Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

27 Aralık 2016 Salı

Kar


Kar uykulu bir çocuk edasıyla
Doldururken yolları, bahçeleri
Kenarda yalnız bir çam ağacı
Fısıldar bana bir şeyleri:
Hangi kralın baki kalmış ki tacı
Geçer bu bungunluk günleri
Geleceğe hazırla sen,
Hep iyi şeyleri

Arif AY
Hece Dergisi, Mart 2007, Sayı: 123

26 Aralık 2016 Pazartesi

Mor


"Bir ya da birkaç çocukları olmuş olsaydı, belki daha heyecanlı olurdu hayatları ama olmamıştı ve çok üstüne gitmemişti Adem. Çocuğunun kendininkine benzeyen bir kaderi olmayacağı nerden belliydi? Onun gerçekleşmemiş hayallerinin aynısını yaşamayacağını, şu ya da bu biçimde  hezimete uğramayacağını kim garanti edebilirdi? Olsaydı kollamaya, adam etmeye çalışırdı o çocuğu elbette. Hadi, buna gücü yetti diyelim? Şu memlekette yaşanan bin türlü çarpıklıktan, uğursuzluktan koruyabilecek miydi onu bakalım! İtilip kakılmaktan, horlanmaktan, işsiz kalmaktan ya da köpek gibi çalıştırılmaktan, soyulmaktan, uyuşturucudan, ibnelikten, daha neler nelerden kurtarabilecek miydi?

Görmüş geçirmiş biri olarak, sevgisinin evladını hiçbir biçimde aşağılanmaktan uzak tutmaya yetmeyeceğini biliyordu. Trafikte, gözaltında, savaşta, iş kazasında ya da bir bombalama eyleminde ölmeyeceğini, daha kötüsü  bir gün birdenbire ortadan kaybolmayacağını varsaysa bile, düzenin, düzensizlik  ve haksızlık üzerine oturtulmuş karmaşasının onu kim bilir ne biçim biri haline getireceğini az çok biliyordu. Bu durumda  topluma yeni bir kurban  ya da kurbanlar sunmaya gerek var mıydı?

İnci Aral, Mor, syf 245-246 

15 Aralık 2016 Perşembe

Hırkası Pembe Pamuk Şekeri Derviş


Yemin ederim ki gerçek bir sevgi mülke malik olmayı düşlemez
Hayır, kurmak istemez bir krallık taşları insan uzvundan olan
Yemin ederim ki safi bir sevgi arınmıştır beşeriyetten.

Gökkuşağı kimin olabilir ki
Ya da kim sahiplenebilir bulutları
Hayır hiçbirinizin değil, hayır kimsenin
Kimse açtıramaz Bedi'nin çiçeklerini
Hayır, olamaz kimsenin hakiki bir güzellik.

İçinde fahişe geçen derviş öyküleri
Nakışları zühdden olan öykülerden güzel olabilir
Bir beden, beyaz, bakir, zahid ve sofu
Evet, bir fahişe daha meryemdir bakirse eğer ruhu.

Hırkası pembe olamaz mı bir dervişin
Ya da dilinde en edepsiz şakalar
Hayır hiçbirinizin değil, hayır kimsenin
Kimse sahiplenemez veli'nin sıfatlarını
Hayır, olmaz kimse sahib-i edebin.

Güzelsin, koyduğu kadar rahman içine
Güzelsin, tırnak boyunda kaplumbağalar büyüttüğün için
Güzelsin, inci toplar gibi topladığından onları.

Güzelsin, zikredelim 26 defa
Haydi ya cemal çekelim 26 defa
Güzelsin, güzelsin
Ve tam 26 defa.

Zeynep Merdan
Ayna İnsan, 2016, Sayı: 18

14 Aralık 2016 Çarşamba

Tıpkısının aynısı düşünceler...


"Televizyonda bir şairin evini görmüştü. Adam bütün eşyalarını atmış, bir kilim, bir koltuk bırakmıştı koskoca salonunda. Masa, sehpa, kitaplık hiçbir şey! Birkaç kitabıyla, telefonu yerde duruyordu. Perde bile yoktu penceresinde. Bu kadarı da olmazdı tabii ama gene de imrenmişti Revan. O ne ferahlık, ne özgürlüktü öyle."

İnci Aral/ Mor, syf.51.

