5 Aralık 2021 Pazar
BİR YÜZÜN TARİHİ-I
21 Kasım 2021 Pazar
Doğadan yoksun şiir insanın da yoksunluğudur
Bu kısa yazının konusu “Doğanın Diyalektiği” ve ona engel olan insan gücü değil elbette. Benim meselem, şairin içindeki doğa ve doğanın içindeki şair!” İnsan, bütün tezahürleriyle doğa içindeki en “akıllı” ve belki de en “vahşi” öğe olduğu için, egemendir, “asli unsurdur.” Şair dediğimiz insan bir yanıyla “zavallı”dır ama diğer yanıyla da “canavar”dır. Ve bu yüzdendir ki; insan-doğa boğuşmasında insanı “masum” görmek ve göstermek bana pek doğru görünmüyor. Tam da burada şairin doğaya bakışında etken olan şeyleri sıralamak gerekiyor. İçinde bulunduğu çağın şiir ve doğa anlayışı, şairin sahip olduğu ideoloji. Bu iki faktör şairin şiirindeki temel ekseni oluşturur zira. Bu iki faktörü doğru kavrarsak, tek tek şairlerle uğraşmaktan da kurtuluruz. Şair-doğa ilişkisine böyle bir noktadan baktığımızda, sözün ve şiirin doğayla ve tarihle ilişkisine de doğru bakarız.”
Yukarıdaki alıntılardan şuraya gelmek istiyorum. Şair şiirini sahip olduğu ideolojiye göre mi yoksa çağın şiir ve doğa anlayışına göre mi kuracaktır? Doğru olan hangisidir? Hiç kuşku yok ki tek bir alan ya da ideoloji üzerine angaje olarak yazan şairler olduğu kadar seçtikleri temayı doğrudan doğruya hayattan, kendi deneyimlerinden, düşünsel birikiminden, tarihten, felsefeden, doğa ve çevreden almayı tercih edenler olabilir ama Goethe’nin edebiyatta konu seçimi hakkında dostu Eckermann’a söylediği “salt edebi konu siyasal konudan çok önde gelir, aynı saf sonsuz tabiat hakikatinin parti görüşünden önde olduğu gibi” cümlesi doğruyu ararken bize yön gösterici bir işaret fişeği gibi karşımızda durmaktadır.
Evet, tabiat hakikattir ancak günümüzde de “insanları bilimsel olarak ortaya konan matematiksel şablonlar ve tablolar, rakamlar ve istatiksel veriler pek etkilememektedir. İnsan bilincine asıl ulaşan hikâyelerdir.” Şiirin hikâyesi ise şiirin tarihidir. Yani etkilenmelerdir, insanlığın ve şiirin gelişimi içerisinde ortaya çıkan geçişlerdir. Başka nedir? Ülkeler arasındaki kültür farkıdır. Şiiri yaratan insanların yani şairlerin hayatı yaşarken ve yorumlarken kullana geldikleri “yorum farkıdır.” Şairin özel yaşamıdır. Şairin genetik özellikleridir, vb. şeylerdir.”
Peki, o halde şiirin hikâyesine “doğa ve çevre” nasıl ve ne zaman dâhil olmuştur? Bu sorunun yanıtı için şiirin tarihinde geriye gidelim ve konuyu irdelemeye Recaizade Mahmut Ekrem ile başlayalım. Recaizade Mahmut Ekrem Tanzimat şiirinde tabiata dikkat çeken isimlerden biridir. Recaizade’ye göre edebiyat ve özellikle şiir, güzel sanatların bir kolu olduğuna göre şair sanatı yaratacak ilham perisini tabiatta aramaya yönelmelidir. Recaizade’nin Nağme-i Seher ve Zemzemelerinde tabiat karşısında hayranlıkla yazdığı şiirleri yer alır. Özellikle yeni tarzda kaleme aldığı “Çoban”, “Çiçek” gibi şiirlerinde tabiatı acemi bir sanatçı gibi seyreden şair, III. Zemzeme’deki “Bu da Bir Şi‟r-i Muhzin-i Diger”, “Hilal-i Seher”, “Nevbahar” gibi şiirlerinde, zengin bir tabiat tablosu çizmeye çalışır. Tabiatı sonsuz bir kaynak olarak algılayan Recaizade, Takdir-i Elhân’da, “Zerrâttan şümûsa kadar her güzel şey şiirdir” der. Ona göre tabiat, sanatkârın en büyük öğreticisidir. Bu bakımdan Takdir-i Elhân’da, “Hepimiz tabiatın acemi birer şâkirdiyiz” demiştir. Orhan Okay, tabiatın gerçek anlamda ilk defa Ekrem’in şiirleriyle edebiyatımıza girdiğini söyler.
