Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

3 Eylül 2016 Cumartesi

Tunç Okan’ın ‘Otobüs’ünde Göç Ve Göçmen Olgusu

Ortadoğu coğrafyasında “Arap Baharı” adıyla başlayan değişim hareketinin 2011 yılında Suriye’ye sıçramasının ardından Suriye’de başlayan ve halen devam eden iç savaşta iki milyondan fazla insan Suriye dışına göçerken, Suriyeli göçmenlerin bir kısmı göçte ilk durak olarak yerleştikleri Türkiye’de bir süre ikamet ettikten sonra göçün yönünü ölümü de göze alarak Türkiye’ye göre daha iyi yaşam koşullarına sahip olacaklarını düşündükleri AB ülkelerine yönelttiler.

Bu süreçte Suriyeli göçmenlerin tehlikelerle dolu göç yolculuklarının dramatik simgelerinden biri haline gelen Aylan Kürdi’nin karaya vuran cesedi ve Aylan Kurdi’nin ailesinin yaşadığı olaylar bütün dünyanın vicdanını kanatırken insanlığı göçmen sorunları, kaçak göç ve toplumun göçmenlere bakışı gibi olgularla bir kez daha yüzleştirdi. Evlerinden, yurtlarından kopan insanlar, insan kaçakçılarının ağına düşerek kandırılan göçmenler ve bir şekilde ulaştıkları Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden yerleşim izni alamayınca sınırlarda yığılan binlerce mülteci. Gelinen noktada göç ve göçmen sorununun giderek içinden çıkılmaz bir insanlık trajedisine dönüşmesi kaçınılmaz görünüyor.

İnsanların tarih boyunca yurtlarından sürgün edilerek, köle ticareti, savaşlar, deprem, sel, kasırga, açlık, din ya da ırk ayrımlarının yarattığı baskılardan kaçarak göç ettikleri düşünüldüğünde zorunlu göç ve göçmenliğin insanlık için her zaman rahatsızlık verici bir olay olarak değerlendirildiği sonucuna ulaşılır. Göçmenler geçmişine ait her şeyi geride bırakarak çıktığı yolculuğun sonunda yeni bir ülkeye yerleşmek, yeni bir dil öğrenmek, kendi kültüründen farklı bir kültüre uyum sağlamak, yeni bir iş edinmek için belki de yeniden eğitim görmek, meslek değiştirmek gibi sorunlarla karşı karşı karşıyadır ve bu sorunlar kısa vadede çok kolay çözülebilecek gibi değildir.

Yönetmenliğini Tunç Okan’ın yaptığı “Otobüs” filmi, işte böylesi bir göç olgusunu, İsveç’e kaçak işçi olarak götürülme vaadiyle kandırılan dokuz kişinin kırık dökük, külüstür bir otobüsle başkent Stockholm’e vardıktan sonra yaşadıkları trajik olayları konu alır.

Film, kar yağışı altında ilerleyen “Allaha Emanet” eski bir otobüsün görüntüleriyle başlar. Otobüsün içinde büyük umutlarla yola düşen işçiler vardır.  Onları kaçak yollarla İsveç’e getiren otobüsün şoförü medeniyetten, yeni bir yaşama kavuşacaklarından bahsetmektedir. Yol boyunca verilen molalardan sonra yolculuk biter ve şoför otobüsü Stocholm’ün işlek meydanlarından birine park eder. Göçmenlerin tüm paralarını ve pasaportlarını polise kayıt yaptıracağını söyleyerek ellerinden alan şoför otobüsü terk eder. Pasaport ve paralarını dolandırıcı şoföre kaptıran göçmenlerin Stockholm’de saklanıp, sığınabilecekleri tek yer içinde yolculuk yaptıkları otobüstür. Daha evvel köylerinin dışında herhangi bir yer görmeyen ve Stockholm’ün ortasında otobüsün içine sıkışıp kalan bu insanlar terk edilmenin verdiği şaşkınlıkla belirsizlik, çaresizlik ve endişe içerisinde aç, susuz, şoförün geri dönmesini beklerler.

Bir süre sonra tuvalet ihtiyacı için akşam karanlığında dışarı çıkar, keşfettikleri tuvaletten otobüse dönerken karşılaştıkları polisin kimlik sorması üzerine kaçarlar. Polisle kovalamaca sonucunda polisi atlatır fakat birbirlerini kaybederler. Göçmenlerden biri otobüse dönerken diğeri otobüsü bulamaz. Geceyi dışarıda geçirmek zorunda kalan göçmen soğuktan donarak ölür.

