Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat
Fatih Yavuz Çiçek Öyküleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fatih Yavuz Çiçek Öyküleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2018 Salı

Nüfus Cüzdanı


Kıran kırana geçen her futbol maçından sonra terden sırılsıklam olmuş gövdemi yemyeşil çimlere bırakırdım. Sonra güvercinlerin masmavi gökyüzünde takla atarak savruluşlarını izler, bir süre “göğe bakarak” öylece kalırdım. Göğün maviliğine dalmak, çocuk yetiştirme yurdunun ön bahçesindeki parkta salıncağa bindiğim, kendimi kuş gibi hissettiğim günlerimi anımsatırdı. Salıncakta yükseğe, daha yükseğe çıktıkça göğe dokunacağımı sanırdım. Tutunduğum zincirleri bırakıp korkusuzca öne doğru uzattığım ellerimle her seferinde kocaman bir boşluğu avuçlamak, yıllarca en çok keyif aldığım oyunlardan biri olmuştu.

Ulu ağaçlarla çevrili İdman Yurdunun kenarındaki eski ve kullanılmayan “İtfaiye Kulesini” kendilerine barınak olarak seçen yaban güvercinleri, aynı zamanda bizim takımın simgesiydi. Yıllar önce kurulan Askeri Fabrikalarda çıkabilecek yangınları gözetlemek amacıyla inşa edilen kule, kaderine terk edildikten sonra güvercinlerin sığınağına dönüşmüştü.

Bizim sığınağımızsa, benim yaşıtım çocuklarla birlikte yaşadığımız A-Bloktu. Belki güvercinler gibi özgür değildik ama en az onlar kadar kalabalık ve masumduk. Güvercinlerden tek farkımız belki de annesiz, babasız büyüyor olmamızdı. Bakıcı annelerimiz, müdür babamız vardı. Fakat kokusunu içime çektiğim bir çiçeğin doğallığını, saçlarıma değen meltemin yumuşaklığını onlara yaklaştığım hiçbir ortamda duyumsayamazdım. Kurallara uymadığım zamanlarda bakıcı annelerin kulaklarımı çeken, tenime değen ellerini gürgen bir sopaya, bakışlarını buzları hiç çözülmeyen kutuplara benzetir, üşür, içimdeki tarif edilmez boşluğu güneşle dolduramadığım için bir türlü de ısınamazdım. Yüreğimin buzlarını ısıtmaya çabaladığım tek ateş kaynağım düşlerimdi. Bunalınca o düş denizine eğilir, dilek tutup taş sektirirdim. Öğretmenimiz, taşın üç kez suyun üstünde sekmesi hâlinde dileğimizin kabul olacağını söylerdi.

Eylül doğumluydum. Yetiştirme yurdunda eskittiğim her Eylülde dış kabuğum biraz daha sertleşirken, içimde çocuksu bir bölgenin yumuşaklığını koruyarak büyümüştüm. Büyüdükçe ağa takılan balıklara benziyordum. Kendi eksenimde çırpınıyor, etrafımı saran ağları yırtmak için çabalıyor, asıl var olmam gerektiğini düşündüğüm engin sulara, rengârenk çiçeklerin açtığı büyük şehirlerin, "derin saat"lerine yüzmek istiyordum. 

Başka balıklar seyrettim. Başka balıklar
keşfettim suyun ağır, ısrarlı kütlesi altında.
Başka balıklar..  mor, lâcivert, kuzgûni, sarı..
Mühürlenmiş solungaçları ve şişirilmiş göz kapakları..
Sedef melânkoliler, kehribar yüzgeçler,
dipte gizlenen kalın
kumlu yaralar..

Kalpte kıvranan çığlığın nasıl 
ilerlediğini gördüm, yol bulduğu anda mercan
çubuklara çarpa çarpa. Yüzüme çarpa çarpa
keskinleşen acı ıslık
ılık bir nefese dönüştü, fark ettim, 
taşıracaktı neredeyse denizi titreşimleri.
Orada büyük, kovulmuş ıssızlıktı balıklar..
Hissettim.

Muazzep bir ruh neden iyileşmez, anladım, derin
oyuklara kendi tozunu kazısa da. İflâh olmaz,
bildim, sağır mağaralarda ikizini arar gibi balık
dilini sayıklasa da..

...

Nafile, hiç silinmeyecek hayâl
akıntılarına sinmiş köpüren kabahati.
Suyu evi sanmak
ve balıklara adanmak gafleti
peşini hiç bırakmayacak.*

Denizi, denizin beni kendine çeken kokusunu bu sebeple hep sevmişimdir. Şöyle etrafıma bakındım. Her taraf erguvanların eşsiz güzelliğiyle kuşatılmıştı. İki çocuk, dalgaların üzerinde taş sektirmeye çalışıyordu. Gözlerim oturduğum bankın etrafına serilen beyaz mozaik çakıllara kaydı. O anda içimde çırpınan balığın peşimi hiç bırakmayan deniz tutkusuna dayanamadım. Avucuma aldığım küçük taşları, belleğimde, denizin ortasındaymış gibi duran “İtfaiye Kulesi”ne doğru savurup sektirmeye başladım.

“Nüfus cüzdanını düşürdün!”

Birkaç kez yinelenen bu sesi duyduğumda İdman Yurdu ve İtfaiye Kulesi sanki Titanic gibi hızla suya battı. Dalıp gittiğim denizden gözlerimi ayırıp ardıma döndüm.

Tıpkı o gün, maçtan sonra, soyunma odasında giyinirken de nüfus cüzdanımı düşürmüştüm. Yetiştirme yurtları arasında düzenlenen bölgesel futbol turnuvasına katılmıştık. Komşu İl’den gelen rakip takımın öğretmeni düşürdüğüm nüfus cüzdanımı fark edip ardımdan seslenmişti.

“Nüfus cüzdanını düşürdün!”
“Fark etmedim öğretmenim”
“Senin soyadın “Akçalı” mı ?”
“Evet”
“Berdan’lısın; anne adın Melek, baba adın Ali Kemal, doğru mu?”
“Evet öğretmenim. Niçin sordunuz ?”
“Bizim kız yurdunda bir öğrencimiz var, adı Feride. O da senin gibi Berdan nüfusuna kayıtlı, onun da anne adı Melek, baba adı Ali Kemal biliyor musun? Senin başka kardeşin var mı?”
 
Şaşırmıştım. Dilim tutulmuştu. Ne söyleyeceğimi bilemeden, öylece donup kalakalmıştım. Öğretmen, yüzümün şeklinden anlamış olmalı ki: “Anlaşılan kardeşin olduğunu bilmiyorsun, sizi görüştürelim ister misin?” Demişti.

Konuşamıyordum. Başımı evet mânasında sallamıştım.

“Peki, ben yarın Feride’yi de alır gelirim” deyip gitmişti.

Sevinçliydim. Bedenime gömdüğüm umut çekirdeği yıllar sonra nihayet uç vermiş, hayatın toprağına saldığım ilk yumru bir kız kardeşimin var olduğu bilgisiyle canlanarak, nefes almaya başlamıştı. Yaşam sadece bir umuda sarılarak nefes almaktan ibaret değildi elbette. Yaşam aynı zamanda et’ti. Damarlarımızdaki kan’dı. Kendi kanımdan canımdan başka bir bedenin varlığını öğrenmekse benim için âdeta yeniden doğmaktı.

Heyecanlıydım. Bütün gece yatakta bir sağa bir sola dönüp durmuştum. Ne yapsam heyecanımı yenemiyordum. Göğsüm ökseye tutulan serçeler gibi çırpınıyordu. Oysa bir an önce uyumak, uykumu kardeşime dair düşlerle süslemek istiyordum.

Yanımdaki pencereden yeryüzüne göz kırpan yıldızların ışıltısını izledim bir süre. Buz pateni yapıyor gibi kayan yıldız dikkatimi çekti. Kartopu gibi minnacık o yıldız dans ederek yaklaştı yaklaştı, yaklaştıkça kocaman, ışıl ışıl parlayan yusyuvarlak kristal bir küreye dönüştü. Yıldız küresi yatakhaneye yöneldiğinde üzerinde rengârenk açılan paraşütle birdenbire yavaşladı. Cam kenarına geldiğinde kürenin ortası açıldı. Gülümseyen melek yüzlü biri ışık harmonisinin arasından uçarak başucuma geldi. Üstüme eğildi. “İyi uykular bebeğim” diyerek gözlerimden öptü. Bu öyle sıcak bir öpüştü ki o zamana değin kapanmayan kirpiklerim ağırlaştı. Bindiğim hayâl gemisinde uykuya dalmıştım.

Ertesi gün kardeşimle müdür babamızın odasında karşılaştık. Ferideyle birbirimize sarıldığımızda gönül tellerimiz kopmuştu artık. Ağlıyor, konuşamıyor fakat dökülen gözyaşlarımın acı değil, sevinç veren güzellikte bir duygu sağanağına dönüştüğünü, ağlamanın da coşkulu bir tadı olabileceğini ilk defa keşfediyordum. İnsanın sesi, soluğu, ağzındaki dili sustuğunda meğer yaraları konuşmaya başlarmış. Ben yaralarımla konuşmayı böyle öğrenmiştim. Böyle de sürdürdüm. Şimdi ne zaman gözlerimden bir damla yaş düşse yüzüm bulutlanır, geçmişim yağmur olur da kimsesiz geçirdiğim günlerin üstüne ince ince yağar, kanadı kırık bütün kuşlarım kalbimdeki çınar dallarına sığınıp yaşama sevincime  yaralarıyla konuşarak tutunur.

