Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

9 Nisan 2016 Cumartesi

Yansıma


herkes kendi görüntüsünün yansımasını taşır sonsuzlukta
ve herkesin görüntüsü bir yansımadır boşlukta
kimse bilmez ama bu da bir yalnızlıktır

ve yalnızlık iç içe geçmiş halidir suskunluğumuzun

deniz ve toprakla kesişen yüzümün kıvrımlarıdır
beni bir güle meyleden
bazen bir uzaklığın getirdiği ses kadar düşündürücü
bazen de hiç düşünmediğimiz hazlarımız kadar ürkütücü
ses bunlar diyorum kendi kendime ses, yalnızca ses

aslında herkes de gizliden bir süveyda var
kelimeleri nereye koydumsa durmadılar
acı duydum, acı gördüm herkes de

ne çok insan sesidir bu kalabalık
içimizde dolaşan bir furuğ yalnızlığı
yüzümüzde werther çiziği bir eda

ve insan bir kelime oyunudur varla yok arasında
herkes acıları kadar özgürdür
unuttuğu kadar esir.

Meriç Aydın
Emegin Sanatı/Şubat 2015, Sayı: 165

6 Nisan 2016 Çarşamba

Ayna İnsan 18.sayı


“Biz “kolektivist roman” talep ettiğimiz zaman, insan ilişkilerinin, sosyal hayatın, aşkın ve içinde yaşadığımız hayatın tamamının yeni ahlakı ve hayatı çözmenin yeni yolunu oluşturan o yeni görsel açıdan ele alan bir roman talep ederiz.”

Umberto Eco


Ayna İnsan 18. sayısıyla okurla buluşuyor. Derginin 18. sayısında Birtan Yücel, Esat Selışık, Nazmiye Arısoy, Regiman Deniz, Semiha Kavak, Tülay Kale deneme, kitap, film inceleme yazılarıyla, Eyyüp Yıldırmış, Fatih Yavuz Çiçek, Tuba Dere, Vefa Yiğiter öyküleriyle yer aldılar. 18. sayının şairleri Abdullah Eraslan, Altay Taşkın, Ercan Dansuk, Filiz Soydaş, Hasan Ildız, Lacivertiğnedenlik, Mehmet Hemdoğlu, Metin Dikeç, Naime Erlaçin, Nilgün Aras, Nur Ulusoy, Sertaç Gereç, Tolgay Hiçyılmaz, Zeynep Merdan ve Zeynep Sina Ersan.

Ayna İnsan; İz Bırakan Şairler bölümünde Eugéne de Guillevic'i andı.

19. sayıda buluşmak dileğiyle.

İçindekiler

Ayna İnsan/Sunuş: Umberto Eco’yu Sonsuzluğa Uğurlarken                        
Birtan Yücel/1984: İktidar ve Yabancılaşma
Esat Selışık/Tanrı’yı Oynayan Adamlar
Nazmiye Arısoy/Tunç Okan’ın ‘Otobüs’ünde Göç Ve Göçmen Olgusu
Regiman Deniz/Yalnızlar Rıhtımı
Semiha Kavak/Günümüz Aynasından Gölpınarlı’ya Bakmak-II
Tülay Kale/Deniz Feneri
Eyyüp Yıldırmış/Martılar Nerede
Fatih Yavuz Çiçek/“Gün Ola Umut Yetişe”
Tuba Dere/Adı Konulmamış Kediler
Vefa Yiğiter/Zamanın Suç Ortağı

İz Bırakan Şairler: Eguéne de Guillevic
                                    
Ve şiirleriyle,

Abdullah Eraslan/Gece Gelen Mektuplardan
Altay Taşkın/Şu Gök Ne Çok Yokuş
Ercan Dansuk/Girdap
Filiz Soydaş/Yarım Kalır
Hasan Ildız/Ayın Tutulduğu Akşam
Lacivertiğnedenlik/Hiç yaprak yok
Mehmet Hemdoğlu/Nerede
Metin Dikeç/ırmak dersem çık
Naime Erlaçin/Öptüm Acıyan Yerlerinden / Topal Kuğu
Nilgün Aras/Epherda
Nur Ulusoy/Yağ Yağmur
Sertaç Gereç/İntihal Sevdalar
Tolgay Hiçyılmaz/Kaybolmuş Noktürn
Zeynep Merdan/Hırkası Pembe Pamuk Şekeri Derviş
Zeynep Sina Ersan/Batıyoruz Kaptan


Kabahatler Kitabı


Anayasa'nın 2.Maddesi "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir" der.

