Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

14 Mart 2014 Cuma

Şehrin Kırk Kapısı


Malûm, ülke gündemi bir hayli yoğun. Gencecik insanların ömrünün solduğu şu günlerde siyasi arenada ilkesizlik, çirkeflik, pişkinlik diz boyu. Mevcut verilere bakılırsa önümüzdeki iki yılında böyle geçme olasılığı yüksek görünüyor. Gürültülü seçim kampanyaları, karşılıklı suçlamalar, toplumu kutuplaştırmaya, bireyleri kimlikleri üzerinden bölmeye, ayrıştırmaya yönelik söylemler daha da sertleşecek izlenimi veriyor.

Kendini bu akıntıya kaptıranlardan değilim. Hiçbir zaman ve dönemde de olmadım zaten. Şairlerin olayları herkesten farklı görmesi gerektiğinin bilinciyle yüksek sesle konuşmak, bu düzeysiz tartışmaların  bir parçası olmak yerine, çağa tanıklık etmek için kelimelere sığındım. Böyle bir tavır almasam ruh sağlığımı korumam güç olurdu sanırım. Çünkü geldiğimiz noktada, bu ülkede doğru düzgün yaşamak, karar vermek için öncelikle ruh sağlığını korumanın daha elzem olduğunu düşünüyorum.

Bu sebeple ruhumu gündelik tartışmalardan soyutlamaya çalışıyorum. Her zaman yaptığım gibi güne Tomaso Albinoni'nin Adagio G Minor'unu dinleyerek, şiir okuyarak başlıyorum ki dünyevi işlerin sıkıntılarına karşı ruhsal bağışıklık kazanayım. Benim yaptığım bir tür şerbetlenme yöntemi işte.

Bu sabah iki şiir okudum. Biri Volkan Odabaş'ın "Sessizlik Mesela" isimli şiiri. Diğeri az evvel okuduğum Cahit Koytak'ın "Şehrin Kırk Kapısı" başlıklı şiiri.

Cahit Koytak'ın 2013 Haziranında Granada Dergisinde yayımlanan şiiri 8 kıtadan oluşuyor. Atmosferini oldukça etkili bulduğum şiirin son iki kıtasında "o" işaret zamirinin sık sık tekrarlanması finali zayıflatmış. 

Koytak, şiiri şöyle bitiriyor:

Gökte kaybettiğimi yerde aradım,
Ve sonunda buldum o şehri,
O semti, o sokağı, o evi buldum.

Ama şehre ve şiire ipince
Meneviş rengi hüznünü katan
Dere kenarına inen ceylan ürkekliğiyle
O Kadını bulamadım o evde.

Koytak'a saygısızlık etmek istemem. Ya da şiire müdahale gibi algılanmasın. Ancak bu şiirin son iki kıtası şöyle redakte edilse nasıl olurdu diye düşünmeden de edemedim.

Gökte kaybettiğimi yerde aradım,
Ve sonunda buldum o şehri,
Semti, sokağı, evi buldum.

Ama şehre ve şiire ipince
Meneviş rengi hüznü katan
Dere kenarına inen ceylan ürkekliğiyle
O Kadını bulamadım, kilitlendim evin içinde.

Kilitlenme imgelemesi şairin yaşadığı hayal kırıklığıyla birlikte düşünülürse her şey daha bir yerli yerine oturur görüşündeyim. Bazı anlar vardır, pili bitmiş robot gibi olduğunuz yerde kitlenip kalırsınız, eliniz, kolunuz, kaşınız, gözünüz bile oynamaz.  Koytak'ın şiirinin finalinde yaşadığı hayal kırıklığı böylesi bir hâl.

Farkındayım. Sözü uzattım. En iyisi ben Cahit Koytak şiirini buraya ekleyim. Nihai kararı okur versin.

Şehrin Kırk Kapısı

I.
Yıkın, gözlerinizi yıldıran hisarları!
Yıkın, kalplerinizi kuşatan surları!
Yıkın, zihinlerinizi daraltan,
Ruhlarınızı küçülten,
Hayal gücünüzü durduran duvarları!
Yıkın hepsini, yıkın bunları,
Şehir ortaya çıksın!

Tanrının şehri ortaya çıksın,
Tanrının geri döneceği şehir...

Ağzının kıyısında bir papatyayla
Gençliğimin geri döneceği şehir;
Ağızlarının kıyısında
Güllerle, hatmilerle, papatyalarla
Ve elinde kör âsâsıyla Homer'in,
Sonra Hayyam'ın, sonra Dante'nin,
Rumi'nin ve Rılke'nin,
Sonra sevdiğimiz bütün öteki şairlerin
Bir bir geri döneceği şehir.

Kurtuba, Sevil, Mursiye...
Gitarımdan üç tel koptu!
Üç damla gözyaşı süzüldü
Zamanın yanağından;

Kadeh elinden düşüp kırıldı sakinin
Ve sarhoşu üç kat daha sarhoş etti
Bakışlarının ürkekliği;
Âmâların bile gözlerini kamaştıran
Şarap rengi bir akşamüstü bıraktı
Kapıya Tanrının ulağı.

Kalktım, gece demedim, gündüz demedim
Yağmur çamur demedim,
Yalnızım, yayayım, yoksulum demedim
Dere tepe, asırları, çağları aşıp geldim

Gökte kaybettiğimi yerde aradım,
Ve sonunda buldum o şehri,
O Semti, o sokağı, o evi buldum.

Ama şehre ve şiire ipince
Meneviş rengi hüznünü katan
Dere kenarına inen ceylan ürkekliğiyle
O Kadını bulamadım o evde.

Hiç yorum yok: