Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

24 Ocak 2016 Pazar

"VAKTİDİR DOSTUM, VAKTİDİR..."




Vaktidir dostum, vaktidir! Yürek dinginlik istiyor,
Uçuyor birbiri ardına günler ve geçen her saat alıp götürüyor
Yaşamdan bir parça daha, ve biz seninle ikimiz
Yaşamak umudundayız, oysa kuşku yok ki öleceğiz.
Dünyada mutluluk yok, fakat dingin ve özgür olunabilir.
İmrenilecek bir yazgı düşlüyorum nicedir-
Nicedir, ben, yorgun köle, kaçıp gitmektir istediğim,
Uzak sığınağına çalışmanın ve lekesiz bir esenliğin.

                                                                  1834
Aleksandr Puşkin
Seviyordum Sizi
Seçme Şiirler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları syf; 106
Çeviri: Ataol Behramoğlu

22 Ocak 2016 Cuma

Emare



"İnsan, cennetten sonra indirildiği Dünya'dan da kovulmanın eşiğindedir.

Tanrım,

Merhamet... 
                  Merhamet... 
                                    Merhamet"

fy

18 Ocak 2016 Pazartesi

Aşklar Ve Baharatlar Üzerine


"nasıl kavanoz kapaklarını sımsıkı kapatmakla baharat kokularının yükselmesine engel olunamıyorsa, aşka da engel olunamıyor işte." 

Aşklar ve Baharatlar şair kimliğiyle tanıdığımız Çiğdem Sezer'in Heyamola yayınlarından çıkan romanı. 17 ağustos 1999 da yaşanan depremin hâlâ kapanmayan yaralarından yola çıkarak, farklı insan manzaralarıyla aşka, ölüme ve içimizdeki enkaza dokunan kırık bir ayna ve aynaya düşen,  insana dair her şey. Roman her ne kadar o büyük depremin birkaç saniyeliğine dondurduğu dünyaları ve ani bir yok oluşu anlatarak başlıyorsa da temelde işlenen, insanın tam ortasından geçen, kendi felaketlerinin sorgulandığı bir içe dönüş. İnsanın kendine ve geçmişine doğru başlattığı gecikmiş bir göç. Bir başka deyişle yazar, toplumsal bir felaketin ve bireysel bir kıyımın yuvalandığı yerden sesleniyor, "hatırlamak acı verir" diyerek. Teslimiyet, sindirilmişlik ve kusulmak istenen bir belleğin içinden geçerek tedirgin, ürkek ve kayıp insanların gözleriyle anlatıyor. 

Romanda başkarakter o büyük enkazdan kurtulabilen ve geçmişiyle bu günü arasında ayrı bir enkazın altında çırpınan bir kadın. Hayal. Kimi zaman sıradan bir birey, kimi zaman kendine dair yalnız bir kavram.  Bir çok şeye geç kalınmışlık ve onun olan hayallerin yarım kalmışlığının tanığı. Hayatla ölüm arasında boşlukta asılı kalan kayıplarını ve yaşamı geçmişiyle sorgulayan, çözümü ise yıllar önce kapattığı kuyularda arayan, ben, siz, onlar olabilen,  birçoğumuzun görmezden geldiği tanıdık biri. Hayatında var saydığı anlamları birkaç saniyede kaybetmiş  ve bu kayıpların bedelini yaşamak zorunda kaldığı yalnızlıkla ödemeye çalışan bir birey ve bireyin kendi içinde köşesine sıkışmış tuhaf kalabalığı. 

Roman acıyı, çaresizliği, pişmanlıklar ve keşkeleri anlatmakta ama bunu bir ağıt ya da isyanla değil insana dair bir çaba, yaşama tutunma direnciyle işliyor olmasıyla bütün can yakıcılığına rağmen iyimser bir duyguyu da beraberinde taşıyor. Yukarıda bahsettiğimiz o köşeye sıkışmışlık haline, güçlü bir direnme haliyle karşılık verebilmenin, bir anlamda tutunmanın çetelesi. Hayal bu tutunma sürecinde kendisiyle aynı kaderi paylaşan Doktor Cemil’le tanışarak geçmişte bıraktığı belleğine doğru zorlu bir yüzleşmeye ilk adımlarını atmakta ve bu yüzleşme sırasında birbirlerine ağlama duvarı olan bu iki insan yıllarca içlerinde sakladıkları düğümleri kimi zaman kanatarak kimi zaman paylaşarak bir bir çözmeye başlamaktadır. Tam da yazarın "Belki bir nar. Bunca benzerliğin içinde bile farklı olabilen nar taneleriyiz" dediği gibi. Cemil, Hayal’in iç hesaplaşmalarına yardımcı olmaya çalışırken kendine kapattığı kapıların anahtarını da keşfetmeye başlar çünkü onlar birbirlerini yara izlerinden tanıyan, ortak bir acının iki ayrı yüzüdür. 

