Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat
22 Mart 2015 Pazar
21 Mart 2015 Cumartesi
Cinnet
Etiketler:
Ayna İnsan 2015 Sayı:14,
Cinnet,
Fatih Yavuz Çiçek,
Öykülerden kupleler
Telvem
-hepimiz düşerek öğrenmedik mi yürümeyi-
tanığımdır yorulan sözüm
alın yazgımın ruhumdaki sizdüşümüne
set çekilmiş ömrümdür kanıtım
yeter!
beni firari sayın artık, ey âlem-i cevher
kirli yaşamdan mülteci
n’olur gözlerim bağlı dilim lâl
bi’daha çıkarmayın bahtımın açık havasına
böyle masum, böyle korumasız ve zülâl
en güzeli sessizliğe yazın beni
aynalarda ülkümle doya doya konuşmaya
her konuşmada yenildim aslında
geceleri sabah bilmekte gözüpek, hep yanıldım
yine de söylemek isterim utkumu
belki bir bozlak besteler kalbimde saklı çığlıklar
avunurum
-içimde yunus, dadaloğlu, muharrem ustalar-
“aman arap atları da
yakın eder ırağı
adama kemlik mi gelir
merdoğlu mertten ey”
demem o ki
şimdi bozgunla yüzleşmektedir avuçlarıma gizlenmiş sonum
ölüm güvercin kanatlarında yükselince
karanfil mevsiminedir benim asıl yolculuğum
fy
Etiketler:
dadaloğlu,
güvercin kanatları,
karanfil mevsimi,
Şiir,
Telvem,
zülâl
20 Mart 2015 Cuma
Şiir Önce Düzyazıdır
On altı, on yedi yaşındayken, “kötü bir şiir
okuru, ‘bu şiir ne anlatıyor?‘ diye sorar, çünkü şiirin de, öykü ya da roman
gibi, bir şeyler anlatmasını bekler” diye başlayan bir yazı okumuş ve çok
etkilenmiştim. Gerçi o günlerde ben de öyküler yazıyor ve ileride de bir romancı
olmayı düşlüyordum, ama şiirde öykülemeden kaçmak gerektiği, çünkü şiirin bir
öykü gibi yazılıp okunmadığı ölçüde şiir olduğu benim de şiir anlayışımı
özetleyen bir görüştü. Aradan bir on yıl geçip ciddi olarak şiir yazmaya
başladığımdaysa, kendimi bu anlayışa göre değil, öyküleyerek yazarken buldum ve
durup düşündüğümde de, hatırladığım ve sevdiğim şiirlerin nerdeyse tümünün, bir
edebiyat sözlüğünün Yahya Kemal’in yapıtları için kullandığı deyimle, “birer
hikâye karakterinde” olduklarını gördüm.
Ama böyle şiirleri yeğlememin ve bu ay
yayımlanan kitabım “Kraliçe Viktorya’nın Düşü” nün de bir şiir kitabı olduğu
kadar bir öykü kitabı da olmasının nedeni sanıyorum, yalnız yazmaya düzyazıyla
başlamış olmam değil, aynı zamanda İngiliz edebiyatının ve yıllardır yaşadığım
İngiltere’nin beni çok etkilemiş olmaları. Burada yalnız İngiliz şiirinin büyük
anlatma geleneğinden söz etmiyorum. Bu alanda herhangi bir antolojiye göz
atmak, İngiliz edebiyatının en göze çarpıcı özelliklerinden birinin, Chaucer’ın
Canterbury Öyküleri’nden Spenser’ın Periler Kraliçesi’ne, Milton’ın
Cennet’in Yitirilişi’nden Wordsworth’ün Prelüd’üne bir dizi, her biri bir roman
uzunluğunda, anlatımcı şiiri kapsaması olduğunu kanıtlamaya yetecektir. Ama tipik
bir İngiliz şiiri kısa ve “lirik” olduğundan bile her zaman nesnel bir durum
betimler ve bunu yaparken de düzyazının mantığına ve kurallarına sadık
kalır. Büyük on yedinci yüzyıl şairi Ben Jonson’ı İskoçya’ya yaptığı gezi
sırasında şatosunda ağırlayan Drummond, ünlü konuğuyla yaptığı sohbetleri topladığı
kitabında, “Bana, tüm şiirlerini önce düzyazı olarak yazdığını söyledi,”
der. Şiirin önce ve temelde düzyazı olduğu ve düzyazı gibi okunabilmesi ve
çözülebilmesi gerektiği benim de bugünkü şiir anlayışımın temel taşlarından
biri.
Daha da ileriye gideyim: Bence İngiliz
edebiyatı yalnız antik çağ’dan sonra ortaya çıkmış olan ulusal edebiyatların en
eskisi değil, aynı zamanda da en önemlisi ve en büyüğüdür, çünkü Alman felsefesi
gibi o da Batı’nın tüm özünü yansıtır. Değişik ”özlere” sahip bir “Batı” ile “Doğu”
nun gerçekte olmadığının günümüzün en moda görüşlerinden biri olduğunun
bilincindeyim, ama bu beni rahatsız etmiyor. Ben böyle bir ayrımın temelde gene
de geçerli olduğunu düşünüyorum. Batılı dünya görüşünü tek bir cümleyle
özetlemek gerekseydi kuracağım cümle “hayat bir öyküdür” olurdu. Ve tabi nasıl
bu dünyanın, tıpkı bir öykü gibi, bir anlam ve biçimi olduğu, kişisel hayatın
belli bir mantığı olan bir “biyografi”, toplumsal hayatın da eşit derece de
belli bir mantık izleyen bir “tarih” oluşturdukları ve dilin bu mantık, biçim ve
anlamı yansıtabileceği Batı’ya özgü görüşlerse, bu dünyanın somut gerçeklerinden
kesin bir anlam çıkarılmayacağı, anlamın türlü soyutlamalarda aranması gerektiği ve
dilin (ve onun üstünde kurulu olan şiirin) dünyayla doğrudan dolaylı bir
ilişki içinde olduğu, bana kalırsa, Doğu’ya özgü görüşlerdir. Buna bağlı olarak,
Batı şiirinde, anlatılanın kendisi önem kazanıp dil yalınlaşır ve
saydamlaşırken, Doğu şiirinde doğrudan ilişki kurulamayan gerçeklikten koparılan
dil gittikçe kendi içinde daha önemli olmaya başlar ve şair anlatıcı değil, bir
dil ustası olarak belirir.
Yirminci Yüzyıl Türk şiirinin tarihi bence
Batı ile Doğu arasındaki bu karşıtlığın tarihidir. İlk büyük “Batılı” şairimiz
kuşkusuz (sonradan yıllarca Londra’da yaşayıp İngiliz şiirini de tanıma olanağı
bulan, ama “Tarz-garbi, dedim, olsun adet” dizesiyle ilan ettiği kararına Fransız edebiyatının klasiklerini okuyarak varan” Abdülhak Hamit’tir. Hamit’in şiiri yer
yer gülünç bir kötülükte de olsa, “Hayat bir öyküdür” inancını yansıtan bir
öykü şiiridir ve onu Yahya Kemal , Nazım Hikmet, Cahit Sıtkı, bir anlamda Orhan
Veli ve gene bir anlamda Edip Cansever gibi başka “öykücüler” izler. Atalarım ve
ustalarım olarak gördüğüm bu şairlerde Doğulu bir duyarlılıktan izler yok
değildir, ama temelde Batı kökenli oldukları yadsınamaz ve oluşturdukları
gelenek, kökleri divan edebiyatına ve “doğunun büyük şiirine uzanan” Haşim’in,
Turgut Uyar’ın, Hilmi Yavuz’un yer aldıkları gelenekle karıştırılmaz.
İlginç olan, uzun bir aradan sonra bugün Türk
şiirinde öykülemenin yeniden gündeme gelmiş olması. Enis Batur Gri Divan’da
““soyutlama dozu yüksek bir şiir anlayışından öyküleme dozu yüksek bir şiir
anlayışına geçmekten söz ediyor; Tuğrul Tanyol’un öyküleme peşinde olduğu
söyleniyor ve Lale Müldür, Seyhan Erözçelik ve Haydar Ergülen’le Gösteri’nin
Nisan sayısında yapılan toplu söyleşide “öyküleme” sözcüğü yinelendiği
gibi, daha ilginci, ”ortalama, hatta bayağı sözcüklerin şiirsellik kazanmasından”
dem vuruluyor. Ben burada Yahya Kemal’in “kolektivitenin lisanını şiire sokmak”
düşünün dirilişini görüyorum. Söz konusu olan şiir, şiir dilinin “anlaşılması”
değil, gerçek dünyayla gerçek bir ilişki kurabilmesi (ki bence “öyküleme" denen de temelde bu zaten) özellikle Seyhan Erözçelik’in biraz da
hayıflanarak da olsa “eskiden erguvan diye bir sözcük vardı, şimdi yok” demesi
hoşuma gitti; bu sözü çerçeveletip yazı masama koymayı düşünüyorum. Ama şunu
söyleyeyim ki “erguvan”ın kişisel kaderi ne olursa olsun (ve aramızdan
ayrılalı o kadar da olmuyor. Hilmi Yavuz, “ve neden/sözlerin soluk erguvan”
diyeli kaç yıl geçti şunun şurasında?), temsil ettiği “müphem ve esrarengiz”
doğulu “şiirsellik” bu günde Türkiye’de bir çok kimseyi büyülemeye devam ediyor
ve buna öykülemeye çalıştıklarını söyleyen kimi şairlerde bir ölçüde
dahil.
