Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

18 Ocak 2016 Pazartesi

Aşklar Ve Baharatlar Üzerine


"nasıl kavanoz kapaklarını sımsıkı kapatmakla baharat kokularının yükselmesine engel olunamıyorsa, aşka da engel olunamıyor işte." 

Aşklar ve Baharatlar şair kimliğiyle tanıdığımız Çiğdem Sezer'in Heyamola yayınlarından çıkan romanı. 17 ağustos 1999 da yaşanan depremin hâlâ kapanmayan yaralarından yola çıkarak, farklı insan manzaralarıyla aşka, ölüme ve içimizdeki enkaza dokunan kırık bir ayna ve aynaya düşen,  insana dair her şey. Roman her ne kadar o büyük depremin birkaç saniyeliğine dondurduğu dünyaları ve ani bir yok oluşu anlatarak başlıyorsa da temelde işlenen, insanın tam ortasından geçen, kendi felaketlerinin sorgulandığı bir içe dönüş. İnsanın kendine ve geçmişine doğru başlattığı gecikmiş bir göç. Bir başka deyişle yazar, toplumsal bir felaketin ve bireysel bir kıyımın yuvalandığı yerden sesleniyor, "hatırlamak acı verir" diyerek. Teslimiyet, sindirilmişlik ve kusulmak istenen bir belleğin içinden geçerek tedirgin, ürkek ve kayıp insanların gözleriyle anlatıyor. 

Romanda başkarakter o büyük enkazdan kurtulabilen ve geçmişiyle bu günü arasında ayrı bir enkazın altında çırpınan bir kadın. Hayal. Kimi zaman sıradan bir birey, kimi zaman kendine dair yalnız bir kavram.  Bir çok şeye geç kalınmışlık ve onun olan hayallerin yarım kalmışlığının tanığı. Hayatla ölüm arasında boşlukta asılı kalan kayıplarını ve yaşamı geçmişiyle sorgulayan, çözümü ise yıllar önce kapattığı kuyularda arayan, ben, siz, onlar olabilen,  birçoğumuzun görmezden geldiği tanıdık biri. Hayatında var saydığı anlamları birkaç saniyede kaybetmiş  ve bu kayıpların bedelini yaşamak zorunda kaldığı yalnızlıkla ödemeye çalışan bir birey ve bireyin kendi içinde köşesine sıkışmış tuhaf kalabalığı. 

Roman acıyı, çaresizliği, pişmanlıklar ve keşkeleri anlatmakta ama bunu bir ağıt ya da isyanla değil insana dair bir çaba, yaşama tutunma direnciyle işliyor olmasıyla bütün can yakıcılığına rağmen iyimser bir duyguyu da beraberinde taşıyor. Yukarıda bahsettiğimiz o köşeye sıkışmışlık haline, güçlü bir direnme haliyle karşılık verebilmenin, bir anlamda tutunmanın çetelesi. Hayal bu tutunma sürecinde kendisiyle aynı kaderi paylaşan Doktor Cemil’le tanışarak geçmişte bıraktığı belleğine doğru zorlu bir yüzleşmeye ilk adımlarını atmakta ve bu yüzleşme sırasında birbirlerine ağlama duvarı olan bu iki insan yıllarca içlerinde sakladıkları düğümleri kimi zaman kanatarak kimi zaman paylaşarak bir bir çözmeye başlamaktadır. Tam da yazarın "Belki bir nar. Bunca benzerliğin içinde bile farklı olabilen nar taneleriyiz" dediği gibi. Cemil, Hayal’in iç hesaplaşmalarına yardımcı olmaya çalışırken kendine kapattığı kapıların anahtarını da keşfetmeye başlar çünkü onlar birbirlerini yara izlerinden tanıyan, ortak bir acının iki ayrı yüzüdür. 

Doğa karşısında yaşanan zayıflık, çaresiz kalmışlık hissi, bu iki insanın kendi zayıflıklarını sorgulamalarında çekilen tetik, basılan düğmedir bir anlamda. "Ölüm bir at kılığında gelirmiş bazen." 

