Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

21 Ekim 2015 Çarşamba

Mümkün olabilirin ötesinde...


Herkes başkasının gök'yüzünde ararken yitik zaman şehrini, kendini, inceliğin kırılgan varlığını inkâr etmeyi alışkanlık hâline getirmiş bir yaranın sırrında çarmıha geriliyoruz.

Kuşku, gıcırdayan bir kapı gibi zihnimin çeperini tırmalıyor. Olabilirin, mümkün olabilirin ötesinde, kaburgama ve iliklerime kadar sıkıştırılmış bir dünyaya el yordamıyla kurulmuş akreple yelkovan gibi hergün aynı kaosu emerek ışığın büyüsünü tüketiyorum.

Yazık!  

Kabuk olamıyorum, derdimi sevdiremiyorum hiçbir yaraya.

Yazık, hem sana, hem bana yazık!

fy

Eks'per


tırtılını arayan tütün yaprağıydım
olağan bir çiçeklenmenin ikincil yüzünde
unutulmuş

arı sabrıyla çatlayan tohumdum, eşeysiz nâr
rüzgârın ve otların kibrinden
saf ipeğimle korundum

dumanı acı sur dağın zirvesinden sana kar ateşi
tenimden uzak denizleri getirdim
tacımı kırıp,
aynamın ötesini yalnız sana gösterdim

gövdemin sırrını bıraktığım coğrafyada
şimdi eks’perimi bekliyorum

ses yok!

kimliğim bir kıvılcımlık saman alevi gibi
tekil

d e ğ e r s i z i m

Fatih Yavuz Çiçek

15 Ekim 2015 Perşembe

Neye benzerdi yalnızlığımız


"ve sen hüzünlü peri kuşu
bana zamanın incinmiş ruhunu, kaburgandaki tanrısal mührü göster 
yaprağın hikâyesini oku ve cesaretin doğum sancıları şehvetle inleyince dönüp kalbine sor
:
-zehirli bir çiçek gibi açmasaydı neye benzerdi yalnızlığımız?"

fy

11 Ekim 2015 Pazar

En çok...


"hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız"

Hilmi Yavuz

10 Ekim 2015 Cumartesi

Mutsuzluğun Külleri

 

"Kim bilebilirdi artık
Yüreklerden kaçan o üzgün
         güvercinin
İnanç olduğunu..."

Furuğ Ferruhzad

"Soğumuyor mutsuzluğun külleri. Ruhum taşlanmayı bekleyen bir ağacın gövdesinde çiçek açmak istiyor, gitmeliyim" dedi kadın.

Adam elini uzattı. Kadın sessiz bir nehir gibi sakin, kıpırdamadan bekledi. Tepkisizdi. Eli havada kalan adam bir ân için ellerini nereye koyacağını bilemedi. Sağa sola baktı bir süre. İdam mangasının karşısına gözleri bağlanmadan çıkarılmış bir tutsak gibi tedirgindi. Sonra birdenbire yere eğilip kışın habercisi vargit çiçeklerinden bir dal kopardı. Kadına baktı. 

"Gitmek, terkedilmiş yüreğin tenhâsında ateşle buzu yanyana koymaktır. Derdin bir yanıma İbrahim için yakılan ateşi, diğer yanıma kutupların buzul çağını koymak mıdır, bilemem. Evet, giden her zaman iz bırakarak gider gitmesine de, fakat gideni kim gül gibi saklar, kim uzak tutar içindeki recm ateşinden" dedi."

Kadın arkasını dönüp yürümeye başladı. Birkaç adım attıktan sonra unuttuğu bir şey varmışcasına  durdu. Savrulan saçlarını düzelterek yüzünü çevirdi ve olduğu yerde bir sfenks heykeli gibi hareketsiz duran adama: "İnanç... Yalnızca inanç, güven, sadakat" dedi. 

fy

9 Ekim 2015 Cuma

Suda Kalan


"İngiltere'nin kuzeyindeki ırak ve yabani topraklarda yaşayan Mardale köylüleri gibi Lightburn ailesi de geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu sakin ve rutin köy yaşamı, baraj projesi için görevlendirilen Jack Liggett'ın aniden bölgeye gelmesiyle altüst olur. Yapılacak olan baraj Mardale'i sular altında bırakacaktır. Mardale boşaltılacak ve bölge insanının yaşamı onarılmaz yaralar alarak bambaşka bir kimliğe bürünecektir. Baraj projesiyle yolları kesişen Jack Liggett'la Janet Lightburnise kendilerini imkânsız ve tutkulu bir aşkın içinde bulacaklardır.