Tanzimat dönemi Türk şiirinde Batı şiirinin de etkisiyle yeni bir tabiat algısı ortaya çıkmış ve özellikle şiirin muhtevasında değişimler yaşanmıştır. Bu dönem şiirinde tabiat daha dinamik bir hâl alırken Abdülhak Hâmid Tarhan, duygu ve hayâl bakımından klasik şiirden uzaklaşarak Türk şiirinde tabiata yeni bir bakış açısı getirir. Hâmid, ilk eseri ‘Belde’de tabiatı sathî boyutu ile ele alırken, ‘Sahra’ ile onu keşfetmiş, ‘Bunlar Odur’da ise bu keşif hayranlığa dönüşmüştür. Bir başka ifade ile Hâmid’in tabiat karşısındaki tavır değişiklileri, onu tanıyıp farklı boyutları ile idrak edebildiği bir sürecin sonucunda ortaya çıkmıştır. O, Sahra şiir kitabı ile yeni Türk edebiyatında pastoral şiirin ilk örneklerini verir.
Servet-i Fünun şiirinin en önemli şairlerinden Tevfik Fikret sadece edebiyat alanında değil, mûsikî ve resim ile de meşgul olmuştur. Tabiatı önemli bir kaynak olarak gören Fikret, resim ve fotoğraf altına şiir yazma geleneğinin başarılı örneklerini vermiştir. Fikret’in tabiata geniş yer verdiği şiirlerinden bazılarını şöyle belirtmek mümkündür: Beyaz Yelken, Bir Levha, Âşiyâne-i Lal, Bir Tablo, Salıncakta, Yağmur, Baharda, Yeşil Yurt, Mâ’î Deniz, Âveng-i Şühûr, Bir Ân-ı Huzûr, Berf-i Zerrin, Perî-i Hazan vb. “Mai Deniz” Fikret’in en güzel tabiat şiirlerinden olup şair burada tabiatı seyretmekle beraber, onun muhayyilesinde deniz farklı bir varlık haline gelir: “Sâf ü râkit... Hani akşamki tegayyür heyecân? Bir çocuk rûhu kadar pür-nisyân, Bir çocuk rûhu kadar şimdi münevver, lekesiz, Uyuyor mâî deniz.”
Tevfik Fikret’in tabiat konulu şiirlerinde yer yer melankolik bir yapı gösterir. “Hazan Yaprakları” ve “Evrâk-ı Siyâh”ı buna örnek vermek mümkündür. Şairin tabiat konulu diğer şiirlerini şöyle sıralayabiliriz: “Krizantem”, “Akşam”, “Ufk-ı Hilâl”. Ayrıca Fikret, François Coppeé’nin Les Mois (Aylar) adlı şiirinden esinlenerek kaleme aldığı Âveng-i Şühûr’da, mart ayından başlayarak yılın on iki ayını tasvir ederken tabiata dair unsurlara da geniş yer verirken tabiatı âdeta renklendiren bir şiir tarzını Türk edebiyatına kazandırmak istemiştir.
Servet-i Fünun şiirinin bir diğer önemli ismi Cenap Şahabettin’in şiirlerinde de geniş bir tabiat vardır. O, birçok şiirinde psikolojik yapısını ifade etmek için tabiattan yararlanır. Cenap, tabiat ile insan ruhu arasında bir bağ kurmaya çalışır. O, insan ile kâinat arasında bir "ruh-i kâinat” olduğunu düşünür. “Tabiat Karşısında Şâir” adlı yazısında Türk edebiyatında tabiata gereken önemin verilmediğini, tabiata önemin modern edebiyat ile özellikle de Edebiyat-ı Cedide tarafından verildiğini ifade eder.
Cenap Şahabettin’in tabiat izleğini ağırlıkta işlediği birçok şiiri arasında “Elhan-ı Şitâ” diğerlerinden bir adım öne çıkar. Çünkü “Elhan-ı Şitâ”, Cenap Şahabettin’in en tanınmış şiirlerinin başında gelmekte olup şairin olduğu kadar Servet-i Fünûn’un da şiir anlayışını geniş ölçüde yansıtır. Servet-i Fünûn şairleri renk, musiki, resim ve harekete önem vererek, daha çok tabiatın dış görünüşünü ele almışlardır. Şair, Elhan-ı Şitâ’da tabiat unsurlarına insana ait özellikler vererek tabiat insan ruhu arasında yakınlık kurar ve kış mevsiminde kar yağışını müzikal bir şekilde anlatır. Onda kış mevsiminin soğuğundan, fırtınalarına, kar yağışının hayatı olumsuz etkileyişine dair bir işaret yoktur. Şair bir sabah tablosunu resmeder gibi bir kış tablosu çizmiştir.
