Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

14 Kasım 2020 Cumartesi

Adrese Teslim Şarkılar...

 

"Bir noktadan sonra insanlar barışamaz, ayrılamaz, dönemezler"

Murathan Mungan, Kadından Kentler, Syf.245

12 Eylül 2020 Cumartesi

ikimizin bildiği baharlar...



Seni, yatağında yakalamalıyım bir sabah erkenden
Yüzün saçlarınla saklı olmalı
Duymazsan adımlarımın sesini
Nefesim uyandırsın seni
Ya da
Omuzbaşına indirdiğim bir öpücükle uyandığında
Usulca açtığın gözlerin şaşırmalı gözlerimde
Ve o kısık
Özlem kokan sesinle
Hoş geldin demelisin

Ellerin beş kez uzansın boynumu avuçlamaya
Her defasında, beklemek yılgınlığıyla
Küskün çekilsin geriye
Dudakların da, gelen her güzel sözcüğü tutsak etsin isterse
Yeter ki bak gözlerime
Bak güneş gibi
Bakarsan sana denizimden kucaklayıp getirdiğim mavilerden veririm
Bakarsan avuçlarında yıldız kuşu olur, yanıbaşında sevinçli insanlar
Sonra martı gülüşleri
Bir de her sabah yeniden yaratılan
Bir yaşamın penceresi

Ardından haydi derim, ürkekliğine aldırmadan
Haydi gidelim seninle düşlerime
Boş bir film şeridinden düşeriz, belki
Bir tek ikimizin bildiği baharına
Sen, nazlı bir bebeksin ya
Alıp kucağıma anadenize götürürdüm avutmak için
Ama tam mavilerden geçerken
Yani denizden yani gökyüzünden gözlerinden yani
Yeniden yaratırken yaşamı işte
Sakın susma, ansızın gülümse olur mu?
Alnından bulutlar kalkıp gitsin böylece

Seni, yatağında yakalamalıyım bir sabah erkenden
Yüzün saçlarınla saklı olmalı.
Sen açık unutmuşsun da kapını
Duymamışsın gelişimi
Girip, saçlarında saklı yüzünü bin kez daha çizmeliyim beynime
Alnıma koymalıyım kirpiklerinin öldüren yanını
Ama sen uyandığında herşeyden habersiz
Dudaklarında bir bahar bulmalısın, kulaklarında martı sesleri
Ve avuçlarında,
Yeniden yaratılmış bir yaşamın penceresini

Zübeyir Kındıra


27 Ağustos 2020 Perşembe

ırayan bir cenneti anımsamanın rengi



Limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır

Gerçekten bir şey oluyor burada. Gizemli bir şey.
Bir denizaltı kadar görkemli ve garip.
Gri bir günde camlardan yağmuru seyretmek.
Saydam yusufçuklar yavaşça uzaklaşıyor ve beni
sana getiriyorlar topaz tapınaklarda.
Sen bir güneş tanrısı gibi gülümsüyorsun.
Biliyor musun kaç yıl tek başınaydım ben
karmaşanın içinde. Bir türlü tutunamıyordum işte.
Bir tek senin yanında yürümüştüm ben
topaz bir günde ve suya yakın.
Geceleri üstümü örterdin. Sonra konuşmazdın hiç.
Uzun süre konuşmazdık. Gözlerinde kaybolurdum.
Bu suskunluk anlaşılır bir şeydi. Deniz
ve karanlık yerlerden geçen bir nehrin sessizliği gibi...

Biliyor musun bir şey oluyor burada. Garip bir şey.
Bulanık bir suda yokoluş gibi.
Gözlerimde beyaz kelebekler uçuşuyor
ve beni kendime getiriyorlar yavaşça beyaz odalarda...

Unutuşum başka bir sendi. Ben ölüyordum Tropiko.
Unutuşun beyaz romansıyla ölüyordum.
Söyleyecek başka bir şeyim yok artık.
Unutmak istemiyordum oysa.
Güzel kalan yaralarda vardır çünkü...
Limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır.
Hiç unutmayan kadınlar vardır... limon kokulu...
herşeye rağmen... yağmur kalan kadınlar vardır...

Ben iyiyim şimdi. Sen nasılsın?

