Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

30 Ekim 2017 Pazartesi

Mavi Han


mavi handa bir iplikçi var, bir de terzi
gül alır gömlek diker, gemi gelir gül söyler
içi lokumlu mendil ister çoklarımız ben aşk
yağmurdan evine sığınır şiir, kelebekler avluya

kelebekler yağmurda sapsarıdır saçları

mavi handa bir kunduracı bir oğul bir de
oğul kâğıt gemiler yollar limana
liman duvarlarında siyah boyunlu kumrular ağlar
gider gelir oğul odada kızlar susar
ben bahçe isterim çokları nar
içimden şehirler geçer ve

içimde alevden sayfalar

Betül Tarıman
Varlık, Ağustos 2000, Sayı:1115

24 Ekim 2017 Salı

Düşüş


"Hollanda bir düştür, bayım, gündüz daha dumanlı, gece daha yaldızlı bir altın ve duman düşüdür ve gece gündüz bu düş Lohengrin’le doludur, tıpkı, bütün ülkede denizlerin çevresinde kanallar boyunca durmadan dönüp duran gömütlük kuğularını andıran yüksek gidonlu bisikletleri üzerinde hülyalı hülyalı kayıp giden kimseler gibi. Onlar, başları bakır rengi bulutları içinde, düş görürler, döne döne giderler, sisin altınsı tütsüsü içinde uyurgezercesine dua edenler, artık orada değillerdir. Binlerce kilometre öteye, uzak Cava adasına doğru uçup gitmişlerdir. Onlar, tüm vitrinlerini süsledikleri o yüzünü buruşturan Endenozya tanrılarına dua ederler, o tanrılar ki şu anda üzerimizde gezmektedirler, görkemli maymunlar gibi, dükkân tabelalarına ve merdiven biçimindeki çatılara asılmadan  önce, Hollanda’nın yalnız satıcılar  Avrupa’sı olmayıp deniz olduğunu, Cipango’ya ve insanların çılgın ve mutlu olarak öldükleri o adalara götüren deniz olduğunu bu özlem dolu sömürgelilere anımsatmak için.

Ama kapıp koyverdim kendimi, savunmaya giriştim! Bağışlayın. Alışkanlık, bayım, eğilim, üstelik bu kenti ve nesnelerin özünü size anlatmak isteği! Çünkü nesnelerin özündeyiz. Dikkat ettiniz mi, Amsterdam’ın ortak merkezli kanalları cehennemin dairelerine benzer? Elbette kötü düşlerle dolu kentsoylu cehennemi. Dışarıdan geldiğiniz zaman, bu daireleri geçtiğiniz ölçüde, yaşam ve dolayısıyla ondaki suçlar daha yoğun, daha karanlık olur. Burada biz son dairedeyiz, şey dairesi… Oo! Biliyorsunuz demek? Hay Allah, sizi sınıflandırmak daha zorlaşıyor. Ama, neden nesnelerin merkezinin burada olduğunu söyleyebileceğimi anlıyorsunuz demek; kıtanın bir ucunda olsak bile. Duyarlı bir insan anlayabilir bu tuhaflıkları. Öyle ya da böyle, gazete okuyanlar ve zina edenler daha ileri gidemezler. Onlar, Avrupa’nın her yerinden gelir ve iç denizin çevresinde, renksiz kumsalda duraklar. Canavar düdüklerini dinlerler, gemilerin siluetlerini sis içinde boşuna ararlar, sonra yeniden kanalları geçerler ve yağmur altında geri dönerler. Soğuktan donmuş durumda Mexico-City’ye ardıç rakısı istemeye gelirler, her dilde. Ben orada onları beklerim.