Fecr-i Ati’nin önemli ismi Ahmet Haşim’in şiirlerinde de tabiat görsel bir değere evrilmiş, onun şiirlerinin tablo gibi değerlendirilmesine sebep olmuştur. Göl Kuşları ve Göl Saatleri isimli şiir kitaplarında tek bir ânı veya tek bir kuşu tasvir etmiştir. Göl Kuşları kitabında yer alan “Siyah Kuşlar” şiiri âdeta bir tabiat tablosu gibidir. Şiirin böyle değerlendirilmesinin en önemli sebebi tasvir edilen kuşların hareketsiz durmalarıdır. Şair kuşları, kesik bir başa benzeyen, batmakta olan güneşi yiyerek ve güneşin ruhuyla beslenen canlılar olarak betimlemiştir.
Türk Modern şiirinin en önemli isimlerinden Nazım Hikmet’in “Dünyayı Verelim Çocuklara” başlıklı şiirinde dünya ve onun parçası olan elma, ekmek ve ağaç insanlar tarafından alınıp verilecek birer nesne olarak görülmekte ve dünya alınıp verilen bir nesne olmanın dışında “öğrenen” rolüne indirgenerek insanın dışında bir olgu ya da onun bir malzemesi olarak algılanmaktadır.
“Güneşi İçenlerin Türküsü” başlıklı şiirinde Nazım Hikmet, duygu dolu ve belki de sembolik bir anlatımla insan ve güneşten birer düşmanmışçasına bahsetmekte ve insanlara doğa güçleriyle savaşan birer kahramanlarmış gibi hücum etmeyi önermektedir. “Akın var/ Güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz/ Güneşin zaptı yakın!”
Ahmet Hamdi Tanpınar şiirlerinde ise güzel yalnızca hoş olan değildir, aynı zamanda; hayaldir, gizemdir, sonsuzluktur, gecedir. Bu göz ile bakıldığında okuyucu; çevresinde, özellikle doğada var olan nesneleri, elbise giymiş birer somut göstergeli güzellik olarak algılar. Çünkü doğa, şairin gözünde öylesine güzeldir ki, artık çevresinde güzellik adına ne varsa hepsi onun için doğaya benzer. Nitekim bazı şiirlerinde bu iki kavram, doğa ve güzellik birbirinin yerine geçecek kadar özdeşleşir. Tanpınar her şeye tabiatın gözüyle baktığı için, söz konusu dünyayı kendi dünyasında bireysel ve sosyal yaşamla öylesine örtüştürür ki, tabiatın güzellikleri ile sosyal yaşamı biçimlendirir, sosyal yaşamın çirkinlikleriyle de doğayı tanımlar. “Hatırlama” isimli şiirinde doğadan insana, daha doğrusu, kadının güzelliğine geçer. Burada da kadının güzelliği doğanın güzelliğine, doğanın güzelliği de kadının güzelliğine dönüşmektedir. Bu güzellikle şair, sevgilisinin kendinde uyandırdığı duyguları anlatmaktadır. Ama kendisinde uyanan güzellik ne olursa olsun, o tabiattaki güzelliğin bir benzeridir.
Orhan Veli’nin bir bahar gününü tasvir ettiği “İstanbul’u Dinliyorum” başlıklı şiirinde insan, İstanbul’da ya doğal ve insan yapısı olan bütün çevreyle bütünleşmekte olan varlık olarak betimlenmiş ya da bütünü dinleyen bir parça olarak çevresinden soyutlanarak bir gözlemciye ya da kayıt cihazına indirgenmiştir.
Bedri Rahmi Eyüboğlu tabiata bir çocuk ruhu ile bakan yeni resmin izinde olan bir ressamdır. Şiirlerinde de bu yolda ilerler. Onun şiirlerinde tabiatın bir parçası olan insan bütün hâlleri ile yer alır. Şiirinde yabancılık hissi uyandıran hiçbir kullanım yer almaz. İmgesiz yalın bir anlatımla şair, okuyucusunu aynı hissin içine sokar.
Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece” isimli şiirinin “O Zaman Av Bitti” bölümünde yer alan dizelerinde de “geyik”, “av” motifiyle ilişkilendirilerek, bir “doğa” simgesi olarak kullanılır. “O Zaman Av Bitti”de “geyik” doğaya ilişkin bir imge, bir doğa simgesi olduğu ortaya çıkar. Anlatıcı açısından, geyiğin avı, simgesel olarak “son av”dır; avcı-toplayıcı toplumun sonu, tarım toplumunun başlangıcı, ataerkilliğin sonu, anaerkilliğin başlangıcı, yabanlığın sonu, uygarlığın başlangıcıdır. Sonuç olarak, Dünyanın En Güzel Arabistanı’nda geyik, kadını ve doğayı simgeler. Şairin arzu ettiği, “Göğe Bakma Durağı”nda olduğu gibi şehirden, insanlardan kaçmak, “Geyikli Gece”ye, yani kadına ve tabiata ulaşmaktır. Dolayısıyla “yaşamın kaynağı doğa ve kadındır” düşüncesinin iletilmesi eserde işlevsel bir önem taşımaktadır.