Otobüsle tuvalet dışında başka bir yere gidemeyen göçmenlerden Tunç Okan’ın bizzat canlandırdığı Mehmet karakteri, tuvalette karşılaştığı ve kendisine yakınlık gösteren İsveçlinin yönlendirmesiyle (ki adam eşcinseldir, Mehmet’i yakışıklı bulduğu için ona samimi davranmıştır) müzikli, yemekli bir partiye katılır. Tek amacı açlığını gidermek olan Mehmet, partide gördükleri karşısında şok geçirir. Mehmet, farkında olmadan cinselliğin sınırsızca sergilendiği bir seks partisinin içine dâhil edilmiştir. Onu partiye getiren İsveçli, Mehmet’e sarılarak, bacaklarını okşayarak sarkıntılık etmeye yeltenince içine düştüğü durumu kaldıramayan Mehmet, yaşadığı şoka bağırarak, yemeklere saldırarak tepki verir. Mehmet’in bağırışını ve yemeklere saldırışına tahammül edemeyen İsveçliler Mehmet’i önce partiden dışarı çıkarır, sonra da bıçaklayarak öldürürler.

Filmde “yabancı” kavramı Avrupa’lının nezdinde aynı zamanda yasa dışı işlerle uğraşan suçlu kimliğiyle örtüştürülür. Gece otobüs yakınındaki tuvaleti keşfeden işçiler orada bir İsveçli ile karşılaşırlar. İsveçli onlara direk esrar olup olmadığını, esrara iyi para vereceğini söyler. Göçmenlerin kendilerinden farklı görünmeleri, yabancı olmaları, İsveçli gözünde onların yasadışı işler yaptıkları anlamına gelir. Dilinden anlamadığı adama verecek yanıt bulamayan göçmenin bakışları, dil bilmezliğin ve biçareliğin en somut göstergesidir. Neredeyse diyalogsuz diyebileceğimiz bir film olan Otobüs, bu yönüyle tıpkı şiir sanatında olduğu gibi az sözle ve beden diliyle çok şey anlatmayı başaran filmler arasındadır.

Göç yaşantısının en temel sorunlarından biri de medeniyet ve kültürel farklılıklardır. Medeniyet, “toplum hayatını doğuran ve toplum hayatının bütünlüğünü sağlayan birleştirici bir inanç ve ahlak nizamı” kültür ise,  “medeniyet çerçevesi içinde toplum hayatı yaşayan insanların gerek doğa içinde ve gerekse sosyal hayatta ortaya koydukları maddi ve manevi her türlü ürün” dür.  Bütün medeniyetler bu inanç ve ahlak nizamıyla toplumu bütünüyle kuşatır. Üyelerinin ruhuna işler ve bu şekilde toplumsal düzeni sağlarlar. O yüzden toplumlar mensup oldukları medeniyeti kolay bir şekilde değiştiremezler. Zira medeniyetin değişmesi toplumun yeni bir inanç ve ahlak nizamını benimsemesi anlamına gelir. (Özakpınar, 1998: 109-112) Bu sebeple, Mehmet’in götürüldüğü seks partisinde yaşamış olduğu şokun kökeninde medeniyet ve kültürel farklılar yatmaktadır diyebiliriz.

Tunç Okan, Otobüs filminde yalnızca göç sorununu değinmemiş, gelişmiş ülkelere az gelişmiş ülkelerden göçen insanların karşılaşabileceği sorunlara da eleştirel bir bakış açısından dikkat çekmiştir. Nitekim otobüsün dışına çıkan göçmenlerin karşılaştıkları İsveçlilerce hor görülmeleri, alay edilip, aşağılanmaları, onlarla iletişimden kaçınmaları, gelişmiş ülke insanının az gelişmiş ülke insanına karşı acımasız tutumuna sembolikte olsa politik göndermeler içermektedir. Dış görünümleri, tavırları ve ürkek bakışlarıyla yabancı oldukları her hallerinden anlaşılan işçiler, yerli halk tarafından ürkütücü bulunur. Örneğin, gün boyu otobüste kalan ve gece olunca sadece ihtiyaçları gereği dışarıya çıkan göçmenler polisle karşılaştıklarında polisin yaptığı ilk şey onlardan şüphelenerek pasaport sormak olur. Polisten kaçış esnasında yolunu kaybeden işçilerden biri, köpeğini gezdiren bir İsveçliye çaresizce kendi anadilinde “gardaş otobüs nerede” diye sorar. Yabancının tavrından ürken İsveçli, köpeğini alarak oradan kaçar. Otobüsün içine hapsolan, gece karanlığında yiyecek bulmak için otobüsten dışarıya çıkan göçmenler hiçbir şeyden habersiz yiyecek arayışındayken kendilerine kurulan tuzağı fark etmezler. Göçmenlerin aç olduklarını anlayan İsveçliler onların görebilecekleri yerlere plastik yiyecekler koymuşlardır. Yiyecekleri gerçek sanan ve yemeye çalışan göçmenler yiyeceklerin oyuncak olduğunu anladıklarında onları gizlice izleyenler ortaya çıkar, göçmenlerle kahkahalar atarak dalga geçerler. Sabah otobüsün park ettiği bölgeyi temizleyen temizlik görevlisi otobüsün plakasını görünce “Pis Yabancılar” der. Filmdeki bu sahneler Avrupa’lının kendilerinden görmediği yabancılara karşı takındıkları düşmanca tutumun, yabancılara olan nefretin, ön yargıların ve zihinlerinde oluşturdukları olumsuz göçmen imajının göstergeleridir.