Öğretmen her ikimizin de nüfus kayıtlarını çıkarmıştı. Doğrusu, bizi bekleyen başka bir sürpriz daha vardı. İki değil, üç kardeştik. Nüfus kayıtlarına göre en küçüğümüz de yaşıyordu ama onun nerede yaşadığına ve kime verildiğine ilişkin en ufak bir bilgi kırıntısı bile yoktu. O ân sevineyim mi üzüleyim mi bilmiyordum ancak bu haberle birlikte yüreğimde yıllarca solmayacak yeni bir tomurcuğun daha uç verdiğini duyumsuyordum. Kararım netti. Feride’yi düşürdüğüm nüfus cüzdanımla tesadüfen bulmuştum. Diğer kardeşimi de arayacak, bu yüzden bulunduğum her ortamda nüfus cüzdanımı bilerek düşürmekten, en küçüğümüzü de bulmak, ona kavuşmak uğraşından artık hiç vazgeçmeyecektim.

“Nüfus cüzdanını düşürdün!”

Yüzümü döndüğüm ses yanımdaki bankın az ilerisindeki simitçiydi. Gülümsedim. Teşekkür ederek uzattığı nüfus cüzdanımı aldım. İçimden bir dilek daha tuttum. Avucumda kalan son taşı denize doğru savurup sektirdim.

Taşın üç kez sektiğini görünce, az ötede, çocuk parkında bıraktığım eşim ve kızıma doğru keyifli bir ıslık çalarak yürüdüm.

fy

17 Şubat 2018 Cumartesi

Kukla


"Gözleri içine düşmüş kırık bir kukla gibiyim."
                                                        E.M. Cioran, Burukluk, syf.32

Dün sabah elbise dolabını açınca karşımda iplerinden asılmış vaziyette sallanan, gözleri oyuk bir kukla gördüm. Ürperdim. Şaşırdım. Kâbus görüyorum sandım. Gözlerimi ovuşturdum endişeyle. Sonra eğilip karşımdaki ahşap gövdeyi inceledim, ellerimle dokundum kuklanın oyuk gözlerine. Kâbus muydu? Hayır! Gördüğüm, dokunduğum gövde kâbus değil gerçekti ve asıl önemlisi kim, nereden bulmuş, hangi amaçla koymuştu onu buraya?

Kâbus görmediğimden emin olmama rağmen kukladan hızla uzaklaştım. Kullanmaya ara verdiğim halüsinasyon ilaçlarını aradım komodin çekmecelerinde. Zihnimde beliren soruların yanıtlarına odaklanmaya çalıştım pürtelaş gelişen bir iç itkiyle. Bir yandan relaks dedim. Relaks oğlum, kendine gel. Böyle mücadele edemezsin geçmişle.

Ben askerlik görevimi terör olaylarının en yoğun yaşandığı dönemde yapanlardanım. Sürekli tetikte yaşamanın, silahlı çatışmalara girmenin etkisini terhisimden sonra uzun süre üstümden atamamıştım. Sık sık kâbuslar görürdüm o zamanlar. Beynimin içinde uğuldayan silah sesleriyle uyanırdım bazen. Terlerdim. Göğsümden fışkırıp tenime yayılan terin ıslaklığını kan sızıntıları zannederdim çoğunlukla.

Terhis olunca küçük bir benzinlikte çalışmaya başlamış, evlenmiştim. Görücü usulü evliliğimin ilk günlerinde birbirini iyi tanımayan iki insan, aynı ipin üstünde yürüyen iki cambaz gibi birbirimizin gölgesine tutunarak yürüyorduk. İpin dışında var olacağımız başka bir dünya yoktu. Farkındaydık. Gösteri bittiğinde zamanı soyutlayarak sığınabileceğimiz herhangi bir ada,  üstünde uçarak mekân ve boyut değiştirebileceğimiz sihirli bir halımız da yoktu. Böyle nefes aldığımız sürece üzerime çöken kâbuslar sirkine mahkûmduk. O ne hissediyordu bilmiyorum ama benim için bu gerçeği bütün çıplaklığıyla kabullenmek bildiğim bütün keskin yanlarımı şiddetle bileyleyen ve görünmeden çalışan düş öğütücü bir alete dönüşmüştü sanki. Hayat; tıpatıp, gözyaşları içinde izlediğimiz “Acı Hayat” filmi gibi içimizi acıtarak ilerliyordu. Final yakındı. Filmin sonu da bizim sonumuz da belliydi ve mevcut koşullara bakıldığında ikimizi bekleyen final sahnesi gayet olağan görünüyordu. Çünkü her şeyin, herkesin bir yerlerden güç aldığı dünyada acı, insanın hayatın içine işleyen imkânsızlığından, imkânsızlığın sönmek nedir bilmeyen nârından alıyordu bütün gücünü. 

Bizse zayıftık. Parasız, pulsuz, yoksulduk. Sürekli aynı yoksulluğun üstünde kâbuslarla yürümekten yorgun, güçsüz, finişe doğru koşar adım sürükleniyorduk. Mutsuzduk. Mutsuz, mutsuz, mutsuz...

Olması gereken şey birbirimizi daha fazla kırmadan dökmeden yolları ayırmaktı. Ve nihayet olması beklenen, yaşanılması gereken o kaçınılmaz ayrılık sahnesini gerçekleştirdik günün birinde. Peşimi bırakmayan kâbuslarımın şiddetine dayanamayan eşim, çocukları da yanına alarak evi terk etti. Boşanmıştık en sonunda.

Vietnam Sendromu diye bir hastalık olduğunu öğrendiğimde her şey için çok geçti. Yaşadığım kâbuslara son vermek amacıyla daha fazla gecikmeden tedavi görmeye başlamıştım. Tedavi iyi gelmişti. Bu arada talihim de dönmüş, çalıştığım benzinliğin işletme hakkını başka işlere yöneleceğini söyleyen patronumdan kâr ortaklığıyla kiralamış, kendi işimi kurmuştum.

Zaman geçtikçe işler büyüdü. Allah yürü ya kulum der hani. Öyle işte. Benzinlik birken iki oldu. Üç, beş derken orta ölçekli bir benzinlik zinciri kurmuştum kendime. Yüzlerce insan çalışıyor, binlerce araç konaklıyordu GNZ Petrol ve Dinlenme Tesislerinde.

“Hey” dedi bir ses. “Dalıp gittin. Uyan artık! Yüzüme bak?”

Yanlış duymuyordum. Dönüp baktım. Ses kukladan geliyordu. Onun gerçek olduğu fikrinde yanılıyor muydum? Bunca yıl sonra kâbuslarım geri mi dönüyordu. Gördüğüm kukla, Vietnam Sendromunda yeni atakların işareti miydi yoksa? Kuklaya doğru yürüdüm. “Sen de kimsin” dedim hışımla. “Buraya nasıl geldin? Kim getirdi seni? Hem gözlerin, senin gözlerin niçin yok?”

Bir kahkaha sesi yükseldi kukladan.  “Korkma” dedi. “Ben senin ruhunun sûretiyim. Ruhunun dönüştüğü en son noktayım. Bakıyorum da paranın ışığı ruhunla birlikte gönül gözlerini de körleştirmiş. Seni iyilikle uyarmak istedim. Beni ne hâle getirdiğini, güç hırsıyla yanıp tutuşan dünyevî gözlerinle açık seçik görmeni istedim sadece.”

Kolay gelmemiştim bulunduğum noktaya. Tırnaklarımla, acımasız hayatın dikenli köklerine tutunarak çıkmıştım zirveye. Bu saatten sonra oradan inmem için bir sebep yoktu. Çocukların yurtdışındaki eğitimine dünya kadar para ödüyordum. Eski eşime dayalı döşeli bir ev almıştım. Emrine amade araba, bir de şoför vermiştim. Evinin masraflarını ben karşılıyordum. Kredi kartlarını ben ödüyordum. Ayrılmış olsam da çocuklarımın anasıydı sonuçta. Lüks restoranlara gidiyor, en iyi otellerde tatil yapıyor, canımın istediği kadınla birlikte yaşıyor, sıkılınca bir başkasını buluyordum. Son model pahalı arabaları seviyordum. Beğenmediğimi anında değiştiriyor, yoksul geçen günlerimin intikamını alıyordum hayattan. 

“Farkında mısın? Bütün bunları kurduğun sömürü düzeniyle yapıyor; kendini kandırıyorsun” dedi kukla. İşçileri bir tam gün çalıştırıp yalnızca bir tam gün dinlendiriyorsun. Oysa bir tam gün çalışmanın yasal karşılığı üç tam gün dinlenmedir. Fazla çalıştırmanın karşılığında fazla mesai de ödemiyorsun. Üç vardiya kurmaksa işine gelmiyor. Çünkü sana göre üç vardiya demek fazladan çalışacak adam ve kârdan eksilecek para demek. Üstelik yanında çalıştırdığın adamların ne yıllık izinleri ne de iş güvenceleri var. Doğru düzgün tedbir almıyor, onların hayatlarını önemsemiyorsun. Kurduğun düzene azıcık itiraz edeni kulağından tuttuğun gibi kapının önüne koyuyorsun. En kötüsü de ne biliyor musun? Kimseye tazminat vermiyorsun. Daha geçen gün işten çıkardığın pompacıya tazminat vermemek için sahte hırsızlık raporu düzenletip adama üstüne üstlük bir de iftira attın. Rüşvet ve kirli işlerse vazgeçilmez alışkanlığın oldu. Gözlerimi soruyorsun. Bu gözleri sen oydun sen, başkası değil!”

Kukla çok fazla konuşuyordu. Ezmezsen ezilirsin. Acırsan, acınacak duruma düşersin. Hele bir sendelemeye gör, anında yıkılırsın. Yıkılırsan bir daha ayağa kalkamaz köpek gibi sürünürsün. Benim bu yaştan sonra ezilmeye de sürünmeye de niyetim yoktu. Kalktım. Kuklayı asıldığı yerden aldığım gibi salona götürdüm. Şöminenin közünü karıştırdım. Birkaç odunla ateşi canlandırdım. Kuklayı ateşin ortasına bıraktım. O çıtır çıtır yanarken ben yatak odasına geçtim. Sevgilim duştan çıkmış giyiniyordu. “Biriyle mi konuşuyordun” dedi. “Sanki konuşma sesleri duydum.”

