Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat
3 Mart 2018 Cumartesi
17 Şubat 2018 Cumartesi
Kukla
"Gözleri içine düşmüş kırık bir kukla gibiyim."
E.M. Cioran, Burukluk, syf.32
Dün sabah elbise dolabını açınca karşımda iplerinden asılmış vaziyette sallanan, gözleri oyuk bir kukla gördüm. Ürperdim. Şaşırdım. Kâbus görüyorum sandım. Gözlerimi ovuşturdum endişeyle. Sonra eğilip karşımdaki ahşap gövdeyi inceledim, ellerimle dokundum kuklanın oyuk gözlerine. Kâbus muydu? Hayır! Gördüğüm, dokunduğum gövde kâbus değil gerçekti ve asıl önemlisi kim, nereden bulmuş, hangi amaçla koymuştu onu buraya?
Kâbus görmediğimden emin olmama rağmen kukladan hızla uzaklaştım. Kullanmaya ara verdiğim halüsinasyon ilaçlarını aradım komodin çekmecelerinde. Zihnimde beliren
soruların yanıtlarına odaklanmaya çalıştım pürtelaş gelişen bir iç itkiyle. Bir yandan relaks dedim. Relaks oğlum, kendine gel. Böyle mücadele edemezsin geçmişle.
Ben askerlik görevimi terör olaylarının
en yoğun yaşandığı dönemde yapanlardanım. Sürekli tetikte yaşamanın, silahlı
çatışmalara girmenin etkisini terhisimden sonra uzun süre üstümden atamamıştım.
Sık sık kâbuslar görürdüm o zamanlar. Beynimin içinde uğuldayan silah
sesleriyle uyanırdım bazen. Terlerdim. Göğsümden fışkırıp tenime yayılan terin
ıslaklığını kan sızıntıları zannederdim çoğunlukla.
Terhis olunca küçük bir benzinlikte
çalışmaya başlamış, evlenmiştim. Görücü usulü evliliğimin
ilk günlerinde birbirini iyi tanımayan iki insan, aynı ipin üstünde yürüyen iki
cambaz gibi birbirimizin gölgesine tutunarak yürüyorduk. İpin dışında var
olacağımız başka bir dünya yoktu. Farkındaydık. Gösteri bittiğinde zamanı
soyutlayarak sığınabileceğimiz herhangi bir ada, üstünde uçarak mekân ve boyut
değiştirebileceğimiz sihirli bir halımız da yoktu. Böyle nefes aldığımız sürece
üzerime çöken kâbuslar sirkine mahkûmduk. O ne hissediyordu bilmiyorum ama benim için bu
gerçeği bütün çıplaklığıyla kabullenmek bildiğim bütün keskin yanlarımı şiddetle
bileyleyen ve görünmeden çalışan düş öğütücü bir alete dönüşmüştü sanki. Hayat;
tıpatıp, gözyaşları içinde izlediğimiz “Acı Hayat” filmi gibi içimizi acıtarak ilerliyordu. Final yakındı. Filmin sonu da bizim sonumuz da belliydi ve mevcut koşullara bakıldığında
ikimizi bekleyen final sahnesi gayet olağan görünüyordu. Çünkü her şeyin, herkesin
bir yerlerden güç aldığı dünyada acı, insanın hayatın içine işleyen
imkânsızlığından, imkânsızlığın sönmek nedir bilmeyen nârından alıyordu
bütün gücünü.
Bizse zayıftık. Parasız, pulsuz, yoksulduk. Sürekli aynı yoksulluğun üstünde kâbuslarla yürümekten yorgun, güçsüz, finişe doğru koşar adım sürükleniyorduk. Mutsuzduk. Mutsuz, mutsuz, mutsuz...
Olması gereken şey birbirimizi daha
fazla kırmadan dökmeden yolları ayırmaktı. Ve nihayet olması beklenen,
yaşanılması gereken o kaçınılmaz ayrılık sahnesini gerçekleştirdik günün
birinde. Peşimi bırakmayan kâbuslarımın şiddetine dayanamayan eşim, çocukları
da yanına alarak evi terk etti. Boşanmıştık en sonunda.
Vietnam Sendromu diye bir hastalık olduğunu
öğrendiğimde her şey için çok geçti. Yaşadığım kâbuslara son vermek amacıyla daha
fazla gecikmeden tedavi görmeye başlamıştım. Tedavi iyi gelmişti. Bu arada
talihim de dönmüş, çalıştığım benzinliğin işletme hakkını başka işlere
yöneleceğini söyleyen patronumdan kâr ortaklığıyla kiralamış, kendi işimi
kurmuştum.
