Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

29 Aralık 2015 Salı

Kurabiye

Ne yeni yıldan ne de gelecek yıllardan umudum yok.
Umut bir ihtimal Kaf Dağı'nın ardında olabilir.
Ve yazık... Bu yüzden, hiç bilmeyeceksin havuçlu kurabiyemin tadını...

Ayna




beni yanlış evlerde aradılar, süt dökmüş kedilerin,
kapısı kilitli dağların yamacında. gereğinden fazla
süren suskunluğun eşiğindeydim oysa.

 
kadınları, kuşları, kendimi. pamuk tarlalarını hiç
terketmedim ama. beni yanlış evlerde aradılar, ku-
rumuş bir bahçenin duvarında.

 
yüzüne yaz değmiş çocukluğun saflığındaydım,
kıskacında. orada.


çay içiyordu. sıkılıyordu. hamamda şarkılar söylü-
yordu görüntüm. işbaşı yapıyordu çalıntı zamanlarda.


oysa geri dönecek gücü kalmayana dek yüzüyordu su-
larda. ölümsüzlüğü düşlüyordu; paylaşılan bir ölümün
sınırını. iki yüzü keskin bir bıçağın kınını, onu.


ayna.

beni yanlış öptüler aslında.

Altay Öktem

22 Aralık 2015 Salı

kervankıran/öykü


her yara ince bir kabukla iyileşmeyi denemelidir elbette
denemelidir, 
hançerin ağusunu rüyada bile olsa aklından çıkarmadan...

“Dün gece seni rüyamda gördüm, nasılsın, iyi misin” dedim telefonda. Şaşırıp, meraklandın. Hâl hatır sorma faslını geçtikten sonra rüyamı anlatmaya başladım. “Kış seminerine katılmışız birlikte. Bildiğin, her zamanki rutin eğitim seminerlerinden biri işte. Günlerden “Şeb-i Yelda.” Gecenin yarısı. Rüya bu ya, kapının vurulduğunu duyunca kalktım. Uyumuyorum. Dışarıda lapa lapa yağan karı izlemekten uyuyamamışım doğrusu. Sen pürtelâş, bodoslama bir hâlde içeri girdin. “Bilet” dedin. “Hemen uçak bileti almak istiyorum. Bana yardımcı olur musun?”

“Olurum, elbette olurum ama gecenin bir yarısı bu kadar acele etmenin sebebi nedir? Neler oluyor kuzum? Bu endişe, bu panikatak niçin?”

“Yağan karı görmüyor musun? Eve dönüş hazırlığı için bavulları hazırlıyordum. Yollar kapanmış dedi bizimkiler. Ben de uçakla dönerim dedim. Aklıma sen geldin. Oteldeki arkadaşların büyük çoğunluğu kar yağışını bahane ederek dönüş yolculuğunda uçağı tercih edebilir. Biletler tükenebilir, çığ düşebilir, elektrikler kesilebilir, ne bileyim ya hû, bu yağışın ardından her şey olabilir. Burada tek başıma mahsur kalmaktan korkuyorum. N’olur bana yardım et!”

“Anımsadıklarım hayal meyal bu kadarcık” dedim. Zoraki gülüştük. Gördüğümüz başka başka rüyaları, rüyaların yorumlarını anlattık karşılıklı. Sonra geçmişe gittik. Geçmiş belleğimizde terk edilmiş bir deniz feneri gibiydi. Yaklaşmaya/yakınlaşmaya çekinmemize rağmen pusulamızı kısa süreliğine de olsa oraya sabitledik. Benim bir dağ evi inşa ettirip, kışı orada, çıtır çıtır yanan şöminenin karşısında, sadece kitaplarla haşır neşir olarak geçirme düşümün gerçekleşme yüzdesi üzerine fikir yürüttük. Katıldığımız çevreci eylemleri yücelttik. Küresel ısınma tehlikesine dikkat çekmek amacıyla basılmış afişleri zabıtalarla köşe kapmaca oynayarak, Karlıbahçe'deki elektrik direklerine gizli gizli yapıştırdığımız günlerden konuştuk uzun uzun. Belki aramızda buz tutmuş zamanı ve mesafeleri erittik böylelikle fakat geçmişten fırsat bulup günümüze bir türlü gelemedik. Biliyorum, gelecek zamanla pazarlık etsek, şimdiki zamanın bize kazandırdığı azıcık kârı bile oracıkta kaybedecektik.

Bi’ara çalışma ortamını sordum. Keyifsiz, bıkkındın. Yorulduğunu söylerken, ayaklarının her geçen gün geri geri gittiğinden bahsettin. “Kanıyorum... Oluk oluk kanıyorum. Zihnimin içinde beni huzursuz, toplumu mutsuz kılan ne varsa hepsini ama hepsini toparlayıp, yeryüzündeki çakma firavunların başından aşağı, hayır, ruhlarının deliğinden içeri bodoslama -evet aynen öyle- bodoslama bir şekilde ve sanki lağım çukuruna bir çöp aracını boşaltırcasına bütün öfkemi döke saça, çığlık çığlığa boşaltarak, rahatlamak istiyorum,” dedin.

Öfke kanatır, çığlık ağlatırmış.' En iyisi güne şiir okuyarak başlamak” deyince şaşırdın. “Şiir mi?” dedin. “Ne şiiri okuyacakmışım?” 

“Oku da ne şiiri okursan oku" dedim. “Gör bak ufkun nasıl genişleyecek. Ruhun nasıl güzelleşecek. Ve bir zaman gelecek, öpüşmek isteyeceksin içinde genişleyen denizle.”

Sustuk. 

Gördüğüm rüyadan kendime saklayarak anlatmadığım eksik bir şeyler kalmıştı. Son puzzle parçasını da yerine koyarak rüyamdaki tabloyu tamamlamak istiyordum aslında. Güçsüzdüm. Yatağı kurumuş, uzak bir Denizdim. Zayıftım. En önemlisi senin gözünde hâbeyaz değil gri bölgedeydim. Harekete geçmek için bana birazcık cesaret, sana bir tutam neş’e gerekliydi galiba. Öyle bir cesaret ki biraz çakırkeyf, belki deli dolu, ya da tek yudumda içilecek su gibi berrak olmalıydı. Hatta cesaretin gönül tarihime çentik atılacak izi, daha büyük olmalıydı, düşlerin hakikatle yüzleşme korkusundan.

“İstanbul’u özlüyor musun?”

“İstanbul bütün özlemlerin atasıdır.”

Sessizlik… 
.
.
.

Bulunduğun odada sanırım radyo vardı. Arka planda, gerilerden  bir yerden radyoda çalan türkünün nağmeleri duyuluyordu. Kulak verip dinledim. “Âh gine bugün yaralandım/İndim etrafı dolandım/Dertli canımdan usandım/Yıldız yıldız yıldız”

Tuhaf bir çelişkiye mi yakalanmıştık bilmiyorum ama radyodaki inleyen nağmeler gibi hep aynı nağmelere takılmak bazen insana hiçbir şey katmıyor, aksine, gezindiği haz bahçesinin efkârı silip süpürüyordu insanın yüreğinde biriktirdiği sevinçlerini. İnsanoğlu acılara bir kere alışmaya görsündü. Yaraları kabuk bağladıkça acılara şerbetleniyor, duygusuzlaşıyor, dünyayı umursamıyordu.

