Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

9 Aralık 2014 Salı

Gece Uyurken


"Hakikat şiddetli bir mazoşizm duygusunu yaşatır insana."
Eren Aysan/Gece Uyurken, syf.15

6 Aralık 2014 Cumartesi

Fasl-ı DEY



size geldiğimde
bir tesadüfün güzelliğini kutsuyordu zaman

ân karaydı, düş beyaz 
avuçlarımızda mavi bilye sıcaklığı
sesimiz cemre gibi ateşlenmeyi biliyor
yüzümüzden akıp geçiyordu gümüş nefesli kadran

siz fasl-ı dey; ben gamlı hazan
ince belli bardakların deminde süzülüyor
kirlenmiş hayattan, ikiyüzlü tarihten soyutlanmış
imbattan, kırık dal uçlarımızdan konuşuyorduk

sonra ne çok iyimser; ne de fazla kötümser
başakların cana can katan payitahtına doğru yürüdük
ardından ebrulî şiirler okuduk göz göze
örneğin, "cinayet kışı" nı sevdik
dilimiz yağmurla birlikte çözülmüştü birhan’dan

akşamdı, gün ağmıştı
gönülsüz
ve bir veda cengiyle indik düş ekspresinden

merakta mısın bilmiyorum fakat doğrusunu istersen söyleyim
pervâne kuşlarından hiç farkım yok şimdi
tenimde mânâsı güç serin bir güz ağrısı
yine kuzeye döndüm,  kuzeyde eskimeyen nâr-ı beyzaya

çünkü her nâr-ı beyza
hayatın değişmeyen uzamına direnirken buluyordu gerçek rengini
çünkü rüzgârla yarışan kanatları kılıçla değil
düşlerin ölümüyle kırılmıştı namağlup kuşların

Fatih Yavuz Çiçek

5 Aralık 2014 Cuma

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı


"Mirek yazgısına vurgundu. Yazgısı, Mirek için küçük parmağını bile kımıldatmak niyetinde değildi. (onun mutluluğu, güvenliği, iyiliği ve sağlığı için) Oysa, Mirek yazgısı için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı. (yüceliği, açıklığı, güzelliği, biçimi ve kavranabilir bir anlamı olması için) Kendisini yazgısına karşı sorumlu buluyordu ama yazgısı ona karşı sorumluluk beslemiyordu." syf.19
"Kadınlar güzel adam aramazlardı. Onlar güzel kadınları elde etmiş adamları ararlardı." syf.20
"Barışa tutkun insan her zaman gülümser" syf.90
"Bir şairin gururu sıradan bir gurur değildir. Yalnız şair bilir yazdığı şeylerin değerini. Ötekiler bunu ondan çok sonra anlarlar, belki de hiç anlamayacaklardır. Dolayısıyla gururlu olmak, şairin görevidir. Eğer gururlu değilse kendi yapıtına ihanet etmiş sayılır." syf.174
"Bir halkı ortadan kaldırmak için, belleğini yoketmekle işe başlanır" diyordu Hübl. Kitaplarını, kültürlerini, tarihlerini yok ederler. Bir başkası onlara başka kitaplar yazar, bir başka kültür verir, bir başka tarih uydurur. Ve böylece halk, yavaş yavaş ne olduğunu, daha önce ne olmuş olduğunu unutmaya başlar. Çevresindeki dünya da onu daha çabuk unutur." syf.199
"Çünkü aşk bitmeyen bir sorgulamadır. Evet, aşkın bundan daha iyi bir tanımını bilmiyorum." syf.203
"Çünkü anlamak karşısındakiyle kendisini karıştırmak, onda kendini bulmaktır. Şiirin sırrı buradadır. Sevdiğimiz kadınla kendimizi tüketiyoruz, inandığımız fikirlerle kendimizi tüketiyoruz, bizi heyecanlandıran bir görünüm karşısında kendimizi tüketiyoruz." syf.181
Milan Kundera/Gülüşün ve Unutuşun Kitabı