Zaman geçtikçe işler büyüdü. Allah yürü
ya kulum der hani. Öyle işte. Benzinlik birken iki oldu. Üç, beş derken orta
ölçekli bir benzinlik zinciri kurmuştum kendime. Yüzlerce insan çalışıyor, binlerce
araç konaklıyordu GNZ Petrol ve Dinlenme Tesislerinde.
“Hey” dedi bir ses. “Dalıp gittin. Uyan
artık! Yüzüme bak?”
Yanlış duymuyordum. Dönüp baktım. Ses kukladan
geliyordu. Onun gerçek olduğu fikrinde yanılıyor muydum? Bunca yıl sonra
kâbuslarım geri mi dönüyordu. Gördüğüm kukla, Vietnam Sendromunda yeni
atakların işareti miydi yoksa? Kuklaya doğru yürüdüm. “Sen de kimsin” dedim hışımla.
“Buraya nasıl geldin? Kim getirdi seni? Hem gözlerin, senin gözlerin niçin yok?”
Bir kahkaha sesi yükseldi kukladan. “Korkma” dedi. “Ben senin ruhunun sûretiyim.
Ruhunun dönüştüğü en son noktayım. Bakıyorum da paranın ışığı ruhunla birlikte
gönül gözlerini de körleştirmiş. Seni iyilikle uyarmak istedim. Beni ne hâle
getirdiğini, güç hırsıyla yanıp tutuşan dünyevî gözlerinle açık seçik görmeni istedim
sadece.”
Kolay gelmemiştim bulunduğum noktaya.
Tırnaklarımla, acımasız hayatın dikenli köklerine tutunarak çıkmıştım zirveye.
Bu saatten sonra oradan inmem için bir sebep yoktu. Çocukların yurtdışındaki eğitimine
dünya kadar para ödüyordum. Eski eşime dayalı döşeli bir ev almıştım. Emrine
amade araba, bir de şoför vermiştim. Evinin masraflarını ben karşılıyordum.
Kredi kartlarını ben ödüyordum. Ayrılmış olsam da çocuklarımın anasıydı
sonuçta. Lüks restoranlara gidiyor, en iyi otellerde tatil yapıyor, canımın
istediği kadınla birlikte yaşıyor, sıkılınca bir başkasını buluyordum. Son
model pahalı arabaları seviyordum. Beğenmediğimi anında değiştiriyor, yoksul
geçen günlerimin intikamını alıyordum hayattan.
“Farkında mısın? Bütün bunları kurduğun
sömürü düzeniyle yapıyor; kendini kandırıyorsun” dedi kukla. İşçileri bir tam
gün çalıştırıp yalnızca bir tam gün dinlendiriyorsun. Oysa bir tam gün
çalışmanın yasal karşılığı üç tam gün dinlenmedir. Fazla çalıştırmanın
karşılığında fazla mesai de ödemiyorsun. Üç vardiya kurmaksa işine gelmiyor.
Çünkü sana göre üç vardiya demek fazladan çalışacak adam ve kârdan eksilecek
para demek. Üstelik yanında çalıştırdığın adamların ne yıllık izinleri ne de iş
güvenceleri var. Doğru düzgün tedbir almıyor, onların hayatlarını
önemsemiyorsun. Kurduğun düzene azıcık itiraz edeni kulağından tuttuğun gibi
kapının önüne koyuyorsun. En kötüsü de ne biliyor musun? Kimseye tazminat vermiyorsun. Daha geçen gün
işten çıkardığın pompacıya tazminat vermemek için sahte hırsızlık raporu
düzenletip adama üstüne üstlük bir de iftira attın. Rüşvet ve kirli işlerse vazgeçilmez
alışkanlığın oldu. Gözlerimi soruyorsun. Bu gözleri sen oydun sen, başkası
değil!”
Kukla çok fazla konuşuyordu. Ezmezsen
ezilirsin. Acırsan, acınacak duruma düşersin. Hele bir sendelemeye gör, anında
yıkılırsın. Yıkılırsan bir daha ayağa kalkamaz köpek gibi sürünürsün. Benim bu
yaştan sonra ezilmeye de sürünmeye de niyetim yoktu. Kalktım. Kuklayı asıldığı yerden
aldığım gibi salona götürdüm. Şöminenin közünü karıştırdım. Birkaç odunla ateşi
canlandırdım. Kuklayı ateşin ortasına bıraktım. O çıtır çıtır yanarken ben yatak
odasına geçtim. Sevgilim duştan çıkmış giyiniyordu. “Biriyle mi konuşuyordun”
dedi. “Sanki konuşma sesleri duydum.”