“Benim dışarı çıkmam gerekiyor. Görüşürüz” diyerek sessizliği bozdun. Evet, daha fazla uzatmanın anlamı yoktu. Gündelik hayatın ağır ve sıkıcı havasını solumaya dönme zamanıydı. Konuşacak bir şey kalmamıştı. “İyilikle…” dedim. Telefonları aynı ânda “çaatttt” diye kapattık.

Rüyamda: “Bana yardım et” derken boynuma sarıldığını söylemedim. Küçük bir delilik yapıp en azından bu kadarını bari söyleyebilirdim. Söyleyemedim. Sarılırken üşümüş bir kuş gibi titrediğini de. Sahi, kaç yıl olmuştu bana böyle sarılmayalı. Ya kokun. Benzeri olmayan, etkileyici kokun. İnsanı bir girdabın içine alır gibi kendine çeken, sarmaşık gibi sarıp sarmaladıkça yörüngesinden dışarı bırakmayan, tutkuları baştan çıkaran o sofistike kokun.

Yanlış anımsamıyorsam “Tekin Acar” kullanıyordun değil mi? Leylak, yasemin, menekşe. Baharat karışımlı olanlardan hani. Kokunu içime çekmeyi bile unutmuştum. Ellerimi saçlarına götürdüm. Yumuşak dokunuşlarla sırtını sıvazlayıp “Korkma! Yağan karın zevkini çıkar. Sonra bakarız bir çaresine” dedim.

“Kokunu doyasıya içime çektim. Usul usul öpüştük. Öpüştükçe ateş, hava, su ve topraktık. Durmadık. Zamandan, mekândan hızla soyunduk. Zamanın buzlarını boynundan başlayarak erittik. Zaman eridikçe, biz, tomurcuğun çiçeğe dönüştüğü ân gibi ışıl ışıl parlıyorduk” diyemedim.

“N’olur bana yardım et” cümlesinin ardından koparıp atmıştım gerçeğin iplerini.

Koparıp attım. Bir kervankıranla iyileşmeyi umarak ruhumu aldatmayı, kendime yakıştıramadım.

fatih yavuz çiçek

21 Aralık 2015 Pazartesi

Aşktan kim ölmüş ki? Yalandan kim?


"Şöyle bir öykü tasarlıyorum kafamda: İki sevgili, ama sevgili, birlikte ölmeye karar veriyorlar.  Ortada belli bir neden yok. Ama, büyük bir olasılıkla, böylesi bir sevginin ölümle sonlanması gerektiğini, çünkü doruk noktasına ancak ölümde ulaşabileceğini anladıkları için varıyorlar bu karara. Ayrıntılar tasarlanıyor, yer ve zaman belirleniyor. O günü ikisi de iple çekiyorlar. Sabırsızlıkla bir bir koparıyorlar takvimin yapraklarını. Beklenen gün sonunda geliyor. Ne var ki sevgililerden yalnızca biri geliyor buluşma yerine. Ötekisi ise yüreksiz çıkıyor, dönüyor sözünden, gelmiyor. Ertesi gün, bir gazetenin iç sayfalarından birindeki o kısacık haberi okuyunca, sözünü yerine getirmek için artık çok geç kalmış olduğunu, dönekliğinin bedelini artık hiçbir zaman  ve hiçbir biçimde  ödeyemeyeceğini anlıyor. Yaşamıyla bile.

Bunların hepsini ben uyduruyorum tabii. Gerçekte böyle bir şey yok. Şimdiye dek aşktan kim ölmüş ki? Yalandan kim?

Ali Teoman, syf.36

20 Aralık 2015 Pazar

Üç Boyutlu Kehanetler



“bende hicrân yarasından da derin bir yara var”
                                                     Necdet Atılgan
                                        
yakında kalp ağrılarım bitebilir
cevizlerin hasat vakti bir ‘güzelcin’ aniden çıkıp geldiğinde
yara pürneş’e, sonbahar alıngan
ihtimâldir
aşk hâli nostaljik bir şarkıyla tarihe not düşebilir:
“sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar”*

yakında kimse kimseye adres sormayabilir
terk edilmiş stepler, vadesi dolmuş kredi kartları
gökdelenler dikilmiş redd-i miras bozkıra ki
kaybolmak sandığın gibi değil fakat şimdilik geçelim bunları
caddelerde çürümüş yalnızlık tortusu
insan kendine çıkmaz sokaktır diye sesleniyorsa birisi
dünya hâli gönül pınarımın tellerinde her şeyi özetleyebilir:
“iki kapılı bir han’da gidiyorum gündüz gece”**

yakında kediler gibi sevdiğim kuşlar dağlara göçebilir
iç ağrılarım diz boyu sevmek zamanı
hangi uzun dalgada söylenirse bu düşkırım
iyimser ol, ânı yaşa
keyif almayı öğrenmelisin kanatlarından

gökyüzünde taş plaklar gibi dönelim
göreceksin, kalbimize iyi gelecektir
hicâz nağmelerin tılsımında eskimeden yaşamak

Fatih Yavuz Çiçek
Ayna İnsan, 2015 Sayı: 16

* Suat Sayın
** Âşık Veysel Şatıroğlu 

12 Aralık 2015 Cumartesi

Ten konuşmaları



ten öle yazar
sessiz bir hevestir ilk kurşun

II.

iniltiye ramak var
bu yaldızlı bir öfke, bir vurgun

sevişmek ölüme taziye sunar

III.

şafak kan kokar
ceket, kapı sesi hep sonrası kuzgun

her kadın bir suçun hatırına susar

Halil İbrahim Polat
ocak 2009 (üsküdar)
Onaltıkırbeş, Mart 2009, Sayı: 27

7 Aralık 2015 Pazartesi

Çapak



bana dilini öğret ve sözcükler fısılda
insanın insana yüklediği acıyı anlat
göze inen perdeyi anlamak için
şiire başla 

bir harfin etrafında dön ve
dön

baktığın ağaç kurumayı öğrensin senden
suya gir ve ağla
dibe yaklaştıkça aşk yakınlaşır
gizli bir uçurum vardır
harflerle harfler arasında
o uçurumu bul ve atla

sesim bir suç gibi kalsın kulaklarında
yine bilmediğin bir dile akıyorum
gün uzar, uzar ve kopar nasılsa

uzayan saçlarına siner dalgınlık
söze iner dalgınlık
yakaya takılan gül solar
insana yakılan ağıt
insanı unutur bir zaman sonra

bana dilini öğret ve sözcükler fısılda

Sinan Oruçoğlu

3 Aralık 2015 Perşembe

Küldöküm



'Ne çok acı var,' kahperengiyle sırlanmış ne çok insan.

