Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

31 Mayıs 2016 Salı

Yedinci Sanatın Görsel Esperantosu: Aşk Ve Gurur




“Bize genelde ihanet eden kendi kibrimizdir.” Jane Austen

M.Kagan’ın “Dünyanın insanlar tarafından şiirsel, fiziksel-coşkusal bir şekilde özümlenişi, entelektüel kuramsal bilgiden sonsuz daha zengin, daha karmaşık ve daha çok katmanlıdır. Bütün bu zenginliği ifade edebilmesi için sanatın daha başka, değişik ‘dillere’ (heykel dili’ne, resim dili’ne, müzik dili’ne) ihtiyacı vardır” tümcesinden hareketle bütün güzel sanatların insanlarla kendine has bir anlatım diliyle iletişim kurduğunu düşünürsek, sinema’nın da kendine özge bir “dil yetisi”ne sahip olması gerektiği sonucuna varırız.

Sinemanın her şeyden önce bir görüntü sanatı olduğu, insanları etkileme gücünü, kullandığı “Görsel Esperanto” dilinden aldığı tartışılmaz bir gerçektir. Şiirde kelime, tiyatroda söz, resimde renk, müzikte nota nasıl ki olmazsa olmaz asıl malzemeyse, sinemada da görüntü en temel malzeme özelliğindedir ve bu gerçek sinema sanatı varolduğu sürece asla değişmeyecektir.
                                                   
Sinema diliyle seyircilere bir şeyler anlatma derdinde olan yönetmen için görüntünün gerçeksel, çevresel, simgesel, öykündürücü, özdeşleştirici, özetleyici, birleştirici, kurgusal işlevi kadar etkili bir senaryo da vazgeçilmezler arasındadır. Joe Wright’ta; 2005 yılında “Romantik Yazarlar Birliğinin” düzenlediği bir anket sonucuna göre, tüm zamanların en romantik romanı seçilen, “Pride and Prejudice” (Aşk ve Gurur)’un senaryosunu okuduğunda, daha önce hiç okumadığı bu romanı okumuş ve Jane Austen’in anlatım dilindeki gerçekçiliğinden etkilenerek filmi tekrar çekmeye karar vermiştir.

Tekrar çekim diyorum. Çünkü 18.yüzyıl İngiltere’sinde yaşanan bir aşk hikâyesini, önyargıları, romanın yazıldığı dönemdeki yasalar sebebiyle miras alma hakkı bulunmayan kızların evlendikten sonra refah içinde yaşayabilmeleri için zengin koca bulma çabalarını anlatan “Aşk ve Gurur” 1813’te yayımlandıktan sonra, gerek duygusal içeriği, gerekse aşka dair görkemli üslubuyla edebiyatçılar kadar sinema sektörünün de ilgisini çekmiş ve “Pride and Prejudice” ilk kez 1940 yılında senaryolaştırılarak filme çekilmiştir.

Çeşitli zamanlarda dizi film olaraktan televizyona da uyarlanan romanın, 2005 yılında Joe Wright tarafından, dönemin atmosferine uygun mekânlar belirlenerek gerçekleştirilen ve başlıca rollerini Keira Knightley, Matthew Macfadyen, Brenda Blethyn, Donald Sutherland, Tom Hollander, Rosamund Pike, Jena Malone, Judi Dench’in üstlendiği film 18.yüzyıl sonlarında, sınıf bilincinin egemen olduğu İngiltere’de yaşayan Bennet ailesini tanıtarak başlar.

Beş kızı bulunan anne Bennet’in (Brenda Blethyn) en büyük hayali, Elizabeth veya Lizzie (Keira Knightley), Jane (Rosamund Pike), Lydia (Jena Malone), Mary (Talulah Riley) ve Kitty (Carey Mulligan) isimli kızlarına varlıklı ve iyi birer koca bulup onların geleceklerini güvence altına almaktır.  Bennet’lere komşu malikâneye zengin, yardımsever, genç ve bekâr Bay Bingley’nin (Simon Woods) taşınması Bennet ailesini, özellikle anne Bennet’i heyecanlandırır. Çünkü bu genç, soylu ve zengin delikanlının seçkin Londra çevresi ile askerlerden oluşan geniş bir arkadaş grubuna da sahip olduğu düşünüldüğünde anne Bennet’in kızlarına hayal ettiği gibi birer eş bulup evlendirmesi zor olmayacaktır. Nitekim düzenlenen bir baloda en büyük kız kardeş Jane, Bay Bingley ile tanışır ve çift birlikte dans ederler. Aynı baloda Lizzie’nin, Bay Bingley’in yakın arkadaşı Bay Darcy (Matthew Macfadyen) ile tanışmasından sonra ikili arasında soğuk rüzgârlar esmeye başlar.

