Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat
Tekin Yayınevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tekin Yayınevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2015 Cuma

Suda Kalan


"İngiltere'nin kuzeyindeki ırak ve yabani topraklarda yaşayan Mardale köylüleri gibi Lightburn ailesi de geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu sakin ve rutin köy yaşamı, baraj projesi için görevlendirilen Jack Liggett'ın aniden bölgeye gelmesiyle altüst olur. Yapılacak olan baraj Mardale'i sular altında bırakacaktır. Mardale boşaltılacak ve bölge insanının yaşamı onarılmaz yaralar alarak bambaşka bir kimliğe bürünecektir. Baraj projesiyle yolları kesişen Jack Liggett'la Janet Lightburnise kendilerini imkânsız ve tutkulu bir aşkın içinde bulacaklardır.

Sarah Hall, Commonwealth Writers, En İyi İlk Roman Ödülü'nü aldığı "Suda Kalan"da, birçok ödül almış diğer romanlarında olduğu gibi ekolojik sorunları, kaderlerine baştan razı olmuş kırsal bölge insanlarının yaşamak zorunda bırakıldıkları acımasız değişimleri, tutuculuğu, kadınların gücünü ve gösterdikleri iradeyi yaratıcı kurgusuyla aktarıyor. Suda Kalan, İngiltere'de unutulmuş olan köy hayatını yetenekli bir yazarın kalemiyle hatırlatıyor."

"Yeni bir zirveye ulaşmayı başarınca, yeni bir sırtı aşınca, şehirde elinden kaptırdığı özgürlüğe, o maceracılığa ve girişimci ruha yeniden kavuştuğunu düşünüyordu. Dağların tepesindeki rüzgâr ve yağmurlar tarafından  aşındırılan taş yığınlarını, bırakıp geldiği aşağıdaki dünyayı seyrederken, soluğunu tutup, ağzına attığı naneli çikolata parçalarının ağzını serinlettiğini hissetmesi... Onun için mutluluk ve huzur buydu işte." (syf.95)

Bu satırları okuduğumda orada olmak istedim. Yüksekte... Zirvede kollarımı iki yana açmış, yüzümde rüzgârın dudaklarını doyasıya hissetmeyi. Bir uçurumun kenarına kadar koşup, ağzımda birkaç tane naneli çikolata eritmeyi. Sonra yamaç paraşütüyle bir kuş gibi süzülürken mutluluk ve huzuru duyumsamayı.

Şefika Kamcez'in mükemmel çevirisiyle... Sarah Hall, mutlaka okunmalı.

fy

29 Haziran 2014 Pazar

Düşmek


Dalımızı kesmediğimiz zamanlardı
Düş vardı düşmek yoktu

Sana üç harf verdim
Akıbetini öğrenemedim

Acı bir renk üzerimde dolaşır
Bir sığınaktan kovulmuş
Bir sığınak arar

Dereleri kıskanan çeşmeyim şimdi
Akanım yok
Çağlayanım da

Abuzer Gülpınar/Başım Kirazlı, syf. 38

16 Haziran 2014 Pazartesi

Ölü Bir Adam Resmetmek



Ölü Bir Adam Resmetmek, İngiliz yazar Sarah Hall'ın dördüncü romanı. Tekin Yayınevi'nin 2013 yılında Türkçe çevirisini yayımladığı kitap Dünya'nın en saygın ödüllerinden biri olarak kabul gören Man Booker'e aday gösterilmiş ve Portıco Kurmaca ödülünü kazanmış.

Ödüllere şüpheyle yaklaşan bir algım var. Özellikle ülkemizde yıllardır şair ve yazarlara verilen çeşitli edebiyat ödüllerinin "eş, dost, yandaş" üçgeninde ulufe gibi dağıtılmaktan öteye geçmediğini, bundan sonrada geçmeyeceğini düşünenlerdenim.

