Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

28 Haziran 2017 Çarşamba

Zamana Dokunmak


“Anı yaşayın, çocuklar. Hayatlarınızı olağan dışı kılın.”  (Ölü Ozanlar Derneği 1989)

Gözlerimizi aralayıp da bizi kalabalıklardan soyutlayan perdelerimizi kaldırdığımızda, ardına saklanacak yeni örtüler buluyoruz kendimize. Bir sokağa, bir parka yahut bir sınıfa adım attığımızda altına sığınacağımız banklar, masalar, sıralar arıyoruz. Hepimizin her gün özenle parlattığı, yüzeylerine toz kondurmadığı maskeleri var. Bütün tozu sahte yüzlerimiz elverdiğince ciğerlerimize çekiyor, gerçekleri içimize sıkı sıkı bastırıyoruz. Günlük yaşamın kırılmak bilmez monotonluğunda bizimle birlikte gizlenen duygularımız var. Nereden mi biliyorum? Çünkü benim de, sizlerin olduğu gibi, söylenmemiş sözlerim var; asla söylemeyecek olduklarım ve söylemek için doğru zamanı beklediklerim. Sesim yalnızca filtrelenmiş gerçeklere hayat veriyor. Kıyafetlerim ütülü, seyirciler için seçtiğim ifadelerim hatalardan arınmış, dudaklarım yer çekimine düz bir çizgide direniyor. Beni neyin mutlu edeceğini düşünmeden önce başkalarının ne düşüneceğini sorguluyorum defalarca. Sizlerde de kendimdeki bu yoksunluğun, gizlenmişliğin emarelerini görüyorum. Peki ya maskelerim, maskelerimiz, gerçekten kalktığında kimim ben, kimiz biz? Bizi biz yapan hislerimizi, insanlığın şiddetten ve sahtelikten uzak saf anlamını unuttuk mu?

Size ve maskelerimden birinin hâlâ konakladığı yüzüme bir ayna tutuyorum. Gözlerinize bakıyorum çünkü biliyorum ki her şey o parlak kürelerde gizli. Yaşam ile ölüm oradan yansıyan ışıkta ayırılıyor, duygular orada, irislerinizin hemen ardına zincirlenmiş, dışa vurulmak için çığlık atıyor. Kendi gözlerimde bastırılmış düşünceler görüyorum. Eğer kelimelerimin düğümünü çözsem ruhumun senfonisini duyacağım. Zincirlerimizden kurtulduğumuzda dünya kocaman bir konser sahnesine dönüşecek, biliyorum. Yalnızca benim kulaklarımda yankılanan kendi senfonimi sizler için çalıyorum bu sebeple.

Senfonimin duyulmayı arzulayan belli belirsiz melodisi hayatın akışında yitip gidiyor sonunda. Zaman, nihayetinde bütün ölümlü ruhları yutuyor. Öyleyse neden yaşarken de ona dokunamıyoruz? Oluşturduğu nehrin sonsuz akışına kapılıp ilerlemek yerine yüreğine uzanıp oraya parmak izlerimizi bırakamıyoruz? Ben, birçoğumuz gibi, hatırlanmak istiyorum. Dünyanın rengârenk yüzeyine ismimi kazıyamayacaksam, çağları kapatan bir isim olamayacaksam bile ölümümün kendi hikâyemdeki bir noktadan ibaret olmasını istemiyorum. Parlak kürelerim sönüp göğüs kafesim ölü ciğerlerime mezar olduğunda bile varlığımın bir parçasının zamana tutunmasını istiyorum. Çünkü zaman, canlı ya da cansız her şeyin yüzeyini, tıpkı suyun yaptığı gibi, aşındırırken kendimizi hatırlanabilir kılmak için tek atımlık kurşunumuz var. Kaygılarımızın, maskelerimizin arasında bu gerçeği hızlıca kaybediyoruz: En iyi ihtimallerle bile, yaşamakta olduğumuz an ikinci bir defa önümüze sürülmeyecek. Çocukluğumuz, gençliğimiz, başkalarını düşünerek almaktan vazgeçtiğimiz kararlarımız geri dönmeyecek. Biz bugünde yaşıyoruz ama kendimizi baskıladığımız her günün sonunda o “bugün”ü yitiriyoruz. Gerisi belli: Kaçırılacak yeni bir “bugün”, solup gitmeye yüz tutmuş fırsatlar, değeri bilinmemiş yüzlerce başka an.