Haydi yarına kadar hoŞçakalın, bayım ve sevgili hemşehrim. Hayır, şimdi yolunuzu bulursunuz; bu köprünün yanında bırakıyorum sizi. Geceleri bir köprüden hiç geçmem ben. Kendi kendime ahdetmişim de ondan. Birinin kendini suya attığını varsayın. İki şeyden biri, ya onu kurtarmak için arkasından suya atlayacaksınız ve soğuk mevsimde sağlığınızı tehlikeye atacaksınız ya da bırakacaksınız gitsin, o zaman da suya dalmaktan kaçınmanız bazen tuhaf kırıklıklar bırakacak sizde. İyi geceler! Nasıl? Şu vitrinlerin arkasındaki bayanlar mı? Düş, bayım, ucuza düş! Hindistan’a yolculuk! Bu kişiler baharat kokusu sürünürler. İçeri girersiniz, perdeleri çekerler ve uçuş başlar. Tanrılar çıplak bedenlerin üzerine iner ve adalar, rüzgâr altında kabarmış palmiyeden bir saçla taçlanmış olarak çılgınlar gibi sapıtırlar. Deneyin."

Albert Camus, Düşüş, syf. 13,14,15
Çeviri:Hüseyin Demirhan

12 Ekim 2017 Perşembe

Yas Tutulan Fotoğraf


O razı evlerde hep kış kahrıyla soluklanan kadın,
Şimdi kararan gök, çokça durulmuş bir suyun içtenliğiyle;
Sana bulut geldim, yağmur durdum.

Bu mümkün durgunlukla sürüklendiğim su yatağı,
Çokça dağ ve vadi geçtim kırsal akıntılarla.
Kenarına güz, köşesine üzgün kurulduğun evlerin,
Avlularına ve eşiklerine büyüdüm. 

Ben yüzündeki kuyunun çıkrığında burkulan harf,
Düştüm yankısıyla taşın, kararan sözün belleğiyle.
Ben o denli günah, ben olağan susuşun esmer hali.
Zeytinin ve atların üstüne yemin eden tanrıya inandım.

Evin kusurunu gömmek içinmiş kuyu,
Sokağa küs çocuklar içinmiş avlu,
Sabaha, yeniden bağışlanmak içinmiş adım.
Bil istedim.

Kuyulara ince, avlulara sessiz, bana sızıyla uyan.

Hişar  Şiyar  Uyan
Beri Gel Oğlan Beri Gel Şiir Fanzin Mart 2014, Sayı :3


7 Ekim 2017 Cumartesi

5 Ekim 2017 Perşembe

her şey geçer


varsıl bir yalvacın yüzüğünde okumuştum:
her şey geçer!

şenlikler, şölenler, kutlu günler; kralların egemenliği, şatoların görkemi, aydınlığı değerli taşların... her şey geçer... kasların gücü, aşkın esrikliği, çılgın öpüşler de;
bir de ulaşılmaz gururu fırtına kuşlarının, bir de kanatlanan duygular... belki de sinsi bir korsan gemisi alır götürür bunları bilinmedik yerlere...

her şey geçer
her şey...

balıkçıl kuşlarının kaygısı da geçer; kemirgen korkusu da yaşlı kunduzun, kıtlıklar, kıyımlar, arsız acılar da,
ölümcül salgınlar da... bir rüzgâr gelir, bir rüzgâr gider; geçer iyi şeyler bırakmanın telaşı...

siz de ey, kardelenler! erkenci sevinçler!
kehribar böceğinin üzüntüsü de...
her şey geçer!
her şey...

İlyas Tunç
Sesler İncelikler, syf. 60


6 Eylül 2017 Çarşamba

Mısrı Kadîm



acaba ot gibi yerden mi bittim
acaba denizlerde mi şaşırdım
ve zamanı nasıl unutmaktayım

zaman unutulunca mısri kadîm yaşanabiliyor
kendimi unutunca seni yaşıyorum
yaşamak
bu ânı yaşamaktır

ammon râ’ hotep
veya tafnit
kim olduğumu bilmek istemiyorum
yalnız etrafında nefes almalıyım

dut bu â’ru ünnek pahper
kama pet kama tâ
mısır metinlerinde okuduğum cümleler
seninle okuduklarımsa büsbütün başka şeylerdi

seninle bir bahçedeyiz geliyor bana
orada hem var hem yok gibiyim
daha doğrusu bütün bir bahçe oluyorum
insanlığımdan çıkarak
kama pet
kama tâ