Güldüm. Söylenen yalanlar gerçeğin
delillerini kaygan sözcüklerin içinde saklar. “Kulakların hayâli sesler mi duymaya
başladı ne? Bir doktora görün istersen” dedim. Üstümü giyinip evden çıktım.
Günüm keyifsiz geçti. Gazeteler, televizyonlar, sosyal medya hepsi de son
günlerde artan iş kazalarını gündemde tutmaya devam ediyordu. Canım sıkılmıştı.
Yapılacak en iyi şey kısa süreliğine bu gündemden uzaklaşmaktı. Ege’de Mykonos
Adası geldi aklıma. Gidenlerden duymuştum methini. Sekreteri arayıp beş
yıldızlı bir otelde ertesi gün gidilecek şekilde on günlük rezervasyon
yaptırttım.
Akşam erkenden yattım. Bu sabah; dün elbise
dolabında iplerinden asılmış vaziyette gördüğüm kuklayı, hem gözleri, hem de
kalp tarafı genişçe oyulmuş bir hâlde tekrar karşımda buldum.
Usulca kalktım. Hiç konuşmadan kuklanın sol göğsündeki boşluktan içeri baktım. Gözlerimin sanki kırmızıbiber sosuna batırılmış
gibi acıyla yandığını hissettim.
Çığlık çığlığa haykırdım. Ellerimi
gözlerime götürüp aynayı aradım.
Görmüyordum.
fy
Etiketler:
Burukluk,
Cioran,
Fatih Yavuz Çiçek,
Fatih Yavuz Çiçek Öyküleri,
Kabuslar Sirki,
Kukla,
Vietnam Sendromu
2 Şubat 2018 Cuma
11 Ocak 2018 Perşembe
4 Ocak 2018 Perşembe
Geleneksel Şiirlerde Âşk ve Âşıklık
“Ey âşıklar ey âşıklar aşk mezhebi dindir bana
Gördü gözüm dost yüzünü yas kamu düğündür bana”
Yunus Emre
İnsanın varoluşu ve neslinin
çoğalmasını takiben toplumsal yaşama geçişiyle birlikte yeryüzünde oluşturduğu evrensel değerler bütünü vardır. İnsan varlığının bulunduğu her yerde genel evrensel
değerler olarak nitelendirilen ve sadece insana özgü olarak bilinen bu
kavramların en önemlileri kuşkusuz yaşama hakkı, adalet, özgürlük, ahlak, düşünceye
saygı, sevgi, şefkat ve aşktır.
Nitekim yazının bulunmasıyla, insanın
duygularını ifade etmesinde önemli bir kültürel zenginlik kaynağı, edebi sanat
biçimi halini almış olan şiirlerde de insan, evrensel değerleri dizelere
taşımaktan vazgeçmemiştir. Elbette “aşk” kavramı da süregelen insanlık tarihi
boyunca şiirlerde vazgeçilemeyen bir temadır.
Türk şiirinin geleneksel yapısında
“aşk” temalı şiirler irdelendiğinde, toplumun kültürel yapısıyla eşdeğer seyreden
bir süreçle karşılaşılır. Çünkü Türk şiir kültürünün tarihi kadar eski bir geçmişi
vardır ve yine her ulusun dünyayı, evreni algılayış biçimi, o ulusa özgü bir
edebiyat anlayışından izler taşır.