Doğa karşısında yaşanan zayıflık, çaresiz kalmışlık hissi, bu iki insanın kendi zayıflıklarını sorgulamalarında çekilen tetik, basılan düğmedir bir anlamda. "Ölüm bir at kılığında gelirmiş bazen." 

Hayal’in hayatı boyunca sahip olabildiği tek anlam yarım kalan aşkı Deniz ve tek dostu çocukluk arkadaşı Gülnihal’dir. Denize olan bitip tükenmek bilmeyen bu eski tutku ve onun yokluğunu kabulleniş süreci oldukça sancılıdır ve bu sancılı günlerde tek sığınağı çocukluk arkadaşının sıcaklığıdır. Gülnihal ve Hayal ortak bir geçmişten gelmelerine rağmen hayatın karşı kıyılarında yer almış, birbirlerinin yarım kalan yanlarını tamamlayan,  paylaşımın, dostluğun canlı kalabilen somut iki yanıdırlar. Cemil ise Hayal’in geçmişinde gezindikce, kendi eşinin ölümüne karşı duyduğu suçluluk duygusuyla yüzleşir. 

Yazar romana dâhil ettiği diğer yardımcı karakterlerle yarım kalan bir yapbozun kayıp parçalarını bir araya getirmeye başlıyor. Hayal ve Cemil’in çevresindeki insanların da ortak bir zamanda toplanmasıyla toplumsal, sosyal ve hatta feodal felaketlerin insana yıktığı başka bir enkaz daha gözler önüne seriliyor. Kurulan her köprü, kişiler arasında olayları ve geçmişle şimdiki zamanı birbirine bağlıyor.Temelde insana dair acının özüne ,yarım aşklara, hırpalanmış çocukluğa kadar iniyor, "acının suyu ağır akar" diyerek.

Acının nedeni, şekli, mekânı ve zamanı ne kadar farklı olursa olsun tadı hep aynıdır: buruk, keskin ve yakıcı. Sezer, kahramanların hayatlarına açtığı her pencereyle okuyucuya bunu tattırıyor. Romanın  kahramanı Hayal kadar, acının ve tutkunun kendisi de anlatıcıdır aslında; çünkü yazar bu anlatıyı okura rahat vermeyen bir dil ustalığıyla,  şiirin içe dokunan o güçlü yanıyla kaleme aldığından, okuyucuyu zaman zaman hikâyenin tam ortasına sürükleyip acı ve tutkunun kendisiyle başbaşa bırakıyor. Derin ve incelikli birçok cümleye, paragrafa yeniden yeniden dönüp okumaya ve duraksamaya itiyor. "insanın ikiyüzlülüğü evrenseldir be güzelim" dediği satırlarda olduğu gibi.

Kendi bedenlerine ve ruhlarına sürgün kadınlar ve yıllar önce gittiği suçluluk sürgününden dönmek için çırpınan bir adamın hikayesini okuduğumuz Aşklar ve Baharatlar;  kurgusu, zaman içindeki usta sıçrayışları, her karakterin iç dünyasını yalın,  bir o kadar da vurucu bir dille, karmaşadan uzak anlatımıyla,  başka bir deyişle tarifsiz acıları tarif edebilmekteki başarısıyla farklı, şiirsel imgeleri ve betimlemeleriyle de derin bir hüznü tutkuya harmanlayabilen içli bir roman. "Sevgisizliğin gerekçesini bulamıyor insan" derken ki içtenliği kadar bize yakın. 