12 Aralık 2016 Pazartesi

Vaktidir



susmanın sesi yitti
şimdi konuşma vakti
dilinden kalan son sözcüklerle
içindeki çığlığın geniş göğünde
uçurma vakti
kafese kapatılmış güvercinleri


kökü sökülmeden önce son defa
sarılmanın vakti zeytin ağaçlarına
hâlâ adımlayacak bir karış toprak
kaldıysa ayağının ucunda
vaktidir yürümenin zulmün kör noktasına


çıkarıp şişesinden öfke cinini
salmanın vakti hiç duraksamadan
ana rahminde cenine kılıç saplayan
öldürmeden önce eziyet etmenin

sevabına inanan
meczupların üstüne


sularımı sattılar, ovalarımı
madenlerimi, onurumu, yarınlarımı
dağdan yuvarlanan ağır kayalar gibi
çöktüler soluğumun üstüne
ezdiler gün gülüşlü çocuklarımı


hangi çağı ezberlesem gül değil
sümbül değil diken soframın süsü
etimi boydan boya yürüyen
bu yara, yara değil kara dilli kangren


değil bahar rüzgârı, karayeldir yüzümüzde gezinen
rahmet değil, kan yağmurudur gelen
ama hâlâ sıcak, avucumdaki toprak
kuyuların dibinde yosun kokusu, şarkıları kurbağaların
taze otlarla yeşeren hayat 


vaktidir şimdi tam vakti umuda su vermenin
uğultulu gökler gibi gümbürtüyle, sevgiyle
bilinir, durmaz kınında, karanlıkta da akar su
bulur mutlak, denize kavuşmanın yolunu


Ayten Mutlu
Akköy Dergisi 2014, Sayı: 82

8 Aralık 2016 Perşembe

Madam Sommerville'in Günlüğü


26 Kasım

Dağa akşam olmadan vardım. Dağ karlara gömülmüştü. Ben kayak takımlarımı çıkarmak için acele ederken  kocam engel oldu. Yarına bırak! Bu akşam otelin barında vakit geçiririz, gece yarısı tehlikeye gerek yok dedi. Boyun eğdim ama içimde bir isyan duygusu kabardı. Kaymanın benim için akşamı sabahı yok. Bu güzelim beyaz pamuk görüntüsünün içerisine kendimi atmak, o meyilli yokuşlarda oradan oraya uçmak ne hoş olurdu. Bardayken bütün gece acaba buraya kocam olmadan gelsem daha iyi olmaz mıydı diye düşündüm. Kendi başıma eğlenirdim. Belki de bu düşünceler asabımı bozdu. Öyle ki gece kocamla sevişmek istemedim. O da zaten pek ısrarlı değildi. Acaba aramızda kara kediler mi gezinmeye başlayacak? Bu dağ bizi ayıran bir engel gibi aramıza mı dikilecek?

Yaşadıklarımız ne kadar pamuk ipliğine bağlı. Sadece akşam kayak kaymanızı istemedi diye birden kocanızdan soğuyabiliyorsunuz. Belki de yalnızlık arzuluyorum, belki de kendime başka birini bulmalıyım. Bu günlüğüme içimden gelenleri hiç saklamadan kaydetmeyi, yazmayı kendime söz verdiğim için; bu aykırı, bu korkutucu düşünceleri de buraya geçiriyorum. Hafif içim de titremiyor değil ama gene de kendi rotama sadık olmalıyım, onun için hiç korkmadan yazıyorum.

Arzuluyorum. Bu karlar altında herhangi birisiyle sevişmek, sevişirken erimek istiyorum.

Nami Başer/Evsizlik Defterleri, syf.93

4 Aralık 2016 Pazar

Evsizlik Defterleri



                                                               [6]

Her 
Sevişmemizde seninle
Dünya kendini eksiltiyor
İçimizden bir yerlere
Halatlar kırık kürekler düşüyor
Ne kadar kalıntısı varsa depremlerin
Yer aynasında
O kadar sürüyor o an ardarda

Teslim oluşumuz

Kan kemik ve kekik kokan

Et oluşumuz

                                                                [12]

Ölüm kokan bir adaktı
Kekik tadında
Yeni doğmuş çocukların ağlayışlarında
Vardı belki onu andıran taze kan
O taze
Dünya

Ne söz var daha ağızda
Ne hece

Gitti gideli dünya 
Kayarak o adaktan o törenden
O tutuk semizotları kaplı gevrek yerden

Biz de tarih olduk
İlk sustuğu anlar bulutun
Bir geyik, bir vazo, bir de üç beş kuru çiçek
Zaman değirmenini bundan böyle
Tek başlarına yürütecek

Bir tarih miydi tarih miydi Fi
Sesini başlatan bir çalgıdan geliyordu
Ey örtülü damlası
Zalim zamanın ve gözü görmez aşkın diyordu
Hep o anlam peşinde bir uzun şarkı çadırlardan
Ormana yayılıyordu