Film ilerledikçe göçmenlerin dışında, dokuz göçmeni kaçak yollardan İsveç’e getiren ve onları dolandırıp Almanya’ya giden Ahmet Tekin karakterinin de pasaport kontrolü sırasında benzer durumlarla karşı karşıya kaldığı sahnelere tanık olunur. Havaalanında Ahmet’in pasaportlarını kontrol eden memur onun yabancı olduğunu anlayınca pasaportu uzun uzun inceler. Diğer yolculara nazik ve güleç davranan, pasaportlarını kontrol etmeye bile gerek görmeyen memurun davranış biçimi yabancılar karşısında birdenbire değişkenlik gösterir. Aynı durum bagaj kontrol noktasında bekleyen polisin davranışlarında da tekrarlanır. Almanya’ya giriş yapan diğer yolculardan çantalarını açmalarını istemeyen polis memuru Ahmet’ten çantasını açmasını ister. Çantadaki yüklü miktarda paradan şüphelenen polis Ahmet’ten soyunmasını ister. Ahmet çırılçıplak soyundurulur. Elbiseleri polisler tarafından tek tek incelenir. Ahmet, kaçakçı olabileceği şüphesiyle makatına kadar aranır. İnsanlık dışı kontrollerden geçirilir. Almanya’da çekilen bu sahneler Almanların yabancılara yönelik tutumlarında İsveçlilerden farklı düşünmediğini göstermek içindir. Yönetmen göçmenlere yönelik ön yargıları ve nefreti içeren sahne çekimleriyle Avrupa’nın kendinden olmayanı ötekileştiren tavrına işaret eder.

Filmde sanayileşen, teknolojinin, bilimin, tüketimin sürekli gelişme kaydettiği Avrupa ile ekmek parası uğruna dilini, örfünü, âdetini bilmedikleri bir şehre sırf daha iyi yaşam koşulları elde etmek için kaçak yollardan giriş yapan göçmenlerin kendi memleketleri arasındaki farklılıklar çeşitli objeler aracılığıyla ve zıtlıklarla kıyaslanarak gösterilir. Son model araçlara karşı kırık dökük eski model otobüs imgesi bu zıtlıkların en belirgin olanıdır. Göçmenlerin yürüyen merdivene tersinden binmeleri, vitrinlerde gördükleri afişlere, cansız, çıplak mankenlere şaşkınlıkla bakmaları, otobüsün dışında akıp giden gündelik hayatı, sokak konserlerini biraz hayret, biraz tedirgin gözlerle izlemeleri gibi unsurlar her iki toplum arasındaki medeniyet ve kültür farkının bireylerden toplumun geneline yansıması şeklinde yorumlanabilir. Jean Jack Rousseau 1750 yılında Dijon Akademisinde yaptığı konuşmada medeniyetin insanı özgürleştirecek yerde kendi ürünleri olan bilim, edebiyat ve sanatla daha da köleleştirdiğini iddia etmişti. Ona göre medeniyetin gücü siyasi erkten çok daha üstündür. Zira bilim ve sanat toplumu bağlayan zincirleri çiçeklerle örter. “Medeni bir millet olarak onun kendi köleliğini içselleştirmesini sağlar.” (Rousseau, 1997:13)

Vedat Türkali ise filme yönelik yaptığı değerlendirmede “İlk karşılaştığı apayrı bir dünyanın ileri tekniği, şaşırtıcı konforu ile çarpılıveren saf insanın güldürücü tepkileri, çevreye uyumsuzluğu, yabancılaşması doğaldır. Bu doğal şaşkınlığı yaşayan insanlara en küçük insancıl bir ilgi göstermeyen, bencil, tüketici, kendine dönük, soğuk, sağlıksız insan tipi doğal değildir” tespitinde bulunur. (Milliyet Sanat Dergisi, 1977, S.256, s.8)

