bazı şeyleri anlaşılmaz olarak tanımlarlar" (Syf. 180)