Güldüm. Söylenen yalanlar gerçeğin delillerini kaygan sözcüklerin içinde saklar. “Kulakların hayâli sesler mi duymaya başladı ne? Bir doktora görün istersen” dedim. Üstümü giyinip evden çıktım. Günüm keyifsiz geçti. Gazeteler, televizyonlar, sosyal medya hepsi de son günlerde artan iş kazalarını gündemde tutmaya devam ediyordu. Canım sıkılmıştı. Yapılacak en iyi şey kısa süreliğine bu gündemden uzaklaşmaktı. Ege’de Mykonos Adası geldi aklıma. Gidenlerden duymuştum methini. Sekreteri arayıp beş yıldızlı bir otelde ertesi gün gidilecek şekilde on günlük rezervasyon yaptırttım.

Akşam erkenden yattım. Bu sabah; dün elbise dolabında iplerinden asılmış vaziyette gördüğüm kuklayı, hem gözleri, hem de kalp tarafı genişçe oyulmuş bir hâlde tekrar karşımda buldum.

Usulca kalktım. Hiç konuşmadan kuklanın sol göğsündeki boşluktan içeri baktım. Gözlerimin sanki kırmızıbiber sosuna batırılmış gibi acıyla yandığını hissettim.

Çığlık çığlığa haykırdım. Ellerimi gözlerime götürüp aynayı aradım.

Görmüyordum.

fy


28 Aralık 2017 Perşembe

Egoterapi


Tania’nın: “Seni ruhumda taşımaktan yoruldum. Ayrılalım” dediği sabah evi terk edip, çıkıp gitmiştim. Evli değildik. Birlikte yaşıyorduk. İki yıl önce yeşil kart başvurusuyla göçmen olarak gittiğim New York’tan yanımda Tania, Türkiye’ye dönmüştüm.  Tania kısa sürede iş bulmuş, özel bir dil eğitim merkezinin yöneticisi olmuştu. Ben aylak aylak geziyor, tercümanlık, gezi rehberliği yapmak için kendime uygun iş bakıyordum.

Sonra Tania’nın çalıştığı dil eğitim merkezinde “İngilizce Öğretmenliği” yapma teklifini kabul ettim. Her şey yolunda gidiyordu. Tam hayatımızı yoluna koyduk derken dil eğitim merkezinin sahibi işi büyütmek, farklı şehirlerde de dil kursları açmak istediğini belirtti. Projesi başlangıçta gayet masûm bir iş büyütme planı gibi görünüyordu. Fakat bu masûm maskenin altında yatan gerçeğin ne olduğunu anlamakta gecikmedim. Patron gizliden gizliye Tania’ya asılıyordu. Tania güzeldi, boylu poslu, alımlıydı. Bulunduğu ortamlarda bütün dikkatleri üzerine çeken nadide bir orkideden farksızdı. Davetler, kokteyller, açılışlar vs. derken patronun kursların açılacağı şehirlere de Tania ile birlikte gitmek istemesi beni çileden çıkartmıştı. Ne yani; ABD’de yaşadık, nikâhımız yok diye patronun yılışık tavırlarına göz mü yumacaktım? Bir iki kez kibarca uyardım. Tania: “Başarımı, bulunduğum noktayı kıskanıyorsun” dedi. "Lâ havle" deyip sabrettim.

Tania’nın “ayrılalım” dediği sabahtan bir gün önce patron beni akşam yemeğine davet etmişti. Boğazda lüks bir restoranda buluşmuştuk. Bize ayrılan masaya oturunca direkt konuya girdi ve bana Akdeniz Bölge Müdürlüğü teklifinde bulundu. Güya benden çok memnunmuş, bölgenin potansiyeli düşünüldüğünde orası için biçilmiş kaftanmışım gibi gönül okşayan sebepleri sıraladı durdu. Önerdiği pozisyonu Tania’nın da içinde bulunacağı bir ekip oluşturulursa kabul edeceğimi söyledim. Hayır dedi sırıtarak. “İstediğin ekibi kur ama Miss Tania Marmara Bölgesinde bizimle kalmaya devam edecek.”

İnsan sarrafıydım ben. Böyle zamanlarda karşımdakinin insanlığının, erkekliğinin kaç kırat ettiğini sezgilerimle bir çırpıda anlardım. Belki sıradan biriydim. Hayatta kayda değer bir başarım yoktu. Hatta biyografini yaz deseler güvercinlere çektirilen niyet kâğıtlarına bile sığabilirdi özgeçmişim. Evet, biraz rahat, biraz aylak ruhum vardı ama o kadar da meşrebi geniş biri değildim. Adam gözümün içine baka baka beni Tania’dan uzaklaştırmak, birlikte yaşadığım kadını elimden almak istiyordu. Kan beynime sıçramıştı. Yakasına yapıştım. “Ulan Amerika’da yaşadıysak domuza da dönüşmedik” deyip suratının ortasına yumruğu yapıştırdım. Etraftan bakanların, restoran çalışanlarının bakışlarına aldırmadan bulunduğum ortamı terk ettim.

Eve gelip olanları Tania’ya anlattım. İşi bırakmasını önerdim. Tartıştık uzun uzun. Bağırıp çağırdık birbirimize. “Bıktım senin bu Doğulu tavırlarından, usandım taşralı hâllerinden” dedi. Sustum. Geceyi salondaki kanepenin üstünde geçirdim. Kahvaltıda “Seni ruhumda taşımaktan yoruldum. Ben ülkeme dönmeye karar verdim. Ayrılalım” dedi. Kapıyı çekip çıktım.

Taşındığım tek odalı çatı katından dışarı çıkmayalı kaç gün geçti farkında değilim. Kırılmıştım. Kapıcının dışında insan yüzü görmüyordum. Tania bavullarını toplayıp New York’a dönmüştü. Kendimi hayat kitabında üzeri çizilmiş dip not gibi hissediyordum. Eskiden de onunla birbirimize küstüğümüz günler olurdu. Avuçlarda pembeleşen zamanlar teorisi dediğimiz bir yöntemle eritirdik aramızdaki buzları. Bir tür oyun gibiydi yaptığımız eylem. Kendi aramızda kurduğumuz bir tür iletişim moduydu. Barışmak, sessizliğe son vermek istediğimiz ân birbirimizin avuç içlerine dokunurduk. Çünkü avuç içlerimizde ateşle kazınmış harfler vardı. Koru tükenmeyen harflerin oluşturduğu çekim kuvvetinin zamanı yeniden biçimlendirdiği, buzulları erittiği, tropikal mevsimlere has ılık rüzgârlar vardı.

Rüzgâr esmeye başladığında hücrelerimizdeki bütün taşlar yerinden oynar, kanımızdaki atlar boşanır ve ılık bir pembelik kimyasal gaz bulutu gibi yayılırdı benzimize. Sonra nane kokulu bir nefesi, tadına doyulmayan bir nefesi, cehennemden sıcak bir nefesi aç kurtlar gibi vahşi bir iştahla çekmeye başlardık iliklerimize. Dil, kâm, efsun… Dünya soyutlanırdı. Dert, keder, kasvet ne gam. Hepsi çarmıha gerilir, acı unutulurdu. Çünkü o ân ten dorukta olurdu. Çünkü zihin her şeyi unutmaya meyilliydi ten hazdan tir tir titredikçe.

Rüya gibi yaşamıştık ve rüya bitmişti. Başlangıçta bir süre depresyona girmiş olsam da yalnız kalmak iyi gelmişti bana. Geceyle gündüzü tersine çevirip yaşamak heyecan vericiydi. Güneşin doğuşuyla yatıyor, batışıyla uyanıyordum. Şehrin uykuya daldığı vakitlerde balkona çıkıp yıldızları, karanlığı, karanlıkta bir mum gibi parlayan ışıkları seyrediyordum uzun uzun. Gece yarısı kendimi okumanın sularına bırakıyor; tarihi, yöresel ve kültürel zenginliklerimizi anlatan eserler okuyordum gün doğana kadar. Fecre doğru neden, niçin sorularıyla kıyıya vurduğum bir yer vardı. Tefekkür! Tefekkürü seviyordum ve artık içinde bulunduğum duruma çeki düzen vermem gerektiğinin farkındaydım.

Yapılacak ilk işlerden biri eve birkaç parça eşya almak, dağınık yaşamaya son vermekti. Giyinip sokağa çıktığımda uyuşan bacaklarımın açılması için yürümek istedim. Uzun bir yürüyüşün ardından bitpazarına geldim. Eski eşyalar, mobilyalar, elbiseler, ayakkabılar, elektronik cihazlar, cep telefonları ne ararsan vardı burada. Yok, yoktu. Ortalık göçmen kaynıyordu. Girdiğim her dükkân yeni yaşamlarına ısınan göçmenlerin işgaline uğramıştı. Birilerinin eskittiği yaşamın izleri bir başkası için yeni hayatın simgesi oluyordu ve bu yüzdendi belki de bitpazarına yağan nûrun oraya gelen insanların içini ısıtmasının sebebi.

İhtiyacım olan eşyaları seçip oyalanmadan eve döndüm. Evi dipten bucağa temizledim. Gazeteden iş ilanlarına baktım. Profesyonel turist rehberliği kurslarına yazıldım. Kurs bitimini takip eden günlerde yaptığım birkaç iş görüşmesinden sonra tur şirketlerinden biriyle turist rehberliği pozisyonu için anlaştık. Şehir şehir dolaşıyordum artık. Bir hafta Mardin, bir hafta Kapadokya. 