Asaf Halet Çelebi

Adagio/Johann Sebestian Bach


24 Ağustos 2017 Perşembe

mavi ceketli gök



seni öpeceğim

dudağımda ılık kar

kalk gidelim sevişmek zamanı
hangi taşı kaldırsam öpüş
sonra yağmur sonra apaçiii
seni giyinip

çıkıyorum sokağa

aşk beni kurtar
aşk beni kurtar
aşk beni harf harf

mavi çığlık altındayım
saçaklarımda keskin kayalar

sonra sensizlik
aynada bir tavşan
ve öylece

seni öpüyorum

öptüm

Neslihan Su
Adalya Kültür Edebiyat Seçkisi, Bahar 2017, Sayı 6

1 Ağustos 2017 Salı

27 Temmuz 2017 Perşembe

Elif Nuray’dan Beklenen “O Korkunç Mahâret”


Şiir kitapları içeriğinde barındırdıkları evrensel, ulusal, kültürel, kültürlerarası, sosyolojik, psikolojik, mitolojik, tarih, felsefe, din, dil gibi öğelerle çok katmanlı okumaya ve yorumlamaya müsait eserlerdir.  Elif Nuray’ın İz Yayıncılık tarafından yayımlanan ilk şiir kitabı “O Korkunç Mahâret”i bu bağlamda tarif edecek olursak eser ilk dizeden itibaren çok katmanlı üslubu ve şiir sesinin saflığı ile okurlarını eşikte karşılıyor diyebiliriz.

Kitabın girizgâhındaki “ismim elif. evim, on beş sardunya ile bir yokuşun gerdanında oturuyor” cümlesinden yola çıkarak bir saptama yapmak gerekirse “ev, sardunyalar ve yokuş” üçlüsü sanki şairin yaşamının eş zamanlı, birbirinden bağımsız düşünülemeyecek özneleri gibi duruyor. Şöyle ki “ev, sardunyalar, yokuş” özneleri işten güçten, sürdürülen hayattan, ikâmet edilen şehirdeki diğer nesne ve karakterlerin hepsinden ayrı, hepsinin karşıtı bir role, şairin duygusal yaşamının orada nefeslendiği, oradan destek aldığı mekâna, şairin kendi öznel kimliğini kazandığı, gündelik hayatın akışında buharlaşan her şeyin orada eski hâline kavuşturulduğu bir alana dönüşmektedir.

Kitabın ilk şiiri “Değişen Bir şey Yok”a:  “yeni bir öfkeye başladım/bazen inat, çokça belâ/elbette eski bir telaşı yazacağım bitene kadar/bitene kadar: gök ve taş ve dua” diyerek başlayan Nuray’ın şiirlerini okumaya başlarken yeni bir üçlüyle belki de onun şiirlerinin sacayağını oluşturan üç imgeyle karşılaşıyoruz. Elif Nuray şiirinde gök, taş ve dua imgeleri moderniteye teslim olmuş günümüz bireyini içine düştüğü uyumsuz, çelişkili, işkilli, mutsuzluk girdabından çekip çıkaracak, sürüklenilen kara deliği kapatacak, ruha nefes aldıracak sabır, inanç ve umut kapılarına yönelişi imliyor.

“O Korkunç Mahâret” ilk şiirden son şiire kadar modernitenin her şeyi imha edebilecek tehditkâr yapısına karşı durmanın, uyumsuzluğa direnişin kelâmla vücut bulmuş hâli, şairin gönlünü göğe yöneltip, kâh susarak, kâh sorgulayarak, umarak, üzülerek, kimi zaman hayret ederek, sabırla sürdürdüğü bir ferahlama arayışıdır. Bir tür terapi. Ve her şeye rağmen göğe inancını yitirmeyen, “gözlerim kovulmuş bir ümidin hayreti/nasıl oluyor da bu gök hala başıma devrilmiyor” diyen şairin yüzünü tanrı katına çevirmiş benliğidir.