Yanlış anlaşılmasın; “Batı
iyidir, Doğu kötüdür,” demiyorum. Doğu’nun en az Batı’nınki kadar zengin ve
ilginç kültürünü yadsımak başka bir anlamda “ortalama, hatta bayağı” bir tutum
olurdu. Zaten, bu sözcükleri salt coğrafi anlamlarıyla alırsak, Doğu ve Batı
bugün, tıpkı Orhan Pamuk‘un çarpıcı romanı Beyaz Kale’de olduğu gibi, yer
değiştirmekteler. Doğu öykülere özenirken, ”postmodernleşen” Batı, tüm öykülerin
asılsız olduklarını, hayatın anlaşılamayacağını, dilin kaypak ve esrarengiz
olduğunu söylüyor. Batı’nın, yeni inançlarına uygun bir biçimde, “mistik ve
miskin” bir havaya bürüneceği, Doğu’nun da “akılcı ve atılımcı” olacağı gün
bence uzak değil.Tabii ben de zamanla bu süreç içinde yer değiştirebilir, bir
şiirin sonunda “ah şiirin metafizikselliği nasıl da gerekli bana/yıllardır
reddettiğim buydu oysa” diyen İngiliz şairi Donald Davie gibi başka tür bir
şiire özlem duyar ve bugün Hamit’le aramda gördüğüm akrabalığı ardımda bırakıp
kendimi Haşim’e yakın duymaya başlayabilirim. Ama şu anda bana gerekli olan
(coğrafi olarak nereye gitmiş olursa olsun) Batı’nın, temelinde düzyazı yatan
şiiri.
Şavkar Altınel
Soğuğa Açılan Kapı, YKY, İstanbul 2003
Etiketler:
Düzyazışiir,
Soğuğa Açılan Kapı,
Şavkar Altınel,
Şiir Önce Düzyazıdır
19 Mart 2015 Perşembe
Paris Düşlerine Küçük Bir Katkı
geniş susku
ten uykusu bitti
yeni doğmuş bebek gibi
gözlerini bengiye açtı nâr
ertelenmiş baharlar çiçekleniyor dilimde
teveğini bulmuş arzular
meselâ,
bunlardan birincisi gözü yaşlı gülümser
ötekisi med cezir
kalbim; tanelerim
irem bahçesini görmüş kadar iyimser
âh ömrünü fasl-ı dey’e bozduran güvercin
bilirim
senin de rengine kanıp dişlediğin
ağılanmış bir elma
hikâyen var
uyan ey gülzar, uyan
uyan da 'Seine’ diye murabba
yaz
cemre kapıda, önümüzde aşk
ten uykusu bitti
şimdi nefes nefese çiğdem zamanı
fy
Bizim Mahalle Edebiyat, Fatih Yavuz/Söyleşi
B.M.: Gerçek Mavi
şiirinizde dediğinizi çekiştirerek “ah mavi düş perisi, geciktin/sen...o zaman,
nerelerdeydin?” sorusunu size yöneltelim. Fatih Yavuz Çiçek kimdir?
Nelerle meşgul olmuştur bu vakte kadar?
-Fatih Yavuz'u kısaca
inanç, güven, sadakat ekseninde düş ve gerçeğin izinden yürümeye
çabalayan ve bu süreçte kendine yol arkadaşı olarak kelimeleri
tercih etmiş, menzili yokluk olan bir yolcudur diye tanımlayabiliriz. 1964
Kırıkkale doğumluyum. Halen Kırıkkale’de bir kamu kurumunda uzman olarak görev
yapıyorum. Aslında ilköğretim yıllarından itibaren ilgi duymaya başladığım
şiir; edebiyat yolculuğunda okumaya, izlemeye daha çok vakit ayırdığımı
düşünüyorum. 12 Eylül 1980 sonrasıydı. Lisede öğrenciydim. Yazmak düşüncesi o dönemde okuduğum kitap ve şiirlerin etkisi olsa gerek ani bir iç
itkiyle başladı. Sonrasında okuma, yazma yükseköğrenim, iş hayatı süreci
birlikte yürüdüler. Yazdıklarımı uzun süre denilebilecek bir süre yayımlamadım.
2006 yılından başlayarak kelimelerle olan birlikteliğimi önce tanıdığım
edebiyatçı arkadaşlarla ardından okurlarla paylaşmaya başladım. Yazmaya
çalıştığım şiirlerin okurla buluşma sürecini daha çok bir krizalitin kozasında
kelebek olma sabrına benzetiyorum. Gecikme belki bu yüzden ama sanırım asıl
sebep kelebek kıvamında yaşama isteğinden kaynaklanıyor.
B.M.: Daha önce
sizin hazırladığınız söyleşiler var. Özellikle Hayriye Ünal ile yapmış
olduğunuz söyleşi iki şair hakkında da bize görüş veriyor. Bunun haricinde sizi
önceleri sanal ortamda görüyorduk. Bu yönden bakınca sanal ve matbu yayım
karşılaştırması yapmanızı istesek ne gibi sonuçlara ulaşırsınız?
-Şiir, edebiyat, kültür,
sanat içerikli söyleşi yapma düşüncesi Onaltıkırkbeş'in okur ve yazarları
buluşturan önemli bir etkinliği. Söyleşi hazırlamak ciddi bir ön hazırlık
gerektiriyor. Öncelikle söyleşi onayını aldığınız yazarın kitaplarını veya
yazdığı metinleri okuyup incelemeniz, onun dünyayı, yaşadığı çağı nasıl
algılayıp, hayata baktığı kapıyı bu paralelde hazırladığınız sorularla çalmanız
gerekiyor. Hayriye Ünal günümüz Türk şiirinde önemsediğim, izlediğim
yazarlardan biridir. Kendisiyle yaptığımız söyleşiye edebiyat
çevrelerinden çok olumlu tepkiler geldi. Biz bu tepkileri değerlendirerek
şiire, edebiyata emek veren diğer arkadaşlarla da söyleşiler hazırlamaya başladık. Önümüzdeki
sayılarda da inşallah söyleşiler devam edecek.
Sanal ortama gelince.
Aslında internet ortamı sanal gibi görünse de edebiyat sitelerinde paylaşımda
bulunan üyelerin hepsi gerçek kişiler. Teknolojinin yaygınlaşması, internet
kullanım oranının hızla artması kaçınılmaz olarak birbiri ardına edebiyat
sitelerinin kurulmasına yol açtı. Bu durumda içinde yazma dürtüsü olan ve
yazdıklarını çeşitli sebeplerle yayımlamakta güçlük çekenler kendilerini
edebiyat dünyasına gösterebilme, ifade edebilme fırsatını bu siteler
aracılığıyla yakaladılar. İnternet kullanımından önce dergilerde şiir ve
düzyazı metinlerinden tanıdığımız isimlerle, ürettiklerini edebiyat sitelerinde
yayımlayanlar bu yeni ortamda birbirlerini daha yakından tanımaya, anlamaya,
bilgiyi paylaşmaya başladılar.
Sonuç itibariyle
e-devlet, e-posta, e-imza, e-ilan derken bir de baktık e-kitap,
e-edebiyat dergisi ve e-şiir gelişen teknolojik imkânları kullanarak bir tıkla
okunabilir hale geldi. Kendinizi teknolojiden, iletişim araçlarının yaygınlaşmasından
soyutlayamıyorsunuz. Evet, ben de çeşitli edebiyat sitelerine yukarıda
açıklamaya çalıştığım sebeplerle üye oldum. Paylaşımlarda bulundum. Dergilerde
okuyup, izlediğim ama yüz yüze tanışma fırsatı bulamadığım şair, yazarlarla
iletişim kurma, ürettiklerimi onlarla paylaşma fırsatı buldum. Ancak yine de
bir şiiri, öykü veya romanı üretenlerin emeğine saygı gösterip bandrollü kitap
dergi alarak, mürekkep kokusunu hissederek, kâğıda dokunarak okuma alışkanlığı
çok farklı bir duygu ve bu alışkanlıktan (internet paylaşımının hızlı ve
kolaylığına rağmen) vazgeçebileceğimi sanmıyorum.
B.M.: Telve
kelimesinin size neler çağrıştırdığını merak ediyoruz? Edebiyat öğretmenim gibi
düşündüğünüzü öğrendim. Bir derste öğrencilere öğüt verirken gecekonduda ikamet
arkadaşlara yönelerek “Nerede yaşadığınız değil, yaşadığınız yerde kendinizi
nasıl hissettiğiniz önemlidir” demişti. Sizin, “ne yazdığınız kadar nerede
yazdığınız da önemlidir” dediğinizi biliyoruz. Ne demek istiyorsunuz? Bunu açarsak
görüş ve -tabi genç arkadaşlara- önerilerinizi alabilir miyiz?
-Öncelikle bu ifadenin Türk
edebiyatının önemli isimlerinden Nuri Pakdil’e ait olduğunu belirtmek
istiyorum. Dünyayı, evreni, yaşamı aynı gözlerle algılayan, aynı
şeyleri düşünüp söyleyen insanların bir araya gelerek ortak bir misyon
etrafında yazma eyleminde bulunması, yaşadığı çağa bu şekilde tanıklık ederken
bilgiyi, deneyimi, yazdıklarını kimliğini, öz değerlerini kaybetmeden gelecek
kuşaklara sorumluluk duygusuyla aktarma ereğinde bulunmasının “Ne yazdığınız
kadar nerede yazdığınız da önemlidir” tümcesinde mâna bulduğunu
düşünüyorum.