Sarah Hall, Commonwealth Writers, En İyi İlk Roman Ödülü'nü aldığı "Suda Kalan"da, birçok ödül almış diğer romanlarında olduğu gibi ekolojik sorunları, kaderlerine baştan razı olmuş kırsal bölge insanlarının yaşamak zorunda bırakıldıkları acımasız değişimleri, tutuculuğu, kadınların gücünü ve gösterdikleri iradeyi yaratıcı kurgusuyla aktarıyor. Suda Kalan, İngiltere'de unutulmuş olan köy hayatını yetenekli bir yazarın kalemiyle hatırlatıyor."

"Yeni bir zirveye ulaşmayı başarınca, yeni bir sırtı aşınca, şehirde elinden kaptırdığı özgürlüğe, o maceracılığa ve girişimci ruha yeniden kavuştuğunu düşünüyordu. Dağların tepesindeki rüzgâr ve yağmurlar tarafından  aşındırılan taş yığınlarını, bırakıp geldiği aşağıdaki dünyayı seyrederken, soluğunu tutup, ağzına attığı naneli çikolata parçalarının ağzını serinlettiğini hissetmesi... Onun için mutluluk ve huzur buydu işte." (syf.95)

Bu satırları okuduğumda orada olmak istedim. Yüksekte... Zirvede kollarımı iki yana açmış, yüzümde rüzgârın dudaklarını doyasıya hissetmeyi. Bir uçurumun kenarına kadar koşup, ağzımda birkaç tane naneli çikolata eritmeyi. Sonra yamaç paraşütüyle bir kuş gibi süzülürken mutluluk ve huzuru duyumsamayı.

Şefika Kamcez'in mükemmel çevirisiyle... Sarah Hall, mutlaka okunmalı.

fy

8 Ekim 2015 Perşembe

Ceza

 "Ve Kain Rabbe dedi: Cezam taşınamıyacak derecede büyüktür.
İşte, bugün toprağın yüzü üzerinden beni kovdun; ve senin yüzünden gizli kalacağım; ve yeryüzünde kaçak ve serseri olacağım; ve vâkî olacak ki, her kim beni bulursa, beni öldürecektir."

Tekvin, 4.Bab

2 Ekim 2015 Cuma

Ene'm İçin Mektuplar-II



Kalbim, tenim, her hücrem ruhundaki Frida'nın tanrısal mührüne dokunmayı arzuluyor. Boynunda solumayı extacy bağımlısı bir tövbekârın açlığı gibi özlüyorum.

Gelsem; önüm ardım, sağım solum uçurum, gitsem, varacağım yer Şeddâtın kuyusu.

Âh ene'm... Aramızda 'Ağrı Dağı Efsanesi' aramızda Ali'nin kılıcı var.

Seninçün korkuyor, 

Yanıyor
.
.
.

t
ü
k
e
n
i
y
o
r
u
m
.
.
.

Fatih Yavuz Çiçek

29 Eylül 2015 Salı

Sürgülü


tutuk bir dilin güncesinden çıkıp geldik
buraya, kimliğimizin engin mavisine
ufkumuzda mağrur münzevî bir güzergâh
ürkek ellerin yazdığı cesur sözcüklerden

çözmeye hiç kalkmadım içindeki satırları
a desem… gözlerini sis basar
çocukluğunu giyinir susardı aşk

hatırlarım biraz kırılgan, küser utanırdın
alnında parçalı bulutlu bir gök
yine de kuşları uçurmayı bilirdi sesin

sonraları eksildi günler kapandı gülşen kapısı
ve birdenbire sürgülendi sonbahar
hüznün aralık perdesinden usançla
bir göç mevsimi daha göründü ömrüme

uçtum
kalbimde nâr gibi dağılan sancılar
kanatlarımda rengine direnen kar

Fatih Yavuz Çiçek