Gördüğüm her şehirde zihinsel bir devrim yaşıyor, dünyaya bakışım yeniden kodlanıyordu âdeta. Şeb-i Arûs törenleri için gittiğimiz Konya’da Mevlevîlerin yaşamından müthiş etkilenmiştim. Dönüşümde elektronik posta adresimde Tania’nın yazdığı mesajları gördüm. Telefonla da arıyordu, konuşuyorduk fakat ben geri çekilmiştim. Bütün hücrelerimle sessizlik yemini etmiş rahipler gibi Tania’dan uzaklaşıyordum. Anımsanmak istemiyordum. Güzel hatırlanmak istemiyordum. Nefreti arıyordum. Onun içindeki nefreti.

Kendimden nefret ettirmek, Tania’nın da benden iyice uzaklaşmasını, onun da kendi içine, kültür sorunlarıyla yüzleşmek zorunda kalmayacağı daha somut bir geleceğe yönelmesini sağlamak amacıyla bütün alışkanlıklarımı değiştirdim. Argo konuşmalar, umursamaz tavırlar takındım. Yetmedi. Bütün telefon çağrılarını, mesajları, mektupları yanıtsız bıraktım. Çirkinleştim. Bilinçli bir tutumla çirkefleştim ve giderek çekilmesi güç bir narsistin kimliğine büründüm.

Ne vardı geçip giden hayatımda? Ne yoktu ki? Bolca klişe, bolca hayâl kırıklığı. Kalbime ağrı veren kadınlar, sayısını unuttuğum ateşli sayıklamalar ve binlerce günâh lekesi vardı işte. Karadut lekesi gibi temizlenmesi güç lekelerdi bunlar.

Biliyorum. Her günâh kirlidir. Fakat ne olursa olsun insanın özü beyazdır, masumdur ve her insan gerçekte yeryüzüne indirilmiş bir avdır. Bizi kirleten, özümüzü grileştiren şey iblisin insan avlamaya odaklı kininin tatmin edilemeyen tuzaklarıdır. Onun takındığı maskelerdir. Fısıldadığı, telkin ettiği her şey arzuları kamçılayan bir kırbaç, tutkunun kanımıza, iliklerimize işleyen engel tanımazlığıdır. Bataklıktır. Oysa ben bu batık dünyaya ait değildim. Tania haklıydı. Tipik bir Doğu imgesiydim. Öyle de kalmalıydım.

Geri çekilmiştim. A’dan Z’ye içimin aynasına yürüyordum. Ve nihayet günün birinde kendimi Mevlevî Dergâhının kapısının önünde buldum.

Ruhum yara bere içinde, Tanrı'ya dönüyordum.


fy

28 Nisan 2017 Cuma

Poğaçalar


“Herkes geçer diyor, geçer mi Olric? Herkes ne bilir acımı. Herkes ne bilsin acımızı. Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım.” 
Oğuz Atay/Tutunamayanlar                                  

Şimdi, gecikmeden… Bir bardak sıcak çay ve yanında fırından yeni çıkmış İran Poğaçası olsa, akşam her zamanki akşamdan çok daha görkemli olurdu diye iç geçirdim.

“Güzel hayâl” dedi içimden bir ses. Bak aslanım, işi gücü bırak, beni dinle. Şuradan usulca karşıya geç. Cağaloğlu Yokuşuna doğru vur kendini. Solda büfeleri geçince, yayınevlerinin, kırtasiyecilerin ortasında kalmış börekçi dükkânını görmekte gecikmeyeceksin. Tabelasında  “saklı” mı yoksa “esaslı” mı yazılı? İsmi öyle bir şey olacak. Hem isim önemli değil cancağızım. İsim dediğin bir nazar boncuğu değil mi? Çekinme, börekçiden içeri girince sağdaki vitrine dizilmiş unlu mamullerden canın ne çekiyorsa seç. Siparişini ver. Üst kata çık. Cam kenarındaki masalardan birine geç. Deri koltuğa yayıl rahatça. Duble çayla birlikte ısmarladığın nefis İran Poğaçalarından götür götürebildiğin kadar.

“Güzel akıl” dedim ıslık çalarak. Gözüm karşımdaki dijital ısı göstergesine ilişti bir yandan. Sıcaklık -9 derece. Ellerimi ağzıma götürüp hohlayarak ısıttım. Güzel akıl dedim tekrardan. Lâkin ben kendi evimde tavşankanı kıvamında demlenmiş çayı yudumlarken, çayın yanında eşimin kendi elceğiziyle pişirdiği poğaçaları afiyetle yemeyi tercih ederdim. Kısmet. Zorla değil ya. Olmayınca olmuyormuş. Hem, bu arzumun ne şimdi ne de gelecekte asla ve kat'a ete kemiğe bürünmeyeceğini, gerçekleşme ihtimalinin sıfıra yakın durduğunu tecrübeyle anladığım günden beri kendi içime bir yüzleşme demi ısmarlayıp soruyorum bazen. Ömrümü işle ev arasında mekik dokumakla geçirdiğim bunca yıldan sonra bana yaşamaktan kalan ne? Balıketliler sınıfındayken filleşen bedenler grubuna dâhil olan bir eş. Borç harç alınmış gecekondu. Yükseköğrenimde iki evlat.

Şaşırdın mı? Şaşırma. Biliyorum sen filleri yalnızca Afrika’nın geniş steplerinde yaşıyor sanırsın çünkü sana coğrafya derslerinde öğretilen bilgi budur ama gerçek hiçte öyle değil ihvanım. İnsan ırkının içinde de doğuştan filleşmeye meyilli olanlar vardır ve bir fil adayı filleştikçe cicim aylarının güzel çizgileri yaşamın cenderesinden kırış kırış akmaya başlar ki bu durum girdiğin dünya evinde çekilmezliğin en kuvvetli belirtisidir, anladın mı adamım? Bir sonraki evre ise "ne oluyoruz yahu" diyerek sık sık aynaya bakmaktır. Orada, aynaya her bakışında yüzündeki orijinal tuvalden tükenmişlik sendromunun izlerinin döküldüğünü görür, için yanar, üzülür, elinden hiçbir şeyin gelmediğine kahrolarak yaşar gidersin cancağızım.

Maalesef, eşim İran Poğaçası yapmayı bilmiyor. Çayın demini tutturamıyor. Akşama kadar elinde kumanda o kanal senin, bu kanal benim dizileri, evlilik programlarını seyrediyor. Televizyon yetmedi mi sörf kraliçemiz soluğu sosyal medyada alıyor. Tabii bütün bunları yaparken buzdolabında abur cubur ne varsa tüketiyor. Ona ömrünü filleşerek tüketme, gel sana uygun bir iş bulalım, sen de çalış bana destek ol dedim. Ihhh. Kabul etmedi. Zaten bugüne değin aldığım hiçbir kararı onaylamadı. Ardımda dağ gibi hiçbir zaman dimdik durmadı. O beni değil eşyaları, dizilerde gördüğü karakterleri, mukallit hayatları sevdi. Geniş ev, geniş mutfak, süslü perdeler, İtalyan stili döşenmiş mobilyalar, Amerikan bar, yeni tasarım balon kapaklı dolaplar… Bütün hayatını gösterişe endeksledi. Varsa yoksa ille de “istediği gibi donatılmış bir ev” diye tutturdu, tüketim canavarı olmayı seçti gitti yıllarca. Eskilerin deyimiyle “iki gönül bir olunca samanlık seyran olur, azıcık aşım, ağrısız başım” felsefesiyle mutlu olmayı asla beceremedi.

Ben de isterdim ona istediği hayatı sultanlar gibi yaşatmayı. Onun hayâllerini bir bir gerçekleştirmeyi. Kader işte. Dar gelirli bir ailenin ortadirek sınıfına bile terfi edememiş ferdi olan ben, kıt kanaat kazancımla onun engin hayâller zincirini nasıl gerçekleştirebilirdim ki?

Yıllardır düşünürüm. Nasıl mutlu olunur? Ya da insan kendini hangi koşullarda mutlu hisseder? Mutluluk göreceli bir kavram sanırım. Benim felsefem "az insan, az eşya." Bizimkinin mutluluk frekansı ise evde yenilenen eşyalara ve çocukların hesabına her aybaşında bankamatikten yatan harçlıklara göre alçalıp yükseliyor, bana, sen de işinden, hayatından memnun musun, bir derdin var mı diye sormak gereğini bile hissetmiyordu.

“Kör talih” dedi içimden bir ses. Bizim oralarda bir söz vardır. “Ya sevdiğini alacaksın. Ya da aldığını seveceksin” derler arkadaş. Almışsın bir kere. Seveceksin.

“Afilli söz” dedim metrodan akan insan kalabalığına bakarak. Sonra silkinip yanağıma hafifçe bir tokat patlattım. "Deli misin oğlum sen, artık kendi kendine konuşmaya mı başladın?"

Deli değilim elbette ama galiba dünyaya dargınlar zümresindenim. Pişman mıyım? Yol yakınken yolları ayırmalı mıydım? Bu saatten sonra soruların da yanıtlarında önemi yok. Pişmanlık elbette bütün vazgeçmelerin soy atasıdır fakat hiçbir lügatta da karşılığı yoktur "severek ayrıldık" cümlesiyle başlayan hüzünlü avunmaların. İçimin acıdığı doğrudur. Biliyor musun, aslında acı değildir insanı içten içe çürüten. Acı bir yerden sonra durur. Hissedilmez. Yüzleşemediğin belirsizliktir. O belirsizliğin kuytularında dipten derine, insanı köşe bucak çürüterek dizlerinin üstüne çökerten bîçareliktir. 

Bu yüzden yüzüme bakmayanın yüzüne bakmıyorum durakta beklerken. Her gün katarlar dolusu insan gelip geçiyor beklediğim Sirkeci/Marmaray tren istasyonundan. Gözlerim, kulağım sürekli tetikte. Burada böyle endişeli, umutsuz, bîçare beklemek yıpratıyor ruhumun yorgun düşmüş pervazlarını. Benim gibilerin içinde zaman zaman ses veren senin gibi "olric" ler olmasa ne yapar, nasıl rahatlardık, bilmiyorum ihvanım. Bilmiyorum. 