Bu çerçevede genç
arkadaşların durmak, var olmak istediği zemini iyi tespit etmeleri gerekiyor.
Elbet ben de bana söylenildiği gibi mutlaka okumaya, araştırmaya, yazın
süreçlerini bu şekilde geliştirmeye önem versinler demek isterim. Ne
yazdığımız, nerede yazdığımız önemli ama başka başka yerlerde kimlerin ne
yazdığını da takip etmeliyiz. Örneğin kendi adıma bir örnek vermem gerekirse
Cemal Süreya şiirlerini okumaktan hiçbir zaman haz almamama rağmen onu okumaktan
asla vazgeçmedim. Bu sebeple herhangi bir şairi yazarı ötekileştirmeden kim
olursa olsun şiir, edebiyat adına neler yapmış, neler yazmış öğrenmek, bilmek
adına okumaktan, izlemekten, araştırmaktan kaçınmamalarını öneriyorum.
Telveyi sormuştunuz. Telve
bana koyu kahve, uçsuz bucaksız uçurum gibi derinliğine bakıp anlamaya
çalıştığım bir çift gözü çağrıştırmıştır.
B.M.: İlk yayımlanan
ürününüz ve matbuaya geçiş sürecinizi ilk ağızdan dillendirmenizi istesek? Bir
de uzun bir süre önce yayımlanan ürünlerinize karşı bir olumsuz bakışınız
oluyor mu? Yayımlayıp da bunu keşke yayımlamasaydım dediğiniz bir şiiriniz var
mı?
-2006 yılıydı. İnternet
ortamında şiir paylaşımı yapılan gruplara önceden okuyup seçtiğim şiirleri
gönderiyordum. Bir gün yazdığım ilk şiirlerden birini paylaşmaya karar verdim.
Gelen olumlu tepkiler beni yüreklendirdi. Sonra yazdığım şiirlerin bir bölümünü
önce sevgili dostum Esat Selışık’la paylaştım. Esat’ın iki şiir kitabı vardı.
Onun şiirlerimi yayımlanabilir nitelikte bulması üzerine şiir metinlerimi
izlediğim en başta Hece, Dergâh, Varlık olmak üzere, diğer dergilerle de
poetik çizgi ayırmadan paylaşmaya başladım. Önce “İzler” başlıklı şiir
Yalınayak Edebiyat'ta sonra “Makaramda İpler Tükenir” Alaz Edebiyat'ta
yayımlandı. Sonrasında farklı dergilerde şiir ve denemelerim yayımlandı. Ancak;
Hece, Dergâh, Edebiyat Ortamı ve elbette Onaltıkırkbeş edebi duruşlarını
beğendiğim, şiir yayımlamayı daha çok önemsediğim dergiler oldu.
Ahmet Muhip Dranas “Fahriye
Abla” şiirini yazdığı için pişman olduğunu söylermiş. Keşke yayımlamasaydım
dediğim bir şiir var mı? Hımmm. Evet, sanırım “Satranç Sarmalı”, “Düşündüğün
Yerdeyim” ve “Dikimevi” başlıklı şiirleri keşke yayımlamasaydım diyorum. Çünkü
bu üç şiir benim tarzım değildi. Şimdi düşünüyorum da biraz da bu tarz şiirleri
istersem ben de yazabilirim düşüncesiyle oluşturduğum kurgu metinlerdi.
B.M.: Yakınlarda
elinizden çıkacak bir kitap var mı? Fazla sayılabilecek sayıda dergide isminize
rastlıyoruz. Gerçek şairi tamama erdirenin kitap olduğunu düşünüyoruz. Kitabı
olan şairlerden olmanızı bekleyenler için bir müjde verebilecek misiniz?
-Vakti geldiğinde kitap
çıkarmayı elbette düşünüyorum. Geçtiğimiz yıllarda sadece ilk yazdığım
şiirlerden oluşturduğum bir dosya vardı. Sonra henüz erken olduğu
düşüncesiyle vazgeçtim. Geçtiğimiz günlerde bir antoloji için altı şiir verdim
ancak kendi adıma kitap için hedefim Ahmed Arif gibi yazılmış en iyi şiirlerden
tek bir seçki oluşturmanın daha verimli olacağı yönünde. Şairi tamamına
erdiren gerçekten kitap mıdır? Bilemiyorum. Aklıma hemen Sait Maden
geliyor. Uzun yıllar şiir yayımlamasına rağmen kitap yayımlamayı
geciktirenlerdendir. Nilgün Marmara, Özge Dirik, Kaan İnce gibi genç yaşta
ölümü tercih eden şairlerin şiirlerinin de vefatlarından sonra
kitaplaştırıldığını düşünürsek önemli olan özgün ve iyi yazılmış şiirlere imza
atabilmek, kitap sonra bir şekilde yayımlanır düşüncesindeyim. Bir de Mehmet
Kaplan’ın kitap çıkarmadan önce en az 10 yıl beklenmesi gerektiği yönündeki
öğüdünü hatırlayarak biraz daha beklemek istiyorum.
B.M.: Birçok dergide
birden yazan bir şair olarak bu konuya nasıl baktığınızı öğrenmek isterim.
Dergilerin okul olma hayallerinin sekteye uğradığını görüyoruz günümüzde. Bunun
birçok sebebi var. Bir sebep de aynı ismin her dergide görülebilmesi olarak
görülüyor. Ne düşünüyorsunuz?
-Günümüzde dergi çıkarmak
gerçekten zor, emek ve sabır isteyen bir süreç gerektiriyor. Büyük şehirler
dışında yayımlanan dergilerin okura ulaşma aşamasında dağıtımdan, dergiyi maddi
açıdan ayakta tutacak yeterli abone bulamamaya kadar bir yığın sıkıntıları
olduğunu biliyorum. Ama yine de günümüzde her şeye rağmen merkez dergiler
dışında kalan dergiler Paul Valery’nin ifadesiyle şiirin, edebiyatın
laboratuarı olma özelliğini alternatifsiz koruyor. Burada ifade edilen
laboratuar olma özelliği ancak yeni ve genç isimlerin yazdığı iyi metinlerin
ismine, yaşına bakılmadan dergilerde yer almasıyla mümkün olabilir. Bu noktada
da sorumluluk editörlere, dergi yayım kurullarına düşüyor. Ki böylece Türk
şiirinin önü de açılmış olur. Bu cümleden hareketle izlediğim dergiler içinde
Edebiyat Ortamı ve Onaltıkırkbeş'in genç isimlere daha fazla destek vermelerini
çok olumlu buluyorum.
Diğer sorunuza gelirsek
birçok dergide şiir yayımlamış gibi görülsem de işin aslı öyle değil. İlk
şiirleri paylaşırken poetik çizgi ayırmadan paylaştığım şiirler 2007-2008
yılları arasında dergilerde ardı ardına yayımlandığı için okurlarca böyle
algılanmış olabilir. O dönemde; yazdığım şiirleri dergi okumaktan
vazgeçmeyen okurlarla buluşturmak için başka seçenek yoktu. Bunu yukarıda
açıklamaya çalıştığım laboratuar sürecinden geçme olarak değerlendirmek sanırım
daha uygun bir değerlendirme olur. Merkez dergiler olarak anılan, edebiyat
dünyasında uzun soluklu yeri ve ağırlığı bulunan dergilerde birdenbire şiir ve
yazılarınızla kısa sürede yer almak, yayım kurullarına şiirinizi ispat etmeniz,
edebiyatın ustalarıyla aynı yerde yazmak kolay değil. Bu sebeple önce merkez
dergilerin dışında sayılan dergilerde şiir yayımlamayı tercih ettim. Yeri
gelmişken yinelemek isterim. Hece, Dergâh, Edebiyat Ortamı ve Onaltıkırkbeş
şiir paylaşmayı önemsediğim, edebi duruşlarını beğendiğim dergilerin başında
geliyor. İlk şiirlerimi yayımladığım dergiler bugün benden şiir isteseler, o
dergilerin yayım kurullarıyla yine hiç çekinmeden şiir paylaşırım. Çünkü
dostluklar baki. Nitekim birçok yerde görünme olgusu (bu şiir yayımlayan herkes
için geçerli) birazda bu sebeplerden kaynaklanıyor.
Ezcümle isimlerini
zikrettiğim dergiler dışında önceden şiir paylaştığım ve şiirlerime yer veren
dergilerin okurla buluşma sürecime katkılarını yadsıyamam. Bizim kültürümüzde
ahde vefa denen bir kavram var. O dergilerde artık şiir yayımlamıyorum ama
okumaya izlemeye devam ediyorum. Kendilerine gerçekten müteşekkirim.
B.M.: Okuduğunuz ve
okunması gerekir dediğiniz yazar ve şairler ile başucu kitaplarından küçük bir
liste yapar mısınız genç arkadaşlarımız için?
-Zor bir soru. Bu konuda
nesnelliği yakalamanın hep zor olduğunu düşünürüm. Ayrım yapmadan herkesin
okunması gerektiğini belirtmiştim. Ama yine de benim içselliğime katkı yapan
birkaç isim saymak istersem Dünya Edebiyatından Kafka, Dostoyevski, Salingeri
söyleyebilirim. Türk edebiyatında Cemil Meriç, Nuri Pakdil, Nurettin Topçu düşünsel
birikimlerini önemsediğim yazarlardır. Cahit Zarifoğlu, Edip Cansever, Enis
Batur, Gülten Akın, Hilmi Yavuz, Hüseyin Cahit Kerse, İlhami Çiçek, Metin
Güven, Naime Erlaçin, Turgut Uyar okumayı diğer isimlere göre daha çok
sevdiğim şairlerden.