Bu bağlamda Türk şiirinin
geçirdiği evrelere yazının bilinmediği dönemlerdeki sözlü edebiyattan, sonrasındaki
destanlar, halk edebiyatı, divan edebiyatı ve günümüze gelinceye değin
bakıldığında dört önemli kültür bileşkesiyle karşılaşılır. Bunlar Orta Asya, İslam
Kültürü, Anadolu ve Batı kültürüdür.(1)
Türkler, İslâmiyetten önce bağlı
bulundukları eski inanç sistemlerinin kültür ve geleneğine bağlı bir edebiyata
sahiptiler. Din, kültürü etkiler, kültür de edebiyatı şekillendirir. Bütün
ilkel toplulukların edebiyatları önce mitolojik kimlikle başlar, daha sonra
dini şekle bürünür.(2)
Türklerin İslâmiyeti kabul
etmelerinden sonra eski ebedî biçimler ve İslâmi kılığa bürünmüş
konular varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yeni kültür gereği mitlerle örülü destan
şiirleri dini şiirlere dönüşmüş, daha sonra her konu şiirin alanına girmiştir.(3)
Her edebî
gelenek, belli bir kültür birikimi, dünya görüşü ve inanç sisteminin, yaşam
biçiminin sanatçılar tarafından özümsenip kendilerine özel bakış açılarıyla
yorumlanmasıyla özgün anlatımlara kavuşur. Ozan-baksı edebiyat geleneğinin
geniş anlamda değişen zaman, zemin, inanç sistemi, dünya görüşü ve yaşama
etkisiyle şekillenmesiyle Anadolu’da halk edebiyatı oluşmuştur.(4) Böylelikle
Anadolu’da yeni bir yurt kazanan Türk
kültüründe milli öze bağlı epik şiirler yazan ozanın yerini İslâmi öze bağlı
lirik şiirler yazan âşıklar almıştır.(5)
Âşık edebiyatı bir
birleşim, bir sentezdir.(6) Âşık, soyut ve ulaşılmaz sevgili tipiyle
mistiğe bağlanır. Klâsik şiirin etkisiyle bazen güzelleri, klâsik şiirin
güzellerini andırır. Âşık şiiri Osmanlı toplumunun Anadolu’daki köklü kültür
yapısı değişikliği nedeniyle eğitimli kitleyle halkın arasındaki kültür ve
dolayısıyla farklı oluşan sanat çevresi ve beğeni farklılığından doğmuştur.(7)
Âşıklar dinî-tasavvufi
tarzda şiirler yazmasalar da İslâmiyet kültür ve Tanrı birliğine varma
yollarını arayan görüşler bütünü olan tasavvuftan etkilenmişlerdir. Tasavvufun Âşık
ve Divan şairlerine etkisi, onları ortak bir dünya görüşünde birleştirir. Âşık
anlayışları, rintlik düşünceleri, ölüm ve hayat karşısındaki tavırları
benzerdir. Tasavvufta aşk Tanrıyla bütünleşmektir. Dünya fani aşk geçicidir, kişiyi
olgunlaştırır, nefsi eğitir. Maddi aşk manevi aşka geçişte bir basamaktır. Âşıklar
tasavvuf kültür etkisiyle kendilerini bahtsız, sevgiliyi erişilmez ve vefasız
görürler. Divan şairlerinin aksine âşıklarda “aşk baki, yâr fanidir”. Âşık,
divan şairi gibi yârini ellere kaptırma kaygısını yüreğinde taşır. Divan
şairlerinin vuslatsız, paylaşılmayan aşkın acılarıyla yaşamalarına karşın âşıklar,
sevgiliye ve vuslata taliptir. Felekten yakınmalarına rağmen yaşama sevinci
gözlenir. Âşık köklü bir dinî eğitim alamamıştır. İslâmiyet
kültürü etkisiyle dünyanın güzellikleri yanı sıra cenneti de ister. Şiirlerinde
İslâmi motiflere, inanç esaslarına, ibadetlere,
hukuka ve ahlâk konularına değinildiğini görürüz.(8)
Âşıka
naz eder bakışı nazlım
Gülistana girmiş bülbül avazlım
Mestane bakışlım, bir elâ gözlüm
Kaşları kemanım düştü gönlüme
Gazi Âşık Hasan Dede
Âşık şiirlerinde en
belirgin söylem “güzelleme”dir. Karacaoğlan, Yunus Emre, Hoca Ahmet Yesevî,
Şah Hatayî, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Dadaloğlu, Âşık Emrah, Âşık
Ömer, Âşık Hasan Dede gibi halk ozanlarının söylediği yüzlerce “güzelleme”