Film, otobüsün yasak alanda park edilmesinden ötürü polislerce çektirilmesi, otobüsün kapılarının çekiçle kırılarak açılması, otobüsten içeri giren polislerin yedi ürkek, şaşkın, bitkin insan suretiyle karşılaşması ve kaçak göçmenlerin yetkili polis merkezine götürülmesiyle sona erer. Göçmenlerin otobüsten indirilmeleri esnasında otobüse inen her bir balyoz darbesi, otobüsün yıkılan görüntüleri kaçak göçmenlerin hayallerinin ve umutlarının tükenişini simgeler.

Film boyunca diyaloglar yerine vücut dilini ön plana çıkaran Tunç Okan, göçmenlerin yüz hatlarından, sergiledikleri ayrıksı tavır ve davranış biçimlerinden yola çıkarak onların nasıl bir ruh hali içinde bulunduğunu sinemanın görüntülerle öykü anlatabilme tekniğinden de faydalanarak ve sessizliği sinemanın görüntü diline aktararak anlatmıştır.  Çünkü sinemada olayların, görüntülerin tanığı kameradır. Yönetmen kameranın tanıklığını ışığa, kurguya, oyunculuğa, müziğe ve daha bunun gibi pek çok faktöre bağlı çok bileşenli bir anlatım biçimini tercih ederek izleyiciye sunar. Başka bir deyişle yönetmen, kamera ile bir gözbağı yaratarak, izleyiciye kameranın bakış açısını kendi bakışı gibi gösterir ki Tunç Okan sinema sanatını Otobüs filminde Jean Claude Carriere’in ifade ettiği gibi “izleyiciyi yöneten ve yönlendiren; izleyiciyle neredeyse oynayan, aynı zamanda da inandırıp, ikna eden, kandıran” bir sanat haline dönüştürmüştür. (Carriere, 2000:88)

Çekildiği dönemde Türkiye’de gösterimi sansürlenerek yasaklanan Otobüs’ün yönetmeni Tunç Okan, filme yönelik yapılan ağır eleştiri ve propagandalar karşısında şöyle bir açıklama getirir: “Başlangıçtan beri yapmak istediğim bir çatışmayı, bir büyük uyumsuzluğu, aykırılığı ortaya koymaktı. Tekniğiyle, aşırı gelişmiş tüketim toplumuyla az gelişmiş toplumun insanlarını karşı karşıya getirmekti. Bunların birbirleriyle olan kendi içlerindeki çelişkiyi, aralarındaki korkunç çatışmayı vurgulamak istedim. Yoksa amacım sansürün ve bazı aydınlarımızın iddia ettiği gibi, ne Türk işçisini, ne Türk insanını küçük düşürmek değildi. Filmdeki işçiler Türk değil, herhangi bir azgelişmiş toplumun insanları olabilirdi. Türk olmaları bir rastlantıdır. İtalyan ya da İspanyol olsalardı, film bildirisinden bir şey kaybetmeyecekti.” (Milliyet Sanat Dergisi, 1977, S.256, s.7)

André Bazin “şüphesiz her sanat, sanatçının söyleyebilecek bir şeyi olduğu ve bunu bir araçla söylediği ölçüde, kendine göre bir dildir. Filmi basit bir canlı fotoğraf olmaktan ayıran şey’de nihayet bir dildir” der. (Bazin, 1966:19) Tunç Okan ilk yönetmenlik deneyimini sergilediği “Otobüs” filminde kısıtlı bütçeye rağmen kendi sinema dilini oluşturmayı, ses getiren bir yapıma imza atmayı başarmıştır.

Nazmiye Arısoylu
Ayna İnsan Dergisi, Nisan,Mayıs,Haziran 2016 Sayı:18

Kaynaklar
1-Yılmaz Özakpınar, Kültür Ve Medeniyet Üzerine Denemeler, Ötüken Yayınları, 1998
2- J.J.Rousseau, İlimler Ve Sanatlar Hakkında Nutuk, Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu, M.E.B Yayınları, 1997
3-Vedat Türkali, Milliyet Sanat Dergisi 256.sayı, 1977
4- Jean Claude Carriere, Sinemanın Gizli Dili, Çeviri: Simten Gündeş, Der Yayınları, 2000
5-Tunç Okan, Milliyet Sanat Dergisi 256.sayı, 1977
6- André Bazin, Çağdaş Sinemanın Sorunları, Çeviri: Nijat Özön, Bilgi Yayınları, 1966


