Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat
Görsel Fotoğraf: Tommi Ris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Görsel Fotoğraf: Tommi Ris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2016 Pazar

son satır


Her acı, bir diğerine uzaklığıyla oyalar kendini
artık herkesi utandıracak yaştasın
sana hak veriyorum: Bir hayat kurmalısın kendine…
Göğün eksik yerleri artık başka renk
kimse değilse bizden çalan o dalı
kimse değilse düşman, kaçmaya bak sen
dermiş devşirmiş yükünü piyanosunda akşam
ilk tuşunda -ilk adımda- o yorgun hayal gücü
tanıyamaz ki, yok yere arayıp dursun
kendiyle savaşıp, geçsin bir sokak ötemden
göremez ki, hiçbir ağaç bilmez, ama sen osun
‘bir hayat kurmalısın kendine…’
peki, yardım et çirkinleşmemesine sözün
acı tembel özrüdür, azarla beni kendimi tuttum

Diyorum ki
bir kırlangıçtır gelen bakarsın, görmüş göreceğini
yazgısını benden ayırmaya kararlı
sadeliği o büyük oyunların kaçmaz gözünden
eskidenmiş bıraktığı yerden sürdürür her aşk
bir diğerine yakınlığıyla oyalarmış kendini
sırtını döndüğün an, biri söyler bakarsın
leşler üzerinde tasarruf hakkı kimin
söyleme ‘gerçek mutluluk yalnızlık ister’ biliyorum
kırlangıç sensin, sen bir kırlangıç değilsin
artık herkesi utandıracak yaştasın
herkes sana hak veriyor: Bir hayat kurmalısın kendine…

 Necmi Zekâ

10 Haziran 2016 Cuma

Öptüm Acıyan Yerlerinden


rotamızı yitirmeden yaşadık hep
soyunarak konuştuk
buluştuğumuzda
çıplak

aşkın kendisidir mezuniyet belgesi
dişilik ve erillikte değilmiş hüner
marifet adam gibi büyütmek yaşamı
adam gibi sevmek

giyindik böyle
kırdık kalemi
evrildik ve sustuk
üstümüzde kaldı evren

sen ağrılı
ben ağrılı
ölümsüzlüğü öğreniyoruz şimdi

geldim uyuyordun
öptüm acıyan yerlerinden

Naime Erlaçin

Ayna İnsan 2016, Sayı:18

30 Mart 2016 Çarşamba

Aşkın Ve Suların Öğleni


öğlen güneşi soyuyor her şeyi...
ışıyarak üşüyor dal


yalnızlık
yol üstü çiçeği
o hep bir şiiri ağırlayan


benim için bir dalgınlık tut
yüzümü eriterek geldiğim günler için
boynundan konuşuruz
ayaklarımızda toplanan güvercin gülüşlerinden
uysal ve aceleci...


varsay ki bir kapı kalmıştır bir kentten
nasılsa bulunur içini kımıldatan bir gülüşün şarkısı
sokakları büyüten omuzlar için...


giderek konuşurum suların inceldiği yerden
alnına bir güneş taşmış ya hani oradan
ve uzak bakmaların eğiyor ya öğlenin açısını


şimdi aşk
sularını saydığım havuz
taşların kırılan yerleri...


dilimde haşhaşa durmuş zaman

Doğan Ergül
Aşkın Ve Suların Öğleni, Babil Yayınları, Syf. 73, 74

24 Mart 2016 Perşembe

Kızıl, On Numaradır/Öykü


“Saçlarımı boyatacağım” dediğinde: “Kızıl on numaradır, dene istersen, sana yakışacaktır” demiştim. Hafta sonuydu. “Ben hazırım, hadi Aygül’e gidelim” deyince evden çıktık. Otuz yıllık eşimle gencecik sevgililer gibi elele tutuşarak yürüdük.  Ne de olsa “eski zaman âşığı”yız. Diyorum ki: “Aşkın özü, âşığın kalbindeki güzelliktedir. İstiridyenin içine aldığı kum tanesini sedefle kaplayarak inciye dönüştürmesi nasıl bir mucizeyse, sevgilinin gönül tahtında paha biçilmez bir mücevhere dönüştürülen güzellik de tıpkı odur.”