Neyi bekliyoruz? Kimse yüzümüzdeki maskeleri ve yataklarımızın altında sakladığımız onlarcasını bizim için kırmayacak. Küçük bir çocukken yatağımın altında saklandığından korktuğum canavarların o maskelerim olduğunu benim için söylemeyecek kimse. Her birimiz maskelerimizi, yaşadığımız toplumun, içerisinde doğduğumuz ailenin ve belki de kendi seçimimiz olan arkadaşlarımızın beklentileriyle şekillendirdik. Dışlanma ve küçük görülme korkularıyla dışlarını boyadık ama en nihayetinde hepsini kendi ellerimizle yaptık: Bizim suçlu el işçiliklerimiz ama gerçek bizi asla tanımlamayan imzalarımız… Ben artık bir başkasının beklentileriyle yoğurulmuş geleceği yaşamak değil, içinde bulunduğum anı yaşamak istiyorum. Bir yerlerde saklanmaktansa bir masanın üzerine tırmanıp yaşadığımı haykırmayı arzuluyorum. Ardına saklandığım porselen yüzlerimi parçalayıp dudaklarımdan dökülememiş bütün sözleri kafeslerinden teker teker çıkarmam, ciğerlerimdeki tozu atmam gerekli. Gerçek beni önünüze serip sizleri tanımalıyım, bu sefer yüz yüze değil, ruh ruha. Bırakın kırışık kalsın kıyafetleriniz, bırakın canlılığın sağlıklı kırmızısıyla dolsun yüzleriniz ve dudaklarınızın kenarları ne tebessümlere ne de tarifsiz hüzünlere dirensin.

Ruhlarımızdan oluşmuş bir orkestrayı dinleyelim düşüncelerimiz tanışırken.

Selen Özkan

Kaynakça Haft, Steven (Yapımcı), Schulman, Tom. (Senarist) ve Weir, Peter. (Yönetmen). (1989). Ölü Ozanlar Derneği [Film]. ABD: Touchstone Pictures.


24 Haziran 2017 Cumartesi

Delirium Nöbetleri


1-Kendimi hazırdan tüketen karınca gibi hissediyorum. Çalışkanım, tutumluyum, azla yetinmesini biliyorum ama şimdi itiraf zamanı. Yalan değil. Ağustos Böceğine imreniyorum.

2-Herkes başkasının gök’yüzünde arıyor yitik zaman şehrini.

3-Giden gitmiştir gitmesine de gideni kim gül gibi saklar? Kim uzak tutar içindeki recm ateşinden? (Vefa, tabii ki vefa, her dem en koyusundan.)

4-Bir dargın bir barışık. Tekrara düşmekten korkmuyoruz. Kar, yağmur, sıcak ne gam! Mart kedileri gibiyiz çatılara tırmandıkça.

5-Omurgası kırılmış bir yüzyılın ortasından yürüdüm. Roma’nın, Konstantiniyye’nin fethi gerçekti. Sana yara bandı gibi sarıldığım, bana büyülü rüzgârlar bağışladığın da gerçek.

6-Bilmiyorsun; karanlık mahzene kilitlenip bir küpün içinde yıllarca bekleyen şarabın sabrını.  Üzüm nasıl gözyaşı döker teveğinden koparılınca, bilmiyorsun.

7-Sarhoş muyum ayık mı? İpini kırmış uçurtmayım. Düşersem, badem ağacına dönüşür gizli gizli büyürüm engin toprağında.

8-Bir sesinin buğusuyla kucaklayan insanlar vardır bir de sessizliğin cevheriyle sarılanlar. Sessizliği tercih ediyorum. Mânânın derinliğini.   Ey benim en güzel, en acı yenilgim. Seni nar rengini giyinmiş şafağın gölgesinde kucaklıyorum.