Türk Dil Kurumu ise Hukuk kelimesini "toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünüdür" diye tanımlıyor. 

Arapça “hak” kelimesinin çoğulu olarak dilimize geçmiş olan hukuk, insanların doğuştan sahip oldukları hak ve hürriyetlerini tam, eşit, sürekli güvenlik içinde kullanmalarını, insanın doğuştan sahip olduğu hakları kullanırken de “adalete yönelmiş toplumsal yaşama düzeniyle”(Yasemin Işıktaç, Bir Hukuk Tanımı Vermenin Zorunluluğu) ilgilenir ve konusu gereği “hayatın gerçeklerinin idrakinde” edebiyatla aynı kompozisyonda örtüşür.

Niçin ve nasıl örtüşür?

Çünkü; “hukuk insanı ve ona ait her şeyi tanıma, tanıyabilme sanatıdır. Bize insanı tanıtacak en önemli alanlardan biri de kuşkusuz edebiyatın da dâhil olduğu sanatın tâ kendisidir. Sanat değişik alanları ile bizde sadece estetik bir duygunun gelişimini sağlamaz; insanı tanımamızı ve onu anlamamızı da kolaylaştırır” (Dç.Dr. Sezgin Seymen Çebi, Sanatsız ve Edebiyatsız Hukuk Yumurtasız Omlete Benzer)

Metin Dikeç Kabahatlar Kitabı'ında işte tam da yukarıda açıklamaya çalıştığımız şeyi yapıyor. Mesleğinin konusu gereği "hayatın gerçeklerini" edebiyatla aynı kompozisyonun içinde birleştiriyor.

İvan İlyiç ya da yargıcın Trajedisi, Gogol'ün Palto'suna Sığmayanlar, Mahkeme Kapısı'nın Aralığından, Ali'ler Katledilir, Filiz'ler Hep Örselenirken, Şiiri Ve Düşüncesi İzleğinde Rainer Maria Rilke, Bastiani Kalesi Nerede, Barbarlarımız Kim Bizim?, Dirina'dan Mostari'ye Yapanlar, Yıkanlar, Yazanlar başlıklı yazılarının ardından Edebiyat Hukukun Neyi Olur sorusunun yanıtını aramaya başlayan Metin Dikeç kitabın 139. sayfasında okurun merak ettiği soruyu yönelterek cevabı da yine kendisi veriyor.

"Gelelim bunca söz içre sadede varamamaktan ötürü birçok okuyucunun sabırsızlıktan çatladığı (?) soruya. Edebiyat ve şiir okumak, sanatla ilgilenmek zaten her gün yüzlerce sayfaya varan teknik metinler okumaktan sıdkı sıyrılan hukukçunun ne işine yarayacaktır?"

Sorunun yanıtını 144.sayfada veren Metin Dikeç'in yanıtı bir hayli anlamlı.

"Edebiyatın ve şiirin değeri 'bilincimizi değiştirme gücünden' gelir. Bilincimizin gelişmesi bize yaşamı anlamlandırma ve değiştirme gibi, parayla, statüyle, mevki ile ölçülemeyecek büyük bir kazanımdır. 

Yalnızca bu mu? Edebiyat bize başka dünyaların, yaşamların kapısını aralarken, ömrümüzde belki bireysel deneyimlerle elde edemeyeceğimiz 'varlık/hakikat' bilgisini sunar, yaşayamadıklarımız ve göremediklerimizden örneklerle var oluşumuzu anlamlandırır. Kısaca edebiyat ve şiir bizi daha çok 'insan kılmaya' yarar.

İnsan olmak ve insan kalmak.

İnsanoğlu bunu layıkıyla becerdiğinde yeryüzünde onun "kabahat"lerinin 'k'sından eser bile kalmayacaktır muhtemelen ve suçtan, öfkeden, nefretten arınan insan güzelleşecektir.