“Bilet alır mısın?”

Başımı kaldırdım. Piyangocu. Elindeki bilet tomarını sırıtarak yüzüme doğru uzattı. "Git işine" dedim suratımı ekşiterek.

“Benim işim bu. Seninse bir biletle talih kuşunu avuçlarının içine almak parmaklarının ucunda.”

Hiçbir hayâl bugüne değin beni avuçlarının içine almadı ki talih kuşu alsın. “Güvercini bırak, kargalara bak, durma, geldiğin yere uza” dedim piyangocuya. Göz ucuyla istasyonu işaret ettim. Bir yandan da işportanın üstündeki rengârenk eldiven şapka kombinasyonlarını harmanlayıp avazım çıktığı kadar bağırdım. “Gellll, gel vatandaş kampanyaya gellll! Şapka eldiven, çifti on kaat. Yolda bulan bu fiyata vermez abicim. Yolda bulan vermezzzz!”

İstasyon çıkışı aniden hareketlenince tiz bir kadın sesi ortalığı yıktı geçti. “İmdatttt! Polis yok mu? Çantamı kaptılar, imdatttt!”

Kapkaççılar işbaşında. “Sıra sen de. Haydi iş başına” dedi içimdeki ses. Öyle ya. İş başına. Zaten ben kapkaççılar için burada değil miyim? Sivil güven timi işte. 12/24 kapkaç nöbetindeyim.

"Bekleme dostum, koş, adamın kaçıyor."

Güncelliğini yitirmeyen, kronikleşmiş kederli hâlimden turbojet motoru ateşlenmiş araç gibi hızla sıyrıldım. Tahtakale istikametinde koşan kapkaççıyı görmemle birlikte ona doğru hareketlenip, bir yandan da bağırdım. 

“Dur, kaçma! Polis!” 

Koştum. Koşarken dünyaya dargınlığımı kaldırım taşlarının üstüne bıraktım. Bağıra bağıra delirmiş gibi koştum. Bağırmak iyi geliyordu bana. Bağırdıkça yüreğime düğümlenmiş ağrılarımdan, acılarımdan kurtulup kuş tüyü gibi hafifliyordum.

Koştum.

Şimdi, gecikmeden… Bir bardak sıcak çay ve yanında fırından yeni çıkmış İran Poğaçası olsa, akşam her zamanki akşamdan çok daha görkemli olurdu diye düşünerek iç geçirdim.

fatih yavuz çiçek
mühür dergisi mart-nisan 2017, sayı: 69



29 Ağustos 2016 Pazartesi

Cennet Zamanı/ Öykü



“Kuş ölür, sen uçuşu hatırla…”

Füruğ Ferruhzad

Ben her zamanki yerime oturdum. Sallanan ahşap koltuğa. Seninle dertleşmeye geldim yine. Şömineyi az evvel yaktım. Perdeleri araladım hafifçe. Koltukların örtüsüne dokunmadım, koruyucu kılıfları çıkarmaya üşendiğim için öylece bıraktım. Gözüm duvarlarda. “Kainatın Işığı” astığın yerde duruyor. Çocukların ve bizim siyah beyaz fotoğraflarımıza hazan uğramış. Belli ki saksıdaki çiçekler gibi onlar da çoktan sararıp solmuşlar. Dört kollu ferforje aplikteki mumlar zamana karşı direniyor. Biri onları yakmadıkça erimeye hiç niyetleri yok anlaşılan. İskambil kâğıtları masada karmaşık bir fal gibi dağınık hâlde kalmış. Kazak ördüğün tığlara ilişiyor gözlerim. Kırmızı şişleri çekmeceye kaldırmayı unutmuşsun. Şişlerin kime ne zararı var? Boşver, dursun durabildiği kadar. Bak şişleri görmüşken söylemeden geçemeyeceğim. Biliyor musun? Birkaç yıl önce ördüğün gece mavisi yün hırkayı zevkle giyiniyorum; giyindikçe ellerini yüreğimde hissediyorum hâlâ.

İtiraf etmeliyim. Seninle geçirdiğim yıllar ömrüme verilmiş en değerli armağandı. Her konuda becerikliydin. Eli uz, gönlü bol, tuttuğunu koparan kadınların soyundan geliyordun. Ben ise beceriksizin tekiydim. Öyle de kaldım. Düşünsene kravatlarımı bile sana bağlatıyordum, hem de yaşımdan başımdan hiç utanıp sıkılmadan.  

Fotoğraf çekmek için geldiğim bir düğünde tanışmıştık. Sürekli seni görüntülediğim için “deli çocuk” demiştin bana. Sonra o deli çocukla ömrünü tükettin de, sesini yükseltip bir kere bile “of” demedin. İstemeden seni kırdığım, sustuğum, içime kapandığım, gizli gizli ağlama nöbetleri geçirdiğim, kendimden, her şeyden uzaklaşmak istediğim günler oldu. Vicdanlıydın. Sabırlı ve merhametli. Kusurlarımı örter, hatalarımı bağışlardın. Verdiğin her kararda vicdanının sesini dinlemeye özen gösterirdin mutlaka.

Mutlu muyduk? Sen kararlarınla, yaşadıklarınla, bana rağmen, benimle olmaktan mutluydun. Ben… Ben galiba mutlu görünmeye çalıştım. Yüzümdeki mutluluk maskesiyle gezdim durdum yıllarca. Yoo, yoo. Lütfen yanlış anlama. Seni sevdim. Seninle birlikte soluk aldığım her ândan keyif aldım. Seni hâlâ o “deli çocuk” gibi seviyorum, sevmeye de devam edeceğim elbette. Dünya’ya bin defa gelsem yine seninle birlikte olmak, ömrümü seninle geçirmek isterim. Bunlar bildiğin şeyler zaten. Fakat bilmediğin şeyler de var. Şaşırdın mı? Tâ çocukluk dönemimden itibaren saklamak zorunda kaldığım, anımsadıkça utanç ve korku duyduğum bir sırrım vardı benim. Cesaretimi toplayıp bir türlü anlatamadım sana. Bu öyle bir sırdı ki kötü huylu ur gibi içimde sürekli büyüyor, büyüdükçe vicdanımı, ruhumu kanatıp korkutuyor, beni korkularımla yüzleşmekten koparıyordu. İyileşmesi olanaksızdı. Tedavisi yoktu bu urun. Hem, pedofilik bir komşunun, küçük bir çocuğun teninde bıraktığı ve o küçük çocuğun son nefesine kadar ruhunda taşımak zorunda kalacağı çirkin izleri hafızadan silip atacak bir ilaç, bir yöntem yeryüzünde henüz geliştirilmiş değildi.

Ağlama nöbetlerim esnasında güzel, neş'eli günleri anımsamak istiyordum buluğ çağımdan. Kuytulara çekilip maziyi yokluyordum sık sık. Sisler içinden geçerek el yordamıyla çocukluğumun masum avlusuna varıyordum gizlice. Orada, bir yelpaze gibi açıldığını görüyordum ruhumun. Rahatlıyordum. Kalmakla gitmek arasında bir yerlerde benimle saklambaç oynuyordu zaman. Kendime yaklaştıkça konfeti yağmuru gibi güvercin tüyleri dökülüyordu dört bir yanımdan. Uzaklaştıkça, sanki biçim değiştiriyordu anılar. Ve ben sobelendiğim her oyunda yüreğime kıymık gibi batan, acıtan ne varsa onları birer ikişer bulup çıkarıyordum zamanın koynundan. 

Bahçemizde şurup gülleri açardı çok eskiden. Yasak meyveydi bizim için güller. Asla koparamazdık. O zamanlar balkonumuzda sardunyalar, fesleğenler olurdu ve bir de dutların gölgesinde oturan basma entarili kızlar. Güneş tepeden vururdu. Ben kitap okurdum, kerpiç odaların serinliğinde hiç bıkmadan. Gökyüzü toplardım, sevindirik olurdum kelimelerin büyüsünden. Akşama doğru avluyu geçer, sokağa çıkardım yayından fırlamış ok gibi. Sonra kocalarını bekleyen kadınlar doldururdu evlerin önünü. Sokak boydan boya gül kokardı ve çiçekli eteklerden yayılan o kokuların ergenliğin kandilini yaktığını hissedince utanır, çekinirdim gövdeme yürüyen suların ateşinden.

Sonra zaman sabitlenir, geçmişin içi boşalır ve birdenbire kötü huylu urun ruhuma yerleştiği bodrum katına varırdım. O ân, boğazıma dayanmış bıçağın ışıltısı parıldar, soluğu leş gibi kokan bir adamın kâbusa dönüşen sûreti, unutmaya çalıştığım kara delikten çıkıp yerleşirdi belleğimin perdesine ve “sobe” derdi, sinsice. “Sobe!”

Üzülme! Tamam, sustum. Daha fazla anlatmayayım. Böyle işte. Sanırım bütün huysuzluklarımın sebebini anladın. Biliyorum, yanımda olsaydın gözümdeki yaşlara dayanamaz, başımı hemen göğsüne yaslardın. Birlikte ağlardık. Avuturduk birbirimizi. Ama yoksun ve fotoğraflarına bakarak seninle konuşmak avutmuyor artık beni.

Şömineyi yakmadan önce aynaya bakmıştım. Epey zaman olmuştu aynaya bakmayalı. İhtiyaç hissetmemiştim galiba. Tunçtan yapılmış bir heykel gibi karşısında durduğum aynayı ruhuma benzetmiştim o ânda. Tozlanmış, yüzeyi örümcek ağlarıyla kaplanmıştı çünkü. Kalkıp cebimden çıkardığım kâğıt mendille üzerine biriken tozları sildim gayri ihtiyarî. Şömineye birkaç odun daha attım şimdi. Bilirsin oldum olası sevmem böyle sisli ve bulanık havaları. Üşümüştüm. Gördüğün gibi yüklükten çıkardığım battaniyeye bir sevgiliye sarılır gibi sarıldım. Ondan başka sarılacağım ne kaldı ki zaten?