Kayıpların, acıların olduğu kadar direnişin, dayanışmanın ve paylaşmanın, aklın kalbe, kalbin geçmişe gömüldüğü yerden çıkıp gelen baharat kokularına karışan bir hüznün romanı. Kimi bölümlerde bütün dehşetiyle anlatılan yok oluş, kimi bölümlerde aşkın erotizmin ve tutkunun yakıcılığını anlatan kelime oyunları. Olayların örülüşü ve anlatım dili ile lirizmin,   romantizmin ve hatta realizmin bir arada hissedildiği farklı, güzel ve kırılgan bir Çiğdem Sezer farkı… 

Kalbin ve acının kokusu 

Aşklar ve Baharatlar...

Sevda Zeynep Karadağ

12 Ocak 2016 Salı

Cortazar'dan Öykü Dersleri


Bu sayfadaki yazılarımı sürekli okuyanlar bilirler: bugüne kadar daha çok şiirin teorik sorunlarıyla ilgili yazılar yazdım. Bu yazılara kimi arkadaşlar "felsefi yazılar" falan dediler. Ama bence durum öyle değildi, en azından benim amacım böyle değildi. Fakat böyle diyen arkadaşlar şu anlamda haklı olabilirler: Şiirinde içinde olduğu bütün sanatsal ürünler doğrudan olmasa da adına felsefe dediğimiz "derin düşüncenin" ilgi alanına girerler. Belki bu nedenle  "Önder Adalı yazılarına" böyle yaklaşmak doğru olabilir.

Şimdi söylediğim, bu yazı bittiğinde biraz daha "vuzuha" kavuşacaktır sanırım.
Bu yılın başlarında  Julıo Cortazar'ın YKY 'dan bir kitabı çıktı. 
Kitabın adı: "Son Raunt" 
Kitapta değişik konularda birçok yazı, şiir ve resim var.
Ama sayfa 45'teki "Öykü İle Yakın Çevresi Üstüne" başlıklı yazı hem Cortazar'ın kendi öykü anlayışını ve öykü üzerine düşüncelerini hem de öykü ve şiir arasındaki bağları anlatması açısından çok öğretici.

Cortazar; Neruda'nın iki dizesiyle başlıyor derdini anlatmaya.

"Uzun uzadıya bir yadsımadan doğar
Benim yazdıklarım."

Neruda'nın dizeleri böyle.

Cortazar bu iki dizeden yazma eyleminin bir "şeytan kovma" olduğunu söylüyor. Ve şeytanın ancak yazarak kovulabileceğini anlatıyor. Ve ekliyor: "Bu sürecin gerçekleşmesi şeytan çıkarma işleminin koşulları ve genel havası içinde olanaklıdır ancak." Cortazar'a göre yazmak ve diyelim bir öykü yaratmak insanı belki biraz rahatlatabilir, ama, gerçek bir yadsıma olmadan gerçek anlamda yazınsal bir metne ulaşılamaz ve insan onu sürekli rahatsız eden "yaratıklardan" kurtulamaz. Belki yazının temelinde bu boğulma duygusu olduğu içinde hemen her metin; Cortazar'ın deyimiyle bir "sanrısallık" çağrıştırdığı  ölçüde okuru büyüler. Öykü öyle kurulmalıdır ki; okur öyküyü bitirdiğinde "bir sevişmeden çıkmış gibi" olmalıdır.

Hemen sonra Cortazar; bence şiir için de doğru olan bir başka şey söyler: "Öykünün gerilimi ara düşüncelerin, hazırlık aşamalarının ve bilerek başvurulmuş tüm yazınsal süslerin bir biçimde öyküden atılmasından doğar."

Şiirde de bu yaşanmıyor mu?

Şiir öncesinde şairin beyninde tasarladığı şeyler ve gel-git'ler şiirin yazılma aşaması sırasında şairin belleğinden siliniyorssa şair has şiire, gerçek şiire ulaşabilir.

Neyse.
Yerim yeterse tekrar dönerim belki bu konuya.
Eleştirmen Roger Fry şöyle dermiş:
"İlkin düşünürüm, sonra da düşüncemi bir çizgiyle kuşatırım."
Bu alıntıdan sonra Cortazar şöyle diyor:
"Benim öykülerimde de tam tersi olur: Öyküleri kuşatacak sözcükler daha 'düşünmeye' kalkmadan başlamıştır."