Taş, şairin göğsündeki sıkıntının, dünya ağrısının, ıstırabının kaynağı, aynı zamanda tegafül  olarak değerlendirilebilecek gizlediği, göstermediği fakat varlığını ima ettiği gönül ağrısı, ağırlığına dayanamadığında “Rabbim, ya geleyim sana/ya içimin taşını kaldır” diye nida ettiği sevgili midir? Muhtemelen öyledir. Öyle olmasa “kalbimin üstünde eski bir taş/ne dile geliyor, ne ufalanıyor” ve “durdukça büyüyen bu taşı kim bıraktı, içimde/sormadan taşıdım” diyebilir miydi şair?

Şiirlerinde yalan denilen, fani olduğu bilinen dünyaya karşı kelimelerin soyut gerçekliğini kuşanarak ilerleyen Elif Nuray; canefza, bîmecâl, mim, melâl, ayn, zülâl, mihman gibi divan edebiyatıyla kan bağı kurmuş sözcükleri de tercih ediyor ve şiirinin içine serpiştirdiği bu tarz sözcükleri karanlıkta şimşek parıldamasının ortaya çıkardığı anlık etkiye eşdeğer şekilde kullanıyor.

“ben menekşe kokusuyum
bir kuşun ağzında
sen ülkemden baharları çalan
bir eski alınganlık
                             c a n e f z a”


“de ki yorgunum, de ki dargınım, de ki bîmecâl
Ey kırgın kısrak! Senin göğsünde de perde var”

Elif Nuray’ın şiirlerinde yalnızlık duygusu en yoğun olarak “Kuyu” başlıklı şiirde kendini gösteriyor.  “Kuyu” şairin içine düştüğü iflah olmaz yalnızlığı, kırgınlığı, terk edişi, oradan çıkışı/kaçışı imgeleyen, şairin onulmaz yarasının derinliğidir. Bu derinliği kitabın kuyudan ya da mağaradan göğe bakışı çağrıştıran kapağıyla, “İnce Gölge” başlıklı şiirin “beklemenin kuyuyla bir ilgisi olmalı/bunca düştüğüm boşuna değil/su içinde bir yarayı besleyip durdum/bir sevinç bulsam, bilirim benim değil”  dizeleriyle örtüştürerek söylersek Elif Nuray şiiri âdeta kuyudan çıkarıyor.

“Kuyu” başlıklı şiir ritmi, yapısı, sesi, okurun zihnini kilitleyen finaliyle dikkat çekiyor. Az sözle çok şey anlatan “Kuyu” şiirinin “kalbi yarıp/içine kendini koyan Allah bilir/ yalnızlık kelimeden de eskidir/ düştün kalbin rahlesinden/kuyu senindir” biçemiyle sonlanan finali manevi olarak çok güçlü bir ruhun gönlündeki iç çatışmalara son verme, ağrıyı söküp atma arzusunun tezahürüdür desek yeridir.

“Bana Rağmen” başlıklı şiirde gerçeğin labirentlerinden kaçışı, huzura kavuşmayı deniyor Elif Nuray. Bu kaçış alındaki günah izinden, geçmişin haritasından, içindeki duvarlardan kaçışın denemesidir ancak “duvarlarla kapanmayan hesabım/tanıdık bir intizamla sürülüyor önüme/huzursuzluğunu dolaşıyorum evin/kurtulsam diyorum/kapılar eski bir dağ gözümde” dizeleri arzulanan çıkışın göründüğü gibi kolay olmadığının en somut göstergesidir.