Sezai Karakoç’un ise başta “Av Edebiyatı” şiiri olmak üzere tabiatın tahrip edilmemesi, hayvanların katledilmemesi merkezinde kaleme aldığı şiirleri vardır. Sezai Karakoç’un şiir ve düşünce yazılarında tabiata bakış açısını oluşturan temel öge, İslamî duyuştur. Karakoç’un kimi şiirlerinde tabiat ile birlikte hayvanların katli de düzenin bozulmasına yol açtığı için tabiatı tahrip eden başta avcılara, genel anlamda ise “insanlara” öğütler verilir. Karakoç’un “Av Edebiyatı” şiiri avcı, hayvan ve doğadan müteşekkil üçlü bir ağ üzerine inşa edilmiştir. “Ben avcı olamam gül koparamam” diyen Karakoç için tabiat Allah’ı, Hz. Peygamber’i ve sevgiliyi anlatmak için bir araçtır.
“Köpük” şiirinde ise, sevgilinin yanı sıra Yasin suresi ile tabiat arasında bağ kuran Karakoç, “Kar Anıtı” şiirinde karı izlerken, “karın sağladığı o beyaz kent”te bir taraftan karın şehri ve tabiatı temizlemesi ile “az rastlanır bir mutluluk” duyar diğer taraftan dağa, ağaçlara ve aya bakıp Hz. Musa’yı ve Hz. Muhammet’in mucizelerini hatırlar. “Kış Anıtı” ve “Ötesini Söylemeyeceğim” şiirlerinde ise tabiat, diriliş erlerinin yardımına koşan bir nevi ilham kaynağıdır.
Gülten Akın’a göre şiir bir başkaldırı ve dönüştürme aracıdır. Dünyayı yeniden kuran, düzenleyen bir türdür. Şiirin ana malzemesi hayattır, dünyadır ve şiir hayattan aldığı malzemelerle tekrar yeni bir hayat, yeni bir düzen kurar. İlk şiir kitabı Rüzgâr Saati’nde bulunan “Havada Bir Hoş Aydınlık” adlı şiirinde, dış tabiatta baharla birlikte bir tazelenmenin, insan tabiatında ise buna paralel olarak bir yaşama sevincinin belirdiğini ifade eder. Ancak, hayatı umut ve yaşama sevinciyle algılayan insanın, şehre gitmekle, hem bunları hem de kendisini unutturduğunu şöyle dile getirir: “Yürekte bir yavru serçe/ Çırpına çırpına yorulur/ Çay denize gitti gider/ Yaban şehirlere giden unutulur.” Şiirde, duygu dünyası, tabiata ait “serçe”, “çay” ve “deniz” gibi kavramlarla ilinti kurularak açıklanmaya çalışılır. Çırpınan ve yorulan “yavru serçe”, anlatıcının umudunu ve özgürlüğünü işaret etmekte, “deniz”e akan “çay” ise, özgürlüğe kavuşmayı sezdirmektedir. Şiirlerini kadın duyarlılığı ile yazan Akın’da doğa, çevre ve insan ilişkisinin izleri “Beni Sorarsan” isimli şiirinde de görülür. Bu şiirin ilk mısrasından itibaren yoğun bir yalnızlıkla karşı karşıya kalırız. Kışla beraber kendi içine çekilen doğa gibi şair de yalnızdır: “Beni sorarsan, Kış işte.”
Metin Güven’in 2008 yılında yayımladığı “Kedi Uykuları” isimli kitabı için de insan, hayvan, doğa ve çevrenin bireşimidir diyebiliriz. Güven’in “Kedi Uykuları”nda yakaladığı üslup sanki hayata ve doğaya tutulan şiirsel ayna gibidir. “Bahçe”. “Arkabahçe”, “Hevenk”, ”Köy”, “Yaz”, “Kırmızı Değirmen”, “Sardunya, Yaseminler Ve Yönelişler Arasında” başlıklı şiirleri sağlam bir dünya görüşü, hümanizm tuzağına düşmeden varılmış ve yakalanmış doğa ve insan sevgisiyle vefalı davranmayı önemseyen bir şairin dünyadaki varoluşunun verimiyle yazılmış şiirlerdir.
