Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

14 Kasım 2014 Cuma

kukla sahnesi


"Bana sorarsan, dünya aşağı yukarı bir kukla sahnesidir bence. Ama insan perdenin arkasına bakıp kuklacının da ellerinden ayaklarından yukarıya doğru yükselen iplerle bağlı olduğunu görünce, kuklacının iplerinin de başka bir kuklacının ellerinde olduğunu, o kuklacının iplerini de daha yukarıda olan başka bir kuklacının çektiğini, her kuklacıdan bir üstteki kuklacıya uzanan sonsuz bir kuklacılar zincirinin varolduğunu anlıyor. Kökenleri sonsuzlukta olan bu iplerin, birçok değerli insanın yaşamına kanla ve cinnetle son veren sahne oyunlarında kullanıldığını çok gördüm ben hayatımda. Ülkelerin kana ve ateşe boğulmasında da."
Cormac McCarty/O Güzel Atlar, syf.245

Yara hikâyesi


"Yara izleri bir tür tarihtir ne de olsa, tartışılamayacak kadar şahsi hikâyeler tarafından yaratılmış olabilirler."

Damon Galgut/Sahtekâr, syf. 96

12 Kasım 2014 Çarşamba

Nişane


Ben, alnında yalnızlık nişânesiyle doğan kullar zümresindenim.
Issızlığa yakışırım.

fy

11 Kasım 2014 Salı

Ayfer Vardar/Yüzünü Sevdiğim


Büyülü Ceket Ya da Büyülü Telefon



Yukarıdaki görüntüyü bu sabah sosyal medyada gördüm. Bu görüntüyü ilk oluşturan kişi her kimse, düşgücü bir hayli kuvvetli olmalı ya da "Dino Buzzati" nin "Büyülü Ceket" isimli öyküsünden ilham almış olabilir diye düşündüm.

Dino Buzzati İtalyan Edebiyatının geç keşfedilen isimlerinden biri. Üslubu Kafka'ya benzetiliyor. Yazdıkları kendi ülkesinden önce Fransa'da kabul görmüş olan Buzzati'nin "Tatar Çölü" isimli romanı için edebiyat çevrelerinde şöyle bir görüş vardır: "Roman okurları ikiye ayrılır. Tatar Çölü'nü okuyanlar ve okumayanlar."

Buzzati'nin Tatar Çölü isimli kitabını irdeleyen Ercan Dansuk'a ait bir yazıyı daha önce bu sayfalarda yayımlamıştım. Okumayanlar için linki buradan tekrar veriyorum. http://mabelard.blogspot.com.tr/2014/03/tatar-colu.html

Tekrar üstteki görüntüye gelirsek... Dino Buzzati "Büyülü Ceket" isimli öyküsünde, tanıştığı gizemli bir terzide kendisine yeni bir takım elbise diktiren öykü kahramanının, giydiği ceketin cebine elini soktuğu her seferinde onbin liretlik kâğıt para bulmasını ve para hırsıyla insanî değerlerden uzaklaşma sürecini, en sonunda da ceketi yakarak yok etme eylemini anlatır.

Telefondan, ya da ceketten. Paraya, üretmeden, çalışmadan kolayca ulaşmak.

Benzerlik şaşırtıcı.

Böyle bir buluşun gerçek olduğunu düşünelim bir anlığına. Ve herkesin böylesi bir telefona sahip olduğunu hayâl edelim.

Bütün üretim çarkları dururdu. Küresel ekonomik kriz kaçınılmaz olurdu. Ve insanoğlu sonunda dayanamayıp tıpkı Dino Buzzati'nin öyküsündeki ceketin imha edilişi gibi bu telefonları imha etme yöntemini seçerdi muhtemelen.

fy


9 Kasım 2014 Pazar

Aşkın Yanlış Odası


Yanlışlıkla hangi aşkın odasına girsem
Ellerin düşlerime süzülür

Seninle savaşım bitmeyecek
Işıklar...sesler
Kadınlarda dolaşır gözü kapalı aşkın ve
Nedense sevgilim olamıyorsun.

Asi aşkın odası hangisiydi
Odada içtiğim şarap
Varoluşunla beyaz yatağa kapanırken
Katmanlar arasında davetkâr ağzın
Ayaklanmış küçük çayırın sofrasında.

Dudakların yarısı ısırılmış kırmızı üzüm
Soğuk ellerinde kahve fincanı
Gözlerin dünyanın sonunu bekleyen 
Beni kuşatan bu özel duvarlar arasında.