Otağımızı acıların kalbine kurmuşuz. Çünkü acıyı seven, acıyı ekmeğine katık etmeyi alışkanlık edinmiş bir coğrafyada yaşıyoruz. Ve İbn-i Haldun'un belirttiği gibi evet, 'coğrafya kaderdir' kader olmasına da, ya hayat? Hayat skolastik felsefe mi? Sur’a üfleninceye kadar çalınıp söylenmesine izin verilmiş kederli bir şarkının kâinata eklenmiş tercümesi mi? 

Nedir hayat, kim, hangisi?

Yanıtım hazır. Hayat delildir. Yaşamak ‘sonsuzluk ve bir gün’ ise, her delil, kendini mürver çiçeği gibi hazırlanmak isteyecektir, 
                                               önünde diz çökeceği 
                                               o 'sonsuz ve bir gün'lük kefaret gününe.

Benim delilim içinde yaşadığım arpalık kuyusu. 

Evet, ben bir kuyuda yaşıyorum. Sabahları gönülsüzce içine girip kaybolduğum, akşamları dipten kurtuluşu haber veren sirenler çalmaya başladığında ruhumun sınırlarında vahşi atların özgürce koşmaya hazırlandığını duyumsadığım bir kuyuda. 

Hayat, o kuyuya düştüğüm günden beridir iki gözümde bir şark çıbanı gibi büyüdükçe büyüyor. Dokularımı, gözelerimi dolduran acının yangısı kimbilir belki de tâ ervah-ı ezelden kalmadır.

Sıkıntılarım bu yüzden. Mutsuzluğum, yüzümü, adımı, kimliğimi sıklıkla unutmam bu yüzden. Ketumluğum, korkularım, her ân, her saniye tetikte ve tedirgin yaşamam da bu yüzden. 

Oysa var olduğum sürece bana, sana, doğaya, bize, insanlığa ait her şeyin tıpkı çocukluğum gibi güzel kalmasını istiyorum. Eskiden, çok çok eskiden, korku nedir, mutsuzluk nedir bilmezdim. Üstümde efsunlu gömlek, Dede Korkut Masalları dinlerdim karınca diliyle konuşan eşref-i mahlukâttan. O dili konuşanlarda her sözün bir derinliği vardı. Kötülükle değil iyilikle ölçülürdü insanlar ve insanın gönül dergâhında ateşe ramak kala gül deniziyle karşılanırdı öfkeler.

Olabilirin, mümkün olabilirin ötesinde iyilikle ölçülen düşler kurdum yıllar boyu. İyiliğe âşık oldum. İçi iyilikle, güzellikle dolu, gerçeküstü resimleri çağrıştıran kadınları sınır tanımadan sevdim. Onların çok boyutlu görüntüsü düş falı açmasını öğretti, ayın karanlık yüzünü, güneşin unuttuğum renklerini yansıttılar belleğime. Unutulanları hatırlama faslına açılan kapıdır bellek. Elinden tuttuğunu alıp götürmüştür kendi cennet bahçesi ya da cenennemin gayya çukuruna.

Ey unuttuğum hakikâtın öznesi aşk! Sana cehennemin yeryüzüne inşa edilmiş simülarkından sesleniyorum. Kabul. En acı tecrübeydi hakikâtı unutmak.

Evet hayat delil, tanığım yorulan sözüm, yaşamak ‘sonsuzluk ve bir gün,’ hakiki aşk mümkünün değil imkânsızın arzulanmasıdır.

Sebebi odur ki her aşk, gelecekte tek başına dağılmış, parçalanmış bir yaşamı müjdelemiştir. Acıdır aslolan ve hep duvara karşı yürümektir aslında, 'umutla korku arasında' kalmayı paralize ederek, onları alyuvarından zehirleyen.

Bu satırlar karmaşık bir veda metni gibi oldu sanki ama değil. Yaptığım, olsa olsa kül dökümü kıyısından hayatın sarp uçurumlarına çalakelâm savrulmuş bir vâveylâdır.

Hem vedaları sevmem. Hele veda mektuplarını hiç. Veda mektubu yazmak tasarlayarak işlenmiş cinayete benzer. Çünkü yazılmış, okunmuş her veda mektubu, sahipsiz ceset gibi ortada bırakıp gitmiştir hayatın kadavrasını.

Şimdi durup dururken bunları niye, kime yazdım. Bilmem. Can şehrimden, gönül tahtımdan kuzeyli rüzgârlar esti geçti öylesine.

Âşık Sümmâni’yi duydunuz mu? Sümmâni, “ervah-ı ezelde” diye başlayan şiirinin bir yerinde şöyle seslenir:

"Herkes dosta yazmış arz-ı hâlini
Benimkini ürüzgâra yazmışlar."

fy 


1 Aralık 2015 Salı

marla’ya denilmek üzere



tarihi geçmiş bir altyazı dudaklarında sürekli başa saran
vazgeçiyor ve canımı yüzünün süzüldüğü cama bağışlıyorum
nihayetinde susuyorum nihavent bir aksanla 

kastta hata var tanrım, bu gürültü ondan bu gürültü bir itiraz
bu itiraz intihar kökenli bir hayatın dilemması

bir yolun kaç ayrımı var
ki biz hangi ayrımın dönencesinde kim oluyoruz

uzayıp giden şüpheler listesinde törpüleniyor inancım
evet “bazen karıştırıyorum” ben de
karıştırıyorum kimsesizliğimin cisimleştiği anlarda

bağışla çok uluslu yüzüm
baştan sona unutulabilir çünkü tarih ayıplanmış

- aslında aslı yok aslımın!

seyit pelitli
Ayna İnsan 2013, Sayı:5

28 Kasım 2015 Cumartesi

sevgilimin battaniyesi


Özet görüntüler kıtlığı içinde nasıl
yılgın ve onursuz bir yalnızlık, şekil;
tüm tariflerde morg var dudaklar
can çekişirken fiil ve özne ikliminde;
şehir, biraz yana çekil:
önce oynasınlar sonra öldürülecek çocuklar
kanlı zebralar göğe yükseldiğinde.


Belki ben
bir penguen severim irkildiğimde:
Eriyen buzulların unuttukları
hep yasak, hep aykırı ergenliğinde.