Elizabeth Bennet  romanın ve filmin en başat karakteridir. Neşeli, zeki, canlı bir kişiliğe sahip olan Elizabeth, babasının (Donald Sutherland) desteğiyle hayatını kitap okuyarak, çevresinde olup bitenleri gözlemleyerek daha farklı, serbest, dolu dolu yaşamak için çabalamaktadır. Darcy’nin ise Elizabeth'e zıt yapıda; oldukça ciddi, sınıfının değer yargılarını dışa vuran, gururlu ve kibirli bir görünümü vardır. Öyle ki, Bingley baloda kendisine Elizabeth ile dans etmesini önerdiğinde kızı yeterince çekici bulmadığını söyler. O esnada Elizabeth kendisi hakkında söylenen bu küçümseyici sözleri duyar ancak aldırmaz. Darcy’nin hak ettiği yanıtı, ona, balonun sonuna doğru karşılıklı gelişen bir konuşmada verir.

Elizabeth: Acaba şiirin aşkı öldürme gücünü ilk kim keşfetti?
Darcy: Şiiri aşkın gıdası sanırdım.
Elizabeth: Güçlü, dayanıklı bir aşkın belki ama sadece yüzeysel bir ilgiyse kötü bir sonun tabutuna çiviyi çakacağına eminim.
Darcy: Sevgiyi teşvik için siz ne önerirsiniz?
Elizabeth: Dans etmek! Dans eşiniz idare eder bile olsa.

Film ilerledikçe bu çift, sık sık karşılaşıp bir araya gelir ve aralarında esmeye başlayan fırtına kesintisiz devam eder.

Balodan sonra Bay Bingley’in kız kardeşinden gelen bir davet üzerine anne Bennet kızı Jane’i bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen at sırtında Bingley’in köşküne yollar. At sırtında ıslanan Jane hastalanır ve yatağa düşer. Elizabeth, ablasını ziyarete gider. Bingley’lerin köşkünde Darcy ile karşılaşır. Darcy, Lizzie’yi yakından tanımaya başladıkça onun akıllı, kendine güveni tam, herşeyi sorgulayan, sert ve sağlam kişiliğini beğenmeye başlar.

Bu arada kasabaya askerler gelmiştir. Elizabeth, genç ve yakışıklı Bay Wickham ile tanışır. İkisi arasında hızla gelişen yakınlaşmalarından birinde Bay Wickham, Lizzie’ye Darcy ile önceden tanışıklığı bulunduğunu geçmişe dair kötü anıları olduğunu ve Darcy’nin kendisine büyük haksızlık yaptığını anlatır.

Darcy hakkında işittiklerine üzülen Elizabeth, ailesine misafir olarak gelen Bennet’ların akrabası ve Baba Bennet öldükten sonra malikâneyi miras olarak alacak olan kuzenleri Papaz Bay Collins’in evlilik teklifi üzerine şaşırır. Ancak Bay Collins’in evlenme teklifini anne Bennet’ın ısrarına rağmen baba Bennet’in desteğiyle reddeder.

Bennet kardeşler Netherfield’deki baloya katılırlar. Baloya katılmayan Bay Wickham’ın yokluğuna üzülen Elizabeth, bu konuda Bay Darcy’i suçlar. Balonun sonrasında Bingley ailesi, Londra’ya dönerler. Bu karmaşık ortamda, Elizabeth‘in yakın arkadaşı Charlotte Lucas, Bay Collins ile evlenir.

Bir süre sonra Elizabeth yeni evli çifti ziyaret etmeye gittiğinde Bay Collins’in koruyucusu olan Lady Catherine de Bourg ile tanışır. Darcy, yağmur altında Elizabeth’e olan aşkını açıklar. Elizabeth ise genç adamı hem Jane’nin evliliğini engellemekle, hem de Bay Wickham’a yaptığı haksızlıklardan dolayı suçlar ve onu reddeder. Bu konuşmadan sonra Darcy,  olayların doğrusunu anlaması için Elizabeth’e Wickham’ın Darcy ailesine ihanetini anlatan bir mektup yollar. Mektubu okuyan Elizabeth öğrendiği gerçeklerden etkilenir, eve dönüşünde, kız kardeşi Lydia’nın Brighton’daki özel geceye davet edildiğini öğrenir. Askerlerin dönüşünün kutlanacağı bu geceye Lydia’nın da katılacak olması onu telaşlandırır.

Lizzie, amcası ve halasıyla beraber Peak District’te kısa bir yolculuğa çıkar. Amcası ve halasıyla birlikte, Bay Darcy’nin Pemberley’deki görkemli malikânesini ziyaret eder. Lizzie malikânede Darcy ile karşılaşır ve ikili birbirlerinden etkilendiklerinin farkına varırlar.

Bu sırada beklenmedik bir gelişme olur ve Lydia, Bay Wickham ile kaçar. Bennet ailesinin endişeli bekleyişi, Lydia’dan gelen mektupta bildirilen evlilik haberi ile mutluluğa dönüşür. Lydia ile Wickham bir süre sonra eve dönerler ve Lydia evlilik sürecinde Bay Darcy’nin kendilerine yaptığı yardımları ağzından kaçırır.