29 Kasım 2014 Cumartesi

Farid Farjad/Ashegham Man


Kathy Acker



"Tanımadığım ve tanımayacağım sizler için sözcükler yazıyorum, benim için her zaman başkası ve yabancı olacak sizler için. Bu sözcükler anlamların kıyılarında asılıdır ve gramer açısından düzgün değildirler. Çünkü ülke olmadığı zaman, konuşmacı hangi dili konuşacağından, nasıl konuşacağından emin değildir, eğer konuşmak olanaklıysa. Dil toplumdur. Köpekler, şimdi ben kendim ve sizin için toplum icat ediyorum.

'Deliliğin kıyılarında gezen ben. Deliyim, bütün sahip olduğum imgelem: Sadece ne görüyorsam o.'

Kathy Acker

Çünkü bugün aşk narsizm hâlidir



"Kadınlar ve erkekler arasında işler niçin değişti? Çünkü bugün aşk narsizm hâlidir, çünkü bize sahip çıkmayan sevgi yerine, mülkiyet ve materyalizm öğretildi. Eski zaman insanlarının kendine özgü dilleri yoktu, yani doğru Büyük Kültür budur. Kafaları karışıktı ve karışık olduğu için seviyorlardı. Bugün öğretmenlerimiz bu karışılıklığa "şiir" diyorlar (ve dil belirsiz kalmasın diye, her şiiri tanımlamaya çalışıyorlar) oysa o günlerde "şiir" gerçeklikti.

Bugün, yalnızca kendilerini sevenleri sevecek kadar deli olan şövalyeler, bu şiir düzenini sürdürüyorlar. Ben böyle bir şövalyeyim."

Kathy Acker/Don Quıxote syf. 23

27 Kasım 2014 Perşembe

Mesafe


Sapa iki ada arasında derin bir mesafe var. 
Mesafe...birahane ve buğday tarlası arasında. 
İdam mahkumu her palyaçonun ölmeden son gece 
küçük kızına yazdığı ıslak satırlar arasında da... 

İki kuru gün arasında daha da uzun bir mesafe var. 
Mesafe...iskele ve doğumevi arasında. 
Dün gece uykusunda ölüveren otel katibi Sabri Bey 
ve babasından miras kalan sumeni arasında da... 

Yıprandıktan sonra bir kenara atılan traktör lastikleri mi... 
Yalnız orkestranın çala çala tükettiği naif senfonileri mi... 
Sarımtırak renkli ayrı tokaların hüzünlü hikayesi mi... 
Hangisi anlatılsa ki daha daha başka? 
Çocuğu gibi sevdiği kedisinin kaybolduğu haberini 
aldığı andaki şaşkınlığı mı, Lades Hanım’ın? 
Nasıl anlatılsa ki...? 

İki yakın insan arasında geniş bir mesafe var. 
Var gerçeğin farkında olan pek azı da. 
Mesafe...her sevgilinin bencilce gömdüğü arka bahçesine... 
Sakladığı o her insanın gizli çekmecesinde. 


(19.12.2003 / Mecidiyeköy / İSTANBUL)

 

Ozan Öztepe
Dergâh Dergisi / Sayı:185

"İnsanın evrensel sarhoşluğu"


Bazı kitaplar vardır, geniş bir orman gibidir. Ormandaki ağaçlar birer simgedir ve o simge ormanı içinde kaybolduğunuzu sanırsınız. Yönünüzü bulmak, nerede olduğunuzu keşfetmek için ilerlemek zorundasınızdır.  Malcolm Lowry, "Yanardağın Altında" isimli kitabıyla bunu yapıyor. Okuru bir ormanın içine bırakıyor. Okuma eylemi bittiğindeyse okuru içine bıraktığı simgeler ormanı hakkında uzun uzun düşünmeye sevk ediyor.