Dünya edebiyatındada zaman zaman bizim ülkemizdekine benzeyen ödül verme tercihlerine tanık olunsada, dışarda genellikle kazanan her daim iyi kitaplar ve iyi kurmacalardır.

Sarah Hall'da "Ölü Bir Adam Resmetmek" ile kendisine verilen ödülü hakedecek bir kurmacaya imza atmış. Yazar; birbirinden bağımsız gibi görünen dört farklı kişinin öyküsünü ayrı ayrı bölümler hâlinde biraraya getirerek kitabı roman bütünlüğüne ulaştırmış.

Ayna Buhranı, Şişe Günlüklerinden Çevrilmiştir, Tepedeki Ahmak ve Annette Tambroni'nin Gönül Gözü isimlerini taşıyan öyküler başlangıç sırasını kitabın sonuna kadar simetrik dönüşümünü koruyarak  takip ediyor.

Ayna Buhranı, küratörlük yapan Susan'ın ikiz kardeşi Danny'i yitirmesinden sonra girdiği bunalımı ve bunalımlarını aşmak için kendisini cinselliğin sınırlarını zorlayan ilişkilere kaptırmasını, cinselliğe adeta bir uyuşturucu gibi sarılmasına odaklanıyor.

Şişe Günlüklerinden Çevrilmiştir, İtalyan ressam Giorgio'nun hayat felsefesini, sadece şişe resimleri çizmesini şiirsel bir üslupla anlatıyor.

Tepedeki Ahmak, manzara resimleri çizerek üne kavuşan ressam Peter'in, resimlerini çizdiği kayalıklarda sıkışıp kalmasını, kurtarılmayı beklediği kayalıklarda geçmişiyle yüzleşmesini konu ediniyor.

Annetta Tambroni'nin Gönül Gözü, Çiçekçilik yapan ve görme duyularını ağır ağır kaybeden bir genç kızın dünyasını resmediyor. Ressam Giorgio'nun öğrencilerinden biri olan Annetta, gözleri görmeyen ve korumasız her genç kızın karşılaşabileceği zorluklara, tecavüze rağmen hayata tutunmaya çalışıyor.

Sarah Hall bu dört farklı öyküde okurları sanatın farklı detaylarıyla buluşturuyor. Kitap ilerledikçe yaratılan karakterlerin birbiriyle tanışıklığına, yollarının bir şekilde kesiştiğine tanık oluyorsunuz. Kitabın başlangıçta ağır gibi görünen örgüsü 40-50 sayfadan sonra yerini dingin akıp giden bir su gibi kelimelerin berraklığına bırakıyor.

"Hayatını yaşarken, kendi kendinin farkına varamazsın, hepsi bu. Ayna'nın görüntünü serbest bırakması gibi, artık vücudun da ruhunu taşımıyor. Başka yerlerdesin." syf.13

"Yalnızlık belki de en yanlış anlaşılanıdır. Onu seçmek, sorumsuzluk veya bir başarısızlık olarak algılanıyor. Çoğuna göre, bir hastalık gibi ondan sakınmalı. Yalnızlığın içinde insanlar, bir narın taneleri gibi, mutsuzluğun birçok parçalarını görürler. Dünyadan uzaklaştırılmak, çöpe atılmak ve unutulmak en korktuğumuz şey bu mu?" syf.25

"İyi bir imge, rahat sığınağınızı ihbar etmeli, güvenlik hakkındaki düşüncelerinizi ayağa kaldırmalı ve başınızı döndürmeli. Vertigo gibi. Rothko gibi." syf.33

“Güller sanki suni bir şekilde üretilmiş de üzerlerine sprey koku sıkılmış gibi. Sorsa, amcası Marcello, muhtemelen, sebebini açıklardı. Amcası tezgâh için sebze ve çiçek yetiştirmenin yanında, lavantadan yağ çıkarıyor ve Parma'daki parfümerilere satıyor. Bir çiçeğin ruhu; onun şekli veya rengi değil, kokusudur, der çoğu zaman." syf.37

Sarah Hall'ın şiirse üslubu, karakterlerine yer yer galiz küfürler ettirmesine rağmen göz kamaştırıcı. Editörü bunu yazarın doğduğu şehre, kuzeyli ruhuna bağlamış.