Lydia’nın evliliğinden sonra Bay Darcy’e karşı beslediği tüm kötü önyargıları yıkılan Elizabeth, Darcy’e âşık olduğunu fark eder. Filmin sonunda Bingley malikâneye geri döner. Bennet ailesini ziyaret eder ve Jane ile evlenmek istediğini söyler. Elizabeth ile Darcy’de evlenme kararı alır. Aşk bir kez daha gurura galip gelmiştir. Film sona erer.

Başından beri belirttiğimiz gibi bir görüntü sanatı olan sinemada, bu sanatın güzelliği ayrıntılarda gizlidir. Görüntülerin estetik bir boyut ve yönetmenin istediği anlamı kazanarak bir sanat eserinin parçaları haline gelmesi, büyük ölçüde görüntü yönetmenin yeteneğine, bilgisine ve yönetmenle uyumuna bağlıdır.

“Pride and Prejudice” -Aşk ve Gurur- un yönetmeni Joe Wright’ın en ince ayrıntıları bile düşünerek tasarladığı bir film. Joe Wright’ın gerçekçi yaklaşımı, görüntü yönetmeni Roman Osin’in görsel anlatıma kazandırdığı zenginlik, Dario Marianelli’nin hazırladığı filmin müzikleriyle birleşince ortaya seyretmekten keyif alınacak bir film çıkmış. Filmin romanın ruhuna uygun kurgusu, seçilen mekânlar, kostümler, oyuncu ve senaryo tercihindeki başarı, Aşk ve Gurur’u basit bir canlı görüntü olmaktan öteye taşımış.

Yeri gelmişken “ince ayrıntıların” filmin gerçekliğini nasıl etkilediğine bir örnek verelim. 1977’de Ülkü Erakalın’ın yönetmenliğini yaptığı ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın aynı adlı eserinden televizyona uyarlanan “Şıpsevdi” isimli dizide olaylar 1896 yılı Osmanlı döneminde geçer. O dönemde İstanbul’un hiçbir yerinde elektrikle aydınlatma yoktur. Aydınlatmada mum, gazyağı vs. gibi eski araçlar kullanılmaktadır ama dizinin çekildiği konakta elektrik tesisatını, prizleri, lamba düğmelerini açık açık gösteren sahnelerin varlığı, dikkatli seyircilerin nezdinde bu filmin inandırıcılığını kaybetmesine yetip de artmıştır bile.

Aşk ve Gurur; kurguyu aynı zamanda sinema yönetmenin dili olarak düşünen Vsevolod Pudovkin’i de haklı çıkarıyor. Pudovkin sinema dilini konuşma diline, edebiyata ya da şiire benzeterek, sözcüklerle çekimler arasında bir koşutluk kurmuştur. Nasıl ki konuşma dilinde sözcükler biraraya gelerek tümceleri oluşturuyorsa, üzerine görüntü kaydedilmiş film çekimleri de birleşerek “kurgu cümlelerini” oluşturmaktadırlar. Çünkü sinema görüntülerle düşünür, düşündürür.

Jane Austen’in, Aşk ve Gurur isimli eserinde, 18.yüzyıl İngiliz toplumunu, dönemin sınıfsal koşullarının zorluğunu, miras hukukunu, insanlar arasındaki duygusal ilişkileri, zengin ve realist bir dille anlatır ki yönetmen Joe Wright’ta kitabın içindeki bu çok katmanlı zenginliği beyazperdede görünür kılıp, kitaptaki realiteye seyirciyi de ortak etmeyi başararak tekrar tekrar izlenecek bir filme imza atmıştır.

Fatih Yavuz Çiçek
Ayna İnsan, 2016, Sayı:17 
  
Orijinal Adı: Pride and Prejudice 
Yönetmen: Joe Wright,
Senaryo: Jane Austen, Deborah Moggach
Filmin Türü: Drama, Romantik
Kostüm Tasarımı: Jacqueline Durran
Yapımcılar: Tim Bevan, Eric Fellner, Paul Webster
Sanat Yönetimi: Nick Gottschalk
Müzik: Dario Marianelli
Yapımcı Firma: Universal Pictures
Yapım Yılı: 2005
Yapım Ülkesi: İngiltere
Filmin Süresi: 127 dakika
Vizyon Tarihi: 03.02.2006

Oyuncular:
Keira Knightley, Matthew MacFadyen, Brenda Blethyn, Donald Sutherland, Tom Hollander, Rosamund Pike, Jena Malone, Judi Dench, Carey Mulligan, Talulah Riley, Tamzin Merchant

Filmin Ödül Bilgileri:
Boston Film Eleştirmenleri Derneği üyeleri tarafından Yılın En İyi Yönetmeni Ödülü'ne,
Satellite Ödülleri’nde Yılın En İyi Giysi Tasarımı Ödülü’ne layık bulundu. 