29 Ağustos 2016 Pazartesi

Cennet Zamanı/ Öykü



“Kuş ölür, sen uçuşu hatırla…”

Füruğ Ferruhzad

Ben her zamanki yerime oturdum. Sallanan ahşap koltuğa. Seninle dertleşmeye geldim yine. Şömineyi az evvel yaktım. Perdeleri araladım hafifçe. Koltukların örtüsüne dokunmadım, koruyucu kılıfları çıkarmaya üşendiğim için öylece bıraktım. Gözüm duvarlarda. “Kainatın Işığı” astığın yerde duruyor. Çocukların ve bizim siyah beyaz fotoğraflarımıza hazan uğramış. Belli ki saksıdaki çiçekler gibi onlar da çoktan sararıp solmuşlar. Dört kollu ferforje aplikteki mumlar zamana karşı direniyor. Biri onları yakmadıkça erimeye hiç niyetleri yok anlaşılan. İskambil kâğıtları masada karmaşık bir fal gibi dağınık hâlde kalmış. Kazak ördüğün tığlara ilişiyor gözlerim. Kırmızı şişleri çekmeceye kaldırmayı unutmuşsun. Şişlerin kime ne zararı var? Boşver, dursun durabildiği kadar. Bak şişleri görmüşken söylemeden geçemeyeceğim. Biliyor musun? Birkaç yıl önce ördüğün gece mavisi yün hırkayı zevkle giyiniyorum; giyindikçe ellerini yüreğimde hissediyorum hâlâ.

İtiraf etmeliyim. Seninle geçirdiğim yıllar ömrüme verilmiş en değerli armağandı. Her konuda becerikliydin. Eli uz, gönlü bol, tuttuğunu koparan kadınların soyundan geliyordun. Ben ise beceriksizin tekiydim. Öyle de kaldım. Düşünsene kravatlarımı bile sana bağlatıyordum, hem de yaşımdan başımdan hiç utanıp sıkılmadan.  

Fotoğraf çekmek için geldiğim bir düğünde tanışmıştık. Sürekli seni görüntülediğim için “deli çocuk” demiştin bana. Sonra o deli çocukla ömrünü tükettin de, sesini yükseltip bir kere bile “of” demedin. İstemeden seni kırdığım, sustuğum, içime kapandığım, gizli gizli ağlama nöbetleri geçirdiğim, kendimden, her şeyden uzaklaşmak istediğim günler oldu. Vicdanlıydın. Sabırlı ve merhametli. Kusurlarımı örter, hatalarımı bağışlardın. Verdiğin her kararda vicdanının sesini dinlemeye özen gösterirdin mutlaka.

Mutlu muyduk? Sen kararlarınla, yaşadıklarınla, bana rağmen, benimle olmaktan mutluydun. Ben… Ben galiba mutlu görünmeye çalıştım. Yüzümdeki mutluluk maskesiyle gezdim durdum yıllarca. Yoo, yoo. Lütfen yanlış anlama. Seni sevdim. Seninle birlikte soluk aldığım her ândan keyif aldım. Seni hâlâ o “deli çocuk” gibi seviyorum, sevmeye de devam edeceğim elbette. Dünya’ya bin defa gelsem yine seninle birlikte olmak, ömrümü seninle geçirmek isterim. Bunlar bildiğin şeyler zaten. Fakat bilmediğin şeyler de var. Şaşırdın mı? Tâ çocukluk dönemimden itibaren saklamak zorunda kaldığım, anımsadıkça utanç ve korku duyduğum bir sırrım vardı benim. Cesaretimi toplayıp bir türlü anlatamadım sana. Bu öyle bir sırdı ki kötü huylu ur gibi içimde sürekli büyüyor, büyüdükçe vicdanımı, ruhumu kanatıp korkutuyor, beni korkularımla yüzleşmekten koparıyordu. İyileşmesi olanaksızdı. Tedavisi yoktu bu urun. Hem, pedofilik bir komşunun, küçük bir çocuğun teninde bıraktığı ve o küçük çocuğun son nefesine kadar ruhunda taşımak zorunda kalacağı çirkin izleri hafızadan silip atacak bir ilaç, bir yöntem yeryüzünde henüz geliştirilmiş değildi.