Ve Dostoyevski'nin ifadesiyle "dünyayı güzel kurtaracaktır."

Güzel kalın.

fy

1 Nisan 2016 Cuma

Düşman Yaratmak


Toplum olarak gerilimi yüksek ve zor bir dönemden geçiyoruz. Artan terör olayları, canlı bomba eylemleri, artık kanıksanan, sıradan bir habermiş gibi okunup dinlenen şehit haberleri, çocukların cinsel istismarı, sonu gelmeyen kadın cinayetleri, çocuk cinayetleri, adaletsiz dağıtılan milli gelir, iyice dibe vuran yoksulluk ve daha niceleri.

Dün telefonla konuştuğum kadim bir arkadaşım son dönemde duyduğu, okuduğu olumsuz haberler yüzünden neredeyse nefes alamaz hale geldiğinden yakınıyordu. Arkadaşım kendince haklı elbette. Bu toplumda iyi kalmak, erdemli insanların bunca pisliğin ortasında kirlenmeden yaşama arzusularını anlamak için filozof olmaya gerek yok. Fakat ne yaparsak yapalım bu ülkede "kötülük, iyiliğin önünden koşmaya devam ediyor."

Gazete okumuyorum. Okunacak gazete mi kaldı Allahaşkına ki gazete okuyayım. Özellikle izlediğim bir köşe yazarı da yok. Burada biraz megalomanlık yapayım. İç sesim gazetelerde günlük köşe yazısı üretenlerin bir çoğundan daha iyi köşe yazıları oluşturabilecek birikim ve donanıma sahip olduğumu fısıldıyor bana. Onlardan eksik bir yanımın olmadığını, onların güdümlü yazılarına ihtiyacımın kalmadığını üstüne basa basa söylüyor. 

Geçenlerde Ankara'nın göbeği Kızılay'da meydana gelen ve sonuçları içimizi çok fena acıtan canlı bomba eyleminin yapıldığı günlerde Umberto Eco'yu okuyordum. Eco'nun "Düşman Yaratmak" isimli kitabını.

Kitabın içinde Eco'nun çeşitli zamanlarda kaleme aldığı denemeleri var. Kitabın girişinde yer alan "Düşmanı inşa etmek" başlıklı denemesinde müthiş tespitleri var. Ve yine kitabın 193.sayfasında yer alan "Velinalar ve sessizlik" başlıklı denemesi sanki birçoğumuzun zihnini kurcalayan sorular için yazılmış gibi.

Altını çizdiğim satırlarda Umberto Eco şöyle diyordu.

"Ben hep şöyle düşünmüşümdür: eğer ertesi günü gazetelerin benim bir kabahatimden söz edeceğini ve bunun bana ciddi boyutta zarar vereceğini bilsem, yapacağım ilk şey, gidip karakol yakınlarına bomba koymak olur. Ertesi günü gazetelerin baş sayfaları bu olaya ayrılır ve benim küçük kişisel skandalım iç sayfalardaki yerel haberlerin arasında yer alır. Kim bilir kaç bomba, sırf baş sayfalarda başka haberlerin yer alması amacıyla patlatılmıştır. Bomba örneği fonetik açıdan da son derece uygundur, çünkü geri kalan her şeyin sessizliğe gömülmesine neden olan çok büyük bir gürültü çıkarır.

Gündemi gizleme amaçlı gürültü. Gürültü yoluyla sansür ideolojisi bence Wittgenstein'a uygun şekilde ifade edilebilir: susulması gereken konularda çok konuşmak gereklidir. İki başlı buzağılar ve küçük hırsızlıklar, yani eskiden gazetelerin en sonunda yer alan ama günümüzde kırk beş dakikayı çeşitli bilgilerle doldurmaya ve insanların asıl verilmesi gereken bilgilerin verilmediğini fark etmesini engellemeye yarayan küçük haberlerle dolu olan Televizyon Haber Programı, bu tekniğin baş örneğini oluşturur. (...) Gürültünün asıl güzel yönü de, gürültü arttıkça  ne dendiğine daha az dikkat edildiğidir. (...) Gürültü yapmak için haber uydurmaya gerek yoktur, gerçek ama önemsiz bir haberi yaymak yeterlidir, sırf haber olarak sunulmuş olması şüphe uyandırmaya yetecektir. (...) Gürültünün ilginç mesajlar aktarmasına da gerek yoktur, çünkü mesajlar üst üste biner ve gürültü yaratır. Bu gürültü bazen aşırı bir bolluk halini alır.