Genç arkadaşlara Erdoğan
Alkan “Düş Gezgini Gerard De Nerval”,
Hüseyin Su “Gülşefdeli Yemeni”, Kemal
Bek “Şiirden Eleştiriye”, Nurettin
Topçu “Taşralı”, Nuri Pakdil “Edebiyat Kulesi”, Şükrü Nişancı “Sivil İtaatsizlik”, Yaşar Nabi Nayır “Şiir Sanatı”, Dostoyevski “Suç ve Ceza”, Kafka “Dönüşüm”, Salinger
“Çavdar
Tarlasında Çocuklar” R.Wellek-A.Varren “Edebiyat Teorisi” isimli
kitapları okumalarını öneriyorum.
B.M.: Genç
şairlerimizden kimleri takip ediyorsunuz?
-Kendi kuşağıma yakın
şairlerden Birhan Keskin ve Hayriye Ünal’ı ilk sırada sayabilirim. Burcu Yalkın
şiirlerindeki işlenmemiş saf şiiri de ilgiyle takip ediyorum. Hüseyin Atlansoy,
Kenan Çağan, Mustafa Köneçoğlu keyifle okuyup izlediğim
kalemlerden. Vefatından önce Levent Sunal’da izlediğim bir şairdi. Genç
arkadaşlara gelince A.Barış Ağır, Didem Gülçin Erdem, Duygu Ergun, Elif Nuray,
Furkan Çalışkan, Halil İbrahim Polat, Kahraman Çayırlı, Yaprak Ünvar sürekli
okuduğum genç kalemlerin başında geliyor. Sanırım Abdulkadir Akdemir şiirlerini
de bundan böyle sık sık okuyacağım.
B.M.: Sizi
tanıma girişimimize yardımcı olduğunuz için müteşekkiriz. Son olarak Bizim
Mahalle nezdinde tüm arkadaşlarımız için bir şeyler söylemek ister misiniz?
-Ben de size teşekkür ediyorum. Bizim
Mahalleye katkıda bulunan, emeği geçen tüm arkadaşlara çıktıkları yazın
sanatı yolculuklarında başarılı ve uzun soluklu bir yayın hayatı diliyorum.
Etiketler:
Bizim Mahalle Edebiyat,
Fatih Yavuz Çiçek,
Söyleşi
18 Mart 2015 Çarşamba
Sylvia Plath ve Nilgün Marmara’nın Eserlerinde Ölüm ve İntihar İmgelerinin Karşılaştırılması
İntihar, kimine göre psikiyatrik bozuklukların yansıması
bir edim, kimine göre tanrıya bir kurban… Kimine göre bir sanat, kimine göre
muhalefet… Çağlar boyunca süregelen söz konusu edim, defalarca tanımlanmış,
farklı disiplinler tarafından birçok kez konu alınmış, sanatçılara ilham
vermiş. Esasen konunun fevkalade tekil olmasından ötürü, yapılacak olan çoğu
tanım havada asılı kalacaktır. Zira intihar kişinin kendine özgü, yaşamsal, son
seçimidir ve tamamen edimi gerçekleştirene aittir.
Ancak elbette ki nedensellikleri üzerine düşünmek
mümkündür ve psikologlar, psitiyatristler ve toplumbilimciler başta olmak üzere
dünyada pek çok disiplin tarafından araştırılan bir konudur.
İntihar kelimesine etimolojik olarak bakıldığında,
Ortaçağda intiharın yerine “sui homicida” ikileminin kullanıldığını
biliyoruz. Ardından kendi kendini öldürmek anlamına gelen “suicidum” kelimesinin
18. yüzyılda Fransızca’da ortaya çıktığı görünüyor. Osmanlı coğrafyasında ise
tarihin en eski zamanlarından beri kendini öldürenler olduğu halde, intihar
kelimesi Türkçe’ye tanzimatla eş zamanlı olarak girmiştir ve kaynağını Arapça’da
kurban anlamına gelen “nahr” kelimesinden alır.
Çalışmadaki amaç, öncülün ardılı nasıl etkilediği ve
ardıl Nilgün Marmara ile öncül Sylvia Plath’ın eserlerindeki Ölüm ve İntihar
temasının benzerliklerini, çoğulcu yöntem kullanarak ortaya koymaktır.
İki farklı yazar ya da şairi konu edinen karşılaştırmalı
çalışmaların çıkış noktası, genellikle iki yazar ya da şairin özdeşlik gösteren
hayat hikâyeleridir. Ancak bu çalışmada yapılacak olan, alışkanlığı kırıp
sanatı alımlamaya bir adım daha yaklaşmak adına, Sylvia Plath ve Nilgün
Marmara’nın yaşamlarındaki ortak noktaların edebi bağlamda yansımalarını ortaya
çıkarmaktan ziyade, iki yazarın özgün hayat hikâyelerinin yarattığı farkların,
edebiyatta onları buluşturan yanlarını ortaya koymak, iki ayrı coğrafya ve iki
ayrı kültürün mevcudiyetine karşın, edebiyatın onlar için ortak bir payda
olduğunu gözle önüne sermektir.
Ancak öz kıyımın hazırlayıcısının kişinin geçmiş
yaşantısı olduğunu göz önünde bulundurarak, söz konusu iki şairin hayatlarından
birer kesit sunmakta fayda var.
Sylvia Plath, 27 Ekim 1932’de Alman ve Avusturya göçmeni
bir ailenin çocuğu olarak ABD’nin Boston eyaletinde dünyaya geldi. Plath 10
yaşındayken babasını kaybetti ve bu ölüm, onun için hayatının dönüm noktası
oldu. Bu zaman dilimi, Plath’ın hayatındaki psikolojik buhranların da
başlangıcı oldu. Plath bu andan itibaren kendine söz vermişçesine başladığı
intihar girişimlerini on yılda bir tekrarlamayı neredeyse bir seremoni haline
getirir. Ve Lady Lazarus şiirinde de bunu okumak mümkündür;
Yine yaptım, yine yaptım işte
On yılda bir kere
Beceririm bunu ben…
On yılda bir kere
Beceririm bunu ben…
İlk intihar deneyimini on yaşında gerçekleştiren Plath,
aynı yıllara denk düşen tarihlerde şiir yazmaya başlar. Boston Smith College’de
okurken aynı zamanda da bir derginin editörlüğünü üstlenmiştir. Bu arada
Amerika’nın saygın eleştiri kalemlerinden Alvarez’e şiirlerini gönderir,
kimileri yayımlanmaya değer görülür. Plath artık tanınmış, ünlü bir şairdir. Bu
arada kazandığı bir bursla Cambridge Üniversitesi’nde öğrenim görmeye başlar.
Cambridge’de, daha sonraları İngiliz Kraliyet Ailesi şairleri arasına girecek
olan Ted Huges’la tanışır. Kısa bir süre sonra evlenirler.
Bu birliktelikten üç çocukları olur. Çocuklarla birlikte
Plath, bambaşka bir hayatın içine girmiştir. Ve artık kadın olmanın sorumluluğu
tüm benliğini sarar. Bu onun için derin bir sıkışmışlık duygusudur, zira Sırça
Fanus’taki feminen öğeler bunun kanıtlayıcısı niteliğindedir. Nihayetinde
Huges’un başka bir kadınla ilişkisini öğrenen Plaht 1962 yılında çocuklarıyla birlikle
Londra’ya yerleşir. Ve burada kendini yoğun bir şekilde şiire verir. Ve
psikolojik sorunlarının doruğa çıktığı ’63 Şubat’ında intihar eder. Londra’ya
yerleştikten sonra yazdığı kırk bir şiir, ölümünün üç yıl ardından “Ariel” adlı
bir kitapta toplu olarak yayımlanmıştır.
Sylvia Plath’ın ardılı Nilgün Marmara ise 1958 yılında
İstanbul’da doğdu. Kadıköy Maarif Koleji’nde öğrenimini tamamladıktan sonra
Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden lisansını aldı.
Lisans tezinde Sanatçı-İntihar ilişkisini derinlemesine inceledi. Tezindeki ana
başlıklardan biri de şöyledir; “İntiharla Sanatsal Yaratı Arasında ilişki: Plath
Şiirlerini ve Ölümünü Nasıl Yaratır?” Plath’ın görüşleri Marmara’yı
derinden etkiledi. Şiirlerinde Plath’ın imgesel yoğunluğuna benzer bir tarzla
düş ve gerçek arasındaki bireysel kırgınlıklarını zaman zaman cinselliği, sert
bir gerçeklikler sanatına konu edindi. Marmara’nın şiirleri ilk olarak
Daktiloya Çekilmiş Şiirler ismiyle 1988’de yayımlandı. Nilgün Marmara, 29 yaşında
Beyoğlu’ndaki evinin balkonundan kendini aşağı bırakarak yaşamına son verdi.