Seninle konuşurken bir yandan demlediğim çayı yudumluyorum ağır ağır. Çay yerine güneşi yudumlayabilseydim içimdeki buzullar eriyecekti muhtemelen. Kalkıp pencere kenarına, kerevete oturup göğe bakmak istiyordum fakat vazgeçtim. Sessizlik iyidir. Sessizlik insan ruhunun duyabileceği en görkemli müziktir. Şöminede tutuşan odunların çıtırdayan sesine kulak kabartmak, sessizliğin ortasında uğuldayan rüzgârı dinlemek, bu ıssız mekânda seninle arada bir dertleşmek göğe bakmaktan daha cazip geliyor bana. 

Senden sonraki yaşamıma baktığımda yapay solunum cihazına bağlı bir hastanın beyin ölümünü gösteren düz, dümdüz çizgiyi görüyorum. O çizgiyi değiştirebilecek, başka bir boyuta, başka bir zamana taşıyacak gücümün olmadığını da. Çünkü zaman kendi alıp verdiği soluğun içinde eriyordu; insan, çağın vebası yalnızlığın pençesinde. Zaman göç zamanıydı. Göçebe yaşamaksa zamanın hiç değişmeyecek ruhuydu belki de.

Cennet’im… Gelirken kuş sürülerini izlediğimi söyledim mi? Kuşlar güneye uçuyordu. Eh. Benim de kuşlar gibi uçma vaktim yakındır herhâlde. Nerden mi biliyorum. Tozlarını sildiğim aynaya bakınca, zamanın uçtuğunu gördüm ağaran saçlarımda.

Fatih Yavuz Çiçek
Mavi Yeşil Dergisi, Temmuz Ağustos 2016, Sayı:100

28 Ekim 2015 Çarşamba

İzabel/Öykü


Benim adım Mahmut. Konu komşu arasında “Cinli Mahmut” diyorlar, ama aldırmıyorum. Sorun yok. Gülüp geçiyorum ardımdan söylenen laflara. Komşuları dinlerseniz bende büyü varmış. Oturduğum küçük yalıyı cin tayfası istila etmiş aylardır. Periler beni esir almış, kendilerine köle yapmışlar, elimi avucumu yiyip içiyorlarmış. Bu gidişle delirmem, aklımı yitirmem yakınmış. Mahallede herkes yaklaşan sonumdan korkuyormuş. Tez vakitte nefesi kuvvetli bir hocaya gitmezsem, evim barkım yanıp küle dönecekmiş maazallah. Başıma gelenler hayra alamet değilmiş. Falanmış, filanmış. Yok efendim daha neler neler. Saymakla bitmez. Gerisini boş verin. Saymaya devam edersem mevzunun aslına gelemeyiz mahallede kaynayan bu dedikodu furyasını konuşmaktan.

Bakıyorum da meraklandınız. Hatta birazcık siz de korktunuz, ürperdiniz galiba. Hissettim. Nasıl mı? Korkunun müziği öyle bir müziktir ki içinizde çalmaya başladığında ruhunuzun havasını değiştiren notalar, topallayan zamanın atlarını şaha kaldırır, sizi, bilinçaltında gömülü bir fobinin pençesine götürüp teslim etmekten zevk alırlar çünkü. Korkmayın efendim korkmayın. Rahat olun. Ben gayet normal, sağlıklı bir insanım. Azıcık felsefe yaptım o kadar. Evet, itiraf etmeliyim başlangıçta sizden hiçbir farkım yoktu. Yalan değil, korkmuştum vallahi. Endişelenmiştim. Sonra alıştım. Doğrudur. Peri padişahının kızı aylardır evimde misafir olarak kalıyordu ve ben onunla aynı mekânı paylaşmaktan çok mutluydum. Bitmesini hiç istemediğim bir masalın içinde yüzüyordum âdeta. Durun efendim. Komşular gibi yüzünüzü asmayın hemen. Müsaade buyurun. Sabırlı olursanız her şeyi tâ en başından itibaren öğreneceksiniz zaten.

Bekârım. Çalışmıyorum. Ailemden miras kalan dükkânların kirasıyla geçiniyorum. Zihinsel melekelerim yerinde. Aklım her şeye eriyor çok şükür. Sadece biraz safım. Bu yaşımda çocuk ruhluyum. Saflığım ondan. Huyum bu. Gerçek şu ki iyiyi de, kötüyü de bilirim. Yerine göre herkes kadar deliyim, herkes kadar akıllı. Üstelik hayatı kurnaz bir sürüngen gibi yaşamaktansa gözü açılmadık masûm bir kedi olarak sürdürmeye de kararlıyım. 

Çocukken büyükannem bahçedeki kerevete oturur, ay ışığına bakarak masallar anlatırdı. Bıkmadan dinlerdim onu. Düşler kurar, seslenirdim ay ışığına: “Ay dede, ay dede! Peri kızlarının en güzelini gönder bana.” Âh! Büyümek nedir bilmezdim. Benim düşlerim şapkasından tavşan yerine ateş böceği çıkaran sihirbazın gösterisine benzerdi. Uçuktu. Zaman günlerin terkisinde akıp geçerken, çocukluk bu ya, ben, ay ışığını gecenin doğurduğu peri kızlarının tılsımı sanıyordum hâlâ.

Düşlerime tutkuyla bağlanmamın sebebi onlardır. Bu yüzdendir benim peri kızlarını sevişim. Onlara özlemim. Sahi, özlemi ve tutkuyu canlı tutan, besleyen yakıt nedir bilir misiniz? Yokluktur. Olanaksızlıktır. Arzulanan hakikatin içinde gördüğümüz seraptır. Bu bir yanılsama değil, yokluğun ortaya çıkardığı susuzluğu kovalamaktır. Düşlerinize inanmalısınız. Gerçeğin kilidini çevirecek anahtar düşlerdedir, siz yeter ki onlara inanın. İnanmaktan asla vazgeçmeyin. Ben bunu bilir, bunu söylerim.

Her neyse işte. Yine felsefeye daldık, asıl meseleyi unuttuk. Felsefeyi geçelim şimdi. Doğrudur. Evimde bir peri kızıyla yaşıyordum. Altı ay olacaktı neredeyse. Ondan hiçbir şikâyetim yoktu. Onunla aynı çatı altında yemekten, içmekten, uyumaktan, konuşmaktan mutluydum. Eve geldiğinden birkaç gün sonra hayatımı düzene sokmuştu. Pasaklının tekiydim ben. Dağınık. Darmadağınık bir pasaklı hem de. Yemek, ev işleri, temizlik, çamaşır, ütüden anlamam. Gündelik kullandığım giysilerimi bile ertesi gün nereye, hangi dolaba koyduğumu bulmakta güçlük çekerim. Arada bir çağırdığım gündelikçi kadın olmasaydı evin içinde kendimi bile kaybedebilirdim. Pes. Bu kadar da olmaz yani diyeceksiniz. Oluyordu işte. İzabel ile tanışıncaya değin böyle sürüyordu hayat.

Uzatmayım. Her şey; iyice eprimiş, lime lime dökülen perdeleri, eskiciden aldığım perdelerle değiştirmek fikriyle başladı. Fiyatını ucuz bulunca taksitle almıştım perdeleri. Yıkansın, temizlensin diye gündelikçi kadına tembih etmiştim. Perdeler yıkandı, camlara asıldı pırıl pırıl. Güzel de olmuştu. Yakışmıştı pencerelere. Bir sabah gündelikçi kadın metal bir süs kelebeği tutuşturdu elime. Perdeleri kuru temizlemeciye göndermeden evvel kontrol ederken bulmuş kelebeği. Evirip çevirdim. Değersiz göründü gözüme. Atacaktım. Antikacı bir arkadaşım var.  Ona göstereyim düşüncesi ağır basınca vazgeçtim. Karşıya geçerken uğradım sonra. Ne var ne yok faslını geçince kelebeği gösterdim. Aldı. İnceledi. Işığa tuttu. Nerden bulduğumu sordu. Anlattım perde hikâyesini. “Metali kaplama gibi duruyor,” dedi. “Altında başka bir şey var sanki ve o şey her neyse üstteki metalle sırlanmış” diye sürdürdü konuşmasını. Hani arabaların camlarına çekilen koyu cam kılıfları olur ya. Öyle bir işlem yapılmış kelebeğe. Temizleyip, parlatmasını istedim. “Bir saat sonra uğra, hallederiz” dedi.

Kelebeği akşama doğru aldım. Kaplamayı alttaki metala zarar vermeden özel bir kimyasal karışımla erittiğini söyledi antikacı. Kelebek gümüşten yapılmış. Baktım. Işıl ışıl parlıyordu. Eve geldim. Bir öpücük kondurup sofadaki perdeye taktım kelebeği. Oturup fındık, fıstık atıştırdım televizyonun karşısında. Ender geldi. Mahalleden yakın arkadaşım. Çiğdem çitleyerek maç özetlerini izledik Brezilya liginden. Ender’in tatlı krizi tuttu. Mutfakta etrafa döke saça puding yaptı üşenmeden. Geç olmuştu. Ortalık darmadağınıktı yine. Ender gitti. Vurup kafayı yattım ben de.