Tek gerçek enformasyon aracı olan fısıltı ise sadece sessizlikte işe yarar. Bütün halklar, hatta en sansür yanlısı diktatörün baskısı altındaki halklar bile, fısıltı sayesinde dünyanın geri kalanında olanlar hakkında bilgi sahibi olmayı başarmıştır. Editörler kitapların reklam veya eleştiriler sayesinde değil, Fransızcası bouche â oraille, İngilizcesi Word of mouth, İtalyancası passaparolla olan ağızdan ağza yöntemiyle çok sattığını bilir; kitapların başarılı olması, fısıltı sayesinde olur. Sessizlik durumu kaybedildiğinde, tek temel ve güvenilir iletişim aracı olan fısıltıyı duyma imkânı da kaybedilir. (...) Dolayısıyla İtalyan halkını hikâyelere değil, sessizliğe davet ediyorum."

Tespitler ilginç ve bir o kadar da zihin açıcı değil mi?

Kendi adıma konuşarak belirtmek istiyorum ki Eco'yu okumaktan her zaman keyif almışımdır. Eco okumak en sıkıntılı dönemlerimde bana ilaç gibi gelir.

Konuyla direkt bir ilgisi yok belki ama bütün olumsuzluklar içinde elektronik posta kutuma düşen ve beni gülümseten şu iletiyi de sizlerle paylaşmadan geçmek istemiyorum.

"Bir çöp torbası firmasının 1000 kadın üzerinde yaptığı ankette ilginç sonuçlar ortaya çıktı. “Neyi çöpe atmak istiyorsunuz?” sorusuna 230 kadın, “Kocamı” cevabını verdi. 210 kadın ise “Huysuz, kaba ve duygusuz insanları” diye yanıtladı. Üçüncü yanıt ‘işler’ olurken anketteki diğer yanıtlar ise sıkıntılar, eski mobilyalar ve ağrılar oldu."

Kervankıran isimli öykümde şöyle yazmıştım.

“Kanıyorum... Oluk oluk kanıyorum. Zihnimin içinde beni huzursuz, toplumu mutsuz kılan ne varsa hepsini ama hepsini toparlayıp, yeryüzündeki çakma firavunların başından aşağı, hayır, ruhlarının deliğinden içeri bodoslama -evet aynen öyle- bodoslama bir şekilde ve sanki lağım çukuruna bir çöp aracını boşaltırcasına bütün öfkemi döke saça, çığlık çığlığa boşaltarak, rahatlamak istiyorum."

Ya siz sevgili okurlar, evet, siz.

Neyi çöpe atmak istiyorsunuz? Hiç düşündünüz mü?

fy

30 Mart 2016 Çarşamba

Aşkın Ve Suların Öğleni


öğlen güneşi soyuyor her şeyi...
ışıyarak üşüyor dal


yalnızlık
yol üstü çiçeği
o hep bir şiiri ağırlayan


benim için bir dalgınlık tut
yüzümü eriterek geldiğim günler için
boynundan konuşuruz
ayaklarımızda toplanan güvercin gülüşlerinden
uysal ve aceleci...


varsay ki bir kapı kalmıştır bir kentten
nasılsa bulunur içini kımıldatan bir gülüşün şarkısı
sokakları büyüten omuzlar için...


giderek konuşurum suların inceldiği yerden
alnına bir güneş taşmış ya hani oradan
ve uzak bakmaların eğiyor ya öğlenin açısını


şimdi aşk
sularını saydığım havuz
taşların kırılan yerleri...