Ağlama nöbetlerim esnasında güzel, neş'eli günleri anımsamak istiyordum buluğ çağımdan. Kuytulara çekilip maziyi yokluyordum sık sık. Sisler içinden geçerek el yordamıyla çocukluğumun masum avlusuna varıyordum gizlice. Orada, bir yelpaze gibi açıldığını görüyordum ruhumun. Rahatlıyordum. Kalmakla gitmek arasında bir yerlerde benimle saklambaç oynuyordu zaman. Kendime yaklaştıkça konfeti yağmuru gibi güvercin tüyleri dökülüyordu dört bir yanımdan. Uzaklaştıkça, sanki biçim değiştiriyordu anılar. Ve ben sobelendiğim her oyunda yüreğime kıymık gibi batan, acıtan ne varsa onları birer ikişer bulup çıkarıyordum zamanın koynundan. 

Bahçemizde şurup gülleri açardı çok eskiden. Yasak meyveydi bizim için güller. Asla koparamazdık. O zamanlar balkonumuzda sardunyalar, fesleğenler olurdu ve bir de dutların gölgesinde oturan basma entarili kızlar. Güneş tepeden vururdu. Ben kitap okurdum, kerpiç odaların serinliğinde hiç bıkmadan. Gökyüzü toplardım, sevindirik olurdum kelimelerin büyüsünden. Akşama doğru avluyu geçer, sokağa çıkardım yayından fırlamış ok gibi. Sonra kocalarını bekleyen kadınlar doldururdu evlerin önünü. Sokak boydan boya gül kokardı ve çiçekli eteklerden yayılan o kokuların ergenliğin kandilini yaktığını hissedince utanır, çekinirdim gövdeme yürüyen suların ateşinden.

Sonra zaman sabitlenir, geçmişin içi boşalır ve birdenbire kötü huylu urun ruhuma yerleştiği bodrum katına varırdım. O ân, boğazıma dayanmış bıçağın ışıltısı parıldar, soluğu leş gibi kokan bir adamın kâbusa dönüşen sûreti, unutmaya çalıştığım kara delikten çıkıp yerleşirdi belleğimin perdesine ve “sobe” derdi, sinsice. “Sobe!”

Üzülme! Tamam, sustum. Daha fazla anlatmayayım. Böyle işte. Sanırım bütün huysuzluklarımın sebebini anladın. Biliyorum, yanımda olsaydın gözümdeki yaşlara dayanamaz, başımı hemen göğsüne yaslardın. Birlikte ağlardık. Avuturduk birbirimizi. Ama yoksun ve fotoğraflarına bakarak seninle konuşmak avutmuyor artık beni.

Şömineyi yakmadan önce aynaya bakmıştım. Epey zaman olmuştu aynaya bakmayalı. İhtiyaç hissetmemiştim galiba. Tunçtan yapılmış bir heykel gibi karşısında durduğum aynayı ruhuma benzetmiştim o ânda. Tozlanmış, yüzeyi örümcek ağlarıyla kaplanmıştı çünkü. Kalkıp cebimden çıkardığım kâğıt mendille üzerine biriken tozları sildim gayri ihtiyarî. Şömineye birkaç odun daha attım şimdi. Bilirsin oldum olası sevmem böyle sisli ve bulanık havaları. Üşümüştüm. Gördüğün gibi yüklükten çıkardığım battaniyeye bir sevgiliye sarılır gibi sarıldım. Ondan başka sarılacağım ne kaldı ki zaten?

Seninle konuşurken bir yandan demlediğim çayı yudumluyorum ağır ağır. Çay yerine güneşi yudumlayabilseydim içimdeki buzullar eriyecekti muhtemelen. Kalkıp pencere kenarına, kerevete oturup göğe bakmak istiyordum fakat vazgeçtim. Sessizlik iyidir. Sessizlik insan ruhunun duyabileceği en görkemli müziktir. Şöminede tutuşan odunların çıtırdayan sesine kulak kabartmak, sessizliğin ortasında uğuldayan rüzgârı dinlemek, bu ıssız mekânda seninle arada bir dertleşmek göğe bakmaktan daha cazip geliyor bana. 

Senden sonraki yaşamıma baktığımda yapay solunum cihazına bağlı bir hastanın beyin ölümünü gösteren düz, dümdüz çizgiyi görüyorum. O çizgiyi değiştirebilecek, başka bir boyuta, başka bir zamana taşıyacak gücümün olmadığını da. Çünkü zaman kendi alıp verdiği soluğun içinde eriyordu; insan, çağın vebası yalnızlığın pençesinde. Zaman göç zamanıydı. Göçebe yaşamaksa zamanın hiç değişmeyecek ruhuydu belki de.

Cennet’im… Gelirken kuş sürülerini izlediğimi söyledim mi? Kuşlar güneye uçuyordu. Eh. Benim de kuşlar gibi uçma vaktim yakındır herhâlde. Nerden mi biliyorum. Tozlarını sildiğim aynaya bakınca, zamanın uçtuğunu gördüm ağaran saçlarımda.