Rastlantıdır, bedenim çalınmıştır o gün
Hafızam bir tanrının günlüğüdür
ya da sana gelirim birkaç şişe ucuz şarapla
pamuğa dökersin şarabı lıkır lıkır
yaralarını temizleriz birlikte,
evindeki kedileri besler
çiçekleri sularız kendimizi çok çok kaybedince,
olur mu olur
şiir de yazarım sana
hem de hırpani bir şiir
üstümüzden yıllar geçiverince


Sen yine de yırtma takvim yapraklarını sakın
Onlar bir ihtimal yaşadığımızdır

Ne kadar sevişebildiysek sahici, sapasağlam
O, ayrılıktan tek anladığımızdır


küçük iskender
Hayal Kültür Sanat Edebiyat/ Ekim,Kasım, Aralık 2007 Sayı: 23

26 Kasım 2015 Perşembe

Kuşları Siktir Et


gel geri dönelim dünyaya aşkla; kuşlar
gagalıyor üzüm salkımlarını; kuşlar
kanatlarına, incecik parmaklarına
kuşlar hepimize yabancı 

sevmek bir başkasının yarasına dokunmaksa
kuşları siktir et! anne ol bana bu gece
karanlığa sürtünmeden usulca geç eşiğimden
kapıyı çalmana gerek yok, yumruklamana
omuz atmana gerek yok, sabret
nasılsa bir serseri kurşun gelir bulur beni
bir bıçağa hasret karnım, yumuşak karnım
ve kanım dondurucu soğuğa gebe
sen sadece anne ol bana bu gece
 
tuhaf bir türkü söyle erzincan yöresinden
içinde kuş olmayan, kan ve karanlık
kapı eşiği olmayan eğlenceli bir türkü
bakarsın eşlik ederim, bakarsın küserim
ne söylesem yalan olur, ne söylesem asılırım
eski ahit yazıcısı kadar asık bir yüzle
önemseme... sen sadece anne ol bana bu gece
 
bir tren makas değiştiriyor kalbimde
bir vapur yan yatarak eğleniyor denizle
sanki iki sevgili Beşiktaş motor iskelesinde
karşılaşmış gibi tuhaf bir his var, kırgınlık var
sevinç de var aksi gibi içimde
yürürken çalılara sürtünüyorum sanki
elini tutarken üstünkörü bir diken
gülün ömrünü kısaltıyor, gülün azmini, gülün
zerre kadar yeri yok hayatımda
sevmek sahiden bir başkasının
yarasını yalamaksa kuşları siktir et
gülü siktir et, sen sadece
anne ol bana bu gece. 

Altay Öktem
Hayâl Kültür Sanat Edebiyat, Nisan, Mayıs, Haziran, 2007 Sayı: 21

25 Kasım 2015 Çarşamba

Fesleğen Sargısı / Öykü


“bazen içi de güneşlenmek istiyor insanın”

Emin Akdamar

Elimde mektubun; pencere kenarındaki fesleğenin üzerine yürüyen güneşe bakıp kendi kendime gülümsedim. Hatırlarsın; bizim oralarda sebepsiz yere gülenlere deli derler ama dur hemen endişelenme, ben delirmiş falan değilim. Senin aşılması çok güç inadın yüzünden yoğunlaşan kırgınlığımı iyileştirmek için yüzümden tebessümü eksiltmemeye çalışıyorum. Elimden gelen şimdilik bu kadar. Yaptığım şeye bir tür ruh temizleme egzersizi diyorum. Zaten sen ne dersen de umurumda bile değil artık. “Tamam, anladık! Okuldan ayrılmayı kafaya koydun. B Planın var mı?” diye sormuştu da Serpil Hoca. “Yok” demiştim gülümseyerek. “Hiçbir planım yok.” Aptallık etmiştim. Ömrümün en büyük aptallığını.

Tıp Fakültesine başlamıştım. Mezun olunca güya insanlığı biz kurtaracaktık. İyilik meleği doktorlar. Allah’ın yeryüzünde şifa dağıtan kulları. Peki ya beni kim kurtaracaktı? Kariyer mi? Bol sıfırlı bordrolar mı? Peh! Açıkçası gönülsüzdüm. Bu meslek bana göre değil diyordum. Kan, neşter, hastalıklar… Hele ki çaresiz insan suretlerine yansıyan dünyanın ağrılı zamanlarına teslim olmak, hiç bana göre değil.  “Ben yatağımı gökyüzüne kurmalı, kuş gibi daldan dala uçmalıyım” diyordum. “Sabret” diyordun. “Sabret, doktorluğu da seversin.”

Sabır meşakkatli bir eylemdir. İnsanı içinde uzun süreli yolculuklara çıkarır. Mumdan gemilerle ateş denizinin kıyılarına, geri dönülmesi güç koylara götürür. Sevmekse elektrik almak, vermekle ilgilidir daha çok. “Sevmek ne uzun kelime” diyen şairi düşünüyorum da sabır da öyle galiba. Sabretmek fiiline ilk görüşte âşık olacak, ondan elektrik alacaksın. Alamazsan işin zor hocam. Sekiz yıl az mı? Değil tabiî. Kıvrım kıvrım uzayan tam sekiz yıl. Hocam diyorum ya kusuruma bakma. “He” deyip geç. Ankara’dayken alıştım böyle hitap etmeye. Dil alışkanlığı, yöresel şive işte. “Hocam, anatomi sınavı nasıl geçti?” “Berbattı hocam, berbat!” “Hocamm hocamm, ufff! Kıza bak hocamm!” “Hangi kız hocam!” “Şu Tikky Leylâ’nın yanındaki esmer kız hocam.” “Vaovvv! Denizde mi yandın, solaryumda mı? Vay anam, vay, vay!” “Tanışmazsam ölürüm. Ben böyle afet görmedim desem yeridir hocammm!”

Başımı kaldırdım. Karşı duvarda asılı diplomaya vuran ışığa bakıp gülümsedim. Nöbetten dönmüşüm. Yorgun, kırgın ve yalnızım. Bir yıldır Şefkatli Hastanesi acilindeyim. Uzman doktorumuz yok. Dört pratisyen hastanede her söküğü dikmeye çalışıyoruz. Başımız sıkışınca danıştığımız Umut abi vardı. O da TUS’u kazanıp gitti. Geçenlerde bir apandisit vakıasını atlamıştım da Umut abi fark etmişti. Hasta yeni evlenmiş genç bir kadındı. Şikâyetini sormuştum. Yanındakiler, “Karnı ağrıyor” demişti. Kadına baktım. Utangaç. Gözünü yere indirip usulca: “Karnım ağrıyor” deyince muayene etmek istemiştim. Kocası “nâmahrem” diye karnını açtırıp muayene ettirmedi. Erkek doktora göstermezmiş. Ağrı kesici yazdım. Umut abi anlamış hemen. “Az gelsene” dedi. İçeri geçtik. “Apandisit olabilir” dedi. İl merkezine sevk ettik. Apandisitmiş. Umut abi o gece beni büyük bir vebâlden kurtardı hocam. Senin bunlardan haberin yok tabiî ki. Allah korusun ya aynı şey tekrar olursa? Yanlış bir teşhisle hastalara zarar verirsem, ne yaparım! Bu yükün altından nasıl kalkarım, bilmiyorum. Kolay değil, insan hayatı bu. Korkuyorum. Yeminle, vallahi billahi ciddi ciddi korkuyorum.

