Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat
Kitap Okuma Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Okuma Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2016 Pazar

Yakınlık


"Birlikte yürüyorduk, düşüncelere dalmış halde. Nerede olduğumuzu, hatta tarihi unutmuştum. Sonra yaklaştın, saçımı okşadın ve elimi tuttun. Elimi tuttuğunu ve benimle usulca konuştuğunu biliyorum. Birden her şeyin  olması gerektiği gibi olduğu, bu mutluluk ve tatmin duygusundan fazlasının yaşanamayacağı hissine kapıldım. Olan ve olabilecek her şey buydu. Her şeyin en iyisi toplanıp bu anı oluşturmuştu. Aşktan başka bir şey olmazdı bu."

Hanif Kureishi/ Yakınlık, syf. 106

27 Ekim 2014 Pazartesi

Dilruba'nın "Göğsündeki Gökyüzü"


Leyla Karaca'nın Ferfir Yayınları tarafından 2013 yılında yayımlanan kitabı "Göğsündeki Gökyüzü," roman kahramanı Dilruba'nın kendi içine doğru çıktığı yolculuğu ve yolculuğu esnasında duymak, görmek, koku âlemlerine varışını, orada yaşadığı fantastik olayları mistik bir izlek üzerinden anlatıyor.

Roman; üniversite öğrencisi Dilruba'nın gördüğü bir rüyayı yorumlatmak amacıyla Safranla tanışması, orada, içine doğru çıktığı yolculukta Keşşafla karşılaşması ve Keşşaf'ın Dilruba'dan göğsündeki gökyüzünün fotoğrafını çekmesini istemesine, kendi göğsündeki gökyüzünü arayan Dilruba'nın hakiki aşkı ararken mecazi aşka tutulmasına, tutulduğu mecazi aşktan, kendisine yol gösteren Keşşaf'ı dinleyerek uzaklaşmasına odaklanıyor. 

Dilruba'nın kendi içine çıktığı yolculuk, tasavvufi bir yolculuk olduğu için, roman kurgusunda ve yazarın biçeminde İslâm mistizmi yoğun bir şekilde hissediliyor.

İslâm mistizmi diyoruz, çünkü Prof.Dr. Kenan Gürsoy, "Bir Felsefe Geleneğimiz Var mı?" isimli kitabında konuyu şöyle açıklıyor: "İslâm mistizmi şeklinde de değerlendirebileceğimiz tasavvuf, kişi temelinde yaşanan dinî tecrübeyi en içsel noktadan yakalayarak bunu, düşünce, estetik zevk ve ahlâkla bütünleştirmeye gayret eden bir tavra işaret eder.

Fakat o, daha önceki bahislerde, felsefe için ifade edildiği şekliyle, "kendisini akılsal nedenlerle meşrulaştırabilme, haklı çıkarma iddiasında olan entelektüel bir faaliyet biçimi" değildir. Hatta felsefede cevaplardan çok sorulara dayalı olarak gelişen mesafeli yaklaşım, tasavvufta yerini, verilmiş olanla daha bir kucaklaşmaya ve onun iç anlamlarında daha bir derinleşmeyi sağlayan bir kabüllenişe bırakmıştır. Sadece, içten kavranabilecek olan özüyle bireysel coşkunun egemen olduğu  bir buluşmayı özlemesi, tasavvuf'un sistematik düzeyde kendini kanıtlama ihtiyacında olmadığını da bize göstermektedir. Bütün mistik tavırlarda olduğu gibi, böyle bir yöneliş, (felsefenin istemiş olabileceği gibi) akıl yürütmelerle sürdürülen ve neden-sonuç ilişkilerinin sağladığı bir açıklama çabası değil, içinde veya karşı karşıya bulunulan Varlık ( ya da Hakikat) alanına bir nüfuz ediş, onda kendini fark ediş ve bu yolla yine kendini bir "sır" halinde öznel olarak yakalamayı arzulayıştır."