dilimde haşhaşa durmuş zaman

Doğan Ergül
Aşkın Ve Suların Öğleni, Babil Yayınları, Syf. 73, 74

28 Mart 2016 Pazartesi

Sarı Kızıl Siyah



zaten yaşayamaz ki
kan kaybeden herhangi bir şey

aşk kalır diğer tarafa
döke saçadır sözler öpmeler falan
ne kadar varsa bitirilir
suçüstü yapar güz
usulca unutulur tanıdık bildik

acı mıdır terk edilen yoksa
ben bunu kimseye anlatamam

kapanan bir çarşıda şimdi
ilk sayfası kopartılmış ve pahalı
elde kalmış bir elyazmasıyım
ya da
çok hüzünlü yaşanan bir gün gibi
hatırlandıkça hatırlanan

zaten yaşanamaz ki bir daha
herkesin kendi ölümüdür her ölüm

ah ki
ben bunu kimseye anlatamam

Emin Akdamar

27 Mart 2016 Pazar

Yakınlık


"Birlikte yürüyorduk, düşüncelere dalmış halde. Nerede olduğumuzu, hatta tarihi unutmuştum. Sonra yaklaştın, saçımı okşadın ve elimi tuttun. Elimi tuttuğunu ve benimle usulca konuştuğunu biliyorum. Birden her şeyin  olması gerektiği gibi olduğu, bu mutluluk ve tatmin duygusundan fazlasının yaşanamayacağı hissine kapıldım. Olan ve olabilecek her şey buydu. Her şeyin en iyisi toplanıp bu anı oluşturmuştu. Aşktan başka bir şey olmazdı bu."

Hanif Kureishi/ Yakınlık, syf. 106

26 Mart 2016 Cumartesi

Son Söz



"Yan yana koyduğun şeyler çok gülünç," dedi Mamoon. "Bir yanda yavan burjuva varoluşu var, diğer yanda da sonsuz haz diyebileceğimiz bir fantezi, sanki bu ikisi yegâne seçeneklermiş gibi."

"Evet," dedi Harry. "Siz şimdi böyle ifade edince son derece aptalca görünüyor."

Patavatsızlık ettiysem kusura bakma. Ama olayı anlatış şeklin yanıltıcı. Yani çerçeveyi yanlış yere koyuyorsun. O kayda değer zekânı bu konuya yormamışsın ve ben de bunun nedenini öğrenmek istiyorum. Neredeyse köktenci bir ayrım yapıyorsun." Kafasını kaldırıp tavana baktı ve devam etti: "Roman kirlenmek demektir. Roman sorunları görür. Joseph Conrad'ın söylediği bir söze kulak versen iyi olur; Conrad'ın çok umursadığım bir yazar olduğunu söylemiyorum, artık bana çok az şey keyif veriyor, biliyorsun bir ayağım çukurda."

"Ne demişti Conrad?"

"Yeni değerlerin keşfi kaotik bir deneyimdir. Anlık bir karanlık hissi bu. Ruhumun bu kaosta gevşek gevşek süzülmesine izin veriyorum."

"Gevşek gevşek süzülmek," diye tekrar etti Harry. "İhtiyacım olan şey bu."

"Yerinde olsam dikkatimi değerler kısmına verirdim."

Harry, Mamoon'un ona biraz şaşkınlık içinde baktığını fark etti. "Benim zayıf bir genç olduğumu mu düşünüyorsun?" dedi. "Ya da hak ettiğinden daha fazla haz yaşayan biri olduğumu mu?"

"Haz mı" diyerek güldü Mamoon. "İnsanların çoğu hazlarını nasıl azami düzeye çıkaracağını bilmez  Harry, acılarını cinselleştirirler. Eminim insanların çoğunun sevgisiz yaşadığını, hayatlarını kendilerini heyecanlandırmayan insanları arayarak harcadıklarını fark etmişsindir."

"Neden?" 

"Bir düşün."

"Bu size dair bir tasvir de olabilir mi efendim?"

Mamoon oturduğu yerde öne doğru eğildi ve "Görüş belirtmekten nefret ederim," dedi. "Ama sen beni zorlamakta kararlısın. Asla açık olmak istemem. Hiçbir şey açıklık kadar kafa karıştırıcı değildir. En iyi hikâyeler açık uçlu olan, insanın pek anlamadığı hikâyelerdir. Ama benim bu konulara dair fikrim basit:  Bahsettiğin aşklar çok indirgenmiş karşılaşmalardır tabii ki. Birer ilişki değildirler, hayır.  Böyle tanımlanamazlar. Bunlar birer bağımlılık ya da anti ilişkidir. Belki sadece nefret ettiğin insanlarla birlikte olmayı seviyorsundur?"