Kaynaklar:
1-M.Kagan, Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul 1982, Çeviri:Aziz.Çalışlar, Syf.313
2-Aşk ve Gurur, Jane Austen

24 Mayıs 2016 Salı

Koza


sen eskimiş olmalısın artık
bütün kanlı coğrafyalarda ki köhnemiş zihinler kadar
kalamışta eğreti yüreklerinizi temize çektiğiniz Orhan'ın meyhanesi kadar eski
lakin dünyanın dört bir yanına eskiliğini haykıracağım kadar da düşman değilsin
ne de olsa çiçeklerin döllenmesini senden öğrendim
kozasında kelebek olmayı bekleyen böcek bilsin yeter
sonra onca yaş tüketmişsin, bunu senin de anlaman gerekiyor
öyle bir çocuğun elinden tutup yetimhaneye götürmekle masum olunmuyor
kızıma her bakışımda içimin tetiği düşüp ateş alıyor devasa meydanlar
aman allahım ya kötü bir şey olursa diye, oradan biliyorum
yani tuttuğum ellerin teriyle taze çiçekler suluyorum
sen bu kadar yeni olamazsın


sen eskimiş olmalısın
kirazın, elmanın armutun hatta top tarhananın tabiatına aykırı yeni olmaktaki ısrarın
kendinden vazgeçmeyi beceremeyenler çağının yenisisin galiba
bildiğin gibi otobüsler trenler senin çağından geçmiyor artık
her mağlubiyetin bedelini bir başka tene yüklediğin için eksik kaldı sevmelerin
bir köpeğin başını okşamakla insan sevmeyi öğrenemezsin
en büyük hatan, huşu ile değil kibirle çizdiğin dostluğun sınırları biliyorsun
sen eskimişsin sesin bile ağır gelir sana artık
hayır kırık bir parçası olmak istemiyorum hayatının
senin eskimiş yarana parmak basmakla belki bütün dünya ayıplayacak beni
sirkeciden tramvay geçmemiş, ihanet etmişsin, kuşlar, bulutlar umurumda değil, 
sen umurumda değilsin
inançla nurlanmış yüzleri yurt edindim ona layık olma çağını yaşıyorum
aşkla...

ahmet arık

19 Mayıs 2016 Perşembe

Dünyanın Ağrısı Bitmez


Ayfer Tunç’un “Dünya Ağrısı” isimli kitabının okunma sürecinde bir yandan adı sanı bilinmeyen bir şehre sıkışmış sıradan insanların hayatlarının “taşra” imgesinde somutlaştırılarak anlatıldığı diğer yandan da yaşadığımız toplumun en hassas konularından biri olan “Alevilik” olgusunun roman kurgusuna bir puzzle parçası gibi yerleştirildiği görülür.

Tunç; kitabında sadece “Alevilik” olgusunu değil anlatmaya çabaladığı diğer ayrımcılık örneklerini de, kimi insanların muhtemelen kulaktan dolma bilgilerle zihinlerine çizilmiş köktenci sınırları ve o sınırların kaba sofulukla kesişen dar’alan boyutlarını âdeta göstere göstere imlemekten geri durmamış. Dünya Ağrısı; bu imlemeyle, önyargılarla oluşturulmuş, sürekli kanayan, kabuk bağlamayan toplumsal bir yarayı, bir tabu'yu, sessizce ve herhangi bir suçlu gösterme, birilerini mimleme derdinden uzak bir yaklaşımla inceden inceye deşerken, kendini toplumdan soyutlamış, hayata, taşraya tutunamayan insanların trajik yaşamlarını okurların içini burkutacak bir kurguyla hissettirmeyi başarmış.

Taşra’da, babadan miras kalan oteli işleten Mürşit’in, ailesinin, çevresindeki insanların, otele konaklamak için gelen kişilerin etrafında gelişen olayların anlatıldığı roman kurgusunda, iki ana karakter, Mürşit ve Madenci, Dünya Ağrısı’nı finale kadar ayakta tutan taşıyıcı, iki ana kolon işlevi görüyor.

Mürşit; felsefe eğitimi için gittiği İstanbul’dan, annesinin ısrarıyla işleri devralmak, babasının hastalığı sürecinde ailenin başına geçmek üzere eve dönmek zorunda kalmıştır. Klasik taşra alışkanlıklarına, taşra yaşamına uyum sağlayamayan, otel işletmeciliğinde dikiş tutturamamış, geçmişindeki sırrın etkisiyle sık sık gördüğü kâbuslar yüzünden kendisiyle yüzleşmekten sürekli kaçınan, her şeye boş vermiş,  çektiği ‘dünya ağrısı’nı akşamları kurduğu çilingir sofrasında Madenci’yle (Uzay) unutmaya çalışan biridir. Mürşit için hayat, âdeta anlamını yitirme noktasına gelmiştir.