Türk şiirinde yukarıda verilen örneklerin dışında doğa, çevre motiflerinin hâkim olduğu pek çok eser bulunabilir fakat bu eserlerin düzenli bir biçemle çağımızın ekolojik sorunlarıyla ilgilendiği söylenemez. Ekopoetika ya da ekoşiir Türk şiiri için yeni kavramlardır. Batı’da yirminci yüzyılın sonlarına doğru varlığı kabul edilen çevre sorunlarına karşı edebiyatın bir tepkisi olarak yazılıp çizilen, tartışılmaya başlanan ekoeleştirinin, ekoşiirin Türk edebiyatında da yer bulması, üzerinde düşünülüp tartışılması kayda değer bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
Yazınsal kuramların ilgisini insan dışındaki çevreyi ve canlıları incelemeye yönlendiren ekoeleştiri, yazınsal metinlerde şimdiye kadar yerleşmiş geleneksel doğa kavramını yıkarak bilimsel bir çevre görüşünün kabul edilmesini sağlamıştır. Ekolojinin vazgeçilmez öğesi olan doğadaki her bir parçanın birbirine bağımlılığı ilkesinden yola çıkarak insan merkezli düşünce sistemini köklerinden sarsmıştır. Bunun yerine eşitlik ilkesine dayanan ve insanı milyonlarca diğer türden yalnızca biri olarak gören bir dünya görüşünü ortaya atmıştır. Kısacası, toplumsal ve kişisel bazda radikal değişiklikler öngören ekoeleştirel kuram, insan düşüncelerini şekillendirip, yönlendirme gücüne sahip olan edebiyata çevre bilincinin yerleştirilmesi konusunda çok önemli roller yükleyerek, doğayla dost yeni bir dünya görüşü için çalışır.
Son yıllarda Elif Sofya, Anita Sezgener, Naze Nejla Yerlikaya, Güven Turan, Nazmi Ağıl, Süreyya Berfe, Gürgenç Korkmazel, Turgay Fișekçi ve Hüseyin Kıran gibi pek çok şair farklı ekolojik sorunlara değinmekle yetinmeyip aynı zamanda dil ve ekoloji arasındaki ilişkiyi irdelemekte ve deneysel anlatım teknikleri keşfetmektedir. Örneğin, Nazmi Ağıl’ın insan-hayvan karşılaşmalarına esprili bir dille değindiği Kokarca Aramak (2005) başlıklı kitabından tutun da Elif Sofya’nın Dik Âlâ (2014) başlıklı kitabına kadar pek çok eser Türkiye’de yeni bir ekoşiir tartışmasının doğduğunu göstermektedir. Nitekim 2015’te yayınlanan Cinayşe adlı feminist kültür-sanat dergisinin on dördüncü sayısının “Ekolojik Şiir” konusuna ayrılması ve bu sayıda pek çok Türk ve yabancı şair ve eleştirmene yer verilmesi de bu alanın yükselişte olduğunun kanıtıdır.
fy
2-Serpil Oppermann, Ekoeleştiri, 2009
3-Önder Adalı, Şiirin Hikâyesi, Onaltıkırkbeş, 2009, Sayı:30
4-Mustafa KARABULUT, Cenap Şahabettin’in Şiirlerinde Tabiat İnsan Ruhu İlişkisi, International Journal of
Languages’ Education and Teaching, 2015
5-Mehmet Emin Uludağ, Ahmet Hamdi Tanpınar Şiirlerinde Güzel Kavramı Üzerine Bir İnceleme, Dicle
Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi, 2014, Sayı: 22
6-Sıla Ozan, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Şiirlerinde Görsellik, Yüksek Lisans Tezi, 2011
7-Zübeyde Şenderin, Turgut Uyar’ın Şiirinde Kent Yaşamı Ve Birey, İletişim Kuram Ve Araştırma Dergisi,
2016, Sayı: 43
8-Filiz Furtuna, Sezai Karakoç Şiirlerinde Tabiat Ve Kültür Unsurları, KMÜ Sosyal ve Ekonomı̇k Araştırmalar
Dergı̇si, 2014, Sayı: 16 (Özel Sayı II)
9-Dilek Bulut, Çevre Ve Edebiyat: Yeni Bir Yazın Kuramı Olarak Ekoeleştiri, Littera, 2005, Sayı: 17
10- Arda Arıkan, Edebi Metinlerin Çözümlenmesi Ve Ekoeleştiri, MJH Akdeniz.edu.tr, 2011
11-Yrd.Dç.Dr.Meliz Ergin, Yrd.Dç.Dr. Özen Nergis Dolcerecca, Edebiyatta Ekoeleştirel Yaklaşımlar: Ekoşiir
Ve Elif Sofya, Sefad, 2016, Sayı: 36
7 Kasım 2021 Pazar
kim?
7 Ekim 2021 Perşembe
ikinci eşik...
26 Eylül 2021 Pazar
birinci eşik...