Ölü Bir Adam Resmetmek, Oğuz Nedirli tarafından Türkçe'ye çevrilmiş.

"Sezarın hakkı sezara" diye bir söz vardır. Bizde "Sezarın hakkını sezara" teslim edelim. Çünkü Tekin Yayınevi, yayımladığı Sarah Hall kitabı için teşekkürü hakediyor.

İyi okumalar.

Fatih Yavuz Çiçek

9 Haziran 2014 Pazartesi

Kıyamet Polisi I


Ben H.Wınters'ın yazdığı ve Tekin Yayınevi'nin Polisiye Roman serisinden basılan Kıyamet Polisi I, dedektif Hank Palace'ın, intihar ettiği düşünülen sigortacı Zell'in şüpheli ölümüyle başlayan soruşturmayı devralmasıyla başlıyor. Soruşturma süresince asteroit 2011GV1'in Dünya'nın görüş alanına girmesi, birbiri ardına gerçekleşen yeni ölümler, oluşan sır perdesini giderek kalınlaştırıyor.

Elbette bütün polisiye romanlarda olduğu gibi Hank Palace çözülmesi güç gibi görünen düğümleri inatçı, ısrarcı, zeki tahlilleriyle birer birer açıp. kâtil'i yakalamayı başarıyor.

Türkçeye Şefika Kamcez tarafından çevrilen Kıyamet Polisi I, polisiye roman türü meraklıları için biçilmiş kaftan.

Kitapta en çok ilgimi çeken satırlar 242.sayfada karşıma çıktı.

"Çengelden orta boy, beyaz seramik bir kahve fincanı alıp espresso doldurdu; üstünü uzun saplı bir kaşık kullanarak süt köpüğü ile kapladı. İşini büyük bir duyarlılıkla, neredeyse dahice beceriyordu.

"hep bu işi yapmıyorsun herhalde," dedim. "Yani kahve işini." "Hayır." Gözünü yaptığı işten ayırmadan fincanı avucuna aldı ve onu dikkatle salladı, bulutsu köpüklü kahveden bir desen yaptı. "Uygulamalı matematik öğrencisiydim." dedi ve başıyla hafifçe caddenin karşısındaki Harvard'ı gösterdi. Başını kaldırıp parlayan gözlerle bana baktı. "Fakat hani derler ya," diye sözünü sürdürdü ve bana latte fincanını uzattı. Fincanın üzerinde, kusursuz simetriyle yapılmış bir meşe yaprağı deseni duruyordu. "O işin geleceği yok."

Bu satırlar her ne kadar asteroit 2011GV1'in Dünya'ya çarpacağı, çarptıktan sonra yeryüzünde hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı endişesiyle söyletilmiş bir kurmaca da olsa beni epey düşündürdü. 

Ne yani dedim. Ben; üniversite sınavlarında, Türkiye genel ortalaması üç net olan matematik alanında başarılı olsun diye kızıma özel ders aldırıp, her ay neredeyse asgari ücrete yakın bir nakiti, onun yetenekli olduğu ancak geleceği olmayan bir bilim dalı için havaya mı savuruyorum?



5 Haziran 2014 Perşembe

Türkiye'de Yargı Yoktur


"Hakimlik ve Savcılık Sınavları"nı  defalarca kazanan ancak  iş mülakata gelince sürekli elenen bir avukat'a mülakat sınavını yapan kurulun: "Seni almayacağımızı bile bile niçin sürekli sınava giriyorsun." mealinde sözler ettiğini Radikal sayfalarında okuduğumda cümle alemin söylediğini ben de söylemiş ve "Türkiye'de adalet yok" demiştim.

Demokrat Yargı Derneği mensuplarının yazılarından oluşturulan kitabı okuyunca anladım ki meğer Türkiye'de yargı da yokmuş.