Umut abi sağolsun. Gitmeden önce uyarmıştı. “Hasta muayene olmak istemiyor mu?  Alın imzasını, durumu belgelendirin, sonra nereye istiyorsa oraya salın gitsin,” demişti. “Riske girmek yok. Anlaşıldı mı?”

Fakat acilde, o yoğunlukta hangi biriyle uğraşacaksın. Ölümü tevekkülle kabul eden bir toplumda bir bakıyorsun tevekkülün rengi yıldırım hızıyla değişivermiş. Ümitsiz vakıalarda doktordan mucize beklendiğine o kadar çok şahit oldum ki hangi birini anlatayım. Ayrıyeten, böyle zaman dilimlerinde şuurunu yitirmiş hasta yakınlarının uyguladığı duygusal şiddetten, hakarete varıncaya değin her türlü fiili saldırıyla her an karşılaşma riskini de göz ardı etmemek gerekiyor.

Gerçi ben hazırlıklıyım. İdmanlı. Liseye başladığım sene “Rocky IV” filmini izliyorduk sinemada. Rocky; Rus boksöre yumrukları sıralamaya başlayınca, hepsi benim gibi yeni yetmelerden oluşan izleyicilerle dolu salonda bir alkış, bir ıslık furyası başlamıştı ki dayanamayıp fırlamıştım sahneye. “Kesin şu Amerikan emperyalizmini alkışlamayı” demiştim. Önce bir şaşkınlık, sonra “bırak bu solcu ağzını” diyerek üstüme yürüyen grupla kavga etmiştik. Sinemanın sahibi dışarı atmıştı bizi. Dışarıda seni tanıyan birkaç kişinin araya girmesiyle kavga fazla büyümeden önlenmiş, yaz tatilinde de karate kurslarına yazdırmıştın beni. Mavi kuşağım o günlerden kalma. Hele bi saldıran olsun. Anında “yarım ay” duruşunu takınır, dövüş sanatının bildiğim bütün inceliklerini konuşturmaktan çekinmem.

Bazen kendi kendime, “yetersiz misin oğlum” diye sorduğum oluyor. Kendimi çok yeterli hissediyorum diyen kaç çaylak çıkar ki zaten? Saysan bir elin on parmağını geçmez belki de. Kemik yapısını incelemek için mezarlıktan gizlice kemik çaldım desem inanmazsın. Kadavra dersini neredeyse hiç kadavra görmeden geçen okullar var. Biz kadavra görmek için morga indik, sahipsiz cenazeleri gizlice yürüttük desem, güler geçersin şimdi. Gerçek bunlar hocam. Maalesef hepsi gerçek.

“B Planın var mı?” diye sormuştu Serpil Hoca. O zaman vardı bir planım aslında da, bir türlü cesaretimi toplayıp seninle konuşma fırsatı bulamamıştım. Hayallerini yıkmak istememiştim o dönemde. Hukuk ikinci sınıftan ayrılıp, Edebiyat Fakültesine kaydını yaptıran bi’arkadaşım vardı. Turgay. Okulu bitirdikten sonra İngiltere’de karşılaştırmalı edebiyat alanında yüksek lisans bursu kazanmıştı. Çeviri yapmayı düşünüyordu. Yüksek lisansı bitirir bitirmez yayınevleriyle çoktan kontak kurmuş, yeni kuşak İngiliz romancılardan birkaçının kitabını Türkçeye çevirmişti. Sevdiğin işi yapmak gibisi var mı? O ne büyük bahtiyarlıktır. Ne büyük keyif. Sürekli genç yaşamak dedikleri tazelik budur herhâlde. Sevdiğin işi yapmak, hormonları mutluluk moduna geçiren otomatik bir vites olmalı âdeta. Ben de Turgay gibi okulu bırakıp “Sivil Havacılık” alanına yönelmek istiyordum. Olmadı. Seni dinledim, doktor oldum. Mutsuzluk abidesi, pratisyen bir doktor.

Fesleğenin üzerinden masanın kenarına yaklaşan ışığa bakıp gülümsedim. Pencereden, Şefkatli’ye baktım. Unutulmak bazı insanların bazı beldelerin kaderidir. Hani ne yaparsan yap muhataplarının belleğinde iğne ucu kadarcık da olsa yer edinemezsin ya. Şefkatli de öyle. Bozkırın tam ortasında kalmış Şefkatli’nin kaderi, unutulmuş, tipik taşra yalnızlığına bürünmekten öteye geçemeyen yörelerimizden farksızdı. Ne bir sinema, ne tiyatro, ne bacası tüten fabrika. Burada hayat da zaman da siyah beyaz televizyon yayını gibi tek renkliydi. Sosyal yaşam sıfırın altında buz tutmuştu. Şehir meydanında “Villa Cafe” dışında gidilebilecek geniş bir mekân nerdeyse yoktu. Ara sıra şehrin tek caddesi “Cumhuriyet Caddesi”ne çıkıp volta atıyorduk. Topu topu on dakikada biten gezintide bizi tanıyan yöre halkıyla selâmlaşıyor, Merkez Camii’nin yanındaki çınar altında birer bardak çay içip eve dönüyorduk.

Ayak uçlarımı öpen ışığa bakıp gülümsedim. Düşünceler zihnimdeki denizde köpüren baloncuklar gibi uçuşurken, otağımı herkesten soyutladığım bir kaldera’nın ortasına kurmayı seviyordum. Sebep mi? “Bazı insanlar ses çıkarmadan konuşurlar” ve bazı duygular yalnızca sessizliğin lehçesinde anlaşılır da ondan. Kalkıp, Chopin “Nocturne”ü açtım. Bir ürperme hâli sarıp geçti, bir hüzün dalgasının soğuk alevi yaladı gövdemi. Ürperdim. Herkesin kendine yonttuğu dünyada, yalnızlığın bordosunda üşümeyen yürek yoktur bilirsin. Böyle zamanlarda fesleğenlere dokunuyorum. Keşfettiğim en iyi yarabandıdır fesleğen. Sonra konuşmak. Ürperince, ruh ikizimle konuşmak, ona sarılmak isteğim depreşiveriyor. Konuşmak ve sarılmak bilinen en eski ama en etkili yara sarma metodudur çünkü. Aslında görmesini bilene yalnızlığın iyi yanları da var tabiî. Bardağın dolu tarafından bakılınca, yalnızlığın insanı kendi aynasına yaklaştırdığı, kendi hakikatiyle yüzleştirdiği görülür. Yalnızlık derin bir yaradır. Derin yarayı da, derin insanların varlığı iyileştirebilir ancak. Söylesene, biz seninle doğru düzgün niçin konuşamadık baba? Birbirimizin yaralarına dokunmaktan niçin hep kaçtık? “Hakkımı helâl etmem bak” diyerek yaptığın duygu sömürüsüyle beni de annem gibi mezara gömdüğünün, hem de diri diri gömdüğünün ne zaman farkına varacaksın?