24 Temmuz 2021 Cumartesi
9 Mayıs 2021 Pazar
hatırlamayı unutmak
ali şiir yazıyor mu sevgilim
ali de ayşe gibi
salondaki peteği kapatıp
kendi çapında şiir karalıyor mu
ilaç alıp bunu düşünüyorum
her şey ben tam uyumak üzereyken olmuş gibi
net hatırlamıyorum ama kesin biliyorum
seni sevmek bir suya götürdü beni
bir suya gittim
dönemiyorum
insan bazen dönemiyor sevgilim
her sabah dilinin altına bir sözcük daha bırakıp dönemiyor
ben bir ilk
tam uyumak üzereyken nerelerden
ben bir ilk
uyanır uyanmaz nerelerden
dönemedim
bir dağın belindeki ağaçları hınçla sallamak diye bir ilaç
ambulanstan yol istemek adlı bir atak
ve bir ay kadar koşmak bana iyi geldi
bana iyi geldi ne demek
sabahları bana içimdeki deşik
etimdeki işaret
sabahları bana son anda ölmemiş olmanın öfkesi
sabahları bana sert sessiz harfler
sabahları içimin en güzel yeri
senden bana dökülen incilerim sevgilim
dökülüyor
kaşıma sabahları içimi
dünyada çok önemli şeyler oldu
ama ben de sizin eve baktım
bir tayın bir taya baktığı
bir tayın bir taya uzun uzun baktığı
bir tayın bir tayı bıraktığı gibi
dünyada çok önemli şeyler oldu
atlar yalnız kalmamak için bu kadar koşarlar diyen o at
yalnızlar koşarken de yalnızdır diyen o at
yalnızlar öperken de yalnız
ben sana sımsıkı sarılırken de
o at buramdaydı
bu ses nereden geliyor dediğim o gün
göğsümdeki at kardeşlerim
göğsümdeki at yere uzandı
dünyada çok önemli şeyler oldu
hem ölmedim yüzükoyun
hem alnımda yeryüzü
ölürüm dediğim yerde ev yaptım
hatırlamayı unutma sevgilim
kırılmasın diye yükseklere bıraktığın o şeyleri
hatırlamayı unutma
dağların belindeki ağaçlardan çıkardığım hışırtıyı
bu ses nereden geliyor dediğin zamanı
o sesin sadece sana gelmesindeki rüzgârı
unutma
bazı sesleri sadece atların duyduğunu
ve bu yüzden yalnız olduklarını atların
yalnızlıktan koştuklarını
görmek ve duymakla düştüğün ovayı
yediğin kırbacı
edindiğin vebayı unutma
insan bazen unutup ölemiyor
dünyanın sonunu görüp
unutup
ölemiyor
nefis bir hevesle
başka neresine gider
başka nereme gidebilirim ki deyip
göğsümdeki kazı alanına gittiğim o gün
yerdeydi her şey
yerdeydi herkes
üzerini örtüp sen uyu dedim
sen uyu
ben bu yerde biraz daha bağdaş kurup
sen uyu
ben biraz artık hiç uyumayacağım
ancak yükseklerde unutabilirim diyerek çıktığım ağaçlar
yerleştiğim ilaçlar
indiğim ovalar
seni bir ormanda bulup
bütün yokuşlardan sonra
dümdüz bir yerde kaybetmiş olmak da marifet sevgilim
şimdi uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında
bana ne iyi gelir
bana ne iyi gelir
uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında
sevgilim
yatağın kırışmamış düzlüğü
yastığın olmayan çukuru
her şey neden bu kadar pırıl
her şey neden bu kadar aklımda
göğsündeki çöl
sırtımdaki vaha
reçinenin ağaca yapıştığı gibi
hiddetle yapışıyordun bana
senden sonra
dünyada çok önemli şeyler oldu
uçtum
birine bakmıştım deyip içine girdiğim yüzlerden
biri yokmuş içinizde diyerek çıktım
biri yokmuş her sabah
biri yokmuş her masa
biri yokmuş her çarşı
çalışmayan bir aleti kapatıp açmak gibi
beni de her gece kapatıp kapatıp
her sabah açan yeryüzü
sanki dünyaya gelmedim de
olmayan bir yerde
olmayan birine bakıp bakıp çıktım ben
düşersem kendim düşerim diye
hem güzel uçtum
hem muazzam düştüm
sağ
salim
sensiz ve ayaküstü
artık insan bana iyi gelmiyor
artık insan bize iyi gelmiyor diyerek
beraber havalandığımız göğü
tek başına ve hiçbir yere değmeden düşmek
düşmek nefisti sevgilim
yere ilk indiğimde
bir ağacı sallar gibi salladılar beni
yere ilk indiğimde
şimdi ben neyin yanındayım dedim