"Nasıl olabilir ki efendim?"

İlerlemeyen ilişkiler sadistçe bir hal alır. Her iki tarafı da geliştirecek bir alışveriş olmalıdır; bir nevi dönüşüm ya da yeni bir şey olmalıdır, aksi takdirde şiddet başgösterir. Patlayıp bu durumdan kurtulmak isteyenlerin şiddeti."

"Bundan emin misiniz, efendim?"

Mamoon omuzlarını silkti. "Karşılıklı dönüşüm, bütün iyi şeyler gibi, nadir ratlanan bir şeydir.  Bence insan sadık olmak isteyeceği birini bulana dek gönlünce yaşamalıdır. Ne de olsa senin söylediğin gibi, insan kendi kendini ememez."

Hanif Kureishi/ Son Söz, syf. 90, 91,92

24 Mart 2016 Perşembe

Kızıl, On Numaradır/Öykü


“Saçlarımı boyatacağım” dediğinde: “Kızıl on numaradır, dene istersen, sana yakışacaktır” demiştim. Hafta sonuydu. “Ben hazırım, hadi Aygül’e gidelim” deyince evden çıktık. Otuz yıllık eşimle gencecik sevgililer gibi elele tutuşarak yürüdük.  Ne de olsa “eski zaman âşığı”yız. Diyorum ki: “Aşkın özü, âşığın kalbindeki güzelliktedir. İstiridyenin içine aldığı kum tanesini sedefle kaplayarak inciye dönüştürmesi nasıl bir mucizeyse, sevgilinin gönül tahtında paha biçilmez bir mücevhere dönüştürülen güzellik de tıpkı odur.”

Tabelasında “Magic Hair” yazan bayan kuaförüne gelince,  kuaförün girişinde asılı duran boncuklu kapı askılığını aralayıp: “Merhaba, müsait misiniz?” dedik. Aygül okuduğu kitaptan başını kaldırdı ve her zaman yaptığı gibi neş’eli bir tavırla değil de yüzünde kış güneşini andıran soluk bir gülümsemeyle: “Hoş geldiniz. Elbette, müsaitiz” dedi.

Ayaküstü hatırını sordum. Kaçamak yanıtlar verince: “Ben içerde durmayayım” dedim. “Siz işinize bakın.” Çıkıyordum, gözüm masanın üzerine bıraktığı kitaba takıldı. Duraladım. Ne okuduğunu kapağından bildim. “Ölmeye Yatmak.” Ben önermiştim. Sözümü dinlemiş. Sevindim. “Bitirince diğer kitaplarını da okumak isteyeceksin” diyecektim ki lafı ağzımdan aldı. “Önerin için teşekkür ederim amca. Okumaya başlayınca elimden bırakamadım. Bitirmek üzereyim. Yazarın öbür kitaplarını da merak ediyorum” dedi. “Kitabı bitirince Reşat’la gönderirsin. Ben de sana yenisini yollarım” diyecek oldum. Gözlerini kaçırdı. “Olur, bakarız amca” dedi. Keyifsizdi. Üstelemedim. Eşime: “İşin bitince ararsın. Akşam yemeğini dışarıda yeriz” diyerek kuaförden ayrıldım.

Kuaförün sahibi Reşat çocukluğumun geçtiği mahallede kapı komşumuzun en küçük oğluydu. Kuaförü yıllardır eşiyle birlikte işletiyordu işletmesine de, nasıl işletiyordu? Yatıp kalkıp eşine dua etsin derler hani. Öyleydi. Kuaförün her işini, girdisini çıktısını bile kadıncağız takip ediyor, dükkânı handiyse tek başına çekip çeviriyordu. Aygül on parmağında on marifetli denecek kadar becerikli olmasa kuaför çoktan kapanmıştı belki de. Reşat ise av meraklısıydı. Evlendikten sonra kuaförün çalışma düzenini Aygül’e bırakmış, haftanın üç günü ekmek teknesine uğruyorsa, geri kalanında elinde av tüfeği, sık sık dağlara vuruyordu kendini. “Ortalıkta görünmediğine bakılırsa gene ava gitmiş olmalı. Bu çocuk akıllanmayacak” dedim içimden.