Lale Müldür, Anemon, Syf. 93

22 Ağustos 2020 Cumartesi

yok istediğim başka hiçbir şey

aleksandre loşluk

Susku altın tozlu bir cevap sende
Acı vermek mi istiyorsun, gizemi
                 Sürdürmek mi?
Gümüş bir kaptan su içip
                 Seni düşünüyorum
Senin altın tozlu suskunu.

Bırak barak bir Mevlevi
Uzaydan dönerek insin kalbine
Bırak herşey herşey
                 Eriyip gitsin
Ağızdan pastel gibi başını da öne eğsin
Doğulu musun, batılı mısın nesin?
Yoksa bölünmüş bir kişilik misin?
Yok gibisin, benim yok-sevgilim
Yoksa başka bir gezegenden mi
                  Geldin
Benimle uyu, kanatlarımız
                  Birbirine değsin
Yok istediğim başka hiçbir şey
                  Bu esrarengiz loşlukta.

Lale Müldür, kitap-lık, sayı: 89, 2005


12 Ağustos 2020 Çarşamba

kendiliğinden aydınlanmalar




"Bizi kovalayan ne çok şey var
Bir tütsü yakıyoruz dağılsın diye uğursuz anılar
Karşılıklı duran aynalarız sanki...
Aramıza giren her şey sonsuza gidiyor"

Lale Müldür, Anemon, syf.57

7 Haziran 2020 Pazar

'âşık her anı elinde tutmak ister'...


"Bir yaz cümlesi iyi edebilir miydi her şeyi?"

Halil İbrahim Polat, Arafta Zaman, Sayfa: 40

25 Mayıs 2020 Pazartesi

vakitler ve incelikler


Taksinin içinde oturmuş müşteri bekliyorum. Hava soğuk. Kış güneşi havanın ayazını kırmıyor ancak güneşin gri bulutların arasından sarı saçlarını azıcık göstermesi bile taksinin içini ısıtmaya yetiyordu. Biraz evvel karşıdan geldim. Bitkisel çayımı yudumlarken, gözümün ucuyla da havalimanına bıraktığım müşterinin unuttuğu çantayı inceliyorum. Görünüşte basit bir evrak çantasına benziyor. Açıp açmamakta kararsızım. Hatırlayıp geri döner de çantayı sorarsa “açıp baktım” demek istemiyorum. Başkasının eşyasını kurcalamanın bizim kitabımızda yeri yok çünkü. Gelmezse çantayı karakola teslim ederim ama bir yandan da içimdeki merak böceği zihnimi kemirip duruyor. Belki çantada kartviziti, önemli evrakları, para, vs. şeyleri vardır. Eğer kartviziti varsa arayıp söylerim çantasını takside unuttuğunu. İyilik, iyiliktir diye düşünüyorum. Evet, en doğrusu bakmak. Bakıp rahatlamak. Hem, çantanın içinde para falan varsa eğer, götürüp teslim ederim karakola.

Çantayı açıp bakıyorum. Orta bölmede birkaç kitap, not defteri, kitap broşürleri, gözlük kutusu var. Kafka’dan “Milena’ya Mektuplar” dikkatimi çekiyor. Lisede okumuştum Kafka’yı. Diğer kitabın adı “Kırmızı.” Yazarı Uwe Tımm. Çantanın ön gözünde cd’ler var. Ön gözde siyah ve kırmızı iki tane dolmakalem, çakmak, yarım sigara paketi, arka gözde edebiyat dergilerinden başka bir şey yok. Çoğu fanzin türü dergiler bunlar. Gördüklerimle biraz rahatlıyorum. Çantadakiler üstünde durmaya değmez şeyler gibi görünüyor. Fakat yine de emanet emanettir. Bunları bir şekilde sahibine ya da karakola teslim etmek gerekiyor.

Not defterinde belki isim adres vardır diyerek umutlanıyorum. İlk sayfaya bakıyorum. Yok. Hiçbir isim, adres, telefon yok. Şöyle bir karıştırıyorum defteri. El yazısıyla alınmış kısa kısa notlar. Her nota birer başlık konulmuş. Merak böceğim beni dürtüklüyor. Rastgele bir sayfa çevirip okumaya başlıyorum.