Şimdi her şeye yeniden başlamak, üstüme biçtiğin elbiseyi çıkarıp atmak için çok mu geç? Hayır! Düşündükçe karar vermekte zorlanmıyorum artık. Bu saatten sonra senin kararlarını umursamıyorum. Pişmanlık; hüzünlü bir şarkı gibi ruhumun yörüngesine kilitlenmiş, aynı nakaratı tekrarlayıp duruyor. “İstifa, istifa, istifa.”

Ansızın, hiç tereddüt etmeden kaleme uzanıp istifa dilekçemi yazıyorum. Gözlerim ışıl ışıl. Ruhum dingin. Cep telefonuma uzanıyorum. “Serpil Hoca’yla konuşmanın, B Planımı gecikmeli de olsa uygulamaya koymanın tam sırası” diyorum özgüvenle.

Gönderdiğin mektubu okumadan masaya bırakıyorum. Oturduğum koltuğu ve gövdemi iyice saran gün ışığına bakıp gülümsüyorum. Gülümsedikçe; kendimi kıştan çıkmış, odaları güneşle havalandırılan evler gibi hissediyor, ısınıyorum.

Fatih Yavuz Çiçek
Mavi Yeşil Dergisi Eylül-Ekim 2015 Sayı: 95

20 Kasım 2015 Cuma

Aşk Ve Katil


uzaklık avutur   
ve sessizlik başlar acıtmaya  

ihanet, ayrılığa borçlanmaktır   
bilinmez, kimden akar en çok kan orda

her aşk bir gün, kendi katilini bulur   
silah çeker biri, öteki ortak olur suça

mecalim yok yeni cinayetlere, körelmiş maharetim  
bir kurbanım var ki, öldüm ölesi bende yaşar  

şifrelerimi çözdüm, buydu son ustalığım 
gönlüm dehlizinde beni boş yere arar  

bütün yalanlarımı buruşturdu vicdanım  
benden eksilen hakikat, fazlaymış artık hayata   

tek mülküm kaderimdi, vedalaştım  
unutulur emanette zaten, ruhum da 

görgü tanıkları, posta güvercinleri, akbabalar  
aşk çekişen biri var olay yerinde, belki o aklar  

kundakladım gövdemi, enkazdan ibaretti o da  
parola sordu birbirine dağılmış parçalarım 
yüzüme sürmek için sakil gözler aradım   

iyice sürttüm çehremi toprağa,  
rengim atsın, aşınsın harflerim  
bir parem düşman olsun kırkına   

ücramla çarpıştım yetmedi
omuzbaşımla barıştım dinmedi  
kapattım sesimi, ışığımı söndürdüm  
yaktım, benden kalan ne varsa 

küllerimi bulduğum bu kuytu köşede
bu hava kabarcığı altında  

gördüm:  

beni uzaklık avutmuş   
sessizlik acıtmış seni

Akif Kurtuluş

17 Kasım 2015 Salı

Aramızda


Aramızda duruyor
dokundukça yırtılan zamanın kumaşı
eğreti attığımız şu gevşek düğüm
bizi bağlayıp sonra ayıran o uzak şehir
nasırlı ellerini ovuşturan sağır yazgı

Sargısı açılmış bir yarayı söylüyorum
ağrısı artan geçmişin sabırla sakladığını
hatıra dilenen belleği ikiye bölüyorum
tedirgin uzayan endişeli yolları.

Aramızda duruyor
korkunç uçurumun anlattığı masal
bir çocuğun öldüğü gün yüzlerde kalan
deliren bir apartman boşluğu yankısı
seninle benim aramda çırılçıplak duran

Onur Şahin/ Gamdan Kale, syf. 66

16 Kasım 2015 Pazartesi

İster aldan, ister aldanma...

"Yazarlar yalancıdır ne de olsa. Olmamışı, olmayacağı, olmuş, olacak gibi anlatırlar. Tedavi edilmemesi gereken bir çeşit mitomani."

Feryal Tilmaç/Lubya'nın Maskeleri

8 Kasım 2015 Pazar

Mathilda...


"Kötüyüm Mathilda,"* hiçbir sevinçle onarılmayacak kadar çok kötü.

Oyuncağı kırılmış çocuk gibi küskün 
ve buruk.

"Mutlu olmakla mutsuz olmak arasında bir yerde kaybolup gitmekten korkuyorum."

Kötüyüm. Ve ömrümün ömrüne ihtiyacı olduğunu aldığım her solukta biraz daha duyumsuyorum.

Gel, gövdemi içindeki denizin suyuna kat,  iyileştir beni Mathilda.

fy


*Kötüyüm Milena, bilmediğin kadar kötü...Onun için bağırıyorum ya!
Kafka Milena'ya Mektuplar, syf.222

4 Kasım 2015 Çarşamba

Gülten Akın'a rahmetle...


Park II

Her gölgede yaşlı bir kadın
önünde yürüyen adımları sayar
sayıları ezberine almaya
kucağına düşen sarı yaprağı
okşarken dağılır aklındakiler

bekler gözlerini yakalamak için
kim kim kim kim
konuşun benimle konuşun benimle

çocuklar bir de köpekler

Gülten Akın

3 Kasım 2015 Salı

Gölgedeki Bir Kadının Şansonu


Gelip de kopardığında laleleri o suskun kadın:
Kim kazanır?
Kim yitirir?
Kim gelir pencereye?
Kimdir, ilk söyleyen onun adını?


Bir erkektir, benim saçlarımı taşıyan.
Taşır, bir ölüyü elleriyle kucaklamışçasına.
Aşkı yaşadığım yıl nasıl taşıdıysa gökyüzü saçlarımı, öyle
taşır.

O kazanır.
O yitirmez.
O gelmez pencereye.
Kadının adını da söylemez.

O, benim gözlerime sahip olandır.
Büyük kapılar kapandığından bu yana sahiptir onlara.
Hepsini yüzük gibi parmağında taşır.
Hazzın ve değerli taşların parçaları gibi:
daha sonbaharda benim kardeşimdi;
oysa günlerle geceleri saymakta daha şimdiden.

O kazanır.
O yitirmez.
O, gelmez pencereye.
En son o söyler kadının adını.

O, benim söylediğime sahip olandır.
Kolunun altında taşır onu bir deste gibi.
Saatin en kötü zamanı gösterdiği gibi taşır.
Taşır fırlatıp atmaksızın eşikten eşiğe.

O kazanmaz.
O yitirir.
O, pencereye gelir.
İlk o söyler kadının adını.

O, lalerle birlikte koparılır.

Paul Celan 
Ellerin Zamanlarla Dolu, syf. 3
Çeviri: Ahmet Cemal

Eliz Edebiyat Dergisi-82.Sayı


"Ağrı Bilimine Giriş Dersleri-III" başlıklı şiirim Eliz Edebiyat Dergisinin 82.sayısında.