Yürüdüm. Ayaklarım sanki yol bilgisayarlı araçlar gibi beni mezun olduğum lisenin önündeki parka götürdü. Sırtımı güneşe verip banklardan birine oturdum. Sonbahar bitmek üzereydi. Pastırma yazı son demlerini sürüyordu. Başımı kaldırıp okulun görünümü hiç değişmeden duran dış cephesine, taş duvarlarına baktım.  “Nerdeyse kırk yıl olmuş. Zamanı biz mi yaşadık. Yoksa zaman mı bizi yaşadı anlayamadım” diye söylendim.  

Bizler zamanın aktığını, zamanın eskidiğini düşünürüz de zamanın sabit olabileceğini, gerçekte zamanın içinde eskiyenin kendi yaşamımız olduğunu nedense hiç düşünmeyiz. Bana yaşamaktan sorsalar, yaşamak kimi zaman çok yıllık meyveler gibi olgunlaştıkça tatlanıyor derim. Oysa tecrübeyle sabit ki evrende sonu olan her şey acı. Ayrılıklar acı. Gurbette yaşamak acı. Kendine odaklı insanların arasında, ölü zamanlar diliminde kaybolmak acı. Victor Hugo’nun “Kırk yaş gençliğin ihtiyarlığı, elli yaş yaşlılığın gençliğidir” özdeyişini anımsıyorum da yaşlılık döneminin finaliyse güz günlerinin tükenişi gibi hüzünlü ve bir o kadar da görkemli. 

Farkındayım. Ömrümün yaz’ı bitti. Eskilerin tabiriyle gençlik bir kuş misali tenden uçup gitti. Ufak tefek hastalıklar, merdiven inip çıkarken kesilen nefesler, uzun mesafeli yürüyüşlerde gözlemlenen yorgunluk nöbetleri gövdemde çok yakın bir zamanda esmeye başlayacak sert rüzgârların yakınlaştığının işaretini vermekte. Kuzey havasıdır bu. Yaklaşan fırtına, ihtiyarlığın yelkenlerini her geçen gün biraz daha kusursuzca şişiren ölümün cömert poyrazının habercisidir âdeta. 

Daha geçenlerde yolda karşılaştığım eski bi’arkadaşım: “Maşallah hiç değişmemişsin” demişti. Başka ne diyecekti. “Seni bi’ayağı çukurda gördüm oğlum, yediğine içtiğine dikkat et, dikkat” diyerek moralimi bozacak hâli yoktu ya. Doğrusu, arkadaşımın sözleri gönlümü okşamıştı okşamasına da realist düşünmek gerekirse insanoğlu yıldız kayması gibiydi. Zamanın içinde kaydıkça ışıltısının rengi değişiyordu. Biz de değişmiştik. Ten mülkümüzde her şey mucizevî bir kabuk değişim sürecinden geçmiş, gergin derimiz pörsüyerek eskimeye yüz tutmuştu. Kim bilir, etrafımızı giderek daha sıkı sıkıya saran sessizliğin örtüsüydü belki de bizi böyle eskiten. Eskimek! Sahi nedir eskimek? “Köşeye çekilmek, kendisinden yeni bir şey beklenemeyecek hâle” gelmek midir? 

Eskiyen bir bünyede yaşamın özü değişmez, bunu kendimden biliyorum ama bizi ayakta tutan gövdemizin özü yavaş yavaş geri çekilmeye başladıkça, kökümüzü besleyen yeraltı nehirleri en sonunda kurumanın eşiğine gelip dayanacak galiba. Bu gerçeği göz ardı etmiyorum.  Bir kere o nehrin kuruma süreciyle yüzleşildiği andan itibaren yıpranmamak, eskimemek adına ne yaparsak yapalım fayda da etmeyecektir. O eşikte artık bir ağaç gibidir ruhumuz. Yaprakları bir yandan ana gövdeye tutunmaya çabalayan, diğer yandan belli belirsiz sararmanın kaçınılmaz eşiğinde rüzgârla tangoya hazırlanan yaşlı bir ağaç. 