Kâhin

“Yeni tanışan iki insan ne konuşursa biz de oturmuş, öylesine, oradan buradan, şehrin simgelerinden konuşuyorduk. Portakal bahçelerinden, şalgamın nasıl mayalandığından, Toros dağlarının serinliğinden. 

Sonra sustu. Fantastik film kahramanlarını andıran bir kâhin edasıyla yüzüme baktı. Fısıldayarak, "El falına bakmamı ister misin?" dedi. Gülümsedim. Karikatür çizen bi’arkadaşım anlatmıştı. Çalıştığı gazetede günlük burç köşesini hazırlayacak kimse kalmayınca kısa süreliğine sakız manisi yazar gibi burçları yazmış. "Atıyordum" dediğini anımsayınca fala inanmam diyecektim ki lafı ağzımdan aldı. "Yıllardır el falı bakıyorum. Aslında bırakmıştım. Ama senin aurandan yayılan ışıkta ruhunun derinliğini gördüm. İzin ver, lütfen söyleyeceklerimi dinle" diye ısrar etti. Merakımdan inadı bıraktım. Gözleri göğe açılan mavi bir kapıya benziyordu. Etkilenmemek mümkün değildi. Başımı evet mânâsında hafifçe salladım. Elini uç veren taze bir sarmaşık dalı gibi uzatıp alnımın tam ortasına işaret parmağıyla dokundu. Bir süre trans hâlinde bekledi. Parmağını omzumdan bileklerime doğru usul usul indirdi. Sağ elimi avuçlarının içine aldı. Uzun uzun inceledi. Sonunda eskil bir yazıtın kil tabletlerini okur gibi "Senin kalbinde şapkalı düşler sözlüğü var. Farkında mısın?" dedi.”

Âh Toroslar. Torosları iyi bilirim. Çok gittim. Babam kamyon şoförüydü. Yaz tatillerinde yanında götürürdü beni. Pozantı geçidi yamandı. Hiç aman vermezdi. Çık babam çık. Yol bitmezdi. Mola verirdik Pozantı’da. Yol kenarına kurulan Yörük çadırlarından yiyecek, içecek alırdık. Yörük kadınları gözleme yaparlardı. Yanında buz gibi ayran. Bir keresinde epeyce yaşlı bir nineye denk gelmiştik çadırda. Fal bakıyordu. Ben yola çıkmak için huysuzluk edip duruyordum o sıra. Adımı, nereden gelip nereye gittiğimizi, okula gidip gitmediğimi soranlara ters ters yanıtlar veriyordum habire. Huysuzlandığımı gören Yörük Nine beni çağırmış, yanına varınca aç ağzını diyerek, dilimin üstüne bir akide şekeri bırakmış: “Yavrucuğum, gayri bu şekeri unutma. Ne zaman birine öfkelenecek olsan bu ânı hatırla, acı değil tatlı konuş e mi” demişti.

Ben o günden sonra kimseye acı söz konuşmadım. Meslek icabı bazen kızdığım, trafikte öfkelendiğim oluyor ama hemen geçmişte, Toroslarda, dilimin üstüne şeker bırakan Yörük Nineyi anımsıyor, öfkemi silip atıyorum yüzümün aynasından.

Not defterine dönüyorum yeniden. Bir sayfa daha çeviriyorum.

Alternatif Zaman Arayışları

“Geçmişe dönüp, oradaki hatıralara belleğimizin parmak uçlarıyla dokunmak, insanın ruh eşinin tenindeki orkestraya sevgiyle dokunmaya benzer ve sonu düş kırıklığı ile biten ilişkilerde geçmişe dokunmak sizi hiçbir koşulda gülümsetmiyorsa, biliniz ki, geçmişte olup bitenler unutuşun muhteşem yağmurlarında külliyen eriyip gitmiş demektir.

Böyle bir eriyişin karşısında alınacak tek önlem vardır. O da, ruhumuzla kalbimizin arasına bir süre mesafe koyulmasından ibarettir. Bu mesafeyi ruh mu, yoksa kalp mi koymalıdır, artık orasını baskın gelen varlığın o ândaki modu belirler. Geçmiş, zamanın yuttuğu en büyük lokmadır. İnsanı yaşamaya susatır. Geçmişe baktıkça zihnindeki mutlu anları bıraktığı gibi bulanlar ve geçmişi gülümseyerek anımsayanlar için geçmiş, çölde görülen seraba dönüşür. Peşinden gidilen serap ne yazık ki artık zamanın dışındadır ve aynı geçmişi tekrar yaşamanın olanaksızlığı, onun yitip giden güzelliğine gelecek zamanın içinde eskisi gibi canlı kanlı, bir daha asla dokunamayacak oluşumuzun bilinci yaşamımızı acıtır, ağlatır, bazen de dejavu özlemiyle kavrulan ruhları çıldırtıp, mecnuna çevirir.