Sabah geç kalktım. Mutfağa indim. Anaaa! Ne görsem beğenirsiniz? Dün geceki dağınıklıktan eser yoktu. Her yer temizlenmiş, silinip süprülmüş, derlenip toplanmıştı. Odaları dolandım, salona, üst kata göz gezdirdim. Evde benden başka kimse yoktu. Rüya mı görüyorum dedim kendime kendime. Ev bir gecede bayağı bi’değişmişti. Şaşırmış, meraklanmıştım elbette, ama Ender arayınca olanları unuttum. Kahveye takıldık gün boyunca. Ertesi gün ve onu takip eden diğer günlerde evdeki gariplik sürünce bir şeyler olduğunu anladım. Akşamları Ender’le dağıttığımız evi sabah toparlanmış buluyordum. Bir gece uyumadım. Uyumuş numarası yaptım. Gece yarısına doğru kalkıp bir av köpeği gibi sessizce merdivenlerden sofaya indim. İzabel oradaydı. Pencereden yıldızlara bakıyordu. Tuttum kolundan. Kim olduğunu, eve nasıl girdiğini sordum. Babasıyla anlaşamayan kötü cinlerin yaptığı büyüden sonra gövdesinin gümüş bir kelebeğe dönüştüğünü, kelebeğin üzerinin sırlandığını, büyünün dünyevî ömürlü bir insanoğlunun gümüş kafese dudaklarıyla dokunması hâlinde bozulacak şekilde düzenlendiğini anlattı bir bir. Tıpkı büyükannemi dinler gibi dinledim İzabel’i. “Madem büyü bozuldu niçin gitmedin” dedim. “Büyü çift kat yapılmış” diye yanıtladı. “Birinci büyüyü kim bozarsa onun kölesi olarak yaşamımı sürdürmem gövdemdeki ikinci büyüydü. Beni azat etmezsen gündüz kelebek, gece peri kızı şekline bürünmeye mecburum. Başka türlü senin evinden uçup gidemem.”

Böyle başladı İzabel ile ilişkimiz. Birkaç ay kimseye bahsetmedim. Sadece Ender’e şakayla karışık söylemiştim kahvede. Evin temizliği, buzdolabındaki yemekler, jilet gibi ütülü gömlekler, derli toplu görüntüm Ender’i meraklandırmıştı. Israrlı sorularını: “Evde üç aydır bir peri kızı yaşıyor oğlum” diyerek geçirmiştim. Demez olaydım. Ender yememiş içmemiş, mahallede önüne gelene benim eve perilerin, cinlerin yerleştiği haberini yaymış. Dedikodular alıp başını gidince Ender’le arkadaşlığımı sonlandırdım tabiî. Komşularla görüşmeyi kestim. Eve kapanmıştım iyice. Çok zorunlu olmadıkça çıkmıyordum dış dünyaya. Düşlerim gerçekleşmişti nihayet. İzabel’le sabahlara kadar geçirdiğim vakitlerden mutluydum. Onu dinlemekten, onunla konuşmaktan huzur duyuyordum. Ne mi anlatıyordu? Detaylara girmeyim şimdi. Siz, sır saklamak nedir bilir misiniz? Ben biliyorum artık. Bırakın da onlar bende kalsın olur mu?

Buraya getirilmeden önce azat ettim İzabel’i. Direndim kapıya dayananlara. Başka seçeneğim kalmayınca çaresiz, azat ettim o’nu. Süzülüp gitti çamların arasından. El salladı uzun uzun. Sonra ay ışığına karışarak kayboldu. Bakmayın öyle tuhaf tuhaf. Anlattıklarım düş değil, hepsi gerçek. Yeminle söylüyorum gerçek. Hakkımdaki yakıştırmaların tamamı Ender’in, mahalle halkının uydurması. Ben deli değilim. Yoksa bana inanmıyor musunuz doktor bey?

Doktor gülümsedi. “Yoruldunuz, şimdilik bu kadar yeterli” dedikten sonra ekledi: “Burada yapılması gereken tetkikleriniz bitince tekrar görüşürüz olur mu?”

Zile bastı. Mahmut iki görevlinin denetiminde koğuşuna götürülmek üzere dışarı çıkarıldı. “Ben deli değilim” diye tekrarlıyordu yürürken. “Ben deli değilim!”

Doktor ise bir yandan hasta dosyasını düzenliyor, diğer yandan: “Periymiş, kelebekmiş, adı da İzabel’miş, ne hikâye ama” diye mırıldanıyordu kendi kendine. Dosyayı tamamlayınca “Hasta Muayene Forum Kâğıdı”nda hastalık öyküsünün yazıldığı “Tanı” alanına “Şizofreni” yazdı kısaca. Sonra dosyayı kapattı. Sessizce çıkıp gitti odasından.

Fatih Yavuz Çiçek
Mühür Edebiyat Dergisi, Temmuz 2015, Sayı:59


31 Ağustos 2015 Pazartesi

21 Ağustos 2015 Cuma

Bavul/Öykü



 “Yeni bir ülke bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın.(…)
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de."

Konstantinos Kavafis

Yıllık iznim yarın bitiyor. Sıla-i rahim için geldiğim baba ocağından Cumartesi akşam ayrılmış olacağım muhtemelen. Uçakla dönmeyi düşünmüştüm önce. Sonra trende karar kıldım. Severim tren yolculuğunu. Güvenli bulurum. Hattâ birbirine yabancı, ömürlerinde hiç karşılaşmamış yüzlerce insanı pulman biletli koltuklarda, yemekli vagonlarda buluşturmasını önemser, iki çift lafla başladıktan sonra samimiyetle uzayan sohbetlerin yalnızlık mabedine çekilmiş bedenlerin tozunu aldığını düşünürüm. Sabah telefon edip yer ayırtmıştım. İyi ki de ayırtmışım. Biletler tükenmek üzereymiş. Ne olur ne olmaz diye istasyona kadar gidip bileti elden alacaktım fakat teyzemin uyarısıyla annemden miras kalan eve bakmaya gideceğim bugün. Müteahhitler istiyormuş. Çatısı akıyormuş yağmurlar başladığında. Yıpranan kiremitlerin de sonbahara kalmadan değiştirilmesi gerekiyormuş artık. Kiralamak isteyenler tadilat yapılmadan oturmak istemiyormuş. En son çıkan kiracı çatıda eski bir bavul bulmuş. Atacakmış. İçinde bana ait eskileri, oyuncakları görünce kıyamamış. Sonra teyzeme haber vermiş. “Bakın, işinize yararsa alın, bavulu bulduğum yere bırakıyorum” demiş.

Sözüm söz. Üzerime spor kıyafetler giyinip doğup büyüdüğüm eve bakmak için yola koyuluyorum. Geçtiğim caddeleri tanımakta güçlük çektiğimi fark edince, kullandığım aracın hızını düşürüyorum hemen.  Üçüncü vites yeterli. Çevremi gözlemleyerek ilerliyorum ağır ağır. Nüfusun hızla artışından mıdır, yoksa kentsel dönüşüm yanılgısı mı? Büyükşehirlerdeki betonlaşma hastalığı Armutlu’yu da kalbinden vurmuş. Eskiden evlerin boyu minareleri geçmezmiş. Doğrusu ‘ben hâlâ evlerin minarelerin boyunu geçmeyeceği şehirler hayâl ediyorum,’ ısrarla.  Bu hayâldir zaten beni mimarlık eğitimine yönelten. Mesleğime âşık eden.  Bu hayâldir Anadolu mimarisini gönlümde vazgeçilmez kılan. Âh! Geçen hafta Armutlu’nun eski bakırcılar çarşısının bulunduğu semtte dev mızraklar gibi yükselen binaları görünce nasıl da içim burkulmuştu. Başka bir kültürdü bu. Bize ait olmayan, bize yabancı, bizden öncekilerde görmediğimiz bir yaşam tarzını imgeliyordu gökdelenler.

İzmir'de oturduğum evin arsa sahiplerinden Ersel anlatmıştı. Babalarından kalan üç katlı, önü bahçeli, bahçesinde limon ve mandalina ağaçları, ağaçların ortasında kamelyası bulunan evlerini kat karşılığı müteahhide verdiklerine nasıl da pişmandılar. “Eskiden yorgunluk çayımızı kamelyada içerdik. Pazar günleri sabah oldu mu bütün aile kamelyada toplanırdı. Yazın iki ağacın ortasına bağlardık hamağı, gölgede gel keyfim gel. Ne yorgunluk kalırdı. Ne sıkıntı. Evi müteahhide vermeden önce üç dairemiz vardı. Üç kardeş paşa paşa oturuyorduk. Şimdi yine üç dairemiz var. Âh! Ne paşalık kaldı, ne de komşuluk. Biz, evleri müteahhide verirken farkında olmadan anılarımızın üzerine koskoca bir beton yığını inşa ettirmişiz. Çok üzülüyor, kederleniyorum” demişti Ersel.  

“Boş ver be Ersel” dedim kendi kendime. Kederlenme, yaşamana bak. Dünyanın kendisi zevk ve safa meclisinde çalan kederli bir şarkıdır. En azından kardeşlerin yanında. Bir ailen var. Benim yerimde olsan ne yapardın. Hem öksüz, hem yetim. Üstelik tek bir kardeşim bile yok. Teyzem ve çocukları dışında kimsem kalmadı şu koskoca hayatta.”

Geçmiş insanın zihninden silinmeyen esmer bir dut lekesine benzer. Tek çocuk olarak el bebek gül bebek büyümüştüm. Dışarıdan nasıl görünür bilmem. Tek olmanın, insanın ruhunda dolama gibi zonklayan ağrısı nasıl tarif edilebilir? Hicranî'nin “İçimde kar donar buzlar tutuşur/Yağan ateş midir kar mıdır bilmem” deyişi benim durumumu en güzel tercüme eden beyittir belki de.

Çocukluğumda anneme sorar dururdum. 

“Anne benim kardeşim niye yok, hiç olmayacak mı?” 

Annemin yüzü bulutlanır: “Gülsüm Teyze’nin çocukları var ya. Meriç ablan, Beyazıt ve Selçuk ağabeyin. Teyze çocukları kardeş gibidir paşam” der; sarılır, gövdemi bağrına basardı. Bazen vereceği yanıtı geçiştirir, iç çeker, ağlardı gizliden gizliye.