Gözümü kapattım. Eşikte önce safran sarısına boyanmış hayat ağacımı gördüm. Sonra üstüne kiremit tozu serpilmiş gibi tüm yapraklarımın kızıllaştığını, rüzgârın başlattığı tangoyla savruluşumu ve döküldüğü yerde ağır ağır çürüyen yapraklarımın adına yeryüzü denilmiş sahneden çekildiğini gördüm.

Sonra kışı gördüm. Ömrümün mülkünde kar vardı. Soğuktu. Çıplak bir ağaç gibi korumasız, tek başımaydım yeryüzünde.

Telefonum çalıyordu. Gözlerimi araladım. Arayan eşimdi. Telefonu açtım. “Kuaförde işim bitti” diyordu. Orada beklemesini tembih ettim. Bir saat kadar önce yürüdüğüm yoldan aynı güzergâhı takip ederek kuaförün önüne geldim. Kapıda eşimle vedalaşan Aygül’e, Reşat’ı sordum. Mahcup, çekingen: “Ne sen sor, ne ben söyleyim amca. Hâlimizi yengem anlatır” dedi.

Cüzdanımı çıkarıp avucuna iki yüz lira sıkıştırdım. Meraklanmıştım. Reşat’a bir şey mi olmuştu? Köşeyi dönünce: “Hayrola” dedim eşime. “Aygül çok keyifsizdi. Dertleri neymiş?”

“Boşanmışlar” dedi eşim. “Araları bozukmuş. Kuaför Aygül’ün üstüneydi. Reşat buranın mülkiyetini satacağım, boşalt diye ikide bir tehdit ediyormuş. Üzülüyor kızcağız.” Sustum. “Durup dururken hangi sebeple boşanmışlar” diye sormadım. Merak karanlık bir deliktir. Soruları çoğaltır. Ayrılmışlar işte. Sormak, ayrılığın içyüzünü kurcalamak neyi değiştirir. Sadece sonsuz aşkta her şey koşulsuz vermek içindir. Gerisi boş. İnsan ilişkileri, dostluklar, sevdalar hepsi yapay, hepsi yüzeyselleşiyor muydu ne? İnsan, şu omurgası kırılmış yüzyılda derinliğini yitirdikçe ruhunun çoraklaştığının ne zaman farkına varacaktı? Eşimin yüzüne baktım. “Hayrola” deme sırası ondaydı.

“Hayrola, beğenmedin mi?” sorusuna karşılık: “Az evvel” dedim. “Az evvel, seni beklerken oturduğum parkta kendimi yaprakları kızıllaşmış bir ağaç gibi hissettim.” Güldü. Saçlarını okşadım. Okşamak, sevecen bir ilaçtır. Ruhtaki tesiri ışık hızındadır. “Kızıl, on numara olmuş. Kızıl, kadınlara daha çok yakışıyor” dedim.

Koluma girdi. Gelinlikçilerin, çiçekçilerin, kuaför salonlarının bulunduğu alanı geçerek sokağı ana caddeye bağlayan dörtyol ağzındaki yokuştan aşağıya indik. Caddenin girişinde duraksadı. “Çantam” dedi. “Çantamı kuaförde unuttum.” Geri döndük. Yokuşu tırmanırken dörtyol ağzındaki sapakta Reşat’ın elinde tüfekle kuaförlerin bulunduğu sokağa yürüdüğünü gördük.

Eşimle birbirimize baktık. Bu endişeli bakışları iyi tanırım. Ne düşündüğünü bir çırpıda anlamıştım. Aynı anda ikimiz birden: “Eyvah!” dedik. Yokuş yukarı, Reşat’a doğru paldır küldür koşmaya başladık.

fy
Mavi Yeşil, Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, Yıl: 2016 Sayı: 98

Mesela


kuşların su içme vakti:
sözcükler
yağmur yazıyor

her yanlışlık paylaşılır:
tren
ayrılıklar
arasında gider döner:
herkes birer
kaçak yolcudur kendine

sessizlik bir şelalede yıkanır
ses bir uçuruma düşer
s geçer hayat bizi

eskiden yazılmış
bir mektubu kopyalayıp akla
ve o akılla
bir mektup yazmak gibi yeniden
söz
kendine bir bilet alır
ve bütün kapılardan geçer durmadan

bir gözyaşıdır sürekli başkalaşan
.
.
her ayrılık mağlup

Emin Akdamar/Rehgüzar