"Göğsündeki Gökyüzü" roman boyunca okura bu sırrı, bu arzulayışı duyumsatmaya çalışıyor. Dilruba'nın, romanın yan karakterlerinden Müdrikle yaptığı konuşmalarda zaman zaman öne çıkan felsefi, derinlikli ve altı çizilecek söylemler, yazarın felsefe eğitimi görmesi, şair kimliği ve felsefi konulara hakim olmasından kaynaklanıyor denilebilir. Ki sözünü ettiğimiz derinlikli cümleler sadece Müdrikle yapılan konuşmalarda değil, kitabın diğer bölümlerinde, iç monologlarda da kendini hissettiriyor, okuru meraklandırmayı, kitabın içine, Dilruba'nın iç dünyasına çekmeyi başarıyor. 

Romanda geçen Ankara ve A4 bildirimlerinden ODTÜ öğrencisi olduğunu tahmin ettiğimiz Dilruba'nın ilk defa karşılaştığı ve sonra üç-dört kez buluşup konuştuğu Tuğrul'a mecazi aşkla tutulması, ilk etapta, günümüz şartlarında böylesi bir aşkın olamayacağını düşündürtse de, ilerleyen sayfalarda,  "yıldırım aşk" niçin olmasın dedirtiyor. Çünkü Dilruba'nın Tuğrul'un fiziğinden ziyade onun kokusundan etkilendiği "koku âleminin" anlatıldığı bölümde daha net ifadelerle somutlaştırılmış.

Beşyüz sekiz sayfalık kitabı okumayı bitirdiğimde, romanda anlatılan bazı ayrıntılar daha kısa tutulabilir miydi diye düşünmeden edemedim. Örneğin; yazar, Dilruba'nın dergâha yolculuğu sırasında otobüsün içinde geçirdiği zamana ait detayları fazla uzatmadan geçebilir ve dergâha ikinci sefer gidişi sırasında ilk yolculuktan anımsadıklarını tekrar etmek yerine okurun hafızasına güvenmeyi tercih edebilirdi.

Bütün bu yazılanların okunmasından sonra akla şu soru gelecektir. Dilruba, "Göğsündeki Gökyüzü" nün fotoğrafını çekebiliyor mu?

Merak edenler için yanıt, romanın içinde...

fy

9 Haziran 2014 Pazartesi

Kıyamet Polisi I


Ben H.Wınters'ın yazdığı ve Tekin Yayınevi'nin Polisiye Roman serisinden basılan Kıyamet Polisi I, dedektif Hank Palace'ın, intihar ettiği düşünülen sigortacı Zell'in şüpheli ölümüyle başlayan soruşturmayı devralmasıyla başlıyor. Soruşturma süresince asteroit 2011GV1'in Dünya'nın görüş alanına girmesi, birbiri ardına gerçekleşen yeni ölümler, oluşan sır perdesini giderek kalınlaştırıyor.

Elbette bütün polisiye romanlarda olduğu gibi Hank Palace çözülmesi güç gibi görünen düğümleri inatçı, ısrarcı, zeki tahlilleriyle birer birer açıp. kâtil'i yakalamayı başarıyor.

Türkçeye Şefika Kamcez tarafından çevrilen Kıyamet Polisi I, polisiye roman türü meraklıları için biçilmiş kaftan.

Kitapta en çok ilgimi çeken satırlar 242.sayfada karşıma çıktı.

"Çengelden orta boy, beyaz seramik bir kahve fincanı alıp espresso doldurdu; üstünü uzun saplı bir kaşık kullanarak süt köpüğü ile kapladı. İşini büyük bir duyarlılıkla, neredeyse dahice beceriyordu.

"hep bu işi yapmıyorsun herhalde," dedim. "Yani kahve işini." "Hayır." Gözünü yaptığı işten ayırmadan fincanı avucuna aldı ve onu dikkatle salladı, bulutsu köpüklü kahveden bir desen yaptı. "Uygulamalı matematik öğrencisiydim." dedi ve başıyla hafifçe caddenin karşısındaki Harvard'ı gösterdi. Başını kaldırıp parlayan gözlerle bana baktı. "Fakat hani derler ya," diye sözünü sürdürdü ve bana latte fincanını uzattı. Fincanın üzerinde, kusursuz simetriyle yapılmış bir meşe yaprağı deseni duruyordu. "O işin geleceği yok."