Tabelasında “Magic Hair” yazan bayan kuaförüne gelince,  kuaförün girişinde asılı duran boncuklu kapı askılığını aralayıp: “Merhaba, müsait misiniz?” dedik. Aygül okuduğu kitaptan başını kaldırdı ve her zaman yaptığı gibi neş’eli bir tavırla değil de yüzünde kış güneşini andıran soluk bir gülümsemeyle: “Hoş geldiniz. Elbette, müsaitiz” dedi.

Ayaküstü hatırını sordum. Kaçamak yanıtlar verince: “Ben içerde durmayayım” dedim. “Siz işinize bakın.” Çıkıyordum, gözüm masanın üzerine bıraktığı kitaba takıldı. Duraladım. Ne okuduğunu kapağından bildim. “Ölmeye Yatmak.” Ben önermiştim. Sözümü dinlemiş. Sevindim. “Bitirince diğer kitaplarını da okumak isteyeceksin” diyecektim ki lafı ağzımdan aldı. “Önerin için teşekkür ederim amca. Okumaya başlayınca elimden bırakamadım. Bitirmek üzereyim. Yazarın öbür kitaplarını da merak ediyorum” dedi. “Kitabı bitirince Reşat’la gönderirsin. Ben de sana yenisini yollarım” diyecek oldum. Gözlerini kaçırdı. “Olur, bakarız amca” dedi. Keyifsizdi. Üstelemedim. Eşime: “İşin bitince ararsın. Akşam yemeğini dışarıda yeriz” diyerek kuaförden ayrıldım.

Kuaförün sahibi Reşat çocukluğumun geçtiği mahallede kapı komşumuzun en küçük oğluydu. Kuaförü yıllardır eşiyle birlikte işletiyordu işletmesine de, nasıl işletiyordu? Yatıp kalkıp eşine dua etsin derler hani. Öyleydi. Kuaförün her işini, girdisini çıktısını bile kadıncağız takip ediyor, dükkânı handiyse tek başına çekip çeviriyordu. Aygül on parmağında on marifetli denecek kadar becerikli olmasa kuaför çoktan kapanmıştı belki de. Reşat ise av meraklısıydı. Evlendikten sonra kuaförün çalışma düzenini Aygül’e bırakmış, haftanın üç günü ekmek teknesine uğruyorsa, geri kalanında elinde av tüfeği, sık sık dağlara vuruyordu kendini. “Ortalıkta görünmediğine bakılırsa gene ava gitmiş olmalı. Bu çocuk akıllanmayacak” dedim içimden.

Yürüdüm. Ayaklarım sanki yol bilgisayarlı araçlar gibi beni mezun olduğum lisenin önündeki parka götürdü. Sırtımı güneşe verip banklardan birine oturdum. Sonbahar bitmek üzereydi. Pastırma yazı son demlerini sürüyordu. Başımı kaldırıp okulun görünümü hiç değişmeden duran dış cephesine, taş duvarlarına baktım.  “Nerdeyse kırk yıl olmuş. Zamanı biz mi yaşadık. Yoksa zaman mı bizi yaşadı anlayamadım” diye söylendim.  

Bizler zamanın aktığını, zamanın eskidiğini düşünürüz de zamanın sabit olabileceğini, gerçekte zamanın içinde eskiyenin kendi yaşamımız olduğunu nedense hiç düşünmeyiz. Bana yaşamaktan sorsalar, yaşamak kimi zaman çok yıllık meyveler gibi olgunlaştıkça tatlanıyor derim. Oysa tecrübeyle sabit ki evrende sonu olan her şey acı. Ayrılıklar acı. Gurbette yaşamak acı. Kendine odaklı insanların arasında, ölü zamanlar diliminde kaybolmak acı. Victor Hugo’nun “Kırk yaş gençliğin ihtiyarlığı, elli yaş yaşlılığın gençliğidir” özdeyişini anımsıyorum da yaşlılık döneminin finaliyse güz günlerinin tükenişi gibi hüzünlü ve bir o kadar da görkemli. 

Farkındayım. Ömrümün yaz’ı bitti. Eskilerin tabiriyle gençlik bir kuş misali tenden uçup gitti. Ufak tefek hastalıklar, merdiven inip çıkarken kesilen nefesler, uzun mesafeli yürüyüşlerde gözlemlenen yorgunluk nöbetleri gövdemde çok yakın bir zamanda esmeye başlayacak sert rüzgârların yakınlaştığının işaretini vermekte. Kuzey havasıdır bu. Yaklaşan fırtına, ihtiyarlığın yelkenlerini her geçen gün biraz daha kusursuzca şişiren ölümün cömert poyrazının habercisidir âdeta. 