Bir şey yok...yanan...duvarı hangisiydi yanlış aşkın
Senden dökülmüş kendini tamamlayan bal
Sahibini sokan arıları olan
Öyle bir bal ki her şeye nüfuz eder...eller okşamaya çekinir.

Onca ilk defa kalbimde okunman ve sen böyle sonsuz yanlış aşkın odasında
Pencereler her şeye açık
Kimsesi olmayan bu zindanda
Kalbimin üstüne kapanan
Kötülük benimle çıkıp gitmeyecek
Hiçbir zaman.

Zabi Hamis, Çağdaş Arap Şiirleri Antolojisi, syf.21,22
Çeviri: Metin Fındıkçı

Tarçın Dükkânları


"Bianka, o büyüleyici Bianka benim için bir sır. İnatla inceliyorum onu, tutkuyla ve de umarsızca, pul albümü de bana yol gösteriyor. Neden yapıyorum bunu? Bir pul albümü psikoloji kitabı gibi temel alınabilir mi? Ne cahilce bir soru! Bir pul albümü evrensel bir kitaptır, insan hakkında bilinebilecek her şeyin bir özetidir. Elbette ki yalnızca imalar, dokundurmalar ve üstü kapalı sözcüklerle. Kitabın sayfaları arasından geçen o kızıl ipi, alev alev yanan izi bulabilmek için belli bir zekâya, yürekliliğe, hayalgücüne ihtiyacınız olacaktır.

Ne olursa olsun bir şeyden kaçınmalısınız: darkafalılıktan, bilgiçlikten, dargörüşlü olmaktan. Birçok şey birbirine bağlıdır, birçok ip aynı makaranın ipidir. Bazı kitapların satırlarının arasından sürüler halinde havalanan kırlangıçları gördünüz mü hiç, mısra mısra uçuşan, titreşen, ince uzun kırlangıçları? Bu kuşların uçuşlarını okumak gerek...

Ama gelin Bianka'ya dönelim. Hareketleri ne kadar içe dokunan bir güzellikte! Hepsini düşünerek yapıyor; yüzlerce yıl düşünülmüş. Tanrıya güvenle başlanmış hareketler, sanki kaderin onu nereye götüreceğini ve kaçınılmaz gelişmesini önceden biliyormuş gibi. Bazen parkta onun karşısında otururken ona gözlerimle bir şey sormak, düşüncelerimde ondan bir şey dilemek istiyorum. Ama daha ben dileğimi dile getirmeden o yanıt vermiş oluyor. Kısa, delici bir bakışla ve hüzünle yanıt vermiş oluyor.

Neden başını öne eğiyor? Böyle dikkatle, düşünceli gözlerini diktiği şey ne? Hayatı bunca umarsızca üzüntülü mü? Her şeye rağmen  o boyun eğişi saygınca ve gururla taşımıyor mu, sanki her şey olduğu gibi kalacakmış gibi; sanki elinden bütün sevinçleri alan o keşif, ona bunun yerine bir dokunulmazlık, yalnızca gönüllü boyun eğişte bulunabilecek daha üstün bir özgürlük sağlamış gibi.

Dadısıyla birlikte karşımdaki bankta oturuyor, her ikisi de  kitap okuyor. Beyaz giysisi -zaten onu başka renk bir giysi içinde görmedim hiç- açılmış bir çiçek gibi oturduğu yere yayılmış. İnce, esmer bacaklarını önde anlatılmaz  bir zarafetle çaprazlamış. Ona dokunmak, salt böyle bir dokunuşun kutsallığı yüzünden acı verici olmalı.

Kitapları kapatıp kalkıyorlar. Bianka bana kısaca bir göz atıp ateşli selamıma karşılık veriyor, dadısının uzun, esnek adımlarının ritmine ayak uydurarak rahat adımlarla uzaklaşıyor.

Bruno Schulz/Tarçın Dükkânları, syf.160,161

Ornella Vanoni/Dettagli


4 Kasım 2014 Salı

Çay



Şairlerin çayı bir başka içtiğini ilk anladığımda onüç yaşımdaydım.

            Öğretmen adeta mısralardaki çayı yudumlar gibi okumuştu şu mısraları;

            Çaycı getir ilaç kokulu çaydan
            Dakika düşelim senelik paydan
            Zindanda dakika farksızdır aydan
            Karıştır çayını zaman erisin
            Köpük köpük duman duman erisin…

O an ezberlemiştim bu mısraları. Sonrasında şiirin tamamını. Öğretmen o gün şiirden sadece bu bölümü okumuştu. Necip Fazıl’ın hapishane de içtiği çaylardan söz ederken…

Bence zamanı en iyi duyumsadığımız yer de çayı yudumladığımız zamanlardır.