Benzer bir serüveni yaşayan Plath gibi, onun da günlüğü ölümünden sonra “Kırmızı
Kahverengi Defter” adıyla yayımlandı. Marmara, J.Paul Sartre’ın; “intihar,
dünyada var olmanın bir başka yoludur” cümlesini yorumlarken, aynı zamanda
intihara yönelik kendi bakış açısını da ele vermiştir. Kişi, ölümü bir eylem
olarak seçme yoluyla kendi varlığını gerçekleştirir. Ve böylelikle kendi var
oluşunu hiçlikle tanımlar. Cemal Süreyya, Cezmi Ersöz, Orhan Alkaya, Lale
Müldür, Ece Ayhan, İlhan Berk gibi birçok isimle yakından dost olan Marmara’nın
ölümü üzerine çokça kalem kavgası yapıldı. Eski dostlarından Ece Ayhan’ın,
Marmara’nın ölüm sebebini bildiği öne sürüldü. Bunun üzerine Ayhan, kendisine
yönelik suçlamaları “Nilgün Marmara Üzerine 8 Soru” ve “128 Nilgün
Marmara” başlıklı iki yazıyla cevapladı.
Cemal Süreyya ise “841.Gün” adlı eserinde şu
satırlara yer verdi; “Nilgün ölmüş, beşinci kattaki pencereden kendini
aşağı atarak canına kıymış. Ece Ayhan söyledi, çok değişik bir insandı Zelda.
Akşamları belli bir saatten sonra kişilik, hatta beden değiştiriyor gibi
gelirdi bana. Yüzü alarır, bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parlaklık
eklenirdi. Çok da gençti sanırım, otuzuna değmemişti daha. Bu dünyayı, başka
bir dünyanın bekleme salonu olarak görüyordu. Dönüp baktığımda bir acı da
buluyorum Nilgün’ün yüzünde. O zaman görmemiştim, bugün ortaya çıkıyor.”
Marmara’nın özellikle 1980 sonrası şiirlerinde Ölüm ve
İntihar teması kendini tamamıyla hissettirmeye başlar.
Tüm hücrelerinle kus cellât yargıları
Sesten sonra, söğünçle
Bir gelecek insanlığa
Sesten sonra, söğünçle
Bir gelecek insanlığa
Marmara’nın daha önceki şiirlerinde rastlanan ölümü dış
etkilerden bekleme durumu artık değişmiştir. Marmara, artık kendi saf şiddetini
yaşar ve kendini şu şekilde ifade eder;
Zaman az kaldı, zorlanmış bedenim
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi
Aşk, bağlılık ve hiçbir tutkuyu düşünmeden
Kalıvermeliyim öylece kaskatı…
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi
Aşk, bağlılık ve hiçbir tutkuyu düşünmeden
Kalıvermeliyim öylece kaskatı…
Plath ve Marmara şiirinin en ayırt edici özelliği,
Plath’ın olağanüstü kasvetli ve kötümser tutumuna karşın, Nilgün Marmara’nın
kısmi iyimserliğidir. Bu yargıya varmamızın en önemli kanıtlarından biri,
Plath’ın kaleminden dökülen “insan sevgisi, doğruluk, haklılık” uzak
dünyalardan gelmiş yabancı şeylerdir bu çevrelerde. Satırlarından ve diğer
yazarlardan öğrendiğimiz üzere Marmara’nın çevresel ilişkilerden sıkılan biri
olmadığını, aksine hayattan zevk almanın yollarını arayan genç bir kadın olduğu
biliniyor. Nilgün Marmara’nın özkıyımı daha kendine dönük bir edimken, Plath’da
dış dünyaya karşı bir sistem görüyoruz. Nilgün Marmara için birey olmak, her
şey olmak gibi bir şeydir. O öldükten sonra kalanlar, sadece kendi yaralarını
saracaktır.
Geriye kalanlarsa
Eski sıcaklığında anımsamanın
Ses çıkarmadan, göstermeden
Gizliyorlar yaralarını
Eski sıcaklığında anımsamanın
Ses çıkarmadan, göstermeden
Gizliyorlar yaralarını
Plath, aşkı hayatın bir parçası olarak görür. O’na göre
sevgili, bireyin kendi yarattığı bir şeydir. Ölmeden önce yazdığı bir şiirde,
sevgiliye karşı kiniyle, bu bağlamda gerçekleştirmek istediğin intihar eylemini
şöyle satırlara döker.
Bir fırtına kuşunu sevmeliydim senin
yerine
Bahar geldiğinde gökyüzünü süsler hiç değilse
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya
(Kafamın içinde yarattım seni galiba)
Bahar geldiğinde gökyüzünü süsler hiç değilse
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya
(Kafamın içinde yarattım seni galiba)
Plath, “ölmek bir sanattır” der ve Marmara bu sözlerden ciddi biçimde ilham almıştır. İntihar etmeden kaleme aldığı son eseri olduğu tahmin edilen şiirinde Marmara,
“Yüreğinizin üzerinde bir küçük kese:
ölünün ve
Ölümün gözünden çalınmış bir damla yaş”
Ölümün gözünden çalınmış bir damla yaş”
diyerek, ustası olarak nitelendirilebilecek Plath’dan aldığını, daha da ustalaştırarak dile getirmektedir.
Sonuç olarak, etki-etkileşim-analoji bağlamında bir
değerlendirme yaptığımızda gördüğümüz mükemmel denge onları iki özgün “şair”
yapar. Bununla birlikte sürekli aynı konulardan bahsetmelerine rağmen, sürekli
farklı perspektiflerden bakabilmemizi sağlamışlardır.
Aynı zamanda Plath ve Marmara özelinde bakıldığında sonuç
olarak gelişmiş ya da az gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kadınların
açmazlarının benzer olduğu görülür. Sistemin daima ikincili olmaya itilen
kadın, her türlü sosyal, siyasal, bireysel sıkıntıların birincil hedefi
olmaktadır.
Harun Akgün/Safa Karadaş
Osmangazi Üniversitesi
Söyleşi/Ayşe Keskin
1- Uzun süredir şiir,
deneme ve öyküler yazıyorsunuz. İlk şiir kitabınız "Kayıp
Dağ" geçtiğimiz yıl yayımlandı. İlk kitabın, yeni doğmuş bir bebeğe
kavuşmanın sevincine benzediği söylenir. Bu konuda siz neler söylemek istersiniz?
Evet yaklaşık otuz, otuz beş senedir şiirle kâh
muhabbet kâh çekişme içindeyiz. İlk şiirim İsmet İnönü'nün vefatı üzerine
yazılmıştı. Orta ikideydim. İdarece beğenildi ve bir arkadaşım okumuştu okul
bahçesindeki törende benim demeye çekindiğim bu şiiri. O
gün bugün devam ede gelen bu yolculukta gençlik şiirlerimi de hâlâ saklarım bir çeyiz gibi ceviz sandığımda.
Öykülerimi ise; bilinmezliğin çetrefilli yolculuğunda, varlığından
mutluluk duyduğum, güven duyduğum, belki şiir dizelerine giremeyen pek çok şeyi
paylaştığım öz kardeşim olarak görürüm. Ve yazmak eylemi başlı başına hayatımın
merkezi olur.
İlk şiir kitabım Kayıp
Dağ ise sizin de dediğiniz gibi 2009 Şubat ayında Kül Sanat Yayınları'ndan
çıktı. Doğrudur ilk bebek ilk göz ağrısıdır. Bebeğin doğmasının sevinci kadar
tatlı sıkıntılarına da göğüs germek durumunda kalırsınız. Sorumluluklar artar.
Daha şefkatle, daha dikkatle, bir başka
bakarsınız
çevrenize. Daha bir
koruyup kollarsınız. Üstüne titrersiniz. Size ait olan sizden bir parça olan
sizden çıkmıştır ve hayatın kollarındadır artık. Bir anlamda ne kadar
yakınsanız bir o kadar da kendi başınadır ve ayakta durmak durumundadır. Ve
sizin göreviniz onu takip etmektir.
2- "Kayıp
Dağ" için "sorulardan sıkılmış bir Ayşe Masalı"nın yanıtlarıdır
diyebilir miyiz?
Aslında
yanıtlardan ziyade tam olarak soruların o
dağa ulaşmasıdır diyebiliriz.
3- Dağa seslendiğimizde, karşıdan boşluğa
savurduğumuz sesimizin yankısını duyarız. "Kim", "İçime
İçime" başlıklı şiirlerinizde harflerle oluşturulmuş bir boşluk, bir
uçurum var gibi. Burada aklıma Behçet Necatigil'in "Modern şiir biraz da
okur tarafından doldurulması gereken boşluklar taşıması gerekir" cümlesi
geliyor. Bu bağlamda Ayşe Keskin'in izleği modern şiirden yana mıdır?
Dağa seslenmek için önce
dağa çıkmak gerekir ki seslendiğinizde karşı bir ses gelir. Tecrübeyle sabit, size dönen bir
cevaptır. Bir cevap ki "Sesim sesim" diye bağıran, kendi sesinin
tonunu, rengini, duygusunu anlamaya çalışır. Acı
çığlığınız kahkahayla geri dönmez size. Kahkahanız
ise sancılı bir nar gibi saçılmaz yere. Ses ne ise, o döner size. Farklı bir
cevap korkutur, çünkü dağ, dağ değildir o zaman. Başka bir şeydir.
Sadece o sesin kendi sesiniz olduğuna inandığınız zaman özgün sesinizi
tanırsınız. Kendi sesinizi tanımak kadar mutluluk veren bir şey yoktur ve
dilini çözmüşsünüzdür dağın. Dağı konuşturmak, içinizi konuşturmaktır. Ve
devindiğiniz zamanı kayıt etmek... Dağın ucunda uçurumlar,
dağın içinde kaynayan narsınızdır!