9-Muazzam ve muazzez ruh okyanusunda küçük bir damlayım. Düşüncelerim sonsuz gerçekliğin dalgalarına dokunuyor. Şarklıyım. Eflatunlar giymişim. Durup kalbimi yokluyorum. İçimin eyvanındasın. Âh! Zihnimi geceler sıcak tutuyor, gövdemi içinden nehirler geçen şehirler.

10-Gevrek bir ağaç dalı nasılsa öyleyim. İnce, naif ve kırılgan, adını kumların üstüne yazıyorum. Yüreğimin dili coşkuyla titriyor. Kum sonsuz. Düş sınırsız. Parmaklarım ölümlü. Anımsa. Özlemek kumdur demiştim. Kum saklı cennettir geçmişe dokunduğumuz sürece…

11-Kehaneti bıraktım. Artık geleceği görmüyorum. Geçmiş acı ve tatlısıyla orada duruyor. Sahip olduğum tek şey nefes aldığım ânın büyüsü. Carpe, carpe, carpe diem!

12-En zengin, en cömert hâllerin aklımda. Şeker dikeni gibi boy veriyorsun içimin Z Bölgesinde.

13-Hayatın gazozuna anason karıştırıp onu serseme çevirmeyi öyle çok isterdim ki! Serseme dönmüş bir hayat, çakırkeyf olmuş bir hayatın içinden koşarak geçmek. Bazen uçmak, dağlara doğru bağırmak, bazen kuş gibi deli devre şakımak.  Evet, delice şakımak. Fena olmazdı. Eğlenceli, hatta çılgınca olurdu. “Hayat sevilince sevince güzel” denir bir şarkıda. Yanlış! Hayat delirince dellendikçe güzel.

14-Kimin yüreğine girmek istesem anahtarsız kapılar. Bazı kapılar yalnızca içerden açılırdı. Unutmuşum. Ya evde yoksan?

15-Günlerin uzunluğu canımı yakıyor. Duvarların arasına hapsolmak sabrımın çeperini yaralıyor. Bekledikçe zaman kavramını, zamana dokunma arzumu yitiriyorum. Belleğimde yanıp küle dönüşen ormandan kurtardığım zeytin ağaçlarını gülüşünün coğrafyasına miras bıraktım. Elimden ormana üzülmekten başka bir şey gelmiyor. Benden uzaklaşan her şeyin gerçekte bana ne kadar yakın durduğunu keşfettiğimden ândan beri –ne tuhaf- şizofreninin sıcaklığına teslim ettim ruhumu.

16-Bütün varlığım işgâl altında. Bütün kalelerim zaptedilmiş. Mut şehrine çıkış kapalı. Bir bakış, insancıl bir gülümsemenin tozudur belki de aradığım anahtar ve biliyorum sadakat ülkesinden, gök’yüzünden gelecek beklediğim özgürlüğün müjdesi o bergüzar.

17-Elbet birgün zamanın alevi söner. Olan biten her şeyi sessizlik kuşatır. Gümüş nehirler akar insanlığın özüne ve dünyanın hüneri biter. Aşk kalır geriye. Aşk bakidir. Albahardır. Aşk gümüş suların gizine akar.

18-Yokluğu kusurlarımdan bildim varlığı kenz-i mahfiden. Hiçbir hayalim yok desem de nihayetinde âdemoğlusun, duramıyor, bağlanıyorsun işte. Bağlanıyorsun; yaşamak, sonsuza değin kuş gibi yaşamak tutkusuna.

19-Doğdum, yaşadım, ölüyorum. Hiçbir şey anlamadım hiçbir şey. İyileşmeyen, nasırlı bir yara gibi ağrıyan şu koskoca dünyadan.

20-Köprücük kemiğindeki çukura gömülmek istiyorum.

fy


3 Haziran 2017 Cumartesi

Uyu uyu uyan yarim...


"Düşler kapısı, ardına kadar açık,
Kuş sütü havuzunda mısın şimdi?
Seni, morların en güzeli çağırıyor
Çıkacaksan anadan doğma çık"

Mustafa Necati Karaer

Düşler kapısı, ardına kadar açık...


"Yalnızlığı emziriyor parmak uçların
Parmak uçların ne iyi"

Mustafa Necati Karaer