Daha geçenlerde yolda karşılaştığım eski bi’arkadaşım: “Maşallah hiç değişmemişsin” demişti. Başka ne diyecekti. “Seni bi’ayağı çukurda gördüm oğlum, yediğine içtiğine dikkat et, dikkat” diyerek moralimi bozacak hâli yoktu ya. Doğrusu, arkadaşımın sözleri gönlümü okşamıştı okşamasına da realist düşünmek gerekirse insanoğlu yıldız kayması gibiydi. Zamanın içinde kaydıkça ışıltısının rengi değişiyordu. Biz de değişmiştik. Ten mülkümüzde her şey mucizevî bir kabuk değişim sürecinden geçmiş, gergin derimiz pörsüyerek eskimeye yüz tutmuştu. Kim bilir, etrafımızı giderek daha sıkı sıkıya saran sessizliğin örtüsüydü belki de bizi böyle eskiten. Eskimek! Sahi nedir eskimek? “Köşeye çekilmek, kendisinden yeni bir şey beklenemeyecek hâle” gelmek midir? 

Eskiyen bir bünyede yaşamın özü değişmez, bunu kendimden biliyorum ama bizi ayakta tutan gövdemizin özü yavaş yavaş geri çekilmeye başladıkça, kökümüzü besleyen yeraltı nehirleri en sonunda kurumanın eşiğine gelip dayanacak galiba. Bu gerçeği göz ardı etmiyorum.  Bir kere o nehrin kuruma süreciyle yüzleşildiği andan itibaren yıpranmamak, eskimemek adına ne yaparsak yapalım fayda da etmeyecektir. O eşikte artık bir ağaç gibidir ruhumuz. Yaprakları bir yandan ana gövdeye tutunmaya çabalayan, diğer yandan belli belirsiz sararmanın kaçınılmaz eşiğinde rüzgârla tangoya hazırlanan yaşlı bir ağaç. 

Gözümü kapattım. Eşikte önce safran sarısına boyanmış hayat ağacımı gördüm. Sonra üstüne kiremit tozu serpilmiş gibi tüm yapraklarımın kızıllaştığını, rüzgârın başlattığı tangoyla savruluşumu ve döküldüğü yerde ağır ağır çürüyen yapraklarımın adına yeryüzü denilmiş sahneden çekildiğini gördüm.

Sonra kışı gördüm. Ömrümün mülkünde kar vardı. Soğuktu. Çıplak bir ağaç gibi korumasız, tek başımaydım yeryüzünde.

Telefonum çalıyordu. Gözlerimi araladım. Arayan eşimdi. Telefonu açtım. “Kuaförde işim bitti” diyordu. Orada beklemesini tembih ettim. Bir saat kadar önce yürüdüğüm yoldan aynı güzergâhı takip ederek kuaförün önüne geldim. Kapıda eşimle vedalaşan Aygül’e, Reşat’ı sordum. Mahcup, çekingen: “Ne sen sor, ne ben söyleyim amca. Hâlimizi yengem anlatır” dedi.

Cüzdanımı çıkarıp avucuna iki yüz lira sıkıştırdım. Meraklanmıştım. Reşat’a bir şey mi olmuştu? Köşeyi dönünce: “Hayrola” dedim eşime. “Aygül çok keyifsizdi. Dertleri neymiş?”

“Boşanmışlar” dedi eşim. “Araları bozukmuş. Kuaför Aygül’ün üstüneydi. Reşat buranın mülkiyetini satacağım, boşalt diye ikide bir tehdit ediyormuş. Üzülüyor kızcağız.” Sustum. “Durup dururken hangi sebeple boşanmışlar” diye sormadım. Merak karanlık bir deliktir. Soruları çoğaltır. Ayrılmışlar işte. Sormak, ayrılığın içyüzünü kurcalamak neyi değiştirir. Sadece sonsuz aşkta her şey koşulsuz vermek içindir. Gerisi boş. İnsan ilişkileri, dostluklar, sevdalar hepsi yapay, hepsi yüzeyselleşiyor muydu ne? İnsan, şu omurgası kırılmış yüzyılda derinliğini yitirdikçe ruhunun çoraklaştığının ne zaman farkına varacaktı? Eşimin yüzüne baktım. “Hayrola” deme sırası ondaydı.