Madenci ise, şehrin dışındaki arazide altın arayan şirketin sorumlusudur ve onun geçmişi Mürşit’le yaptığı sohbetler esnasında aydınlanır. Madenci çocukluk döneminde ‘Maraş Olayları’ diye bilinen katliamda çekilmiş bir fotoğrafı görüp etkilenmiş, büyüyüp iş güç sahibi olduktan, hatta evlendikten sonra bile baktığı o fotoğrafın ruhunda bıraktığı izleri silememiş, ağrılı kişilik yapısına sahip birisidir.

Kitabın kurgusunda iki ana kolondan biri olan Mürşit’in, babasıyla iletişim kurmada yaşadığı sorunlar, birçok okurun belleğinde yönetmenliğini Çağan Irmak’ın yaptığı, “Babam ve Oğlum” filmindeki ‘Sadık’ karakterini canlandırabilir.

Madenci’nin konuştukça ortaya çıkan dramı, o’nun ağrılarına merhem olarak sürmeyi seçtiği hayattan kaçış ve kendini gizleme düşüncesi, Plinus’un Latince deyişini doğrular gibi. “in vino venitas, in aqua sanitas” yani, “su’da sağlık, şarapta hakikat gizlidir.” Çünkü kitap boyunca ortaya çıkan gerçekler genellikle iki kahramanın birlikte rakı içtiği zamanlara denk gelir.

Ayfer Tunç’un “Dünya Ağrısı”ında anlattığı taşra yaşamındaki kesitlerde yazılmayan, ya da belki bilinçli olarak atlanmış eksik parçalar bıraktığını düşünüyorum. Şöyle ki, kavramsal anlamıyla bir merkezin dışı olarak tanımlanan taşra’da, özellikle erkekler, hayatlarını genellikle kahve, cemaat, tutunamayan kümelerinden birinin içinde sürdürürler.

Dünya Ağrısı’nda taşra’da yaşayan insanların yaşamlarından duyduğu eksiklik, bu eksiklikten kaynaklanan hayatla bütünleşememe, sürekli yarım kalma hâllerinin vermiş olduğu hüzün duygusu, merkezde bulunan ancak taşrada bulunmayan imkânlardan mahrum kalmak, örneğin arızalanan bir araç yedek parçasını, okunmak istenen gazeteyi, kitabı dahi bulamamak gibi mahrumiyetler, günlük dedikodular, insan ruhunu kara bulutlar gibi kaplayan sıkıntılar ve bu sıkıntıların her gün yaşandığı, soluk alındığı mekânların yeknesaklığı, tekdüzeliğe alışmış insanların çeşitli sebeplerle şehre gelen kadın ve erkeklere farklı bir canlıymış, farklı bir gezegenden gelmiş gibi takındıkları yabanıl tavırlar yetkin bir üslupla imlenmesine rağmen, taşranın olmazsa olmazı “cemaat” olgusuna yeterince değinilmemesini, kitabın eksik kalan en önemli puzzle parçası olarak düşünmek gerekir.

Cemaatlere yardım toplayan gönüllüler, cemaatlerin faaliyetlerine katılan insan karakterleri bir şekilde kitabın içinde yer almalıydı. Örneğin, yardım toplamak için komşu ilçeden gelen birkaç kişilik grup ve gruba mihmandarlık eden şehir yerlisinin yolu otele düşecek şekilde kurgu yapılabilir, taşradaki cemaat olgusunun öyküsü mihmandar karakteri üzerinden anlatılabilirdi.

Ayfer Tunç’un, “Dünya Ağrısı”ında bir tabu’ya, yaşadığımız toplumun en hassas olduğu konulardan biri olan Alevilik olgusuna da değindiğini söylemiştik. Doğrudur. Ülkemizde birçok aile, ya da çeşitli etnik kimliğe mensup gruplar, kendinden farklı mezhep sahibi birine kız vermeme geleneğini hâlâ sürdürüyor. Ve bu tabu, toplumun zihinsel kodları yenilenmediği sürece kısa vadede çok kolay yıkılacak gibi de görünmüyor. Peki, gelecek için hiç mi umut yok? Toplum; sevgiye, aşka saygı gösteren ve mezhep ayrımcılığını takmayan ailelere bakarak, bu mânâsız ayrışmayı günün birinde sonlandırabilir mi? Doğrusu toplumdaki ayrışmanın iyice belirginleştiği şu dönemde yıllardır sürüp giden yerleşik aktöreler için hemen, bir çırpıda sonlanır demek, gerçekten zor.

Bunca sözden sonra biz;  kitabı okumak isteyen meraklı okurlar için “Dünya Ağrısı”ından kısa bir alıntı yapalım ve soruların yanıtlarını okura bırakırken, herkese, Yunus Emre’nin “yaratılanı severim, yaratandan ötürü” deyişini gerçek mânâda içselleştirmek gerektiğini bir kez daha anımsatalım.

Yoksa bu dünya’nın ağrısı bitmez.