Düşüncelerimi deli saçması, inanılmaz bulanlar olabilir belki. Hattâ sen hangi gezegende yaşıyorsun diyenler de çıkabilir. Umursamam. Gerçek şu ki ben iki zaman tanıdım. Birbirinden farklı iki zamanı, birbirinin zıddı denilebilecek farklı kimliklerle yaşadım. Birincisi, bildiğimiz, herkesin yaşamını sürdürdüğü doğrusal zamandı ve kendi mecrasında akarak geçip gitmişti işte. Doğrusal zamandan bir şeyleri anımsamak istediğimde mum gibi eriyen mekânlar ve nesneler görüyordum. Ruhum beni hemen terk ediyordu. Orada bir tür bitkisel hayat sürdürdükten sonra, ikincisi ve çoğu insana nasip olmayan alternatif zamana dönüyordum. Ki alternatif zamanda bellek yoktu, beklenti yoktu. Sınırlar, yasaklar ve acı yoktu. Doğrusal zaman her şeye rağmen belki anımsanabilirdi. Fakat alternatif zaman geride hiçbir leke bırakmadan, yaşattığı her şeyi silerek ilerliyordu. Kayıtsızdı. 

Ben; kalbime zırh giymeyi alışkanlık hâline getirdiğimden olsa gerek, alternatif zamanda silinen her şeyi korumayı, geçmişimi o zırhın içinde saklamayı başarmıştım ve bu yüzdendi sanırım, kendimi bulmak için baktığım her fotoğraf karesinde karşıma çıkan yalnızlık imgeleminin, ruhumda, şimdiki zamana yakılmış bir işaret fişeği gibi sürekli patlamasının sebebi.”

Unutkan müşteri bir yazar olabilir mi? Çantada gördüklerim, not defterinde okuduğum cümleler zihnimde onun yazar olabileceği kanaatini oluşturdu. Yazdıklarına bakılırsa amatör fotoğrafçılığa da merakı olmalı. Zamana dair yazdıklarını düşünüyorum da zaman çayın içine bırakılan şeker gibi eriyip gidiyor fakat zamanın erime hızı frenlenemiyor. Zamanı durdurmak için onu kaydetmekten başka çare yok. Onu görüntülemek, zamanın hızına meydan okumanın tek alternatifi belki de. İnsanın zamanla yarışı böyle başlamıştır sanırım. Zamanı kaydetmekle. Zaten yazmak da zamana objektif tutmaya benziyor sanki. Yazarların yaptığı da bir nevi fotoğraf çekmek değil mi? Zamanı kelimelerin ışığıyla kaydetmek. Gözümü tekrar not defterine çevirip yeni bir sayfa açıyorum.

Simya

“Kova burcuydum. Gezgin, özgürlüğe düşkün bir ruhum vardı. Sık sık seyahat ediyordum işim gereği. Tren, otobüs, vapur, bazen de uçakla. Seyahat ettiğim yörenin coğrafi durumuna, ulaşım olanaklarına göre değişiyordu yol arkadaşlarım ve binit tercihlerim. Çıktığım yolculuklarda rüzgârın oğulları gibi hissediyordum kendimi. Kanımın Düden Şelalesi gibi aktığını bilmek, ruhumdaki aritminin iyileştiğini duyumsamak beni umutlandırıyor, zaman, serüven duygusuyla bileyliyordu yaşamak tutkumu.