Hayal’in hayatı boyunca sahip olabildiği tek anlam yarım kalan aşkı Deniz ve tek dostu çocukluk arkadaşı Gülnihal’dir. Denize olan bitip tükenmek bilmeyen bu eski tutku ve onun yokluğunu kabulleniş süreci oldukça sancılıdır ve bu sancılı günlerde tek sığınağı çocukluk arkadaşının sıcaklığıdır. Gülnihal ve Hayal ortak bir geçmişten gelmelerine rağmen hayatın karşı kıyılarında yer almış, birbirlerinin yarım kalan yanlarını tamamlayan,  paylaşımın, dostluğun canlı kalabilen somut iki yanıdırlar. Cemil ise Hayal’in geçmişinde gezindikce, kendi eşinin ölümüne karşı duyduğu suçluluk duygusuyla yüzleşir. 

Yazar romana dâhil ettiği diğer yardımcı karakterlerle yarım kalan bir yapbozun kayıp parçalarını bir araya getirmeye başlıyor. Hayal ve Cemil’in çevresindeki insanların da ortak bir zamanda toplanmasıyla toplumsal, sosyal ve hatta feodal felaketlerin insana yıktığı başka bir enkaz daha gözler önüne seriliyor. Kurulan her köprü, kişiler arasında olayları ve geçmişle şimdiki zamanı birbirine bağlıyor.Temelde insana dair acının özüne ,yarım aşklara, hırpalanmış çocukluğa kadar iniyor, "acının suyu ağır akar" diyerek.

Acının nedeni, şekli, mekânı ve zamanı ne kadar farklı olursa olsun tadı hep aynıdır: buruk, keskin ve yakıcı. Sezer, kahramanların hayatlarına açtığı her pencereyle okuyucuya bunu tattırıyor. Romanın  kahramanı Hayal kadar, acının ve tutkunun kendisi de anlatıcıdır aslında; çünkü yazar bu anlatıyı okura rahat vermeyen bir dil ustalığıyla,  şiirin içe dokunan o güçlü yanıyla kaleme aldığından, okuyucuyu zaman zaman hikâyenin tam ortasına sürükleyip acı ve tutkunun kendisiyle başbaşa bırakıyor. Derin ve incelikli birçok cümleye, paragrafa yeniden yeniden dönüp okumaya ve duraksamaya itiyor. "insanın ikiyüzlülüğü evrenseldir be güzelim" dediği satırlarda olduğu gibi.

Kendi bedenlerine ve ruhlarına sürgün kadınlar ve yıllar önce gittiği suçluluk sürgününden dönmek için çırpınan bir adamın hikayesini okuduğumuz Aşklar ve Baharatlar;  kurgusu, zaman içindeki usta sıçrayışları, her karakterin iç dünyasını yalın,  bir o kadar da vurucu bir dille, karmaşadan uzak anlatımıyla,  başka bir deyişle tarifsiz acıları tarif edebilmekteki başarısıyla farklı, şiirsel imgeleri ve betimlemeleriyle de derin bir hüznü tutkuya harmanlayabilen içli bir roman. "Sevgisizliğin gerekçesini bulamıyor insan" derken ki içtenliği kadar bize yakın. 

Kayıpların, acıların olduğu kadar direnişin, dayanışmanın ve paylaşmanın, aklın kalbe, kalbin geçmişe gömüldüğü yerden çıkıp gelen baharat kokularına karışan bir hüznün romanı. Kimi bölümlerde bütün dehşetiyle anlatılan yok oluş, kimi bölümlerde aşkın erotizmin ve tutkunun yakıcılığını anlatan kelime oyunları. Olayların örülüşü ve anlatım dili ile lirizmin,   romantizmin ve hatta realizmin bir arada hissedildiği farklı, güzel ve kırılgan bir Çiğdem Sezer farkı… 

Kalbin ve acının kokusu 

Aşklar ve Baharatlar...

Sevda Zeynep Karadağ

1 yorum:

Ayla Kutlu dedi ki...

yazılarızı begenerek okuyorum