“Ben de onu adam sanırdım," dedi. "Sevdiği kızı almaktan aciz, korkağın tekiymiş meğer.” Mürşit'e döndü, sesi öğüt verir gibi yumuşadı. “Oğlum bir erkek bir kızı sevdiyse,” dedi “bütün dünyayı karşısına alacak icabında. Aşkın kitabı bunu emreder.”

Romantik vecizelerine devam edecekti daha. Ama annesi duyulur duyulmaz bir sesle sözünü kesti.

“Kız aleviymiş.”

Babası duraksadı. “Haa...” dedi. “O zaman başka..”

Sustular. Babasının aşka dair cümleleri uçtu gitti. Tartışılacak bir şey kalmamıştı.” (Tunç, 2014:138

Fatih Yavuz Çiçek
Adalya Kültür Edebiyat Dergisi, Ocak-Şubat 2016 Sayı:1

Kaynaklar
Tunç Ayfer, Dünyanın Ağrısı (2014) Can Yayınları, İstanbul

14 Mayıs 2016 Cumartesi

en derûnî...



hangi karanlığın içinde
hangi boşluğun önünde durduğumu
ve ışığımın kim olduğunu bir sen biliyorsun
bir
sen
.
.
.
en çok
en derûnî
bir kenz-i mahfi gibi düşlenen, 
sen
.
.
.

fy

12 Mayıs 2016 Perşembe

Rüzgâra, Zamana ve Derinliğe



doğrudur
dünyevî hazlar bahçesi’nin giz’inde
yıllardır rüzgâr biçtiğim doğrudur

doğrudur
uyurken  ürkek bir kuş gibi sıçradığım
öldüğüm,
her sabah ağzımda bir menekşeyle
yeniden doğuşum da doğrudur

kimim ben kim?
sarhoş muyum, gamsız mı?
hayır, ikisi de değil ama kimbilir belki de
avuçlarımdan girilen kalphanede elimde neşter
ruhumdaki inciyi arzuyla
şarapla söküp atmak istiyorumdur hayat iksirinden

in vino veritas, in aqua sanitas*
doğrudur
fakat 
arzunun ve şarabın tılsımında 
insan kendine bile yabancılaşır
istiridye gibi dünyaya kapanırmış bazen

Fatih Yavuz Çiçek



*şarapta hakikat, su’da sağlık vardır

8 Mayıs 2016 Pazar

Dem hangi dem



Gülümsemek bir kalkandır, ya da bir maske.

Acıdır aslolan ve hep duvara karşı yürümektir belki de ihtirasla tutkuyu vahşi bir kedi gibi besleyerek büyüten.

Hakikat şudur: İnsanın varoluşuyla birlikte ihtiras tutkunun hep bir adım önünde yürümüştür ve aslında ona yasak meyveyi koparttıran duygunun gizemi de buradan deşifre edilmeye başlanmalıdır ama acının pençesine düşen kadınlar ne olursa olsun her dem, her koşulda en tutkulu mevsimi giyinmeyi başarmıştır gözlerine.

Bu yüzden olsa gerektir. 

"Ne cenneti, ne Âdemi, 
Havva en çok elmayı sevmiştir
Elmayı"

fy

5 Mayıs 2016 Perşembe

Sıfır Sayı


"Sıfır Sayı" Umberto Eco'nun yirmidördüncü kitabı. 2015 yılında yayımlanan kitap 176 sayfadan oluşuyor ve bir solukta kendini okutuyor.

Olaylar, kaybedenler kulübünden ya da tutunamayanlar zümresinden diyebileceğimiz Colanna'nın günün birinde üniversiteden hocası olan Simei'den iş teklifi almasıyla başlıyor. Colanna,  Vimecarte isimli bir işadamının finanse ettiği "Yarın" gazetesinin yazı işleri sorumluluğuna getirilmiştir ve gazete için kurulan ekiple birlikte aslında hiç çıkmayacak 12 "sıfır sayı" yı yönetecektir. Simei'nin asıl hedefi ise ekibi gözlemleyerek gazetenin çıkarılış öyküsünü anlatan bir kitap yazmaktır.

Gazete hazırlanmaya başladığında İtalya'da gizli kalmış gerçeklere ilişkin veriler açığa çıkmaya başlar. Gladio Örgütü ve Gladio'nun diğer ülkelerdeki uzantıları, Papa'ya suikast, Vatikan'ın bilinmeyen sırları, Mussolini'nin tutuklanması, yaşayıp yaşamadığı, Arjantin'e kaçırılıp kaçırılmadığı, hükümet darbeleri, Kızıl Tugaylar, Aldo Moro, terör olayları, gizli servisler, içiçe geçmiş karmaşık olaylar zinciri okurları Eco'nun usta kelamı eşliğinde İtalya'nın elli yıllık geçmişine sürüklüyor.

Kitabın içinde Türkiye'den de izler var. Şehir olarak Trabzon, siyasi bir hareketin simgesi ülkücüler ya da bozkurtlar "Sıfır Sayı"da kısa kısa imalarla anlatılıyor.