Bence de Cortazar'ın yöntemi daha anlaşılabilir bir şey. Şiirde de, öyküde de yazarın kafası ürün öncesinde endişe, acı ve mucize yaratma duygusu ve bütün bunlara yazarın ya da şairin duyuları da karışır. Ve o anlarda "duyu" nedir, "duygu" nedir, çok da belirli değildir. Ve birdenbire, çoğu zaman da denetimsiz bir şekilde adeta yere dökülür sözcükler. Yani öykü de, şiir de öyle çok da usun kontrol ettiği, edebildiği edebiyat türleri değildir. Umutsuzluk ve umarsızlık yan yanadır belki ama, nedeni bilinmeyen bir coşku da yönlendirir yazanı.

Cortazar'dan son bir alıntı:
"Öyküde temel bir takım amaçlar yoktur; öykü bir bilginin ya da bir iletinin ardına düşmez."
Şiir "düşer" mi peki? 
Şiir de düşmez; şiirin kendisi bilgidir zira.
Bir büyük değişimin "bilgisidir" şiir.
Bu değişimin arkasında hastalıklı biçimde kendisini gösteren bir yabancılaşma ve olağan işlevini yitirmiş bir bilinç de olsa!..
Öykü ve şiir, bu anlamda kardeştirler.
Neden böyledir peki bu?
Her ikisi de Rimbaud gibi söylersem; "senfoninin kımıldandığı derinlerde" uç verir de ondan.
Yanılmıyorum değil mi?

Önder Adalı
(Metin Güven)
Onaltıkırkbeş , Şiir, Çığlık, Yaşam Kandili, Haziran 2009, Sayı: 29

8 Ocak 2016 Cuma

Explosion




"gül derlemekti dileğim
güldükçe, gül destelerinden
kısmet mi diyelim, kör talih mi?
nar kopardım gözyaşı bahçelerinden"

Ben kendimi bildim bileli, kuzeyli rüzgârların gölgesinde yaşayarak büyüdüm. Güneşle aramızda kapanması güç mesafeler, ayrıksı diye tanımlayabileceğim ışık tutulmaları oluştu hep. Parçalanmış, buz tutmuş gülüşlerim vardı. Erimek, lodosun hatıralarına karışmak için uğraşır, didinir, Dünya'nın ambalaja sarılmış güzelliğiyle bir türlü ısınamazdım.

Şimdi, parçalanmış bütün gülüşlerin ardından, omurgası iyiliğe kurulmuş bir düşün ortasında çiçek açmayı öğreniyor, ömrümün kışını gülüşünün sıcaklığına gömüyorum.

Dudağında geçilmemiş köprülerin büyüsü ve açılmamış kapıların mührü, gövdeme yürüyen suların açlığından yangınların ortasına yürüyorum.

Artık bir sabahta bana kur yaparak uyansın istiyorum
Yaşam,
Ve ene'm,
Ruhumun zaaflarına.

Ben kendimi bildim bileli, kuzeyli rüzgârların gölgesini emerek büyüdüm.

Yeter!
Koşumları çıkardım. Dizginlerimi kopardım. 
Atımı dumansız, çıplak bir ateşin yatağına sürüyorum.

Finale doğru, zamanıdır diyor tenim.
Alevler içinde lale devri başlatmanın                                                                                                     tam zamanı.

fy


5 Ocak 2016 Salı

Dönüşüm


“Etrafımdaki insanlara ürkünçlük ve tedirginlik hissettirdiğimde
yalnızlığı ele geçirmiş olacağım.”

Kafka - Değişim (Dönüşüm)

  
Franz Kafka'nın 1915 yılında yayımlanan ve yükte hafif, içerikte epeyce ağır öyküsü Dönüşüm (diğer adlarıyla Değişim ve Metamorfoz), 1975 yılında Çek Yönetmen Jan Němec ve 1983 yılında ise Fransız Yönetmen Jean-Daniel Verhaeghe tarafından filme çekildi.