Bireyin kendi başından geçmiş büyük bir acının, ruhunu yaralayan o acı hakikatin hatırası elbette sarsıcıdır. Birey ne yaparsa yapsın içinden bir türlü söküp atamadığı, kendisini sürekli rahatsız eden böylesi bir hatırayı anımsadıkça içgüdüsel olarak acı çeker ve en nihayetinde acısını savmak için acının kaynağına inip onu yok etmek ister.  “Bana Rağmen” başlıklı şiirin “alnımda günahın ilk izi/oyulmuş bir yara gibi duruyor” dizesindeki “oyulmuş yara” huzursuzluğun yegane sebebi ya da şairin yaşadığı her ne ise ondan utanma/gizleme  duygusu mudur? Eğer öyleyse Primo Levi, Ateşkes isimli kitabında utanç duygusu için şunları söyler: “sonsuz bir kötülük kaynağıdır o; batağına saplananların hem bedenlerini hem ruhlarını parçalayıp yok eder ve en iğrenç konumlara indirir; sonra bir yüzkarası gibi yeniden başkaldırıp zorbalara sandırır, geride kalanlara duyulan kinle beslenerek sürer gider, herkesin istencine karşı bir intikam tutkusu, bir ruhsal çöküş, bir yadsıma, bir usanç, bir her şeyden vazgeçiş gibi binbir kılığa girer.”

“Bana Rağmen” başlıklı şiir “iyi sakla beni/dilimin altında bana rağmen/diri bir nehir yürüyor” dizeleriyle, Elif Nuray’a özge söyleyiş, tahammül etmesini bilen, kelâmın mukaddesatına inanan bir şair yaklaşımıyla bitiyor. Çünkü kelâmın olduğu yerde irin de birikmez.

Kemal Bek “Şiirden Eleştiriye” başlıklı kitabında şöyle der: “Her okur, yazarıyla hesaplaşır; yazarla hesaplaşırken, kendi kendisiyle de hesaplaşır! Her okur mu dedim? Durun, her okur değil... Okuduğunu yeniden yazabilen (oluşturabilen; inşa eden, ya da ne derseniz deyin) okur. Bunun için de, metni yüreğinde duymalıdır insan. Metni yüreğimizde duyamıyorsak, onu yeniden anlamlandıramıyorsak, her okuyuşta başka anlamlar, başka tatlar alamıyorsak, ‘bu nice okumaktır?’ O zaman, boynuna bir taş bağla, at kendini Sarayburnu’ndan denize!”

“O Korkunç Mahâret” Elif Nuray’ın kendi kendisiyle bir hesaplaşması gibi de okunabilir veya Kemal Bek’in dikkat çektiği gibi okunan metinler okur tarafından farklı cephelerden görülerek yürekte yeniden inşa edilebilir.

Her ne şekilde olursa olsun okuma eylemi tamamlandığında önemli olan şiirin güzelduyumuzda bıraktığı histir. Okuma eyleminden beklenen o histir, “yüzünde bana ait bir şeyler var/adın Ali mi senin?” ve “bir çocuk susarsa reddi âlemdir/kar serpiyor Allah içimin sıkıntısına” dizeleriyle birlikte duyumsanan gönül ferahlığının kaynağı da odur.

“yıllar çok dar, yürüdün geçtin
düğümlerden öğrendim uzak nedir
içimde ağaçlar, sesler, hatıra
yüzüne en yakın yerinden yüzümün
sana doğru bir şehir büyümektedir”

İnsanda aynı ağaç gibidir der Nietzsche. Eğer ki özgür bırakılırsa güvenle kök salar toprağa, gönlünce uzanır gökyüzüne. “O Korkunç Mahâret” bir ilk kitap, bir mihenk taşı.

“benim bilmediğim
ama senin bildiğin
bir sebebi var
doğarken giyindiğim
o korkunç mahâretin

adı niçin sabır?”

Bu mihenk taşının sabrını önemsiyor hatta önemsemekle yetinmeyip Elif Nuray’ın şiirin toprağında tek kitapla kalmayacak kadar mahâretli, özgür, özgüvenli ve göğe gönlünce dokunacak kadar güçlü bir şair olduğundan kuşku duymadığımı belirtmek istiyorum.

Fatih Yavuz Çiçek