vardır. Bu “güzellemeler “şiir mecmuası” anlamına gelen cönklerdir ve halkın
belleğindedir. Âşıklar dilinde, güzelin
ve güzelliğin simgesi Leylâ’dır. Mecnun’un “bir
de benim gözümle bak” dediği Leylâ, her ozanın rüyasını süsler, hayalinde
ufuk bulur. Halk ozanları “Leylâ’yı
ararken Mevlâ’yı” bulur, insan güzelliğinde mutasavvıflar, yüce Rabb’ın
cemalini görürler.(9)
Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma derman kim helâkım zehr-i dermanımdadır
Fuzûlî
Tasavvuf, eski türk diniyle
ilgisi olmayan, kaynakları arasında büyük ölçüde Eflatun’un ideacı felsefesi de
bulunan, vahdet-i vücud (varlıkların birliği) denen bir din felsefesidir. Vahdet-i
vücuda göre asıl evren, bütün varlıkların dünyaya düşmeden önce Tanrı’nın
varlığında oldukları evrendir. Dünya, kesret (çokluk) evrenidir ve insan bu
dünyada kesret’ten dolayı acı duyar ve vahdet’e dönmeye çalışır. Divan şiirinin
güzelduyu anlayışı vardır. Divan şiirinin en çok yazılan türü gazeldir. Divan şairinin
gazelde amacı özgün konular yaratmak değil (hikmetli gazeller dışında) yalnızca
ülküselleştirilmiş aşk konusunu, özgün mazmunlar, mecazlar ve söz sanatlarıyla
“daha iyi” ve “daha özgün işlemektir. Bu nedenle divan yazını (şiir)
biçimcidir.(10)
Divan gazellerinde işlenen konu
sevi, sevgilinin yüz göstermemesi, sevgiliden ayrı düşme ve bundan dolayı
sevenin, yani şairin çektiği acıdır. Şair bu acıdan yakınır ama bir yandan da
sevgilinin verdiği acıların bitmemesini, tersine sürmesini ister. Kavuşmak söz
konusu değildir; çünkü kavuşursa şairin şiir yazmak için bir nedeni
kalmayacaktır. Bir başka deyişle, şairin var oluş nedeni, aşktır; kavuşmayı
değil, ayrılığı amaçlayan aşk… Bu ikilem Fuzûlî’den Şeyh Gâlip’e,
bütün divan şairlerinin gazeldeki ortak söylemidir.(11)
Bütün divan şiiri, doğaldır ki
istisnalar dışında, ister din dışı isterse tasavvufçu olsun, soyut bir duygu
olan yüceltilmiş aşkı somutlaştırma çabasından başka bir şey değildir. Tıpkı
tasavvufta “her şeyin Tanrı’dan bir parça olduğu ve her şeyin Tanrısal evrenin
(vahdet’in) değişik biçimlerde görünümü” olduğu düşüncesi gibi; yaşam da, aşk
da, bu aşkı dile getiren sanat da, bu zihinselliğin değişik biçimlerde
görünümleridir. Divan şiirlerinde bütün şairlerin kullandıkları mazmunlar, söz
sanatları, şiir uygulayımı (hemen hemen) aynıdır. İşte Fuzûlî,
Nâili, Bâkî, Nedîm Şeyh Gâlip gibi divan şairleri, bu
ayrılık karşısında (önemsiz uygulayımsal benzerlikleri bir yana bırakırsak)
birbirine benzemez söylemleri geliştirebildikleri için büyük şairdirler. Bir
başka deyişle soydan şairler, aynı olanın içinde başka olanın gizini
bulabildikleri için şairdirler ve bu yorum çerçevesinde düşünülürse, onları
zamanın deyişiyle müteşâirlerinden (şair taslaklarından) ayıran da bu gizi
bulmuş olmalarıdır. (12)
Geleneksel şiirlerde aşk ve âşıklık
konusunu çeşitli kaynaklardan faydalanarak derleyip, irdelemeye çalıştığımız yazıyı
Mevlâna’dan bir dizeyle noktalayalım.
“İnsan içindeki aşk kadar
insandır”
fy
Kaynaklar
(1)
Şerafettin TURHAN, Türk Kültür Tarihi
(2)
Abdülkadir İNAN, Eski Türk Dini Tarihi
(3)
Hikmet DİZDAROĞLU, Halk Şiirinde Türkler, Halk Ozanlarının Sesi
(4)
Umay GÜNAY, Âşık Tarzı Edebiyat İçin Düşünceler
(5)
İlhan BAŞGÖZ, Karacaoğlan mı, Pir Sultan Abdal mı Halkın Dilinden Konuşuyor, Halk
mı Onların Dilinden Konuşuyor?