Babasının, Kafka’ya yazdığı bir mektubunda edebiyata olan eğilimini kastederek “Sen bir böceksin, parazitsin ailenin sırtında” dediğini düşünürsek Kafka’dan bu tür bir şaheser çıkmasına şaşmamak lazım.(1)

Kafka'nın önde gelen eserleri arasında yer alan ve bir bakıma ötekileştirmeyi konu alan öykü, Gregor Samsa'nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlar ve hayatındaki değişiklikleri anlatarak devam eder. Kafka, muhteşem öyküsünde gerçek üstü bir hali adeta gerçeğin içinden çekip çıkarmaktadır. Kafka’nın insan beynini kemiren bu fantastik öyküsünde kahramanımız Gregor, bir sabah bunaltıcı düşlerinden uyanır ve kendisini yatağında dev bir böcek olarak bulur. Gregor’un dönüşümü başlamıştır.

Öncelikle gördüğü rüyanın devam ettiğini sanıp biraz daha uyumaya devam etmeyi düşünür ama hayır! Uyanmıştır ve fark eder ki gerçekten bir böceğe dönüşmüştür. Bundan sonra Gregor’un öyküsü böylelikle karanlık ve depresif bir atmosferde ilerler. İlk önce odasındaki eşyalarını –artık- bir böceğin gözüyle inceleyen Gregor, her şeyi, her nesneyi daha farklı bir açıdan değerlendirmeye başlamıştır. Gregor, o sabah –nedense- çalmayan alarmlı saati sebebiyle işe geç kalır ve kız kardeşi, anne ve babası tarafından kalkması söylenir. Ardından işyerindeki müdürü çıkagelir. Neden işe gelmediğini merak etmiştir. Odasından çıkmayan pazarlamacı Gregor, ailesini ve Müdürünü bir endişeye sevk eder ve onları daha da meraklandırır Ailesi mahcubiyet içerisinde müdürün karşısında küçülürler! Hayvansı bir horultuyla onlara cevap veren Gregor, sonunda kapıyı açmak zorunda kalır. Büyük bir mahcubiyet içinde özürler dilemekte ve anlayış beklemektedir.

Gregor’a sadece kız kardeşi Grete iyi davranmakta ve onu özenle beslenmektedir. Ancak daha sonra bu yakın davranışı gittikçe kabalaşacak, Gregor’un yiyecekleri önce tabakla konacak, ardından yerlere fırlatılacaktır.

Bu günden sonra Gregor’un artık çalışamaması aileyi mali bir sıkıntıya sürükleyecek ve bu en başta babasını öfkelendirecektir.

Annesi önceleri ona acımaktadır:
“Ne olursa olsun o benim talihsiz oğlum! Onun yanında olmalıyım.”

Bayan Samsa önceleri aile içinde oğlunu anlamak için tek çabalayan, fakat edilgenliği yüzünden ise geride kalan tek kişidir (Romanın sonlarına doğru Gregor başını zorla çevirip sadece annesine bakar ve üzülür).

Gregor’un odaya kız kardeşi veya annesi girdiğinde üzülmesinler diye çarşafın altına saklanması ise içler acısı bir sahnedir.

Annesi ve kız kardeşi Gregor’un daha rahat hareket edebilmesi için odasındaki eşyaları kaldırmaya karar verirler. Aslında bu durum Gregor’u daha yalnızlaştıracak ve yabancılaştıracaktır. Oda düzenlemesi yapan annesi bir an için oğlu Gregor’u –dev bir böcek olarak- görür ve fenalaşıp baygınlık geçirir.

Bir akşam Gregor’un tavanda asılı olan avizeden yemek masasına düşmesi ise bardağı taşıracak ve bu durum babasını öfkeden çıldırtacaktır. Öfkelenen babası, Gregor’a masanın üzerindeki elmaları fırlatır. Elmalardan birisi Gregor’un sırtına saplanıp kalacaktır.

Gregor’un bir aydan fazla süredir acısını çektiği bu yaralanma ise kimsenin umurunda değildir. Oysa o bu ailenin bir parçasıdır. Kaldı ki aile olmanın getirdiği sorumluluklar, duyulan tiksintiyi bastırması gerekmekte iken…

Gregor’a artık kız kardeşi de dâhil artık herkes kötü davranmaktadır. Kardeşi bakım görevini artık eskisi gibi yerine getirmemektedir. Gregor’un yemekleri özensiz bir şekilde odanın orta yerine atılmakta, odası temizlenmemekte ve her yer pis ve dağınıklık içinde bırakılmaktadır.

Kısacası ailesi (ve aslında toplum) ona sırt çevirmiştir.