Büyümek sancılıdır. Çocukluk sancıları yıllar geçtikçe yerini başka sancılara bırakır. Büyüdükçe kardeş istemeyi, annemi sorularla bunaltmayı bırakmıştım. Kabullenmiştim mevcut hâlimizi. Liseden sonra İzmir’de mimarlık eğitimine başlamıştım. Ege’ye yerleşmemi seçtiğim mesleğe borçluyum biraz da. Annemle babamı depremde kaybettikten sonra Gülsüm Teyzemin bütün ısrarlarına rağmen yıllık izinler dışında bir daha dönmemiştim Armutlu'ya. 

Annem gibi severdim Gülsüm Teyzemi. Teyzem, Cemil Enişte’yi ben doğduktan bir yıl sonra trafik kazasında kaybetmiş. O hayatını çocuklarına adamış bir direniş abidesiydi âdeta. Kolay kolay yıkılmazdı. Ketumdu. Verdiği sözden asla caymazdı. Acısını dışarı veren zayıf kadınlardan değildi. Annemi de kaybettikten sonra öz evladı gibi sahiplenmişti beni. Zaaf gösterdiği tek konunun benim çocuksu nazlarım olduğunu düşünür,  Armutlu’ya temelli dönüş yapmamı istemesinin dışında onu incitmekten çekinirdim. Teyze demek anne yarısı demektir. Bu öğretiyle büyüdük biz.  Bu öğretiyi benimsedik. Onu kırmayı, sözünü ikiletmeyi aklımın ucundan bile geçirmem. Her zaman yaptığım gibi ona verdiğim sözü yine tuttum.  Baba ocağına, evime geldim.

Avluyu çevreleyen duvarın üstünden başımı uzatıp bir yabancı gibi evimize baktım önce. Çocukluğumun yıkılmayan sarayına. İyice bilinmelidir ki bir insanın yüreğinde sevinci ve acıyı tanımlayan ne varsa çocukluğundan kalmıştır. Çocukluk tarihe gömülü paha biçilmez bir hazinedir aslında. Demir kapının anahtarını çevirip ayrık otlarıyla kaplanmış bahçeden geçerek verandaya yürüdüm. Sırtımı beyaz badanası sararmış kerpiç duvara verip kirpiklerimi kapadım. Orada, verandanın basamaklarına dikilmiş beni izleyen yeşil gözlü çocuğun belleğime yerleşen filigran görüntüsüne baktım sessizce. Ne yaşadıysam burada yaşamıştım. Damayı, dokuztaş oynamayı burada öğrenmiştim. Okul ödevlerimi bu verandada yapmıştım. Sardunyaları bu verandada sevmiştim. Annemin üç öğün kurduğu yer sofrasına dizlerimi bükerek oturmaya, bu verandada alışmıştım. İlkokulu bitirdiğim yıl Leyla’yı bu verandada öpmüştüm. Babamın kalp krizi geçirdiğini, hastaneye götürüldüğünü bu verandada öğrenmiştim. Amcamın vefat haberini elimdeki şeftaliyi ısırırken bu verandada duymuştum. Her şeyin bir ömrü vardı. Evlerin, çiçeklerin, insanın. Ama anılar ölümsüzdü galiba. Anılar geçmişe yabancılaşmanın panzehiriydi. Hem, insanın sıvaları dökülen, kendi ailesine ait bir evde geçmişi anımsarken kendine yabancı kalması mümkün müydü?

Yabancı kalamazdım elbette. Bu ev benim kimliğime açılan yıldız geçidimdi. Vakit kaybetmeden arka bahçeye dolanıp, eskiden kömür koyduğumuz depodan ahşap merdiveni aldım. Bavula bakmak için beşik çatıya tırmandım. Pencereler tozlanmış. Perdeler eprimiş. İçinde çeşitli boylarda vida, pul, cıvata, somun gibi hırdavatların saklandığı malzeme kutuları yerli yerinde duruyor. Bahçe hortumu, el çapası ve tırmığın yeri hiç değişmemiş. Ve işte teyzemin sözünü ettiği bavul, köşedeki açılır kapanır formika masanın üzerine emanet yolcu paketi gibi bırakılmış. Bavuldan kese kese altın çıkmayacağından adım gibi eminim. Kiracı görmüş, bakmış zaten. İçinde eski kıyafetlerden, okul karnelerinden, takdir belgelerinden, sevdiğim oyuncaklardan, kıyıda köşede unutulmuş fotoğraflardan başka ne olabilir ki?

Fermuarını çözüp açtığım bavuldan çıkanlar tahmin ettiğim şeyler. Küçük bir kutuda kırmızı mercedesle, mavi buickle karşılaştığıma seviniyorum. Tekerleklerini çevirip “vınnn, vınnn” diyorum gülümseyerek. Poşetlerden birindeki zarfta okul karnelerim, takdir belgelerim var. Annem saklamış. Diğer poşetten bebeklik patiklerim, el örgüsü çocuk yelekleri, nazar boncukları, Gülsüm Teyzemle annemin bebekle çekilmiş birkaç eski fotoğrafı çıkıyor. Fotoğraftaki bebek benim. Altı, bilemedin yedi aylık olmalıyım o tarihte. Sürpriz yok. Teyzem boşu boşuna meraklanmış. Onunda merakını gidermek için bavulu götürmeye karar veriyorum. Biliyorum, gözüyle görmezse içi rahat etmeyecek.

Bavulu kapatırken alt bölmenin altındaki kabarıklık dikkatimi çekiyor ansızın. Oraya en alt kenardan açılan gizli bir fermuarla ulaşılıyor. Fermuarı açınca iç içe geçmiş, özenle katlanmış kalın bir zarf buluyorum en dipte. Zarfın bağlandığı ipin düğümünü gevşetip içinden çıkanları incelemeye başlıyorum. Doğum sırasında bebeklerin ve annenin koluna aynı anda bağlanan plastik koruma bilekliği var. Bileklikler mavi şeritli. Küçük olanda yalnızca numara yazılı: “7916022879” Büyük bileklikteki numara da aynı fakat üstüne tükenmez kalemle “Gülsüm Gökmeriç” notu düşülmüş. Ne tuhaf. Galiba yanlışlıkla buraya karışmış olmalı. Bileklikleri bırakıp zarfın içindeki kâğıda bakıyorum. Doğum belgesi. 16 Şubat 1979. Devlet Hastanesi Resmi Doğum Raporu. “Gülsüm Gökmeriç, sağlıklı, normal doğumla 3.250 Kg. ağırlığında bir erkek çocuk, Ufuk Murat Gökmeriç” yazıyor. Mühürlü, imzalı belge. Tesadüf mü? Şaka mı? Gülsüm Teyzemin benimle aynı adı taşıyan, aynı yıl, aynı kg.da doğmuş “Ufuk Murat” ismini verdiği bir oğlu yok. 

Doğum belgesinin arka yüzünü çevirince, babamın çok iyi tanıdığım el yazısıyla düştüğü notu görmem gecikmiyor. “Ufuk Murat’ı doğumundan altı ay sonra bugün, “evde doğum” bilgisiyle Nurcan-Fikret Güzeldoğan nüfusuna kaydettirdik. 16 Ağustos 1979.”  Beyninden vurulmak böyle bir şey olmalı. Babamın yazdığı notu tekrar tekrar okuyorum. 16 Ağustos 1979 benim doğum tarihim. Yanlışlık görünmüyor. Nüfus Müdürlüğüne gecikmeli yapılan kayıt formunun bir örneği muhafaza edilmiş çünkü.

Bu belgelerin mutlaka bir açıklaması olmalı. Herkesi tatmin edecek bir hikâyesi. Yoksa... Aman yarabbi! Aklımdan geçenler doğru olabilir mi? Doğruysa gerçek benden niçin gizlendi? Şoktayım. Küçükken annemi bunalttığım soruları anımsıyorum.  Zihnim şifresi çözülen bilgisayar gibi bütün geçmişi hızla yeniliyor. Duraksıyorum. Paniklersem çözüm gecikir. Peki. Şu anda ne yapmalıyım? Seçenek belli. Hareket alanım sınırlı. Kısa bir tereddütten sonra bavulu toplayıp verandaya inmeye karar verdim. İnip yıllara meydan okuyan ahşap sedire oturdum. Bir süre bekledim. Artık çocuk değil olgun bir yetişkinim. Sağlıklı düşünmek gerekli. Kuşku gerçeği zehirler. Gerçeği bilense teyzem. Yaşayan sır küpü o çünkü. Kalkıp cep telefonumdan teyzemi aradım.

Sesinde her zamanki gibi müşfik, beni sahiplenen o edâ. “Ufuk, nerdesin annem?” dedi teyzem. Annemin vefatından sonra benimle konuşurken “annem” takısını eksik etmiyordu artık. “Canın ne çekiyorsa pişireyim annem. Aman, dikkat et cereyanda kalma annem. Üşütme, üstünü sıkı giy annem. Ne zaman geliyorsun, seni özledik annem. Dünya gözüyle mürüvvetini görmeyecek miyiz annem?”

“Teyze, bavulu buldum.”

“Eee, baktın mı annem. Ne varmış içinde?”

“Sır küpü” dedim, titreyen, çatallanan sesimle.  “İnanılması güç bilgiler öğrendim teyzem. Doğum belgelerimi bavulda buldum. Nüfus kayıtlarımı. Gerçek kimliğime dair aklına ne geliyorsa hepsini buldum. Yüz yüze konuşmalıyız teyzem, yüz yüze!”

“Konuşalım annem, konuşalım. Gecikmeden gel. Gel de otuz beş senedir bağrıma bastığım taşı hep beraber kaldıralım annem” dedi. Ağlıyordu.

Telefonu kapattım. Sedire yüzüstü uzanıp hıçkırıklarım kesilene kadar ben de ağladım.

Fatih Yavuz Çiçek
14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi 2015 Sayı: 9