Kitap; Meksika'da bulunan Quauhnahhuac kentindeki La Selva Otel'de başlıyor. (Selva'nın kelime anlamının "orman" demek olduğunu yazarın kitabın sonundaki açıklamalarından öğreniyoruz.)

Bay Laruelle, Konsolos Geoffrey Firmin, Konsosolos'un ayrıldığı eşi Yyonne ve Konsolosun küçük üvey kardeşi Hugh karakterleri, kitabın üzerinde inşa edildiği dört ana kolon gibi.

Kitabın okunması en zor bölümü ilk üç bölüm ve bu yüzden ilk üç bölümün sindire sindire ve dikkatli okunması gerekiyor. 

Eşinden ayrılmış, kendini içkiye vermiş, sürekli sarhoş gezen bir İngiliz Konsolos'un on iki bölümde anlatılan yaşam öyküsü var bu kitapta. Yazar, on iki rakamını kabala öğretisindeki insan ruhunun yükselme isteğini temsil etmesi, kitabın on iki saatlik bir zaman dilimini anlatması, on iki rakamını evrensel bir simge olması sebebiyle seçtiğini belirtiyor.

Kitabın sonunda yer alan ve yayımcıya gönderilen uzun mektubunda Konsolos'un sürekli sarhoşluğunun insanın savaş yıllarında ya da savaştan hemen öncesi içinde bulunduğu evrensel sarhoşluğu temsil ettiğini açıklıyor yazar ve şöyle diyor: "Konsolos'un yazgısında derin ve kesin bir anlam varsa, bu insanlığın son yazgısıyla olan evrensel bağlantısına göre yorumlanmalıdır."

Bölgemizde, sınırımızda ve yeryüzündeki çeşitli ülkelerde yıllardır bitmeyen mezhep, ırk, daha çok zengin olma, daha çok toprak edinme, petrol, enerji ve güç savaşlarını düşününce Malcolm Lowry haklı diyorsunuz. İnsanlık II.Dünya savaşı sırasında içine düştüğü sarhoşluk hâlini günümüzde de sürdüyor.

Bu tespit, yaşadığımız coğrafyadaki olayları yazarın şu cümleleri üzerinden kıyaslanarak düşünülürse daha net anlaşılır: "Önce İspanyol yerliyi sömürdü, çocukları olduktan sonra da melezi sömürdü, sonra tam kan Meksikalı İspanyol'u, criollo'yu, sonra mestizo yerli yabancı herkesi sömürdü. Sonra, Almanlarla Amerikalılar onu sömürdüler: şimdi geldik son bölüme: herkes herkesi sömürüyor." (syf.352)

Okuması zor bir kitap değil "Yanardağın Altında." Sadece biraz dikkatli, özenli ve ilgi gösterilerek okunması gerekiyor. Altını çizdiğim bir hayli satır var. Ancak ben buraya en çok etkilendiğim, şiirsel bulduğum cümleleri eklemek istedim.

Son olarak şunu da belirtmek isterim. Tıme Dergisi "Yanardağın Altında" yı 1923'ten beri yazılmış en iyi 100 kitap listesine dahil etmiş. Kitap 1984 yılında John Huston tarafından da sinemaya uyarlanmış. 

"İnsan ruhu fethedilemez. Tanrı bile fethedemez onu." (syf.112)

"Gömülü aşkların yaşadıkları mezarsın sen." (syf.171)

"Atlantis gibi battığımı hissediyorum. Derine, iyice derine, korkunç ahtapotların yanına." (syf.178)

"Yvonne birden acıklı bir tavırla Konsolos'a dönerek, "Bana karşı hiçbir duygu, hiçbir sevgi kalmadı mı içinde" diye sordu ve Konsolos düşündü: "Evet, seni seviyorum, dünyanın sevgisi var içimde senin için, yalnız bu sevgi benden çok uzakta ve çok tuhaf; ve çok uzaktan bir vızıltı ya da ağlama sesi gibi; üzünçlü, yitik bir ses duyabiliyorum onu sanki ancak, ama öyle uzakta ki yaklaşıyor mu uzaklaşıyor mu bilemiyorum." (syf.233-234)