İzleğim sadece şiirdir. Geldiği gibi… Bu, kendi yolculuğumun izleği
aslında. Kâh kanı üstünde, kâh hâlâ çıplak, kâh
yıkanmış mis gibi kundaklanmış, kâh ilk nefesle canı yanmış ve ama ilk çığlıkla
sevindirmiş, bazen nefesi tıkanmış kalmış. Kendi
boşluğumu doldurmaya çalışırken yepyeni boşluklara da imzasını atıyorsam
farkında olmadan. Bu yaşadığım zamanla ilgiliyse evet modern şiire daha yakın
duruyor şiirlerim.
4-Şiirlerinizde imge yoğunluğu oldukça derin ifadelerle kıvamını
bulmuş. Keza şiirlerdeki biçimsel düzenlemeler de dikkat çekiyor. Şiirde
imge, anlam, biçim uyumu konusunda düşüncelerinizi paylaşır mısınız?
Bu görüşünüz için teşekkür ederim.
İzleğim
sadece şiir demiştim. Sadece bana verileni geri vermek.
Şu kalıp, şu şekil, şu görüntü olsun diye
hiç düşünmeden. Kendini nasıl doğduruyorsa öyle. Kendi şekliyle, kendi bedeniyle, sesiyle…
Sadece kendi olarak. Zorlama olmadan. Nasıl akıyorsa.
Elbette şiirin işçiliği de
var. Sakın yanlış anlaşılmasın. Doğumdan sonraki dinlenme süreci, dönüp dönüp
okuma süreci. Düşünceyse düşünce, duyguysa duygunun tam olarak kendini ifade
etmesini sağlayıcı dokunuşlar. Ve demlenmenin sonucunda ele avuca gelmesi.
5-Kitapta yer alan şiirlerin büyük çoğunluğunda başlığın ilk dize gibi
oluşturulduğunu görüyoruz. Başlığın şiirin ilk dizesi olduğu görüşüne katılır
mısınız?
Elbette şiir başlığı ilk
göze çarpan, sandığın
kilidini açan ilk anahtar. Kayıp Dağ'da yer almayan yeni bir şiirimde (
Vav) "Bütün anahtarları kendi kilidinde döndürür zaman" demiştim. Yanlış bir anahtar doğru bir kilidi
açamayacağına göre, sonrasında
şiirin hangi dizesini okursak okuyalım, hangi dizesini seversek, vurulursak
vurulalım, hatta pek çok kilit pek çok anahtar bulursak bulalım, ilk anahtara
dönüp bakma ihtiyacı duyarız. Bu anahtarla şiiri hafızamıza tekrar kilitleriz.
Dolayısıyla önemli bir açış dizesi olarak görüyorum şiir başlıklarını.
6-"uzaklaşan
denizdim soyunup kıyıdan, aşılmaz zaman…içerlerim…/ horonla
tepinen Karadeniz masalı/derin" diyorsunuz. Karadeniz
kültürünün derinliğindeki ana etken
nedir?
Karadeniz, pek çok
medeniyeti barındırmış
olmasının birikimiyle kültürünü de derinleştirmiştir. Rum'u Ermeni'si,
Gürcü'sü, Laz'ı bu toprakların üstünde yaşamış dolayısıyla yaşayan her halk
kendinden pek çok izler bırakmış bu topraklara.
Yaşanmış aşklar, birlikteliklerden doğanlar. Kalanlarla gidenlerin birbirine
kazandırdığı diller, dinler, tavırlar, yeme içme alışkanlıkları vs. pek çok
etkileşimi de sağlamıştır. Çok basit bir örnektir ama burada köy kadınlarının
bellerine taktıkları peştamal bile renk renktir. Bir
köyden diğer köye farklılık gösterir. Başlarına örttükleri örtünün
bile bağlama
çeşidi ayrıdır. Her
köyün, her
sınırın kendine özgü rengi, sesi ritmi ve havası vardır. Yöresel oyunlarda bile
bu fark göze çarpar.
"Bedel Derin"
şiiri; değişen zaman, değişen kültürel,
sosyolojik, yapısal yozlaşmaların neticesinde ucuz, günü kurtarma amaçlı
eylemlerin getirdiği derinliği, deryadan uzaklaşan bir kentin, deryayla bağı
kesilen bir kentin kıyılarında hamsinin tohumunun da sakıza bulanıp
ezileceğini, ezildiğini, recm edildiğini işaret eder.
7-Güldünya başlıklı şiir, kadınlara uygulanan töre
baskılarının sonuçlarını sorguluyor gibi. Kadına uygulanan şiddet ve
ayrımcılığın önlenmesinde toplumun eksikliği sizce hangi sebeplerden
kaynaklanıyor?
Elbette, öncelikle
“Güldünya”nın töre baskısıyla katledilmesinin verdiği üzüntüyle
içselleştirdiğim bir şiir bu. Bir ucu kırsala, bir ucu merkeze bağlı bir
vahşetin şiiri... Çalışan, düşünen, üreten kadınların da aynı şiddete ve
ayrımcılığa maruz kaldığını, kendini ifade aşamasında susturulmaya
çalışıldığını da sorguluyorum. Ezberi bozmak zaten başlı başına sindirilmesi
gereken eylemler olarak görülür ki toplumlarda kalıplaşmış erklerin bu
sindirmeyle, tepeledikleri şeyin aslında kendi eksiklerini, gediklerini
çıkaracak yeni düşüncelerin yere yığılmasını istemeleri olduğunu düşünüyorum.
Kendi alanlarını daraltacak ne kadar eylem, düşünce, duygu varsa bunlara baskı
yapmak iktidar sahiplerinin güçlerini koruma adına bir stratejisi sanki. Aydınlanmayan her karanlık korkutur aslında.
Karanlığı aydınlatmak yerine galiba karanlığa kurşun sıkmak da bu korkunun
sonucu oluyor. Gelmiş geçmiş tarihlere baktığımızda çok da değişen bir şey yok
gibi. Kısır bir döngü kendini yineleyip duruyor. Eksiklik giderildikçe, yeni
eksiklikler doğuyor. Sebep sonuç ilişkileri de çözülmeyen denklemler olarak
kalıyor elimizde avucumuzda. Ve başvurulan hiç bir kaynak nedense bu elleri
tutturamıyor.
8-Şiir kitaplarının okura ulaşma, dağıtım sürecinde zorluk
yaşanıyor mu? Ve "Seyir
Defteri" ne kayıtlı yeni bir dosya hazırlığınız var mı?
Zorluk
olmaz olur mu? Hele ki şiir kitapları… Bu çok uzun, bir o kadar da üzücü bir konu. Öyle ki
şiir kitabı çıkaran pek çok kişinin doğan yeni bebeğinin sevincini yaşayamadığını
da düşünüyorum.
Evet "Seyir Defteri"nde mevcut dosyalar var.
Hem şiir, hem öykü, hem de deneysel metinlerden oluşan dosyalar... Kolay kitap
çıkaran biri değilim galiba. Onlar
da sandıktan çıkacakları günü bekliyorlar.
-Ayşe Hanım söyleşi için teşekkür ediyorum
-Ben teşekkür ederim Fatih Bey. Başarılarla dolu ve uzun ömürlü bir
yazın hayatı diliyorum.
Etiketler:
Ayşe Keskin,
Güldünya,
Karadeniz,
Kayıp Dağ,
Onaltıkırkbeş Dergisi,
Söyleşiler
16 Mart 2015 Pazartesi
Uzak Yakınlık
Soruyordun
İlkyaz işte
Uyanıp bir bahçeyi dinliyoruz
Tenhalık böyle
Dallar mı kırılmış, sarmaşıklar mı toz içinde
Beklesem hemen gelecek olduğun
Tam öyle olduğun
Oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda
Kırık dökük de olsa yanımda
Mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda
O deniz ki aramızda hiç kımıldamadan
Erkeğini iyi tanıyan bir kadın gibi yorgun.
Yarısı yenmiş bir elmaydık bana sorarsan
İkimizdik, iki kişi değildik
Bakıyorsak birlikte bakıyorduk gözlerimin içine
Birlikte gözlerinin içine bakıyorduk senin
Yanlıştı, doğruydu, hiç bilmiyorum
Sanki bir bakıma ayrılık böyle.
Karşılıklı otursak da ne zaman
Masa örtüsünü ikiye bölen ellerimizdi
Bir tırnak yeşilinden gerisin geriye
Ayak bileklerimizden gerisin geriye
Bütün bunlar gereksiz, bilmiyorum sanma
Gereksiz ama yalnızlık böyle.
Uyanıp bir bahçeyi dinliyoruz
Tenhalık böyle
Dallar mı kırılmış, sarmaşıklar mı toz içinde
Beklesem hemen gelecek olduğun
Tam öyle olduğun
Oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda
Kırık dökük de olsa yanımda
Mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda
O deniz ki aramızda hiç kımıldamadan
Erkeğini iyi tanıyan bir kadın gibi yorgun.
Yarısı yenmiş bir elmaydık bana sorarsan
İkimizdik, iki kişi değildik
Bakıyorsak birlikte bakıyorduk gözlerimin içine
Birlikte gözlerinin içine bakıyorduk senin
Yanlıştı, doğruydu, hiç bilmiyorum
Sanki bir bakıma ayrılık böyle.