Fatih Yavuz Çiçek
Mavi Yeşil Dergisi, Temmuz Ağustos 2016, Sayı:100

14 Ağustos 2016 Pazar

son satır


Her acı, bir diğerine uzaklığıyla oyalar kendini
artık herkesi utandıracak yaştasın
sana hak veriyorum: Bir hayat kurmalısın kendine…
Göğün eksik yerleri artık başka renk
kimse değilse bizden çalan o dalı
kimse değilse düşman, kaçmaya bak sen
dermiş devşirmiş yükünü piyanosunda akşam
ilk tuşunda -ilk adımda- o yorgun hayal gücü
tanıyamaz ki, yok yere arayıp dursun
kendiyle savaşıp, geçsin bir sokak ötemden
göremez ki, hiçbir ağaç bilmez, ama sen osun
‘bir hayat kurmalısın kendine…’
peki, yardım et çirkinleşmemesine sözün
acı tembel özrüdür, azarla beni kendimi tuttum

Diyorum ki
bir kırlangıçtır gelen bakarsın, görmüş göreceğini
yazgısını benden ayırmaya kararlı
sadeliği o büyük oyunların kaçmaz gözünden
eskidenmiş bıraktığı yerden sürdürür her aşk
bir diğerine yakınlığıyla oyalarmış kendini
sırtını döndüğün an, biri söyler bakarsın
leşler üzerinde tasarruf hakkı kimin
söyleme ‘gerçek mutluluk yalnızlık ister’ biliyorum
kırlangıç sensin, sen bir kırlangıç değilsin
artık herkesi utandıracak yaştasın
herkes sana hak veriyor: Bir hayat kurmalısın kendine…

 Necmi Zekâ

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Geçmiş, iyi günler...


"Siz güzel, geçmiş, iyi günler, nasıl da büyülüyorsunuz beni!"

Robert Walser/Gezinti, Syf.152


Erik Ağacı


Avludaki erik ağacı bir küçük bir küçük
benzemiyor doğru dürüst bir ağaca bile
Ama gene de parmaklıkla çevrili dört yanı
korunsun diye güvenlik içinde


Büyüyemiyor zavallıcık
Büyümeyi isterdi tabii
Çok az görüyor güneşi
Yapacak bir şey yok artık

Erik ağacı erik vermiyor hiç
Gel de erik ağacı olduğuna inan
Ama gene de bir erik ağacı o
belli yapraklarından.

Bertolt BRECHT
Çeviri : A. KADİR

31 Temmuz 2016 Pazar

İYİ ŞİİR KOALİSYONU




“Kaldı ki şiirle ilgili kör döğüşlerine hiç gereksinmemiz yok. Var olma savaşı sırasında herkes bir diğerinin üzerine basarsa üste çıkacağını sanır, oysa asıl önemli olanın ortaya konan yapıt olduğu çok sonraları anlaşılır. Hiç kuşkusuz her işte olduğu gibi iyi olanların yanında vasat ve iyi olmayanlar da vardır. Ama hep şunu unutuyormuşuz gibi geliyor bana: iyi ya da kötü, şiirle uğraşan insanlara saygı duymamız gerekiyor. Çünkü bu insan, bu denli az önemsenen bir uğraşa hayatını veriyor. En iyisi olsa ne olacak? Kaç kişi ilgileniyor şiirle? Oysa o yine de şiir yazmak istiyor. Birçokları için ancak akıl rahatsızlığıyla açıklanabilecek böyle bir tutku ancak saygı uyandırabilir insanda. Herkes aslında çok büyük bir yapının, asla tamamlanamayacak bir yapının yükselmesine katkıda bulunuyor. Kimileri Nâzım’ı gibi, Yahya Kemal gibi iri tuğlalar yerleştiriyor bu yapıya, kimileri kum tanecikleri taşıyor, ama taşıyor. Birbirimizin tuğlalarını, taşlarını, kumlarını beğenmeyebiliriz, yaptığımız işi eleştirebiliriz; her şair hiç kuşkusuz kendi tuğlasının en iyi olduğunu sanabilir, herkesin kendisininkine benzer olanları getirmesini isteyebilir; işte benim kafamdaki ideal eleştirmen ve sanat kuramcısı burada devreye giriyor: ideal eleştirmen şairin göremediği bitmiş yapıyı tasavvur edebilen kişidir. Çünkü o yapı tek renk değil rengârenk olmak zorundadır.