            Yani bence…

            Şimdi de iş arası çay molası.

            Yani dışarıdan bakınca öyle.

            Gerçek de zamanın arasında zamana ara vermek gibi bir şey…

            Çay içmek delice bir şey…

Masamda “ay çöreği” de var. Bayılırım ay çöreğine. Sabah yiyecektim ama henüz yiyemedim. Belki az sonra bir başka çaya arkadaşlık edecek. Bakalım…

            Lafı ay çöreğiyle kestim.

            Ne diyordum ben?

            Çay…

            Dedim ya şairler çayı bir başka içiyor.

Tam bu anda  “çayı karşımda bir şairle içmek vardı” diyorum… Fatih Yavuz ile örneğin… 


Ya çok erken bir saatte ya da akşam üzeri. Düşüncem de “akşam kahvaltısı” var. Evde yemeğin olmadığı bir akşam. Bildik bir şair evi işte. Biraz yorgun bir akşam…Hafta sonuna yakın bir gün… Güzel bir film almışım. Üzerinde konuşulacak bir film. Çok önce izlemem gerekirken dün akşam izlediğim bir film örneğin “goya’nın hayaletleri” . Ünlü ressam… Engizisyon… İnsan ruhunun karanlıkları… Deliliğin kıyılarında ve en içinde ki yaşamlar…

            Akşam kahvaltısında tereyağlı yumurta. Gerisi teferruat…

            Nefis bir çay demlemişim…

“Terminal çayı değil şair çayı” diyorum… Çayları doldururken bir iki mısra da okumamak olmaz;

            Bir bardak demli çay
            Burukluğu gibi kalsın
            Gecenin ve sabahın tadı
            Yaşasın anılarımızda

            Konuğum ol, oturup
            Konuşalım bir akşam
            Ve uzatalım geceyi
            Sözün çubuğunu yakarak

            Karşımdaki şair  “kimden?” diyor. Ben “Ahmet Telli”.

            “Uzatalım geceyi” diyen şairi anmamak olmaz tabi.

Çay çok değerlidir şair için… Hani çayın kötüsü bile. Bir söz vardır biz de, örneğin birine bir bardak su verince “geçmişlerinin canına değsin” der. Öyle kıymetli yani…

Ben de demlediğim çay için “Can Yücel’in ruhuna deysin” diyorum. Şair “ne alaka?”

            Patlatıyorum şiiri Can babadan;

            Bileklerimizi morartmış yeni Alman kelepçesi
            Otobüsün kaloriferleri bozuldu Kaman’dan sonra
            Sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik
            Başımızda perensip sahibi bir başçavuş
            Niğde üzerinde Adana Cezaevine gidiyoruz
            Bir sen eksiktin ayışığı
            Gümüş bir tüy dikmek için manzaraya

Perensip” e gülüyoruz biraz. Adam çay içirmiyor “perensiplerinden” dolayı. Can bana acaba bir şey demiş midir diye bir iki kelam ediyoruz. Ya da o başçavuş şimdi nerededir diye … Bu sözden çok malzeme çıkar … Şiir tahlili de yaparız biraz. Bazı şiir bilmezlerin “perensip” kelimesi “prensip” diye düzeltip yazdıklarından söz ederiz… Karbonatlı çaya dahi razı olan şaire selam göndeririz…

            Yumurtada harika bu arada… Çay kadar olmasa da o da çok güzel…

Sohbeti çok da uzatmadan filme geçmek lazım. Çayı da çok demledim zaten. Akşam kahvaltısı ve film için…

            Masa öylece dursun.

            Filmden sonra toplanır.

            Ne güzel akşam…

            Çay…

            Yumurta…

            Şiir…

            Çay…

            Sohbet…

            Tebessüm…

            Çay…

            Film…

            Goya’nın hayaletleri…

            Çay…

            Film içinde molalar..

            Şairin Goya’ya hayranlık cümleleri…

            Dedim ya… Çay içmek harika bir şey…Çay içmek delice bir şey…

            Çay içmeyi bilmek lazım…

            Çay çay olduğunu ancak bir şair içiyorken hissediyordur…

            Çay içmek… Sahiden de delice bir şey değil mi?

            
Esat Selışık/Ayna İnsan, 2013 Sayı: 10