Karşılıklı otursak da ne zaman
Masa örtüsünü ikiye bölen ellerimizdi
Bir tırnak yeşilinden gerisin geriye
Ayak bileklerimizden gerisin geriye
Bütün bunlar gereksiz, bilmiyorum sanma
Gereksiz ama yalnızlık böyle.
Edip Cansever
Sonrası Kalır, 1974
Sonrası Kalır, 1974
Etiketler:
Edip Cansever,
sonrası kalır,
Şiir,
tenhalık böyle,
Uzak Yakınlık,
yalnızlık böyle
BETÜL TARIMAN’LA ŞİİRE HAYATA DAİR
Fatih Yavuz Çiçek
Sordu, Betül Tarıman Yanıtladı
- Betül Hanım günümüzde Türk şiirinin bittiği, tıkandığı görüşleri var.
Fazıl Hüsnü Dağlarca bir söyleşisinde “İnsanın
bittiği yer olabilir ama şiirin bittiği yer olamaz” diyordu. Sadece şiir
yazmakla kalmayan, şiirin sorunlarının çözümlenmesine ilişkin yazılar kaleme
alan, çeşitli edebiyat ödüllerine kurucu ve jüri üyesi olarak katkıda bulunan
bir şair olarak bu konuda neler söylemek istersiniz?
- Bu bence komik bir söylem.
Evet, bazı kişiler, konu kıtlığı çektiklerinden midir nedendir Türk şiirinin
bitip tıkandığını söylüyorlar. Türk şiiri ne bitti ne de tıkandı. Çünkü
okuduğum örnekler bunun böyle olmadığını bana söylüyor. Geçmişte de buna benzer
ifadeler kullanılmış ama ne şiir bitmiş ne de tıkanmıştı. Özellikle ben genç
şiire baktığımda umutlanıyorum. Genç arkadaşlarımın güzel şiirler yazdığını
gördükçe seviniyor, bundan sonra neler yazacaklarını merak ediyorum. Son
yıllarda çıkan şiir yıllıklarını okuduğumda, yıllıkların son sayfalarından
okumaya başladığımı itiraf etmeliyim. O sayfalarda genç, diri bir şiir
dikkatimi çekiyor. Lakin şiir yazılıyor. İnsan var oldukça, şiirde var olmaya
devam edecektir. Hem zaten burada bu söyleşiyi yapıyor olmamız bile şiirin
bitmediğine kanıt değil midir?
- Şiiri özgün ve özgür kılan en etkin araçlardan, edebiyatın en sağlam
delillerinden birisi de kuşkusuz dil. Türkçenin yabancılaşmaya karşı kendini
koruyan bir yapısı olduğu, dışarıdan aldığı sözcükleri içine katarken
değiştirip, dönüştürdüğü söylenir. Dil ve edebiyatta kullanımı hakkında
düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
- Düşünce ve duygularımızı etkili
bir biçimde anlattığımız bir anlatım biçimi edebiyat. Şiirde kendimizi ifade
ettiğimiz türlerden biri. Binlerce yıldan bu yana söyleniyor yazılıyor.
Söylendiği, yazıldığı her dilde anlam buluyor. Bu zengin dil, insana yeni
olanaklar sunuyor her seferinde. Böyle denilince akla Yunus Emre, Dadaloğlu,
Karacaoğlan ve Dağlarca gibi isimler geliyor. Onlar arı Türkçeden ödün
vermeyerek duygularını samimi bir şekilde ifade etmişler. Dışardan aldıkları
sözcükleri Türkçenin ses yapısına uydurmayı başarmış dili
zenginleştirmişlerdir.
- Mesleğiniz gereği ülkemizin değişik illerinde görev yaptınız. Bu
sebeple şiirlerinizde hayatın her rengini görmek mümkün. Elbette her ilin
kendine has özellikleri, kültürel birikimi var. Farklı yerlerde yaşamanın, o
havayı duyumsamanın şiirinize katkıları oldu mu?
- Çocukluğumdan bu yana geziyorum
desem yalan olmaz. İlk önceleri babamın mesleği buna vesile oldu. Daha sonra da
kendim Anadolu’nun çeşitli kentlerini gezdim. Gezip gördüğüm kentler beni
etkilediler. Farklı kültürler, coğrafya… Ama en çok Bingöl. Orası bizim çıkış
kapımızdı. İstanbul’da, dört duvarla çevrili evimizden sonra kendimizi sokağa çıkarmıştık.
Tek katlı prefabrik evler, alabildiğince geniş oyun alanları bizi büyülemişti.
Tam iki yıl boyunca oynayabildiğimizce oynadık Bingöl sokaklarında. Kürt
arkadaşlarımız oldu. Birlikte aynı sıralarda oturduk, oyun oynadık, yemek
yedik. Ardından benim öğretmenlik hayatım başladı. Babamın peşi sıra gittiğimiz
Erzurum, Bingöl, İzmir, İstanbul, Konya, Gaziemir, Keşan’a bu kez Trabzon,
Kastamonu ve Antalya gibi şehirler eklendiler. Elbette gezip gördüğüm kentler
bu kadarla sınırlı değil. Etkinlik ya da gezme amaçlı gittiğim yerlerde daha
sonra bunlara eklendiler. Sonuçta her gittiğim kent beni etkiledi, dönüştürdü.
Türkiye’nin doğusu ile batısı arasındaki uçurum başından beri beni dehşete
düşürdü. Bu uçurumun, farklı yaşamakların, kültürün elbette ki şiirime
katkıları oldu. Zenginleştim. Zenginlik şiirime sindi. Şimdi bu birikimden
edindiklerim şiir olup çıkıyor.
- Mavi Han başlıklı şiirinizde “ ben
bahçe isterim çokları nar / içimden şehirler geçer ve içimde alevden sayfalar” diyorsunuz. Burada bir iç gurbet var gibi
ve gurbet kavramı deyince akla ayrılık, bekleme, kavuşma halleri geliyor. “bir şehirden öbürüne” insanın gurbeti
sizce nerede biter?
- Çocukluğumdan beri nerdeyse
gurbette yaşıyorum. Hiçbir yerde kalıcı olmadım. Ailem gibi. En fazla kaldığım
yer, zorunlu hizmet görevimi yapmak için gittiğim Kastamonu oldu. Orada da hep
gittim gideceğim korkusuyla yaşadım. İçimdeki bu gurbetlik hali hiç bitmedi.
Garip bir şeydi bu. İnsanın içini acıtan… Bir yerli olma duygusunu ise hiç
yaşamadım. Doğrusu bu ya, bir yere yerleşik olmayı çok isterdim. Gezeyim
dolaşayım ama yerim bellediğim yere yeniden döneyim. Bu olmadı. Her seferinde
alıştığım kentler, derken yeniden başlayan yolculuk… Bir de buna kendi içimde
yaptığım yolculuklar eklendi. Bu da diğerinden farklı değildi. Lakin insan
içinde farklı dünyaları barındırıyor. Sürekli bir dünyadan ötekine gidip
geliyor. Bu da başka bir gurbetlik hali işte. Bu nedenle her seferinde taşındık
içimdeki benle bir başka yere. Her seferinde ayrılık, bekleme, kavuşma… Hâlden
hâle geçtim nerdeyse. Bu gurbetlik hali sanırım hiç bitmeyecek. Bitmesin de.
Çünkü her olumsuz gibi görünen şeyde olumluya evirilen bir şey var. Bu da bende
şiir olup çıkıyor. Ya da bir çocuk öyküsüne, şiirine dönüşüyor.
- “ Turnadağ’da bir fidan var” en çok etkilendiğim şiirlerinizdendir. “ evlilik süsü verilmiş odalarda / bir
kaygıyla uzlaşmak / anahtarın kilitte dönmesinin kalpte bıraktığı ses kadardır”
dizeleri toplumsal bir konuyu lirik bir söylemle ifade ediyor. Şiirde lirizmi
vazgeçilmez buluyor musunuz?
- İnsan başından beri bir şiir
yazıyor. Acısını, kederini, sevincini, aşkını… Ele geçen buluntular bunun böyle
olduğunu bize gösteriyor. Ben de başından beri dünyanın, insanın hallerini dert
edindim kendime. Evlilik kurumuna eleştirel gözle bakmayı denedim. Dört duvar
arasında olup bitenler beni çok etkiledi. Sevgiliyken konuşan insanların
evliyken içine düştükleri boşluk, konuşmadan zaman geçirilen evler… Büyüyen
çocuk… Tüm bunları yazarken, lirizmi elden bırakmadım elbette. Bunun önemli
olduğunu düşünüyorum. Öte yandan bilenler bilirler, klasik Çin, eski İzlanda,
Osmanlı divan edebiyatı gibi bazı edebiyatlarda kullanılan dil, halkın günlük
dilinden farklıdır. Batı edebiyatında da gündelik dilin kullanılması yenidir.
İngiliz edebiyatında konuşma diliyle yazan ilk yazar Daniel Defoe’dur. Her şeye
rağmen konuşma dilinin edebiyata girmesi, edebi dilin özel bir dil olmasını
engellememiştir. Türk edebiyatında, şiirimizde bunun örneklerine sıklıkla
rastlıyoruz.
- “Sayıların Niyeti”ni sormak istiyorum. Şiirde birden dokuza geldikten
sonra “ dokuz beklemektir / dokuzdan
dokuzu çıkardım / kaldı sıfıra sıfır / sıfırla birlik kendime kaldım / ondur hayatının hikâyesi” diyorsunuz.