"Sıfır Sayı" nın seksendördüncü sayfasında şöyle bir cümle var. "Gazeteler insanlara nasıl düşünmeleri gerektiğini öğretir."

Ben kendi adıma bu cümleden alacağımı aldım ve bu cümlenin zihnimde patlattığı flaşların çektiği fotoğrafların görüntüsünü bizim son elli yıllık geçmişimizle kıyaslayınca İtalya ve Türkiye'nin ne kadar çok birbirine benzediğini düşünmeden edemedim.

"Sıfır Sayı"da bütün bu karmaşık, gizemli olayların içinde yaşanan bir de aşk hikâyesi var. Colanna ile yazı işlerinde magazin yazıları hazırlamakla görevlendirilen Maia'nın iş ilişkisi giderek aşka doğru evrilmeye başlıyor. Maia, tutunamayan, hep kaybeden Colanna'nın tutunduğu insan, elli yaşından sonra elde ettiği en değerli kazanca dönüşürken anlıyorsunuz ki ancak ve ancak doğru kadınla karşılaşmak uçurumun eşiğinde yaşayan bir erkeği hayatın güzelliklerinin içine çekebilir.

Kitabın son bölümü bir hayli ilgi çekici. Gazetede görevli Braggadocio'nun öldürülmesinin ardından sıranın kendisine geldiğini düşünen ve İtalya'dan başka bir ülkeye kaçış planları yapan Colanna ile sevgilisi Maia arasında geçen konuşma kurgusunu muhteşem buldum.

Çünkü ben oldum olası İsviçre ya da Kuzey Avrupa ülkelerinde örneğin İsveç'te yaşamayı hayal etmişimdir. 

Türkiye'yi terk etmek. Kolay mı? Yanıt kısaca "havet" tir belki. Ne yardan ne serden vazgeçme durumu işte.

Eco, onu her okuduğumda zihnimi açıyor. Belki benim de yıllardır karşılığını aradığım sorunun yanıtını veriyor. Finalde Colanna sevgilisi Maia'ya şöyle diyor. "İyi ama nereye gideceğiz; aynı şeylerin İsveç'ten Portekiz'e kadar yaşandığını sen de duydun ve gördün (...) Dünya bir karabasan aşkım. Ben de inmek isterdim ama bana bunun ara duraklarda durmayan bir ekspres tren olduğu söylendi."

Maia'nın yanıtı özetle şöyle. "Bir tanem, sırların olmadığı, her şeyin gün ışığında yaşandığı bir ülke ararız. Orta ve Güney Amerika arasında pek çok ülke var böyle."

Kitabı okuyacak olanlara haksızlık ettiğimi biliyorum ancak Colanna'nın cümlelerini de paylaşarak Eco hayranlarına bu kitabı okumalarını önermek istiyorum.

"Sevgilim, İtalya'nın da yavaş yavaş sürgüne gitmek istediğin o hayal ülkelerinden biri haline gelmekte olduğunu göz ardı ediyorsun. BBC'nin anlattığı her şeyi önce kabullenmeyi ve sonra unutmayı başardıysak, bu demektir ki utanç duygumuzu yitirmeye alışıyoruz. Bu akşam kendileriyle röportaj yapılan herkesin şu ya da bu eylemlerini nasıl sukunetle anlattıklarını gördün; üstelik hepsi sanki bir madalya beklentisi içindeydi. Barok dönemin ışık-gölgesi yok artık, Karşı reform bitti, alış ve satışlar en plein air yaşanıyor; sanki her şeyi empresyonistler çiziyor; yetkili yozlaşma, Mafia elamanı parlemontoya giriyor, kaçakçı hükümette yer alıyor ve Arnavut tavuk hırsızları hapse atılıyor. Efendi insanlar BBC'ye inanmadıkları için kalleşlere oy vermeyi sürdürecekler; önemli biri öldürüldüğünde, bir devlet cenazesi yapıldığında, herkesin televizyon karşısına geçtiği saatte Vimecarte'nin satış kanalları yayına başlayacak. Biz oyunun dışında kalırız: ben gene Almancadan çeviri yaparım, sen coiffeurs pour dames ve diş hekimi bekleme odaları için hazırlanan dergilerine dönersin. Geri kalan zamanda da, akşamları güzel bir film izleriz, hafta sonlarımızı burada Orta'da geçiririz ve geri kalan her şeyi cehennemin dibine göndeririz. Beklemek yeter: kesinlikle üçüncü dünya haline geldiğinde ülkemiz yaşanabilir bir yer haline gelecek ve -şarkının dediği gibi- her taraf Copacabana, kadın kraliçe, kadın hükümdar olacak."

İyilikle kalın...

fy


2 Mayıs 2016 Pazartesi

Sessizliğin Hükümranlığı

Sessizliğin hükümranlığını seviyor, gürültüye katlanıyoruz.