Zaten artık Gregor ile eve yeni gelen hizmetçi muhatap olacak ve Gregor’un gördüğü kötü muamele o günden sonra zirveye ulaşacaktır.

Mali sıkıntıdan ötürü evin bir odasının üç titiz beyefendiye kiraya verilmesinin ardından gereksiz tüm eşyalar Gregor’un odasına yığılmış, odası gereksiz bir eşya deposuna dönüşmüştür. Ailenin bir köşeye koyamadığı ama satılsa da beş para etmeyen onlarca ıvır zıvır da cabası…

“Kapılar kilitliyken herkes yanına gelmek istemişti, şimdi, yani Gregor kapılardan birini açtıktan sonra ve ötekilerde gündüz herhalde açılmışken, artık gelen giden yoktu ve anahtarlar da şimdi kilitlere dışarıdan sokulmuştu.” (kitaptan)

Bu arada Gregor’un babasının annesine ve kız kardeşine davranışları, annesinin kiracı adamlara karşı mahcubiyet içinde yakınlaşması ve üç kiracının sadece odayı değil adeta insanları satın almışçasına şımarık ve açgözlü tutumu, küçük burjuva çevrelerindeki tiksindirici aile ilişkilerini ortaya koyması bakımından anlamlıdır.

Bir akşam Gregor’la karşılaşan üç beyefendinin, kira sözleşmesini feshedip ücret ödemeyeceklerini bildirmeleri de Gregor ile ailesi arasında yeni bir huzursuzluk yaratacaktır.

Artık kız kardeşi de bu son duruma isyan eder:
“Bu yaratık kardeşimin ismini hak etmiyor! Ondan kurtulmaya çalışmalıyız. Ona katlandık, ona baktık! O Gregor olsaydı, böyle bir hayvanla yaşanamayacağını anlardı! O yüzden gitmesi gerekiyor!”

Elbette Gregor’un kimseyi en başta da kız kardeşini korkutmak gibi bir niyeti yoktu. Sadece odasına gidebilmek için etrafında dönüp duruyordu. Bu zor düşünceler esnasında çektiği acılardan ötürü ta en başından destek almak zorunda olduğu apaçık ortadaydı.

İyice soyutlanan Gregor,’un yanlışı -nedensiz de olsa- zaman zaman kendinde aradığı ve bu soyutlanmanın onu bunalımlara ve hatta ölüme sürüklediği ise aşikar...

Sırtında kabuğuna gömülü taşıdığı babasının fırlattığı elma ise buna ancak son bir sebep!

“Bütün bedeninde acı duymasına rağmen bu acının gittikçe azaldığını ve sonunda tamamen yok olacağını hissetti. 

Sırtındaki çürümüş elmayı ve iltihaplanan bölgeyi zar zor hissediyordu. Tekrar ailesini düşündü duygu ve sevgiyle hem de… 

Ortadan kaybolması gerektiğini belki kız kardeşinden bile daha ciddi düşünüyordu. Bir sabah başı önüne düştü ve son nefesi burun deliklerinden çıktı.”

Ölü bedeni evin hizmetçisi tarafından fark edildi:
“Bakın bakın ölmüş! Orada öylece yatıyor. Geberip gitmiş!”
Ve “inançlı” babası ilk yorumu yaptı:
“O halde tanrıya şükretmeliyiz!”

Birçok değerin başarıyla sorgulandığı Dönüşüm’de Samsa ailesinin tepkileri, süreç içerisindeki farklılaşmaları ile bir anlamda modern toplumun açmazlarını da gözler önüne sermiş oluyor.

Öyküye sadece insani değil kapitalizm açısından da bakmakta fayda var. Şöyle ki; Gregor aslında o bunaltıcı düşlerden uyanıp kendisini bir böcek olarak bulmadan önce ailesi ve çevresi tarafından sayılan ve sevilen birisiydi. Ama böcek olduktan sonra iyi sayılabilecek işinden olmuş, ailesine para getiremez duruma düşmüştür. Ailesi ise kendisi sayesinde devam ettirdiği hayat standardının altına inmek zorunda kalmıştır. İşinde gayet başarılı bir geçmişe sahip olmasına rağmen müdürü, böcek Gregor'u görünce kaçmış ve onu gözden çıkarmıştır; çünkü bir böceğin insan ilişkilerinin önemli rol oynadığı pazarlama alanında başarı elde etme şansı yoktur.