Keyifli okumalar...

fy


28 Ekim 2015 Çarşamba

Umur


"candan içre bir "kalp zamanı" ki mühürlenmiştir, evet
mühürlenmiştir cennet ve cehennemi umursamadan"

fy

İzabel/Öykü


Benim adım Mahmut. Konu komşu arasında “Cinli Mahmut” diyorlar, ama aldırmıyorum. Sorun yok. Gülüp geçiyorum ardımdan söylenen laflara. Komşuları dinlerseniz bende büyü varmış. Oturduğum küçük yalıyı cin tayfası istila etmiş aylardır. Periler beni esir almış, kendilerine köle yapmışlar, elimi avucumu yiyip içiyorlarmış. Bu gidişle delirmem, aklımı yitirmem yakınmış. Mahallede herkes yaklaşan sonumdan korkuyormuş. Tez vakitte nefesi kuvvetli bir hocaya gitmezsem, evim barkım yanıp küle dönecekmiş maazallah. Başıma gelenler hayra alamet değilmiş. Falanmış, filanmış. Yok efendim daha neler neler. Saymakla bitmez. Gerisini boş verin. Saymaya devam edersem mevzunun aslına gelemeyiz mahallede kaynayan bu dedikodu furyasını konuşmaktan.

Bakıyorum da meraklandınız. Hatta birazcık siz de korktunuz, ürperdiniz galiba. Hissettim. Nasıl mı? Korkunun müziği öyle bir müziktir ki içinizde çalmaya başladığında ruhunuzun havasını değiştiren notalar, topallayan zamanın atlarını şaha kaldırır, sizi, bilinçaltında gömülü bir fobinin pençesine götürüp teslim etmekten zevk alırlar çünkü. Korkmayın efendim korkmayın. Rahat olun. Ben gayet normal, sağlıklı bir insanım. Azıcık felsefe yaptım o kadar. Evet, itiraf etmeliyim başlangıçta sizden hiçbir farkım yoktu. Yalan değil, korkmuştum vallahi. Endişelenmiştim. Sonra alıştım. Doğrudur. Peri padişahının kızı aylardır evimde misafir olarak kalıyordu ve ben onunla aynı mekânı paylaşmaktan çok mutluydum. Bitmesini hiç istemediğim bir masalın içinde yüzüyordum âdeta. Durun efendim. Komşular gibi yüzünüzü asmayın hemen. Müsaade buyurun. Sabırlı olursanız her şeyi tâ en başından itibaren öğreneceksiniz zaten.

Bekârım. Çalışmıyorum. Ailemden miras kalan dükkânların kirasıyla geçiniyorum. Zihinsel melekelerim yerinde. Aklım her şeye eriyor çok şükür. Sadece biraz safım. Bu yaşımda çocuk ruhluyum. Saflığım ondan. Huyum bu. Gerçek şu ki iyiyi de, kötüyü de bilirim. Yerine göre herkes kadar deliyim, herkes kadar akıllı. Üstelik hayatı kurnaz bir sürüngen gibi yaşamaktansa gözü açılmadık masûm bir kedi olarak sürdürmeye de kararlıyım. 

Çocukken büyükannem bahçedeki kerevete oturur, ay ışığına bakarak masallar anlatırdı. Bıkmadan dinlerdim onu. Düşler kurar, seslenirdim ay ışığına: “Ay dede, ay dede! Peri kızlarının en güzelini gönder bana.” Âh! Büyümek nedir bilmezdim. Benim düşlerim şapkasından tavşan yerine ateş böceği çıkaran sihirbazın gösterisine benzerdi. Uçuktu. Zaman günlerin terkisinde akıp geçerken, çocukluk bu ya, ben, ay ışığını gecenin doğurduğu peri kızlarının tılsımı sanıyordum hâlâ.

Düşlerime tutkuyla bağlanmamın sebebi onlardır. Bu yüzdendir benim peri kızlarını sevişim. Onlara özlemim. Sahi, özlemi ve tutkuyu canlı tutan, besleyen yakıt nedir bilir misiniz? Yokluktur. Olanaksızlıktır. Arzulanan hakikatin içinde gördüğümüz seraptır. Bu bir yanılsama değil, yokluğun ortaya çıkardığı susuzluğu kovalamaktır. Düşlerinize inanmalısınız. Gerçeğin kilidini çevirecek anahtar düşlerdedir, siz yeter ki onlara inanın. İnanmaktan asla vazgeçmeyin. Ben bunu bilir, bunu söylerim.

Her neyse işte. Yine felsefeye daldık, asıl meseleyi unuttuk. Felsefeyi geçelim şimdi. Doğrudur. Evimde bir peri kızıyla yaşıyordum. Altı ay olacaktı neredeyse. Ondan hiçbir şikâyetim yoktu. Onunla aynı çatı altında yemekten, içmekten, uyumaktan, konuşmaktan mutluydum. Eve geldiğinden birkaç gün sonra hayatımı düzene sokmuştu. Pasaklının tekiydim ben. Dağınık. Darmadağınık bir pasaklı hem de. Yemek, ev işleri, temizlik, çamaşır, ütüden anlamam. Gündelik kullandığım giysilerimi bile ertesi gün nereye, hangi dolaba koyduğumu bulmakta güçlük çekerim. Arada bir çağırdığım gündelikçi kadın olmasaydı evin içinde kendimi bile kaybedebilirdim. Pes. Bu kadar da olmaz yani diyeceksiniz. Oluyordu işte. İzabel ile tanışıncaya değin böyle sürüyordu hayat.

Uzatmayım. Her şey; iyice eprimiş, lime lime dökülen perdeleri, eskiciden aldığım perdelerle değiştirmek fikriyle başladı. Fiyatını ucuz bulunca taksitle almıştım perdeleri. Yıkansın, temizlensin diye gündelikçi kadına tembih etmiştim. Perdeler yıkandı, camlara asıldı pırıl pırıl. Güzel de olmuştu. Yakışmıştı pencerelere. Bir sabah gündelikçi kadın metal bir süs kelebeği tutuşturdu elime. Perdeleri kuru temizlemeciye göndermeden evvel kontrol ederken bulmuş kelebeği. Evirip çevirdim. Değersiz göründü gözüme. Atacaktım. Antikacı bir arkadaşım var.  Ona göstereyim düşüncesi ağır basınca vazgeçtim. Karşıya geçerken uğradım sonra. Ne var ne yok faslını geçince kelebeği gösterdim. Aldı. İnceledi. Işığa tuttu. Nerden bulduğumu sordu. Anlattım perde hikâyesini. “Metali kaplama gibi duruyor,” dedi. “Altında başka bir şey var sanki ve o şey her neyse üstteki metalle sırlanmış” diye sürdürdü konuşmasını. Hani arabaların camlarına çekilen koyu cam kılıfları olur ya. Öyle bir işlem yapılmış kelebeğe. Temizleyip, parlatmasını istedim. “Bir saat sonra uğra, hallederiz” dedi.