(6)
Milliyet Sanat Dergisi Ocak 1977
(7)
Erman ARTUN, Karacaoğlan Şiirinin Kültür Kaynakları, Anayurttan Atayurda Türk
Dünyası, Yıl 3, Cilt 2,Sayı 7 Şubat 1995
(8)
A.G.M S.65
(9)
Tahir Kutsi Makal, Gazi Âşık Hasan Dede’nin Kişiliği ve Sanatı
(10)
Kemal Bek, Şiirden Eleştiriye.
(11)
Ages
(12)
Ages
31 Aralık 2017 Pazar
28 Aralık 2017 Perşembe
Egoterapi
Tania’nın: “Seni ruhumda taşımaktan
yoruldum. Ayrılalım” dediği sabah evi terk edip, çıkıp gitmiştim. Evli
değildik. Birlikte yaşıyorduk. İki yıl önce yeşil kart başvurusuyla göçmen
olarak gittiğim New York’tan yanımda Tania, Türkiye’ye dönmüştüm. Tania kısa sürede iş bulmuş, özel bir dil eğitim
merkezinin yöneticisi olmuştu. Ben aylak aylak geziyor, tercümanlık, gezi
rehberliği yapmak için kendime uygun iş bakıyordum.
Sonra Tania’nın çalıştığı dil eğitim
merkezinde “İngilizce Öğretmenliği” yapma teklifini kabul ettim. Her şey
yolunda gidiyordu. Tam hayatımızı yoluna koyduk derken dil eğitim merkezinin
sahibi işi büyütmek, farklı şehirlerde de dil kursları açmak istediğini
belirtti. Projesi başlangıçta gayet masûm bir iş büyütme planı gibi
görünüyordu. Fakat bu masûm maskenin altında yatan gerçeğin ne olduğunu
anlamakta gecikmedim. Patron gizliden gizliye Tania’ya asılıyordu. Tania güzeldi,
boylu poslu, alımlıydı. Bulunduğu ortamlarda bütün dikkatleri üzerine çeken nadide
bir orkideden farksızdı. Davetler, kokteyller, açılışlar vs. derken patronun kursların
açılacağı şehirlere de Tania ile birlikte gitmek istemesi beni çileden
çıkartmıştı. Ne yani; ABD’de yaşadık, nikâhımız yok diye patronun yılışık tavırlarına
göz mü yumacaktım? Bir iki kez kibarca uyardım. Tania: “Başarımı, bulunduğum
noktayı kıskanıyorsun” dedi. "Lâ havle" deyip sabrettim.
Tania’nın “ayrılalım” dediği sabahtan
bir gün önce patron beni akşam yemeğine davet etmişti. Boğazda lüks bir restoranda
buluşmuştuk. Bize ayrılan masaya oturunca direkt konuya girdi ve bana Akdeniz
Bölge Müdürlüğü teklifinde bulundu. Güya benden çok memnunmuş, bölgenin
potansiyeli düşünüldüğünde orası için biçilmiş kaftanmışım gibi gönül okşayan sebepleri
sıraladı durdu. Önerdiği pozisyonu Tania’nın da içinde bulunacağı bir ekip
oluşturulursa kabul edeceğimi söyledim. Hayır dedi sırıtarak. “İstediğin ekibi
kur ama Miss Tania Marmara Bölgesinde bizimle kalmaya devam edecek.”
İnsan sarrafıydım ben. Böyle zamanlarda
karşımdakinin insanlığının, erkekliğinin kaç kırat ettiğini sezgilerimle bir
çırpıda anlardım. Belki sıradan biriydim. Hayatta kayda değer bir başarım
yoktu. Hatta biyografini yaz deseler güvercinlere çektirilen niyet kâğıtlarına
bile sığabilirdi özgeçmişim. Evet, biraz rahat, biraz aylak ruhum vardı ama o
kadar da meşrebi geniş biri değildim. Adam gözümün içine baka baka beni Tania’dan
uzaklaştırmak, birlikte yaşadığım kadını elimden almak istiyordu. Kan beynime
sıçramıştı. Yakasına yapıştım. “Ulan Amerika’da yaşadıysak domuza da dönüşmedik”
deyip suratının ortasına yumruğu yapıştırdım. Etraftan bakanların, restoran
çalışanlarının bakışlarına aldırmadan bulunduğum ortamı terk ettim.
Eve gelip olanları Tania’ya anlattım. İşi
bırakmasını önerdim. Tartıştık uzun uzun. Bağırıp çağırdık birbirimize. “Bıktım
senin bu Doğulu tavırlarından, usandım taşralı hâllerinden” dedi. Sustum. Geceyi
salondaki kanepenin üstünde geçirdim. Kahvaltıda “Seni ruhumda taşımaktan
yoruldum. Ben ülkeme dönmeye karar verdim. Ayrılalım” dedi. Kapıyı çekip
çıktım.