Kendisi böcek olmadan önce ailede işe yaramaz gözüyle bakılan ve keman çalması bile çok görülen kız kardeşi Grete, önce böcek olan Gregor'un bakımını üstlenmiş, ancak daha sonra serpilip güzelleşerek aileye “zengin damat” getirme ihtimalini doğurmuştur. Böylece Grete, ailenin gözünde aşırı değerlenmiş, Gregor'un tahtına oturmuştur.

Kapitalizmde işe yaramanın önemi...

Gregor'un ailesine, kız kardeşine beslediği o saf sevginin hiç bir önemi yoktur; çünkü o artık bir böcektir. Görünce tiksindiğimiz, “dönüşümünü” dahi sorgulamadığımız ama tiksinircesine niye yaratıldığını merak ettiğimiz zavallı bir böcek…

İşin ilginç yanlarından birisi de kimse “Gregor neden böceğe dönüştü” diye sorgulamaz ve merak etmez. Derhal kabullenir. Yani dönüşümü, ne Gregor ne de ailesi sorgulamaz.

Onu sadece normalde yaptığı eylemleri gerçekleştirmekte zorlanması, “işe nasıl gideceğim şimdi” gibi günlük işleri gerçekleştirme endişesi kaplar.

Bu arada neden bir başka hayvan değil de böcek diye soracak olursak, böceğin insanda tiksinme hissi uyandırmasından ötürü tercih edildiğini anlayabiliriz. Böcek en az sevilen canlıdır ve kendinden uzaklaştırır. Gregor -yani Kafka- da insanları kendinden uzaklaştırmıştır.

Oysa gerçek tiksinme, Gregor Samsa'nın bir böcek olmasından değil, dönüşüm karşısındaki davranışlarını gördüğümüz aile yapısının içine düştüğü davranış bozukluğundan kaynaklanmaktadır.

Gregor, fiziksel olarak bir böceğe dönüşürken bir yandan da ruhsal olarak kendi insanlığına yaklaşmaktadır. Yani değişen/ve dönüşen Gregor değil, başta kız kardeşi olmak üzere ailesidir. Gregor’un dönüşümü sadece bir bedensel ölümdür.

Şüphesiz burada ölümün en acıklı hallerinden birini görmekteyiz. O zaman şunu diyebiliriz: Gregor Samsa bir sabah tedirgin düşlerinden uyandı ve kocaman bir böceğe dönüşmüş buldu o çirkin dünyayı...

Küçük bir böcek veya koca bir dünya…

Vladimir Nabokov, Dönüşüme ilişkin şunları kaleme almıştır:

“Gregor'un kuru cesedi ertesi sabah temizlikçi kadın tarafından keşfedilir ve hain ailenin böcekli dünyasına sıcak bir rahatlama duygusu yayılır. Burada sevgi ve özenle gözlemlenmesi gereken bir nokta var. Gregor böcek kılığına girmiş bir insandır; ailesiyse insan kılığına girmiş böcek. Gregor'un ölümüyle birlikte ailenin böcek ruhları artık keyiflerine bakabileceklerinin farkına varır birden. " 'Grete gel biraz yanımızda kal' dedi Bayan Samsa melankolik bir gülümsemeyle ve Grete, leşe bakmaktan vazgeçmeksizin annesiyle babasının peşi sıra yatak odasına gitti." temizlikçi kadın pencereyi ardına kadar açar; içeri giren hava ılıktır: vakit martın sonu, yani böceklerin kış uykusundan uyandığı dönemdir.”

Bir sabah uyandığınızda eğer kendinizin bir böcek olduğunuzu görürseniz, bu dönüşümü yıkımın bir habercisi olarak değil; aksine bir fırsat ve yeni bir başlangıç olarak değerlendirin!

Volkan Durmaz
Mağara Fikir Sanat Edebiyat Dergisi, Şubat 2015 

(1)“For the father, Kafka was a parasite, a cockroach. The father believed his son was so lacking in manhood that in the mother's presence, the father offered to help him find the nearest brothel when he wanted to get married and start his own family (Letter to His Father 158). Purdue University Publishings, P. 7.http://docs.lib.purdue.edu/cgi/viewcontent.cgi?article=2180&context=clcweb