Kim çalıyordu kör çakallar
Ak çöllerde uyurken uyanıyorlardı öyle
Uzun günler 
Çadırda sineklerle boğuşurken şiir kokuyordu
harfler birden
Anlamlarından soyunmuş soyulmuş meyveler gibi
sözler
Bana veriliyordu

Evet ben değilim sen
Ama ne zaman sen ben değilsen
İşte o zaman bir küçük an sonsuzluğa uzanıyor
Avuçlarımdan
Ben sadece sen oluyorum
Ne zaman ben sen değilsem
Sen
İşte o zaman
Epeyce ben oluyorsun

Zaman avuçlarımda tüyleniyor
Dil kanıyor ağzımda
Dilim kanıyor
Senin de benim de

                                                                [4]

Biliyorum bilmiyormuş gibi ne zaman
Sen ben değilsen
İşte tam o zaman
Yakamozlar bildiriyorlar bana bilmiyormuş gibi
Ben sadece senim
Ne zaman ben sen değilsem

İşte o zaman

Yakamozlara ben bildiriyorum hiç bilmeden
Sen epeyce bensin

                                                                [8]

Yıldız kuzeyi gösteriyor
Gece beni
Ay seni
Durmamacasına iskeleleri sürüklüyorlar
Kırık kürekleri
Kara kirli kuşakları
Kurşun parlıyor
Rengini değiştirmiş
Evet doğrudur
Beyaz ve umutsuz bir aşkla seviyorum seni
Yani beyaz ve kirli
Anlamı epey az pis ve çelişkili
Yine de bir yoruma sığsın istiyorum
Bu yakamozlar yumağı
Bir bir dokunsun
Bir sona ersin
İstersen bir gece seninle
Yakamozlar yanarken üzerimizde
Çırılçıplak mutsuz beyaz
Küreksiz boğuşalım
Yıldız kuzeye doğru toz olsun
Toz duman olsun damaklarımız
Bu taşıyamadığımız aşkımızı
Denize kusalım
Evet doğrudur
Kırılmış bir kürek gibi seviyorum seni
Yakamozlara yapışık yıllarca
Avuçlarımızda
Hep sevişemediğimiz gibi
Bir yıldız kuzeyi gösterirken

Nami Başer
Evsizlik Defterleri I-II/V Periferi Kitap 2008

1 Kasım 2016 Salı

Ormanların Gümbürtüsünden


Bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden,
Bir yüzük bükerek hoşçakal sözcüğünden.

Bir yüzük yaptım belli belirsiz,
Eski bir gramafon sesinden.

Bir yüzük serçe parmağın için,
Bulutsuz bir gecede kayan yıldız izinden.

Bir yüzük yaptım terli bir yüzük,
Avucumdan geçen ince hayat çizgisinden.

Yanmasını bilen bakır bir yüzük,
Evime akım taşıyan elektrik telinden.

Bir yüzük yaptım, bir yüzük ki;
Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden.
.
.
.
Metin ALTIOK,
Bir Acıya Kiracı,
Kırmızı Kedi Yayınları, s. 109.

21 Ekim 2016 Cuma

Zamanın Suç Ortağı


“Kırılan hangi kanadımız
Bir sıçrayışta artık dimdik duramıyoruz”

Philippe Tancelin/Adımlar

“Dışarı kar içerisi dar” derdi babam. Kışın ruhunu bu kısacık deyimle anlatırdı. Evden dışarı çıktığımda rahmetlinin ellerini ovuşturarak odaya girişini, gürüldeyen sobanın ateşine bakarak keyiflenişini anımsadım. Hakikâten de dışarısı kar, içerisi dardı. Gece yağan karın ardından ayaza çeken havanın soğuğu insanın tâ iliklerine kadar işliyordu. Ben de: “Ağalara dert, çobanlara yat günü” dedim içimden. Garaja geçip, kar lastiklerini yeni taktırdığım aracımı çalıştırdım.

Her sabah olduğu gibi bu sabah da her iki tarafı çam ve dişbudak ağaçlarıyla kaplı bulvardan geçerek işyerime gitme telâşındaydım. Klimasını açtığım aracın içinde “Demirkırat” belgeselinin müziklerini dinleyerek Hürriyet Bulvarından, Sanayi Köprüsüne doğru ilerledim. Önümde uzayan yolun tenhâlığı muhteşem bir kış tablosunu andırıyordu ve sanki “dünyanın en uzun hüznü yağmıştı. Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne.”