Dolayısıyla şiire gönül vermiş herkese saygı ve sevgiden başka bir duygu beslenemez. Çünkü o küçük bir karşılık için harcanan bir hayattır bu."
  
Tuğrul Tanyol, “ İyi Şiir Koalisyonu”, Mühür, Mart 2015, s.40)

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Ephedra



günaydın, selamladığın ağaçların başı çoktan kesik diyorlar
bakışmaları bile yeminli değil çoktan bu yana
çoktan bu yana ben tamamlıyormuşum canlı canlı gülüşlerini
aklımda ve gerçekten de bir tuhaflık varmış
senin beni beslemende Ephedra
ben bir kara hayvanıyım

dirilten bütün ısırmacıkları hatıraların
bütün altın hisselerim güvenli suların altında
yer imbikteki yargıçları da böyle kandırıyorum ve gök imbikte
ölümleri kanıtlanmamıştır bulunmamışsa
cesetleri güllerimizin

günaydın alın teri dökerek ölesiye
ölünceye edindim inançlarımı
ne ödünç alındı ne çalıntı diyorlar, bana yabancı
şu muhalif hatıralar, çoktan bu yana

gülgûn piyale, bakır sini, toprak testi dudaklarımız
kelimeciklerin omuzcuğunda sıra sıra
ben seni hiç öpmemişimdir
kelimelerinin omuzcuğundan öpmüşümdür hırsla

açlıktan düşmek üzereyken aşk beslendiğinde kurtboğan
şifanın cömertliğinde ve öldürüldüğünde büyük iyi niyetle
mizansen canım diyoruz biz dışarıdan bakanlar yine de

dağılmaya devam ediyoruz sinemadan çıkıp
ağlayanlarla birlikte

Nilgün Aras
Ayna İnsan Dergisi 2016, Sayı:18

10 Temmuz 2016 Pazar

Bir futbol diktası daha yıkıldı...


Fransa, Euro 2016 final biletini alırken Almanya'yı İtalyan hakem Rizzoli'nin yanlı kararlarıyla saf dışı bırakmıştı. Doğrusu final oynamayı bile hak etmeyen Fransızlar medyanın gazı, taraftarın coşkusuyla kendilerini dev aynasında görmeye başlamışlardı. Oysa fizik güçleri zayıftı. Kondisyonları yeterli seviyede değildi. Almanya dışında güçlü bir rakiple karşılaşmadan önce gruplardan kolaylıkla sıyrılıp gelmişlerdi. Almanya karşısında oyun olarak ezilmelerine rağmen aldıkları 2-0'lık hakem destekli galibiyet Fransızların başını döndürmüş, ayaklarını yerden kesmişti adeta.

Portekiz mutevazı kadrosu, akıl dolu oyun taktiğiyle bu küstah, kendini beğenmiş ve şımarık Fransız futbolunun sonunu getirdi. Bir futbol diktası daha kendi evinde ve kendi seyircisi önünde yıkıldı gitti.

Fotoğraftaki 7 numaralı Fransız oyuncu Griezmann'ın duruşu aslında Euro 2016'da her şeyin en yalın özeti gibi. Erken öten "horoz"un başını işte böyle keserler.

Tebrikle Portekiz! Tebrikler...

3 Temmuz 2016 Pazar

ARDIÇ AĞACI


Tarçınlı evin bahçesinde bıraktık- yorgun
Dağlara yaslanan, açan nergislerin sevincini
Sabahları rüzgârın dudağıyla öperdin
Denizin titrek, yırtılan sesini

Bozguna uğratırdı gülüşün güneşi
Sardunyanın açan gürültülü renginde
Sarılınca parmakların akardı
Ah! koparmaya kıyamadığım

Zamanı yontar, insanın üşüten yalnızlığı
Şimdi kanatılan coğrafyada
Kutsal kaselerde boğuluyor yaşam
Ansızın boşluk, kuşatan anlamsızlık
Giderken okuduğum masalları taşıdın hayata

Kalbimi yarsalar içinden sen çıkacaksın
Ardıç ağacı, yoruldum akşamı taşımaktan

Dilek Özkan
Bir Uçurum İçe, Mühür Yayınları, syf.13

2 Temmuz 2016 Cumartesi

Nasıl Methedeyim Sevdiğim Seni


"İstanbul, Bursa'yı değer gözlerin...
İzmir'i, Konya'yı değer gözlerin...
Kars'ı Ardahan'ı, Erzurum, Van'ı, belki Buhara'yı değer gözlerin...
Yüzbin şehir saysam etmez kıymetin
Hasılı cihana değer gözlerin..."