Bu satırlar her ne kadar asteroit 2011GV1'in Dünya'ya çarpacağı, çarptıktan sonra yeryüzünde hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı endişesiyle söyletilmiş bir kurmaca da olsa beni epey düşündürdü. 

Ne yani dedim. Ben; üniversite sınavlarında, Türkiye genel ortalaması üç net olan matematik alanında başarılı olsun diye kızıma özel ders aldırıp, her ay neredeyse asgari ücrete yakın bir nakiti, onun yetenekli olduğu ancak geleceği olmayan bir bilim dalı için havaya mı savuruyorum?



8 Haziran 2014 Pazar

içimiz çölse biri geçmiştir


Serkan Türk; Serander Yayınlarından çıkan ikinci şiir kitabı “İçimiz Çölse Biri Geçmiştir” le okurları kelimelerden kurduğu bir vahaya götürüyor. Kitapta üç bölümde ve 2008-2011 yılları arasında yazıldığı anlaşılan toplam yirmi yedi şiire yer verilmiş. Lirizmin egemen olduğu dizelerde; hüzün geçmişin imbiğinden süzülen bir defne ıtırı gibi belleğe yayılırken, ömre dair yaşanmış ne varsa bazen somuttan soyuta, bazen de soyuttan somuta doğru dalga dalga genişleyen söz dizimi zihinde estetik bir algıyı tetiklemeyi başarıyor.

Aynı zamanda öykü yazarı da olan Türk’ün sözcük dağarcığının da oldukça zengin olduğunu söylemek mümkün. Hayatın çemberinden erken yaşlarda geçmiş, her şeyi görmüş geçirmiş bir yetişkinin dili var şairde. Bu özelliğiyle şair, gözün gördüğü ve akla gelebilecek her nesneyi şiire dâhil edip, geniş çağrışımlı bir metafora dönüştürüyor. Türk, bir başka deyişle dilin insan belleğindeki görüntüsünü sadece bir söz sanatı olmaktan çıkarıp, kısa bir sinema filmi izletisini andıran yapıya da kavuşturuyor.

Örneğin kitabın ilk şiiri olan “çöl ve kir” deki  “hem ağrısısın içimin, hem istediği şenlik” dizesindeki dilde zıt anlamlı, soyut ve somut iki kavram olan “ağrı ve şenlik” dilsel bir biçimlendirmeyle tek bir imgesel bileşimi çağrıştırıyor ki buna “aşkence” bağımlılığındaki bir insanın izdüşümlerinin şiire yansıyan görüntüleri diyebiliriz.

“ben iyiye doğru gidiyorum kendi içimde”

“kimi rüzgâr fitilini yakar ağrıların/pimi çekilmiş bir bomba/patlayacak şimdi söküklerimden”

“eğilmişsen içime yaz’dır/senin avlunda özgürleşsin bu dil”

“biz ne anılar yaptık kendimize/kış günleri içimize sindiren/periler yıldız tozu/ayşe’ler melek olmayı diler”

“çitiyim şu bahçenin, bir adımı yağmura verdim/yağmur dindirendir bir adım”

“bana kendi dilinde sus yaşlı dünya/sana bütün dillerde yanayım”

“kocaman bir yara hepsi/yırtık tren biletleri gibi iç cebimde kanar”

Akılda kalacak, ahengiyle kolayca ezberlenecek nitelikte dizelere imza atan Serkan Türk’ün hem düzyazı hem de şiir yazması Nerval’in ‘şiirden geçmeyen bir kimsenin iyi bir düzyazar olması mümkün değildir, aynı yazarın her iki ustalığa birden sahip olması ender görülür” sözleriyle açıklanabilir.

Fakat bu belki de yazar için bir risk. Ya da şairin asıl kulvarını belirlemeye yardımcı olacak geçiş fazları da olabilir. Nihayetinde okurun şairin şiirlerini benimsemesi, şiirlerinin bestelenmesi ve hem dinlenir, hem de okunur hale gelmesi Serkan Türk’ün gelecekte hangi yazın türünde devam edeceği hususunda kendisine bir ipucu verebilir.

Şiir mi? Öykü mü? Ya da yola her ikisiyle birlikte devam etmek mi?

Biz; kitabın “kaburgalar ülkesi” başlıklı bölümün girişinde yer alan dizeleri paylaşarak, son sözü yine okurun düş gücüne bırakalım.