Taşındığım tek odalı çatı katından
dışarı çıkmayalı kaç gün geçti farkında değilim. Kırılmıştım. Kapıcının dışında
insan yüzü görmüyordum. Tania bavullarını toplayıp New York’a dönmüştü. Kendimi
hayat kitabında üzeri çizilmiş dip not gibi hissediyordum. Eskiden de
onunla birbirimize küstüğümüz günler olurdu. Avuçlarda pembeleşen zamanlar
teorisi dediğimiz bir yöntemle eritirdik aramızdaki buzları. Bir tür oyun
gibiydi yaptığımız eylem. Kendi aramızda kurduğumuz bir tür iletişim moduydu.
Barışmak, sessizliğe son vermek istediğimiz ân birbirimizin avuç içlerine
dokunurduk. Çünkü avuç içlerimizde ateşle kazınmış harfler vardı. Koru
tükenmeyen harflerin oluşturduğu çekim kuvvetinin zamanı yeniden
biçimlendirdiği, buzulları erittiği, tropikal mevsimlere has ılık rüzgârlar
vardı.
Rüzgâr esmeye başladığında
hücrelerimizdeki bütün taşlar yerinden oynar, kanımızdaki atlar boşanır ve ılık
bir pembelik kimyasal gaz bulutu gibi yayılırdı benzimize. Sonra nane kokulu
bir nefesi, tadına doyulmayan bir nefesi, cehennemden sıcak bir nefesi aç
kurtlar gibi vahşi bir iştahla çekmeye başlardık iliklerimize. Dil, kâm, efsun…
Dünya soyutlanırdı. Dert, keder, kasvet ne gam. Hepsi çarmıha gerilir, acı
unutulurdu. Çünkü o ân ten dorukta olurdu. Çünkü zihin her şeyi unutmaya
meyilliydi ten hazdan tir tir titredikçe.
Rüya gibi yaşamıştık ve rüya bitmişti. Başlangıçta
bir süre depresyona girmiş olsam da yalnız kalmak iyi gelmişti bana. Geceyle
gündüzü tersine çevirip yaşamak heyecan vericiydi. Güneşin doğuşuyla yatıyor,
batışıyla uyanıyordum. Şehrin uykuya daldığı vakitlerde balkona çıkıp
yıldızları, karanlığı, karanlıkta bir mum gibi parlayan ışıkları seyrediyordum
uzun uzun. Gece yarısı kendimi okumanın sularına bırakıyor; tarihi, yöresel ve
kültürel zenginliklerimizi anlatan eserler okuyordum gün doğana kadar. Fecre
doğru neden, niçin sorularıyla kıyıya vurduğum bir yer vardı. Tefekkür!
Tefekkürü seviyordum ve artık içinde bulunduğum duruma çeki düzen vermem gerektiğinin
farkındaydım.
Yapılacak ilk işlerden biri eve birkaç
parça eşya almak, dağınık yaşamaya son vermekti. Giyinip sokağa çıktığımda
uyuşan bacaklarımın açılması için yürümek istedim. Uzun bir yürüyüşün ardından bitpazarına
geldim. Eski eşyalar, mobilyalar, elbiseler, ayakkabılar, elektronik cihazlar,
cep telefonları ne ararsan vardı burada. Yok, yoktu. Ortalık göçmen kaynıyordu.
Girdiğim her dükkân yeni yaşamlarına ısınan göçmenlerin işgaline uğramıştı.
Birilerinin eskittiği yaşamın izleri bir başkası için yeni hayatın simgesi
oluyordu ve bu yüzdendi belki de bitpazarına yağan nûrun oraya gelen insanların
içini ısıtmasının sebebi.
İhtiyacım olan eşyaları seçip
oyalanmadan eve döndüm. Evi dipten bucağa temizledim. Gazeteden iş ilanlarına
baktım. Profesyonel turist rehberliği kurslarına yazıldım. Kurs bitimini takip
eden günlerde yaptığım birkaç iş görüşmesinden sonra tur şirketlerinden biriyle
turist rehberliği pozisyonu için anlaştık. Şehir şehir dolaşıyordum artık. Bir
hafta Mardin, bir hafta Kapadokya.