"Türkiye'de Yargı Yoktur" başlığı, bir kitap için oldukça iddialı bir söylem.

Orhan Gazi Ertekin, Faruk Özsu, Kemal Şahin, Muzaffer Şakar, Uğur Yiğit imzalarını taşıyan ve Tekin Yayınevince basılan kitap, yargıya ait bilinen bütün ezberleri bozacak nitelikte bir çalışma olmuş.

"Türkiye Neden Yargı Yoktur" sorusuna yanıtlar arayan, yargıdaki ideolojik dönüşümleri, iktidar katmanları, olağanüstü dönemlerdeki yargılamaları, iddianameleri, muhtıraları, yüksek mahkemelerdeki karmaşayı, cemaat yapılanmasını, kast sistemini, HSYK seçimlerini, adliyeleri, yargıdaki entelektüel çöküşün sebeplerini irdeleyen yazarlar, sıradan bir vatandaşın bile yargıda neler olup bittiğini merak ettiği hususları, yargıya dair bilinmeyen bütün detayları, sorunları ve çözüm önerilerini tek tek açıklamışlar.

Türkiye'de yargı iktidarının üç katmanı bulunduğunu, bunların: yönetim, yargıç ideolojisi, yargıç kültürü olduğunun altını çizen Faruk Özsu'nun tespitleri yargı üzerinden yapılan tartışmalara, güç mücadelesine ve inşa edilen yargı iktidarının kolayca anlaşılmasına rehberlik edecek bir ayna tutuyor.

Alıntı yapacağım şu satırlar, mevcut durumun âdeta kangrene dönüşmüş hâlini özetlerken, topluma, siyasete yön verenlere, sivil toplum kuruluşlarına, yasamaya, yürütmeye "Kral çıplak" diyor.

"Yönetim katmanı: merkezde HSYK ve yüksek yargı bürokrasisi, taşrada ise başsavcılar ve komisyon başkanlarından oluşur.(...) Yargıdaki iktidarın ikinci katmanı, yargıya egemen olan ittihatçı-milliyetçi ideolojidir. Burada bahsini ettiğimiz algı ve tutum; fikri ve eylemsel bir olgunluğa sahip olmayan, tartışmaya kapalı, "Türk"lüğü ürkek, kaygılı ve özgüvensiz bir yapıda inşa eden yüzeysel bir milliyetçiliktir. Kısaca; bayrağı gördüğü anda koşan sığ, tahammülsüz, içeriksiz, fetihçi bir sokak milliyetçiliğidir bu.

Üçüncüsü ve en kapsayıcı olanı ise yargıya hâkim gündelik reflekslerin bütünü olan yargı kültürüdür ki biz buna "hâkim vasatı" diyoruz. "Hâkim vasatı"; Türk yargıçlarının düşünce, anlayış tavır ve reflekslerinin yaygın ve tanıtıcı bir ortalamasıdır. Bu da kısaca; "apolitik, toplum ve siyaset düşmanı bürokratik bir siyasal kültür ile antientelektüel, taşralı ve sokağın parçası olan lümpen bir algı ve tutum" demektir.

Sorunlar belli, çözüm önerileri net. Öncelikle kalıcı, sağlıklı ve istikrarlı bir yargı kültürü oluşturmak gerekiyor.

Pierre Calamanderi: "Hiç kimse onu bulandırmadığı ve ihlâl etmediği sürece hukuk, teneffüs ettiğimiz hava gibi görünmez ve tutulmaz bir şekilde etrafımızı kaplar. Hukuk ancak kaybettiğimizi anladığımız zaman değerinin farkına vardığımız sağlık gibi sezilmez bir şeydir. " Der.

Kamuoyunda "yeni yargı paketi" olarak bilinen ve "Türk Ceza Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı" halihazırda TBMM'de görüşülürken, herkese anımsatmak istedim.

Fatih Yavuz Çiçek