ne benim yanımda
boğazımdaki yumruyu
boğazımdaki yumruyu
göğüs kafesimi
eklem yerlerimi
seni ve bunu yerde anlatmamı benden bekleme
“düşen şeylerin gürültüsü”nü
konusu olmayan bir mutsuzluğu
anlatmamı benden bekleme
insanı çok aşağıya yapmışlar sevgilim
insanı çok aşağıya
içine çok yeryüzü
içine çok dünya
biliyorsun
yükseldiğimiz gökte
bu da olsa yer yarılır
bu da olsa dünya durur dediğimiz her şey oldu
dünya durmadı
biliyorsun
bir kere saçlarını çok
bir kere sımsıkı
bir kere tutam tutam
üç yıl arkaya doğru tarayıp
üç yıl bir muska gibi yanımda sakladım
biliyorsun
senin saçlarınla başlayıp
nasıl oluyorsa
benimle devam etmiş
insan sevmeyen
insan sevmeyen ama kırlara katkı sunan bir yüzün kapkaranlık bir ormanın vardı
ormanımız
düşsem ölürüm
düşsek ölürüz dediğimiz o ormanda
sana edilmiş bir yemin gibi
başında beklemediğim cümle
dalını budamadığım ağaç
eğilmediğim yüz kalmadı
sevgilim
bir şey var
artık kuramadığım kurmalı bir saat
başımda çın çın öten bir demir
dönemediğim bir yer
fırlatmak için bir odaya koyup
her gece salladığım bir cümle
durup dururken başına geldiğim
başıma gelen bir heves
bir serinlik
gittikçe kalbimi gagalayan bir kuş
sevdiği şeye dokunmadan etrafını döndüğüm
içimde sessizce büyüyen bir yer
düşmek değil
çakılmak isteği
beni artık çağırma sevgilim
kırınla
ovanla
etinle
saçınla
beni artık çağırma
başından beri içimde birbirine bakan
birbirine değmemiş iki tay var
ben bir yere batayım
bir yer bana batsın arzusu
ben bir yere çarpayım
bir yer bana çarpsın hevesi
beni delinme
beni parçalanma isteği
beni taylarını saldığı gün cam yiyen bir at
beni kardeşlerini çiğneyen genlerim
beni tam ortasında kaldığım dünya
beni Allah
günde beş defa
olmamışım diye geri çağırıyor
sen beni çağırma
yeryüzünde bazı konular yok
bazıları da hiç kapanmıyor diye
seni ateş ve suyla değil
toz ve demirle değil
künçle
hınçla
utançla icat ettim
başkasın sen
başkadır ağzın
başka bir ağaca benziyorsun
yüzünde başka bir orman var diye diye
seni ben
hem ormanına girip
hem hiçbir dalına değmeyerek
dokunmayarak hiçbir ağacına
içimi taşlara
sırtımı duvarlara süre süre
seni ben
gövdemse tir tir titreyen bir kuş
ters dönmüş bir kaplumbağa
seni ben
durup dururken değil
içinde sıkıldığım bir yeryüzü
içimde sıkılan bir yeryüzü var
diye diye icat ettim sevgilim
ben
hevesim kursağımda burada
buralarda
sen
mucidini öldüren her icat gibi
ne işe yaradığını bilmeyen bir alet gibi
orada oralarda
herkes durmuş birbirine bakıyor
herkes durmuş birbirine neden bakıyor
sürekli beni aşağıdan çağıran biri
bir hırıltı olarak iniyorum çarşılara
çarşılar renkli
çarşılar
dağılmışım
beni yanlış toplamışlar gibi
sevgilim
artık başım tam gövdemin üstünde değil
rüzgâr alan yerlerim
su geçiren yerlerim
karın boşluğumda tayını salan atın sesi
kulaklarımda göğe fırlatılmış
hep birbirine çarpan iki taşın sesi
ağacıma salıncak kuranların sesi
sorduğum herkes seni uzaktan tanıyor
gittiğim her yerden az önce çıkmışsın
kime baksam
kim bana baksa
içimde incinmiş bir atın o son cümlesi
ölmek değil
asılmak istiyordum
dünyaya tayımı saldığım günden beri
şimdi
kim bilir nerede değilim diyerek
günler yanımdan
günler önümden
günler içimden
etinle geçiyor sevgilim
etinle
seni göğsüme takıp çıktığım rüzgârlar ne güzel
ne güzel vurulduğum yerlerde yürüyebilmen
evine rüzgâr götürebilmen
aşağı bakabilmen ne güzel
ağzınla kuş tutman
kılı kırk yarman
derini yüzmeden
yeni bir deriye değdirebilmen ne güzel
içimde bir yer bir yere değiyor
kenarları kalkıyor aklımın
kime değsem
kim bana değse
o tören