Gördüğüm her şehirde zihinsel bir devrim
yaşıyor, dünyaya bakışım yeniden kodlanıyordu âdeta. Şeb-i Arûs törenleri için
gittiğimiz Konya’da Mevlevîlerin yaşamından müthiş etkilenmiştim. Dönüşümde
elektronik posta adresimde Tania’nın yazdığı mesajları gördüm. Telefonla da arıyordu,
konuşuyorduk fakat ben geri çekilmiştim. Bütün hücrelerimle
sessizlik yemini etmiş rahipler gibi Tania’dan
uzaklaşıyordum. Anımsanmak istemiyordum. Güzel hatırlanmak istemiyordum.
Nefreti arıyordum. Onun içindeki nefreti.
Kendimden nefret ettirmek, Tania’nın da benden iyice uzaklaşmasını,
onun da kendi içine, kültür sorunlarıyla yüzleşmek zorunda kalmayacağı daha
somut bir geleceğe yönelmesini sağlamak amacıyla bütün alışkanlıklarımı
değiştirdim. Argo konuşmalar, umursamaz tavırlar takındım. Yetmedi. Bütün
telefon çağrılarını, mesajları, mektupları yanıtsız bıraktım. Çirkinleştim.
Bilinçli bir tutumla çirkefleştim ve giderek çekilmesi güç bir narsistin
kimliğine büründüm.
Ne vardı geçip giden hayatımda? Ne yoktu ki? Bolca klişe,
bolca hayâl kırıklığı. Kalbime ağrı veren kadınlar, sayısını unuttuğum ateşli
sayıklamalar ve binlerce günâh lekesi vardı işte. Karadut lekesi gibi
temizlenmesi güç lekelerdi bunlar.
Biliyorum. Her günâh kirlidir. Fakat ne olursa olsun insanın
özü beyazdır, masumdur ve her insan gerçekte yeryüzüne indirilmiş bir avdır. Bizi
kirleten, özümüzü grileştiren şey iblisin insan avlamaya odaklı kininin tatmin
edilemeyen tuzaklarıdır. Onun takındığı maskelerdir. Fısıldadığı, telkin ettiği
her şey arzuları kamçılayan bir kırbaç, tutkunun kanımıza, iliklerimize işleyen
engel tanımazlığıdır. Bataklıktır. Oysa ben bu batık dünyaya ait değildim. Tania
haklıydı. Tipik bir Doğu imgesiydim. Öyle de kalmalıydım.
Geri çekilmiştim. A’dan Z’ye içimin aynasına yürüyordum. Ve
nihayet günün birinde kendimi Mevlevî Dergâhının kapısının önünde buldum.
Ruhum yara bere içinde, Tanrı'ya dönüyordum.
fy
Etiketler:
Dil,
efsun,
Egoterapi,
Fatih Yavuz Çiçek Öyküleri,
Görsel Fotoğraf: Martin Stranka,
kâm,
karadut lekesi,
Mevlevîler,
Şeb-i Arûs,
Tania,
Tefekkür
24 Aralık 2017 Pazar
binlerce flamingo
Etiketler:
adrese teslim şiirler,
binlerce flamingo,
drifter,
Hissetmek,
Sanabor Khan,
Şiir
23 Aralık 2017 Cumartesi
Sevmemeliyiz
Etiketler:
Müzik,
Sena Şener,
sevmemeliyiz,
Video
13 Aralık 2017 Çarşamba
Sütre
-Gazze, Kudüs
ve insanlığa-
Osmanlı çeşmesinin lahitine oturmuş
tarihle
yüzleşiyorum
bir ulusun kalbini görmek için çocuklara
çocukların yüzünde okuduğum denize bakıyorum
Can tecrübeyle
sabittir ki ten nerede olursa olsun
insan cenneti ve cehennemi en çok orada görür
göz çukurları kılıfsız mucizevî bir kitaptır çünkü
ve her çocuk yüzü okundukça biraz Kudüs’tür,
biraz da Gazze
Osmanlı çeşmesinin lahitinde
Eyyûbî’yi düşlüyorum
-where is the humanity
-where is the justıce
.
.
.
ürperiyorum
Osmanlı çesmesinin lahitinde göğe bakıyorum
kervanlar geçiyor dilimden
-su
-su
yorum
Fatih Yavuz Çiçek
Edebiyat Ortamı Dergisi, Eylül Ekim 2017, Sayı:58
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