“yüzüne baktım yıldızları dinledim
göğsünün alçalıp yükselmesi bir deniz
ikimiz aynı okula gitmişiz çocukken
o yüzden benziyoruz birbirimize
yolunu uzatıyoruz evlerin”

Fatih Yavuz Çiçek

Rüzgârlı Camlar ve Beklemeler Kitabını Aralamak



Serkan Türk’ün Serander Yayıncılık tarafından yayınlanan “Rüzgârlı Camlar” öykü kitabını alıp okumaya başladığımda aklıma Kemal Bek’in “Şiirden Eleştiriye” kitabının önsözü geldi. “Okumak; Şeyh Gâlib’in, Hüsn'e kavuşmasının koşulu olan Kimya'yı bulmak için çetin yolculuğu göze alan, mumdan gemilerle ateş denizini aşan, ejderhaları yenen Aşk’ının, çileli ama mutlu serüvenidir. Sonunda herkesin kendisini bulduğu gizemli bir serüven.”

Henüz genç bir öykü yazarı olan Serkan Türk ikinci kitabı olan “Rüzgârlı Camlar”ı üç bölümden oluşturmuş. Camlar, Rüzgârlar ve Bulutlar.

Kitap bir şiirle başlıyor. Ki hem şiirin hem de diğer yazın sanatlarının yegâne kaynağı olan sözcükler okuma serüvenin önemli bir kalkış noktası ve okur algısını harekete geçiren bir düş anahtarı değil midir? Biz de bu anahtarı kitabın sayfalarını karıştırıp okumaya başlayarak kullanıyoruz.

Soluyorsun

konuşmuyorum seninle tutup ölüyorsun
ellerin kuş tüyleri d/oluyor öldüğünde.
kumrular havalanıyor çam ağaçlarından
yağmur az önce yağmış
seslerini nereye kaldırıyorlar?
nereye düşüyor göğsündeki o çukur?

Bu dizeler kitabın içinde yer alan öykülerin şiirsel bir dilin düzyazıya dönüştürülmesiyle oluşturulduğu ve okurun hayâl gücüne yeni bir atmosfer inşa edildiğinin ipuçlarını veriyor.

Suda Ölen Yalı’da Celile ve öykü kahramanıyla birlikte gitgide hızlı bir değişimin yaşandığı insan ilişkilerinde birbirini anlayan, yalnızlığını paylaşan iki insanın yakınlaşmasına tanık olurken, kendinizi betimlenen ahşap yalının bahçesinde ortancaların, güllerin, limon çiçekleri ve leylak ağaçlarının ortasında dolaşan ve onların arasından denize bakan biri gibi görüyorsunuz.

Celile karakterini o kadar iyi buldum ki onun yaşadıkları ve içsel duyguları günümüz kadın sorunlarına farklı bir pencereden bakışla yeniden kurgulanıp, başlı başına roman olarak bile yazılabilir. Bu nedenle öykünün sonunda bir okur olarak acaba yalıya sonra ne oldu? Celile yaşamını nasıl sürdürdü diye sormadan edemiyorsunuz. Bu merak belki bir okur olarak okuduğum metinden duyumsadıklarım ve bana yansıyanlardır. Ama aynı düşünceleri Mehmet Rauf’un “Eylül” romanının finalinde yanan köşk ve roman karakterleri Suat, Necip, Süreyya içinde düşündüğümü anımsadığımda öykünün atmosferinin ne kadar gerçekçi bir dille kurgulandığını ve kendimi öyküyü anlatan asıl karakter “ben”e nasıl kaptırdığımı fark ediyorum.

Sırasıyla okumaya devam ettiğim Muhittin’in Cinleri, Köstebek ve Sanki Yarın Issızlık öykülerinde yine aynı yazım dili sürüyor. Öykü tekniği açısından bakıldığında kurgulamada anlatıcı kişinin “ben” olmasının öyküleri kuşattığını, geriye dönüşlerin ve ileriye sıçrayan yönlendirmelerin öncülüğünde kendinizi bazen küçük bir kasabada otel odasında ya da aniden meydana gelen bir depremle beton yığınlarının arasına sıkışıp kalmış veya eşya taşıyan bir kamyonun arka kasasında koltukta oturup düşünürken buluyorsunuz.