Cumartesi ve Pazar günleri saat 07.00 ile 09.00 arası uyumayı seviyorum. Hafta içi hergün, üstelik sabahın körü denilebilecek bir saatte yollara düştükten sonra hafta sonu azıcık tembellik etmiş, uyumuşum çok mu? Değil, elbette çok değil ama evdeki hesaplar her zaman çarşıya uymuyor işte. Bizim hesaplarda uymadı.

Geçen Cumartesi hilti sesleriyle uyandım. Bildiğiniz şu inşaatlarda, yol çalışmalarında falan kullanılan hilti makinası var ya, onlardan. 

Önce bizim muhitte yol bakım çalışması yapılıyor zannettim. Kalkıp camdan dışarı baktım. Yok. Hilti, ikâmet ettiğim binanın içinde bir yerlerde çalışıyordu ve çıkardığı gürültü evin duvarlarını, kolonu, kirişi yıkacak gibi zangır zangır da titretiyordu. Salona geçtim. Olmadı. Balkona çıktım, mutfağa girdim, arkada kalan odalara attım kendimi, yine olmadı. Evin içinde gürültüden durulmuyordu.

Bir süre koridorda volta atıp durdum boş boş. Gürültünün desibeli artınca merdivenlere çıkıp tek tek katları dolaşmaya başladım. On katlı sitenin altıncı katından, yani benim üç kat üstümdeki daireden geliyordu sesler. Zili çaldım. Açılmadı. Üst üste ısrarla çaldım bu defa. Kapıyı da vurdum biraz kabaca. Hilti sesi durdu. Yaşlı denilebilecek ve daha evvel hiç görmediğim bir adamcağız kapıyı açtı. Selam verdim. Kolay gelsin dedikten sonra kendimi tanıtıp onun beni içeri buyur etmesini beklemeden her tarafı harabeye dönmüş evin içine daldım. Adamcağız peşimden geldi. "Osman yok mu?" diye sordum odaları dolaşırken. "Yok" dedi. "Ben hısımıyım, bir şey mi oldu?"

"Olan oldu amca, daha ne olacak" dedim. "Sitede gürültüden durulmuyor."

"Kusura bakma hemşehrim. Bizim hısım, Osman, kızı benim gelinim olur. Osman, geçen ay büyük oğlunu evlendirdi. Kiracıyı çıkardı. Buraya oğlunu oturtacak. Bu vesile evin içini baştan ayağa yeniden elden geçirtmeye karar verdi. Mutfak dolapları değişecek. Islak zemin seramikleri, fayansları yenilecek, alttan ısıtma sistemi iptal edilip, petekler için zemine yeni kalorifer tesisatı döşenecek, kapı doğramaları sökülüp bütün kapılar su geçirmez ahşaba çevrilecek. WC'nin giriş duvarı yıkılıp oraya kapı sola açılacak şekilde yeniden duvar örülecek. Bütün duvarlar saten alçıyla kaplanacak, yerlere laminant parke döşenecek."

"Ooooo. Desene işimiz zor."

"Yok, işi ben yapacağım, sana niye zor olsun." 

Sinirden güldüm. Adamcağıza hafta içi hergün erkenden kalkıp işe gittiğimi, hafta sonu birazcık uyumak istediğimi ama gürültü yüzünden uyuyamadığım gibi evin içinde de durulamadığını tek tek anlattım. Komşu haklarından örnekler verdim üstüne basa basa. "Tamam, anladık. Evde tadilat yapılıyor. Buna sözüm yok. Fakat senden tek bir isteğim var. Yarından itibaren Cumartesi-Pazar günleri saat 09.00'dan önce işe başlamak yok. Anlaştık mı?"

"Olmaz. Öyle iş gecikir" diyecek oldu. Sözünü kestim. "Ya dediğimi yaparsın ya da "Kat Malikleri Kanununu" işletir, gereğini yaparız. Seç birini" dedim. Cevap vermesini beklemeden aşağıya indim.

Pazar günü 09.00'a kadar ortalık süt limandı. Uyarım etkisini göstermişti ama 09.00'dan sonra başlayan hilti gürültüsü binayı işgâl ordularının top tüfek sesleri gibi kuşatmış, alttan üste her tarafı sarıp sarmalamıştı. Bu defa hazırlıklıydık. Arabaya bindiğimiz gibi köyün yolunu tuttuk.

Köy dingin. Ovalar, bağlar, bahçeler, ay gibi bâkir. İnsansız. Sessiz. Kaplumbağalar, kirpiler, kuşlar, karıncalar ve diğer börtü böcek hepsi doğanın dengesini bozmadan kendi hâlinde güzel güzel barış içinde yaşayıp gidiyordu. 

Bizse kısır bir döngünün içinde (buna yaşamak denirse) güyâ yaşıyorduk.

Hani "Ne gelir elimizden insan olmaktan başka" diyor ya şair.

Böyle işte.

Elimizden başka bir şey gelmiyor.

Sessizliğin hükümranlığını seviyor, gürültüye katlanıyoruz. 

fy