Az ilerde, durakta servis bekleşen öğrencilere kaydı gözüm. Sabahları erken kalkıp; siyah önlük, beyaz yakalarımızı giydikten sonra gürüldeyen sobanın başında ısındığımız günler film şeridi gibi akıp geçti hafızamdan. Kuzineli sobada ısıttığımız yufka ekmek, tereyağı, peynir ve yumurtayla karıştırılarak yapılan omaçlı dürümün kokusu, annemin demlediği ayva çayı burnumda tüttü buram buram.

Geniş bahçeli evimizin avlusundan çıkıp sokakta arkadaşlarla buluştuğumuz, sonra hep birlikte kuş gibi cıvıldayarak yola koyulduğumuz ilkokul yıllarımı düşünürken kırmızı ışığı görünce durdum. O esnada eski parkın köşesinde üzerinde pejmürde bir mont, başında sarı kırmızı ponponlu şapka, sırtında tahta boya sandığıyla yürüyen oniki onüç yaşlarında gözlüklü bir çocuk dikkatimi çekti. Çocukcağızın hâline öyle üzülmüştüm ki yol açılınca aracı sağ şeride yanaştırdım. Çocuğun yanında zınk diye durup camı açarak seslendim.

“Yavrum gel seni gideceğin yere bırakayım.”

Gözlerinde ürkek bir serçe belirdi önce. Endişesini sezince gülümsedim. Âh! Evet, gülümsemek. Hep denemişimdir, hangi yaşta olursa olsun karşımdaki insanla konuşurken yüzüme yayılan gülümsemenin muhatabıma hissettirdiği güven duygusunu başka hiçbir bakış sağlayamamıştır. Küçük haklıydı. Günümüzde her insana hemen güvenip aracına binmek onun yaşındakiler için risk oluşturabilirdi. Karşılıklı, kısa süren bu ânlık bakışma, sesimdeki yumuşaklık, yüzümdeki aydınlık çocuğu rahatlatmış olmalı ki “Toptancı halindeki kahveye gidiyorum amca" dedi. Açtığım kapıdan içeri süzülüp arka koltuğa oturdu. 

Konuşmaya başladık. Adı Murat. Üç kardeşler. Murat en büyükleriymiş. Diğer kardeşleri Cemil altı,  Yıldız dört yaşında. Babası toptancı halinde yükleme boşaltma işlerinde çalıyormuş. İlkokulu geçen yıl bitiren Murat okula devam edememiş. Sebebini “Paramız yok, evimiz kira” diye açıklayan Murat’ın “okul” sözcüğünde gözlerinin parladığını dikiz aynasından görünce içim burkulmuştu. “Okula gitsem, çok param olsa büyük bir lokanta açar oradan bizim gibilere parasız yemek dağıtırdım ama gidemiyorum. Ayakkabı boyamakla kazandığım parayı da anneme veriyorum, bana hiçbir şey kalmıyor” diyerek hayâllerini sıralıyordu Murat.

Kahveye vardığımızda içerisi kalabalıktı. Masaların etrafına kümelenmiş insanların sohbetleri televizyonun sesiyle birleşmiş, ortaya çıkan yeni ses dalgası uğultuya dönüşmüştü. Duman altındaki kahvede bulunanların kimi ortadaki büyük sobanın başına geçmiş ısınma derdinde, kimi yaktığı sigarasından yeni bir nefes çekip çayını yudumluyordu. Köşede beli bükülmüş simitçi bir yandan üşüyen ellerini ovuşturuyor, bir yandan da simitleri ahşap tablaya diziyordu. Bu tür yerlerin daimi müdavimleri genellikle birbirini iyi tanıdığı için sabah sabah oraya çocukla gelen ben onlara göre kim olduğu, ne aradığı bilinmeyen bir meçhuldüm. Meraklı gözlerin üzerime çevrildiğinin farkında ama bana yönelen bakışlara da aldırmadan ortalığa selâm verip, herkese hayırlı işler diledim. Murat’a “Koş bana bir çay söyle, babanla da konuşmak istiyorum” dedim.

Babası semt pazarına sebze kasalarını boşaltmaya gitmişti. Çayımı yudumlayıp Murat’a kartvizitimi verdim. Babasının beni mutlaka aramasını tembihledim. Ayrılırken “Bak Muratçığım, okula dönmen için bütün olanaklarımı kullanacağım ama bana bi’söz vermeni istiyorum. Büyüyünce lokanta açıp, ihtiyacı olan insanlara bedava yemek dağıtma hayâlinden asla vazgeçmeyeceksin, tamam mı” dedim. Tekrar okula gitme fikri onu çok sevindirmişti. Başını salladı elimi öptü. Kahveden ayrılırken Murat’ı kucakladım. Bu masûm çocuğa sarılırken sanki kendi geçmişime sarılmıştım.