En çok tren yolculuklarını seviyordum. Kıvrım kıvrım uzayan rayların üzerinde giden vagonları buz pistinde gösteri yapan artistik buz dansçılarıyla özdeşleştiriyordum. Mola verilen istasyonlarda fotoğraf çekiyordum fırsat buldukça. Yeni tanıştığım insanlar oluyordu. Seyahat bitiminden sonra, kurulan yeni dostlukları, kültürel ve mimari dokusundan etkilendiğim şehirleri, mistik yapıları ve bütün bunlara dair zihnime kaydettiğim en ince ayrıntıları anımsamak mutlandırıyordu beni. Özgürleşmeye tutkundum. Sabit yaşamaktan zevk almıyordum. Ve evet, trenle seyahati daha çok seviyordum. Çünkü tren yolculuğunu diğer yolculuk biçimlerinden ayıran en önemli ayrıntı, yoldaşınızın ezoterik sureti, zamanın kusursuz aynasında çıplak bir seraba dönüştüğü ân, sizin, o serapla nasıl bütünleştiğinizin ve o serabın içinde nasıl eriyip gittiğinizi formüle eden simyanın ateşinde gizliydi.”

Kova burcuymuş. Aynı burçtanız yani. Seni şimdi daha iyi anlıyorum kardeş. Çağından elli yıl ilerdedir kova burcu. Özgürlüğe tutkun. Seyahat dersen ben de severim. Sana da vallahi billahi kanım ısındı. Notların belki özel şeylerdi, izinsiz okuduk, bağışla. Fakat okuduklarımdan sonra seni sevdim arkadaş. Zaten defterin hepsini okumayı düşünmüyorum. Son bir sayfaya daha bakıp kapatacağım defteri.

Çiçek Tohumları

“Ağrılarından azat edilmek istiyorsan ruhuna çiçek tohumları serpmelisin" dedim. Şaşırdı. Yüzü deniz gibi dalgalandı kısa bir süre. Durulunca "Yaaaa! Demek öyle. Bilmiyordum," dedi muzipçe gülümseyerek. Biraz sonra “söylesene, ruhuma hangi çiçeğin tohumlarını serpmeliyim?" sorusunu yönelteceğinden kuşkum yoktu. İyimserliğini Pollyanna'ya benzetiyordum ve sezgilerimin beni asla yanıltmadığından emindim. Zaten beklediğim gibi de oldu. "Ne öneriyorsun" dedi fazla gecikmeden. Hiç düşünmeden pencere kenarındaki sardunyalara uzandım. Birkaç dal koparıp uzattım. Sardunyaları göğsüne bastırdı. İçini çekti derin derin. "Sadece bu kadar mı?" der gibi süzülerek yüzüme bakınca hafifçe eğildim. "Önce kırmızı sardunyaları dene. Fakat kesin bir çözüm istiyorsan bayram çiçekleri seni bütün ağrılarından azat edecektir, " diye fısıldadım kulağına.”

Not defterini kapattım. Taksinin ön camından karşıdaki kafeteryanın önünde bekleşen, çiçek gibi giyinmiş zarif gençlere baktım. Çiçek deyince, sahi eve en son ne zaman çiçek alıp götürdüm, unuttum. Oysa kadınlar çiçekleri sever, çiçeksiz yapamazlar değil mi? Sana bir teşekkür borçluyum sevgili burçdaşım. Adın her neyse bilmediğim için “burçdaşım” diyorum artık sen gerisini anla. Bu akşam eve mutlaka bir demet kasımpatıyla gidecek, bunca yıldır kahrımı çeken kadınıma çiçeklerle sarılacağım. 

Şaşıracaktır muhtemelen. Varsın şaşırsın, varsın yüzünde güller açsın. Bir buket çiçek demetiyle bu akşam nâr kırmızıya boyansın vakitler ve incelikler.

h@nna m.

somuttan soyuta tarih dersleri...


"Ben senin gözlerine dönmek istiyorum. Sonra da... Sonra diye bir şey yoktur. Tarih dışıdır sonra."

İlhan Berk, Akşama Doğru, syf.178

16 Mayıs 2020 Cumartesi

'beni uykularına al'...


"Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur, sadece farklı değil aynı zamanda da zıt tutkular. Aşk çiftleşme arzusunda (sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku) duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur (tek bir kadınla sınırlı olan bir arzu.)"

Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, syf.25


10 Mayıs 2020 Pazar

sana dair...


"Ben şarkıları akıttım sana doğru
İçimdeki ırmağı akıttım
Anlarsan söyleme istediğimi,
Ölürüm"

Gülten Akın