Kelebeği akşama doğru aldım. Kaplamayı alttaki metala zarar vermeden özel bir kimyasal karışımla erittiğini söyledi antikacı. Kelebek gümüşten yapılmış. Baktım. Işıl ışıl parlıyordu. Eve geldim. Bir öpücük kondurup sofadaki perdeye taktım kelebeği. Oturup fındık, fıstık atıştırdım televizyonun karşısında. Ender geldi. Mahalleden yakın arkadaşım. Çiğdem çitleyerek maç özetlerini izledik Brezilya liginden. Ender’in tatlı krizi tuttu. Mutfakta etrafa döke saça puding yaptı üşenmeden. Geç olmuştu. Ortalık darmadağınıktı yine. Ender gitti. Vurup kafayı yattım ben de.

Sabah geç kalktım. Mutfağa indim. Anaaa! Ne görsem beğenirsiniz? Dün geceki dağınıklıktan eser yoktu. Her yer temizlenmiş, silinip süprülmüş, derlenip toplanmıştı. Odaları dolandım, salona, üst kata göz gezdirdim. Evde benden başka kimse yoktu. Rüya mı görüyorum dedim kendime kendime. Ev bir gecede bayağı bi’değişmişti. Şaşırmış, meraklanmıştım elbette, ama Ender arayınca olanları unuttum. Kahveye takıldık gün boyunca. Ertesi gün ve onu takip eden diğer günlerde evdeki gariplik sürünce bir şeyler olduğunu anladım. Akşamları Ender’le dağıttığımız evi sabah toparlanmış buluyordum. Bir gece uyumadım. Uyumuş numarası yaptım. Gece yarısına doğru kalkıp bir av köpeği gibi sessizce merdivenlerden sofaya indim. İzabel oradaydı. Pencereden yıldızlara bakıyordu. Tuttum kolundan. Kim olduğunu, eve nasıl girdiğini sordum. Babasıyla anlaşamayan kötü cinlerin yaptığı büyüden sonra gövdesinin gümüş bir kelebeğe dönüştüğünü, kelebeğin üzerinin sırlandığını, büyünün dünyevî ömürlü bir insanoğlunun gümüş kafese dudaklarıyla dokunması hâlinde bozulacak şekilde düzenlendiğini anlattı bir bir. Tıpkı büyükannemi dinler gibi dinledim İzabel’i. “Madem büyü bozuldu niçin gitmedin” dedim. “Büyü çift kat yapılmış” diye yanıtladı. “Birinci büyüyü kim bozarsa onun kölesi olarak yaşamımı sürdürmem gövdemdeki ikinci büyüydü. Beni azat etmezsen gündüz kelebek, gece peri kızı şekline bürünmeye mecburum. Başka türlü senin evinden uçup gidemem.”

Böyle başladı İzabel ile ilişkimiz. Birkaç ay kimseye bahsetmedim. Sadece Ender’e şakayla karışık söylemiştim kahvede. Evin temizliği, buzdolabındaki yemekler, jilet gibi ütülü gömlekler, derli toplu görüntüm Ender’i meraklandırmıştı. Israrlı sorularını: “Evde üç aydır bir peri kızı yaşıyor oğlum” diyerek geçirmiştim. Demez olaydım. Ender yememiş içmemiş, mahallede önüne gelene benim eve perilerin, cinlerin yerleştiği haberini yaymış. Dedikodular alıp başını gidince Ender’le arkadaşlığımı sonlandırdım tabiî. Komşularla görüşmeyi kestim. Eve kapanmıştım iyice. Çok zorunlu olmadıkça çıkmıyordum dış dünyaya. Düşlerim gerçekleşmişti nihayet. İzabel’le sabahlara kadar geçirdiğim vakitlerden mutluydum. Onu dinlemekten, onunla konuşmaktan huzur duyuyordum. Ne mi anlatıyordu? Detaylara girmeyim şimdi. Siz, sır saklamak nedir bilir misiniz? Ben biliyorum artık. Bırakın da onlar bende kalsın olur mu?

Buraya getirilmeden önce azat ettim İzabel’i. Direndim kapıya dayananlara. Başka seçeneğim kalmayınca çaresiz, azat ettim o’nu. Süzülüp gitti çamların arasından. El salladı uzun uzun. Sonra ay ışığına karışarak kayboldu. Bakmayın öyle tuhaf tuhaf. Anlattıklarım düş değil, hepsi gerçek. Yeminle söylüyorum gerçek. Hakkımdaki yakıştırmaların tamamı Ender’in, mahalle halkının uydurması. Ben deli değilim. Yoksa bana inanmıyor musunuz doktor bey?

Doktor gülümsedi. “Yoruldunuz, şimdilik bu kadar yeterli” dedikten sonra ekledi: “Burada yapılması gereken tetkikleriniz bitince tekrar görüşürüz olur mu?”

Zile bastı. Mahmut iki görevlinin denetiminde koğuşuna götürülmek üzere dışarı çıkarıldı. “Ben deli değilim” diye tekrarlıyordu yürürken. “Ben deli değilim!”

Doktor ise bir yandan hasta dosyasını düzenliyor, diğer yandan: “Periymiş, kelebekmiş, adı da İzabel’miş, ne hikâye ama” diye mırıldanıyordu kendi kendine. Dosyayı tamamlayınca “Hasta Muayene Forum Kâğıdı”nda hastalık öyküsünün yazıldığı “Tanı” alanına “Şizofreni” yazdı kısaca. Sonra dosyayı kapattı. Sessizce çıkıp gitti odasından.

Fatih Yavuz Çiçek
Mühür Edebiyat Dergisi, Temmuz 2015, Sayı:59


21 Ekim 2015 Çarşamba

Mümkün olabilirin ötesinde...


Herkes başkasının gök'yüzünde ararken yitik zaman şehrini, kendini, inceliğin kırılgan varlığını inkâr etmeyi alışkanlık hâline getirmiş bir yaranın sırrında çarmıha geriliyoruz.

Kuşku, gıcırdayan bir kapı gibi zihnimin çeperini tırmalıyor. Olabilirin, mümkün olabilirin ötesinde, kaburgama ve iliklerime kadar sıkıştırılmış bir dünyaya el yordamıyla kurulmuş akreple yelkovan gibi hergün aynı kaosu emerek ışığın büyüsünü tüketiyorum.

Yazık!  

Kabuk olamıyorum, derdimi sevdiremiyorum hiçbir yaraya.

Yazık, hem sana, hem bana yazık!

fy

Eks'per


tırtılını arayan tütün yaprağıydım
olağan bir çiçeklenmenin ikincil yüzünde
unutulmuş

arı sabrıyla çatlayan tohumdum, eşeysiz nâr
rüzgârın ve otların kibrinden
saf ipeğimle korundum

dumanı acı sur dağın zirvesinden sana kar ateşi
tenimden uzak denizleri getirdim
tacımı kırıp,
aynamın ötesini yalnız sana gösterdim

gövdemin sırrını bıraktığım coğrafyada
şimdi eks’perimi bekliyorum

ses yok!

kimliğim bir kıvılcımlık saman alevi gibi
tekil

d e ğ e r s i z i m

Fatih Yavuz Çiçek