düşerken biçim almış bir gövdeydim
beni ancak düşerken sevebilirlerdi
düşmek yapraklıdır sevgilim
önce dökülüyorum zannediyor insan
yana eğilmiş bir ağaç gibi
dizlerimin orada başlayan harp
omuzlarımda titremeye dönüştüğü zaman
vakti gelen bir yaprak
nasıl hem döküldüğünü zannedip
hem düşüyorsa ağaçtan
nasıl iniyorsa öyle yere
öyle görkemli
öyle yavaş
öyle un gibi
bakıp teni cam olan birinin boynuna
şahdamarına
seni tamamen unuttum
ama etinin içini görüyorum
saçlarının dibini
razı bir rüzgâr gibi
azar azar da olsa
senden artık uyurken dökülüyorum kendi etrafıma
kendi etrafıma sevgilim
dal dal
yaprak yaprak
günde birkaç defa
hafif sıyırıklarla
çünkü yapraklar sevgilim
düştükten çok sonra inanırlarmış
artık ağaçta olmadıklarına
çünkü yaprağın daldaki boşluğu
yine o yaprağın kendisi kadar
süzüle süzüle sevgilim
süzüle süzüle
döküldükten sonra da ağacını anlatan yapraklar gibi
şimdi günlerim hiç geçmiyor olabilir
ama geçmişim çok güzel gidiyor
geçmişim
bir yere gitmiş de gelecekmiş gibi
geçmişim
anlamadım ki
nereden geçmiş
düşmek yapraklıdır sevgilim
unutmak çiçekli
Seyyidhan Kömürcü, Kendinin Ağacı
6 Nisan 2021 Salı
Geceleyin Gökkuşağı
Gökhan Arslan/Akatalpa, Şubat 2013, Sayı:158
4 Nisan 2021 Pazar
bir duayı tekrar eder gibi...
21 Mart 2021 Pazar
İstanbul bütün özlemlerin atasıdır...
Besmele çekip doğruldum. Muharrem Sönmez'in "Faili Meşum" başlıklı şiiri geldi aklıma. "Zamanın yüzündeki anlamını seviyorum" dizesiyle başlar, "Evde bir yalnızlık var/Kimin?/Sormaya korkuyorum inan/Üstüme kalacak diye" dizeleriyle biter. Kısa ve etkileyici bir şiirdir vesselam. Elim telefona gitti. Kripto para piyasalarına göz gezdirdim kısa süre. Küçük bir miktar "polkadot" yatırımım vardı. 277 TL. limitli fiyattan satış emri verdim. Alıcı vardı ki hemen satıldı. 400 TL'de kâr bıraktı, fena değil hem de hiç fena değil. Bakınız, bu piyasada uzun vadeli değil kısa vadeli düşünüyor, genellikle al-sat trader işlemleri yapıyorum. Yaptığım işlemleri kısaca, düşüşte destekten al, yüksekte dirençten sat, prensibiyle açıklayabilirim. Sonra haber sitelerine, ekonomi sayfalarına göz gezdirdim. Merkez Bankasındaki görev değişikliği gündemdeki sıcaklığını koruyor, İstanbul Sözleşmesinin iptaline, Gezi Parkının bir vakfa devredilmesine tepkiler sürüyordu. Türkiye'de yaşamanın bungun ağırlığı dedim kendi kendime konuşarak. Türkiye'de yaşamaktan da, bu ağırlığı hergün ruhumda hiseetmekten de bıktım. Bir el uzatan, ne bileyim bir yol gösteren olsa da kaçıp gitsem buralardan. Kaçıp gitsem öz yurdumdan. Kafavis her ne kadar "yeni bir ülke bulamazsın" demiş olsa da başka ülkeler, başka şehirler, başka toprakları yurt edinsem.
Aklınızdan Norveç mi geçiyor efendimiz dedi Modric. Modric, bizim Olrıc'ın kuzeni.
Modric'i duymazdan geldim. Norveç soğuktur. Yazı kışı, gecesi gündüzü belirsizdir. Hem ben işi, kışı, soğuğu sevmem ki. Norveç buz gibidir, kuzey ülkeleri olmaz fakat İspanya veya Portekiz olabilir diyerek iç geçirdim. Yataktan indim, pencereden caddeye baktım. Kimseler görünmüyordu. Odalarda boş boş gezindim. Çiçekleri suladım. Ekmek kızartıp, çay demledim kendime. Demlediğim çayı ince belli bardakta tek başıma yudumladım.
Ahmed Arif "Bir ben bileceğim oysa/Ne afat sevdim/(...)Seni bahar gibi düşünüyorum" der.
Telefondan Melike Demirağ videosunu bulup, sesini açtım.
"Şimdi İstanbul'da olmak vardı anasını satayım, püfür püfür bir vapurun yan tarafında"
Gözlerimi kapadım. Ortaköy'de Nevruz Ateşi yaktığımızı ve yükselen vahşi alevlerin üstünden elele tutuşarak atladığımızı düşledim.
fy