"Güçtü bağışlamak, bağışlamak güçtü, güç güç. daha da güç, en gücü, senden nefret ediyorum dememekti." (syf.235)

"Evim yok, gölgem var yalnızca. Ama ne zaman bir gölge gerekirse sana, gölgem senindir." (syf.272)

"Sessizlik kahkaha kadar bulaşıcı bir şey, diye düşündü Yvonne: bir insan kitlesinin huzursuz sessizliği, bir başkasının asık suratlı sessizliğini doğuruyor, bu da bir üçüncüsünün daha genel, anlamsız sessizliğine neden oluyor, her yere yayılıyor böylece. Dünyada hiçbir şey bu kadar anî, tuhaf sessizlikler kadar güçlü değildir." (syf.318)

"İçinde bir ceset taşıyan küçük bir ruhtan başka nedir ki insan" (syf.338)

"Nerde sevgi? Gerçekten acı çektir bana. İhanet ederek yitirdiğim saflığımı, gizemlerin anlamını geri ver bana. -Gerçekten yalnız kalayım ki namusumla dua edebileyim. Yeniden mutlu olalım bir yerlerde, yeter ki yalnız ikimiz olalım, yeter ki bu korkunç dünyanın dışında olalım. Yok et dünyayı!" (syf.339-340)

"Acılar içindeyim, çünkü dudakların yalnız yalan söylüyor ve öpücüklerinde ölüm var." (syf.359)

"Kendi önemsiz ve küçük özgürlük mücadelemle ilgiliyim ben." (syf.368)

"Ucuz ve kusurlu anlarla dolu günler birbirini izliyor." (syf.405)

"Yaşamının içimi doldurmasını, içimde kımıldamasını istiyorum." (syf.405)

"ah, ne kadar benzer sevişmenin inlemeleri ölümün inlemelerine." (syf.409)

"Mutsuzluğum içimde kilitli." (syf.427)



25 Kasım 2014 Salı

24 Kasım 2014 Pazartesi

Yanardağın Altında


Yeni okumaya başladığım ve  Malcolm Lowry'nin 1936-1944 yılları arasında tam dokuz yılda yazdığı "Yanardağın Altında" The Guardian tarafından okunması en zor on kitap arasında gösterilmiş.

Kitap, Sophocles/Antigone' dan yapılan ve aşağıya eklediğim metinle başlıyor.

"Bir çok kudretli şeyler vardır, fakat hiçbiri insan kadar kudretli değildir. İnsan karanlık denizlerin üzerinde, fırtınalı lodos rüzgârlarıyla kabaran dalgaları aşarak, gürültüler arasında yoluna gider. Toprağı, bu ebedi ve yorgunluk bilmeyen tanrıyı bile yorar, kuvvetli atların çektiği sapanı dolaştırarak her yıl onun bağrını altüst eder.

Şu çok bilmiş insan, gamsız kuş sürülerini, ormandaki yırtıcı hayvanları, denizdeki türlü mahlûkları, ipten örülmüş ağlarla tuzağa düşürür. Dağın yabani hayvanını zekâsıyla yola getirir ve atın yeleli başına koşum, ve kimseye râm olmayan dağ boğasının boynuna boyunduruk geçirir.

Bunlardan başka, konuşmayı, yüksek düşüncelerine kanat vermeği, ülkeler idare etmeği, soğuk gecenin  kırağısından, rüzgârın savurduğu yağmurun oklarından korunmayı öğrenmiştir. Her tedbiri bilir, önüne çıkan hiçbir şeyden şaşırmaz. Yalnız ölümden nereye kaçacağını bilemeyecektir; fakat en devasız dertlerin bile devasını bulmuştur."

Böyle bir alıntıyla başlayan kitap bence su gibidir. Derinliği içine girmeden anlaşılmaz.


Bitirince göreceğiz bakalım, okuması zor mu kolay mı?