Şiirin bütününde ironik bir söylem, sayılar meslekler, adresler, iç içe geçmiş
insana ait halleri sanki aynı sahnede kelimelerle gösterime sunulmasını
andırıyor. Şiir ve matematik arasında doğru bir orantı kurulmasını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
- “ Russell, “İyi anlaşıldığında
matematiğin yalnız doğruluğu değil, üstün bir güzelliği de içerdiği görülür.
Yaratılışımızdaki zaafları okşamaktan, resim ve müziğin abartılı çekicilinden
uzak, bir heykel kadar soğuk ve yalın, yalnızca büyük sanatta bulduğumuz
yetkin, katıksız bir güzelliktir bu. Yüceliğin denek taşı olan gerçek ruhsal
erinç ve doygunluğa, insandan daha fazla olma duygusunaysa, şiirde olduğu kadar
matematikte de erişebilirsiniz” der. Galileo’nun, “ Evren matematik diliyle
yazılmıştır; harfleri üçgenler, daireler ve diğer geometrik biçimlerdir. Bunlar
olmadan tek sözcüğü bile anlaşılmaz; bunlarsız ancak karanlık bir labirentte
dolanır” sözleri de zaman zaman matematik sevmeyen biri olarak kulaklarımda
çınlar durur. Oysaki dersi farklı bir şekilde anlatan hocalarım olsaydı, şiirle
aramda kurduğum güzel ilişki gibi matematik dünyası ile de aramda güzel bir bağ
kurulabilirdi. Fakat bu mümkün olmadı. Bu dünyaya şiirle bakabildiğim gibi
matematik gözüyle bu dünyaya bakamadım. Bunun için farklı bir ruh hali, tutum
gerekiyordu. Ah keşke sevgili hocalarım dersi farklı bir şekilde anlatsalardı
da, ben de matematiği sevebilseydim. Ama yapamazdılar. Çünkü onlar bu işi memur
şair, memur fizikçi, memur matematikçi edasıyla yapıyordular. Yoksa ben de
Matematiksel olarak, matematikçi Gödel
gibi sayıları, geometrik nesneleri beynimde uçuşturabilir,
anlamlandırabilirdim. Şiir yazarken gözümün önünde canlanan şeyler dünyası bir
matematik problemini çözerken gözümün önünde canlanabilirdi. Kötü bir kâşiftim
olsa olsa matematik söz konusu olduğunda. Bu anlamda bakıldığında şiir ve
matematiği yaratıcılık anlamında birbirine yakın buluyorum. Çünkü şiirde
herkesin göremediğini görmek, gördüklerimi şiire dönüştürmek hoşuma gidiyor.
Matematikte şiirden farklı değil.
- Şiiri hayatın siyah- beyaz negatiflerinin kelimelerle tab edilmiş
fotoğraf karelerine benzettiğim olmuştur. Son yayımladığınız kitabınız Ağır
Tören’den bir önceki kitabınız Kar Merdiveni’ninde de insana ait görülmüş,
yaşanmış ne varsa kelimelerle fotoğraflanmış, özellikle kadın sorunlarına ayna
tutulmuş hissini veriyor. Burada aklıma Tarkovsky ve şiirsel figürlerle dolu
“Ayna” filmi geliyor. Bu noktada “ Kar Merdiveni”nin şiir kitabı olmasının
ötesinde çok daha farklı bir konsepti olduğunu söyleyebilir miyiz?
- Tam da burada aklıma
Kastamonu’da öğrencilerimle iki yıl boyunca çıkarttığım “Toplu Fotoğraflar”
dergisi geldi. Bu, “Kardan Harfler” adı ile çıkan kitabımda yer alan bir
bölümdü. Daha sonra çıkardığımız dergiye ad oldu. Ben de her şiiri çekilmiş
fotoğraf karesine benzetirim. Böyle düşündüğümden olsa gerek, kitabıma böyle
bir bölüm yapmıştım. Neyse bu böyle. Gelelim asıl konuya. Gerek Kardan
Harfler’adlı kitabımda, gerek Güle Gece Yorumları, Kar Merdiveni ve Yapı Kredi
Yayınlarından çıkan son kitabım Ağır Tören’de de kadın sorununa eğildim. Bu
sanırım son kitabım Ağır Tören ve bundan önceki kitabım Kar Merdiveni’nin de
daha çok hissedilir oldu. Sanki bıçağın kemiğe dayandığı yerdi ve ben de
yazdım. Sert şiirlerdi bunlar. Binlerce yıldır görmezden gelinen kadını
görmezden gelemezdim. Onun acısı hepimizin acısıydı. Doğuda ezilen kadınla,
batıda yaşayan kadın arasında büyük farklılık yoktu. Belki biri ötekinden daha
fazla eziliyordu. Ama sonuçta eziliyordu. Şimdi de durum farklı değil. Okumuş
olmak cahillik götürmüyor. Bu edebiyat dünyasında da böyle. Dergileri erkekler
çıkartıyorlar. Yarışma jürileri erkeklerden oluşuyor. Bir lütufmuş gibi bir ya
da iki kadın jüride yer alıyor. Seçilen, ödüle değer görülen eserler erkek
egemen bakış açısıyla değerlendiriliyor. Örneğin geçen yıl Antalya’da
düzenlenen Altın Portakal şiir ödülünde tek kadın jüri üyesi yoktu. Bakalım bu
yıl jüride kadın yer alacak mı? Merakla bekliyorum. Öte yandan düzenlenen
panellerde de erkek şairler sırayı kadınlara kaptırmıyorlar. Bu nasıl
hakkaniyetse. Anlaşılır şey değil. Bir de bunu yapanlar kendilerini demokrat,
eşitlikçi diye tanımlayan insanlar, şairler. Bilmezler ki ilk doktorlar, ilk
sanatçılar, şairler kadınlar. Sürekli olarak kadın şairlere dosya yapanlar
onlar. Kadınları toplayıp toplayıp kadın şairler buluşması adıyla etkinlikler düzenleyenler
de. ( farklı amaçlarla yapılanları dışarıda tutarak) Durum böyle olunca erkek
şairler adına bir dosya neden düzenlenmediği sorusu aklımızın bir kenarına
takılıp kalıyor. Kimi kez de sevdiğim, dost bildiğim bir şair tarafından,
şiirin kadınlarına erkek egemen bakış açısıyla şiir yazılabiliyor. Hüseyin Avni
Cinozoğlu’nun “ Bacıyan-ı Rum Ya da Mihri Hatun’un Kardeşleri” adlı şiiri işte
bu türden bir şiir. Mihri Hatun bildiğimiz gibi Amasyalı. Yazdıklarıyla dönemi
içinde yazan şiir yazan kadınlardan ayrılmış. Günümüze kalmış, kendini kadın,
insan olarak ifade edebilen biri. Öte yandan şiirimizde 90’lı yıllardan beri
bir kırılmanın yaşandığı da gerçek. Kadınlar hiçbir dönemde olmadığı kadar
rahat kalem oynattılar edebiyatın her alanında. Özellikle şiirde. Aşklarını,
cinselliği kimi kez erotizme varan söylemle anlattılar. Kimi kez Mihri Hatun
örneğinde olduğu gibi yalnız kalmak pahasına. Nitel ve nicel anlamda gelişme
göze çarptı. Sanırım bu bazı şairlerin gözünü korkuttu. Bu kimi kez dile
getirilmedi. Bazen de Cinozoğlu’nda olduğu gibi şiir yolu ile dile geldi bu
endişe. Cinozoğlu erkek egemen bakış açısıyla yazdığı şiirle hemcinslerinin
düşüncelerini şiiri yoluyla aktardı. Onun, “ ne localarda huzur kaldı / ne adab-ı muaşeret / geçti beylerin zamanı /
biraz musavat hanımefendiler biraz adalet” demesi biraz da bundan
kaynaklanıyor. Bir de sanki güzel
olanların şiir yazamayacağı, tesadüfen şair oldukları kanısına kapılıveriyor şu
dizelerinde olduğu gibi: “ defilenin en
güzeli kızımız gonca / sanki tesadüfen şair olmuş / manken olsaydı Keriman
Halis’ten sonra / bir birincilik daha
gelirdi Türkiye’ye / dünya güzellik yarışmasında” Şiir böyle uzayıp
gidiyor. Sanki şiir uzasa şiir yazan kadınların sayısı da artacak. Şiiri
okudukça, bir de şiir yazan şair kadının önünde hizaya giren kadınlar göze
çarpıyor. Aslında kimsenin kimsenin önünde hizaya girdiği falan yok ama bu
Cinozoğlu tarafından öyle algılanmış. Herkes şiirini yazıyor. Hem de iyi
yazıyor. Yazmalı da. Şiire yeniden geri dönecek olursak… Sonuçta bu şiirle
ilgili olarak bir iki kişi dışında kimse bir şey söylemedi. Ayrıca
Cinozoğlunu’da kınamıyorum çünkü o da bu toplumun üyesi. Bu söylemlerle
büyümüş, büyütülmüş. Sanırım kafa yapımızı değiştirmek gerekiyor.
İşte belki de bu nedenle birazda
ayna tutmak istedim kendimize. Bir sorunu işaret etmek, göstermek istedim.
Sanırım bu bir başına yapılacak bir şey değil. Birlikte çözülebilecek bir sorun
olarak görünüyor buradan bakıldığında.
- Betül Hanım
söyleşi için teşekkür ediyorum.
- Ben teşekkür ederim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












.jpg)