“Hayrola, beğenmedin mi?” sorusuna karşılık: “Az evvel” dedim. “Az evvel, seni beklerken oturduğum parkta kendimi yaprakları kızıllaşmış bir ağaç gibi hissettim.” Güldü. Saçlarını okşadım. Okşamak, sevecen bir ilaçtır. Ruhtaki tesiri ışık hızındadır. “Kızıl, on numara olmuş. Kızıl, kadınlara daha çok yakışıyor” dedim.

Koluma girdi. Gelinlikçilerin, çiçekçilerin, kuaför salonlarının bulunduğu alanı geçerek sokağı ana caddeye bağlayan dörtyol ağzındaki yokuştan aşağıya indik. Caddenin girişinde duraksadı. “Çantam” dedi. “Çantamı kuaförde unuttum.” Geri döndük. Yokuşu tırmanırken dörtyol ağzındaki sapakta Reşat’ın elinde tüfekle kuaförlerin bulunduğu sokağa yürüdüğünü gördük.

Eşimle birbirimize baktık. Bu endişeli bakışları iyi tanırım. Ne düşündüğünü bir çırpıda anlamıştım. Aynı anda ikimiz birden: “Eyvah!” dedik. Yokuş yukarı, Reşat’a doğru paldır küldür koşmaya başladık.

fy
Mavi Yeşil, Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, Yıl: 2016 Sayı: 98

20 Kasım 2015 Cuma

Aşk Ve Katil


uzaklık avutur   
ve sessizlik başlar acıtmaya  

ihanet, ayrılığa borçlanmaktır   
bilinmez, kimden akar en çok kan orda

her aşk bir gün, kendi katilini bulur   
silah çeker biri, öteki ortak olur suça

mecalim yok yeni cinayetlere, körelmiş maharetim  
bir kurbanım var ki, öldüm ölesi bende yaşar  

şifrelerimi çözdüm, buydu son ustalığım 
gönlüm dehlizinde beni boş yere arar  

bütün yalanlarımı buruşturdu vicdanım  
benden eksilen hakikat, fazlaymış artık hayata   

tek mülküm kaderimdi, vedalaştım  
unutulur emanette zaten, ruhum da 

görgü tanıkları, posta güvercinleri, akbabalar  
aşk çekişen biri var olay yerinde, belki o aklar  

kundakladım gövdemi, enkazdan ibaretti o da  
parola sordu birbirine dağılmış parçalarım 
yüzüme sürmek için sakil gözler aradım   

iyice sürttüm çehremi toprağa,  
rengim atsın, aşınsın harflerim  
bir parem düşman olsun kırkına   

ücramla çarpıştım yetmedi
omuzbaşımla barıştım dinmedi  
kapattım sesimi, ışığımı söndürdüm  
yaktım, benden kalan ne varsa 

küllerimi bulduğum bu kuytu köşede
bu hava kabarcığı altında  

gördüm:  

beni uzaklık avutmuş   
sessizlik acıtmış seni

Akif Kurtuluş

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Aktör


Kimse bunu söylemeyi göze alamamış daha,
Biliyorum oysa , nasıl geçer arada bir
İçimizden büyük adamların ruhları,
Onlara karışırız, yankısıyızdır
Onların. Dante'yim işte bir zaman için,
Fronçois Villon adında biri, balladlar
Kralı ve hırsız. Ya da öylesine kutsal 
Biriyimdir ki ağzıma alamam adını,
Küfür işlerim diye. O anlığına
Hepsi. Sonra alev söner...

Bir "ben" vardır bizden içeri, bir küre
Sanki ışıtan, saydamsı, eritilmiş altın,
Orada bir sûret belirir kimi zaman:
İsa'dır, Yuhanna'dır, belki Floransalı;
Sûretin gerisi nasıl hiçlikse yalnız, boş uzay,
Bizler varlıktan geçeriz o an,
Yaşamayı onlara bırakıp, Ruh'un ustalarına.

Ezra Pound
Bulunmuş Çeviriler, Norgunk 2012, syf.34
Çeviri: Can Alkor