Yazar öykülerini tekdüze, didaktik, donuk bir anlatımla değil imgesel ve estetik düzeyi yüksek şiirsel bir dili kendine has tasvirlerle yontarak oluşturmuş. Kimi öykü kitaplarında öykünün geçtiği bölgeye has kelime ve deyimlere yer vermek kuşkusuz yazarın tercihidir ancak Trabzon’da doğup büyüyen Serkan Türk’ün öykülerinde yaşadığı coğrafyanın yöresel diline hiç yer vermeyen ahenkli, anlaşılabilir, duru anlatımı da öykülerin başka bir özelliği olarak dikkat çekiyor.

Yine çok beğeniyle okuduğum Tontirik’in Hayaleti’ni okuyan her okurun gözlerinde bir hüzün, içinde bir burukluk kalacağından oldukça eminim. Aklıma Ömer Seyfettin’in “Kaşağı” öyküsü geliyor birdenbire ve yine çocukluğumda yaşadığım benzer anılar.

Bir yaz tatilini teyzemin evinde geçirdiğim günlerden birinde bahçede şurup yapılmak için bekleyen ve koparılmasına izin verilmeyen pembe gülleri toplayan ve teyzemden korktuğu için gülleri benim kopardığımı söyleyen teyzemin kızının yalvaran bakışları ve onu kurtarmak için suçu üstlendiğim an film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor.

Şimdi ne zaman gül koparan birini görsem, uzanıp bir gül koklasam gözümde o çocuksu tavrım, teyzemin asılan yüzü ve kızı canlanır. Öykü kahramanı Bekir’de yıllar sonra her yaz başlangıcında bir ağaç gövdesine yaslanıp, küçük çakıl taşlarını öpüp suya atarken geçmişte kalan yıllarını düşünür.

Bu öyküden yola çıkarak her insanın yaşamının içinde geçmişinde kalan bir “Tontirik” mutlaka vardır diye düşünebiliriz. Çok sağlam ve gerçekçi temel üzerine inşa edilen öykünün arka planında yer alan çocuksu çekişmelerde kendini ve çocukluğunda oynadığı küs-barış oyunlarını hatırlamayan okur olmayacağı kanaatindeyim

Camlar bölümü “Sesime Üşüşür Ölü Kuşlar” öyküsüyle sona eriyor. Öykünün içinde yine şiirsel betimlemeler dikkat çekiyor.

“Gözlerim yorgun bir bulut. Ağlasam, yağsam, sesime üşüşür bütün ölü kuşlar” Cümlesi Serkan Türk’ün öykü kadar şiir de yazabileceğini, hatta bir şiirde seçilen kelimelerin ortaya çıkardığı iç ritmin ve müziğin iyi yazılmış düzyazı metinlerinde de hissedilebileceğini gösteriyor.

Kitabın diğer bölümlerini daha fazla anlatarak yazara haksızlık yapmak istemiyorum. Hepimizin hayatına sığan birbirinden ilginç ayrıntılar, hüzünler, sevinçler, zamanın hızlı akışında ıskalayıp geçtiği ve kendisiyle bireysel olarak hesaplaşamadığı veya içselliğinde kalanları kimselerle paylaşıp, anlatamadığı anlar vardır.

İşte “Rüzgârlı Camlar”  o anlara tekrar dönmemizi sağlayacak ve hislerimize tercüman olacak on üç öyküyle gerçekten okunmaya değer bir kitap ve içinde yer alan öyküler kendisini keşfedecek onda kendinden izler bulup, kendine tekrar yaklaştıracak okurları bekliyor.

Ankara’da izlemeye çalıştığım Trabzon etkinlikleri sırasında kitabını alıp imzalatma fırsatı bulduğum Serkan Türk’ün bendeki kitaba kendi el yazısıyla düştüğü notla yazıyı sonlandırmak istiyorum

“Rüzgârlı Camlar’ın baktığı yerler hep zamanın ara odaları. Geçip gidenin ardından bekleyen yüzler. Beklemeler kitabını arala…”

Fatih Yavuz Çiçek