Akşam eve döndüğümde üzerimde yoğun bir günü daha bitirmenin, kızım ve eşimle birlikte olmanın rahatlığı vardı. Her zaman olduğu gibi eşimin hazırladığı yemekler nefis görünüyordu. Sofraya oturduğumuzda bir yandan da yıllardır bende alışkanlık hâline gelen haber bültenini izlemek amacıyla televizyonu açtım. Tam sıcak çorbaya uzanıyordum ki spikerin duyurduğu yeni haber, elimdeki kaşığı düşürmeme yetti de arttı bile.

“Sayın seyirciler; yapımı süren metro inşaatı civarında kanalizasyon çukuruna düşen küçük boyacı Murat İspir’in cesedi, itfaiye ekiplerinin uzun uğraşılarından sonra ancak çıkarılabildi. Yürürken üzeri kartonla örtülen çukuru ve kar yağışının gizlediği kartonu farketmeyen talihsiz çocuğun ölüm haberini duyarak olay yerine gelen yakınları sinir krizleri geçirdi. Konuyla ilgili açıklama yapan belediye yetkilileri sorumluluğun kendilerinde değil, yüklenici firmada olduğunu belirttiler.”

Birdenbire çöl. Evet, birdenbire insan kendini çölde hisseder mi? Öyle işte. İçim acıdı. Yüreğim kavruldu. Yerimden kalktım. Eşimin ne olduğunu öğrenmek isteyen sorularına yanıt vermeden balkona çıktım. Merakla yanıma gelen küçük kızıma sabah tıpkı Murat’a sarıldığım gibi sarıldım. İçeri geçtiğimde “Ülkemizde çalışanlara uygulanan asgari ücret milli gelire oranlandığında Avrupa Birliği standardının üstünde” diyordu televizyonda konuşan yetkili ağızlardan birisi.

“Murat” dedim eşime… “Murat, okula gitmek istiyordu.” Daha fazla konuşamadım, gözlerimin sıcak buğusunu engellemeyi bırakıp gözyaşlarımı sel gibi boşalttım. Tekrar balkona çıktım. Yaşam elbette kusursuz, dört başı mamur, varlığını güllük gülistanlık sürdüren dikensiz bir organizma olamazdı. Bu gerçeği biliyordum. Yaşam; iyi, kötü, güzellik ve çirkinliğin karışımıydı. Yaşam suyun yapısı gibiydi. Mucizeydi. Ve o mucize akıp gidiyordu kusursuzluğun özgün imgesine doğru. Ölüm bu imgede vücut buluyordu. Sonsuzluk bu imgede sırlanıyordu. Murat’ta ölümle sırlanmış, herkesin yüzleşmekten korktuğu aynadan geçerek bir cennet süsüne dönüşmüştü. Ardından ağıt yakan ailesi, “kurtuldu” denilerek teselli edilecekti belki ama ya diğer Muratlar, onlar ne olacaktı?

Göğe baktım. Kar tekrar başlamıştı. Lapa lapa kar yağıyordu. Şehir bir kez daha kışın rengine boyanıyordu. Kar, yeryüzünü beyaz bir kumaşla örtmek, insanlığın bütün kirini, günâhını o kumaşın altında saklamak ister gibi yağıyordu. Kış acıydı. Yoksulluk acıydı. Ölüm acıydı. Zaman acıydı. Bütün acılar, kar maskesi takan zamanın içinde silik bir nokta gibi kalıyor, zaman eninde sonunda her şeyi kendi koyduğu noktanın içinde yok ediyordu. Kar adeta zamanın suç ortağıydı.

Başımı yeniden göğe çevirdim. Kar değil, sanki zamanın utancı yağıyordu.

Vefa Yiğiter
Ayna İnsan 2016, Sayı: 18

13 Ekim 2016 Perşembe

Kediler Ve Yalnızlık


Sırf kedileri seviyorsun diye
Açık konuşalım
Sıcacık sarılıyorsun diye onlara
İyice araştırdım kedileri
Anladım ki
Bir kediden başkasını sevemezsin sen
Anladım ki yalnızlığın
Bütün kedilerde çünkü senin

Her ne kadar sarılmanı istesem de bana
Yalnızlığın olamam
Yalnızlığın olamam
Adım gibi bilirim çünkü
Bir gün çağırırsan beni
Kedin olarak girdiğim koynunu
Köpeğin olarak terk edeceğim

Hüseyin KALYAN
Mühür Edebiyat Dergisi, Eylül-Ekim 2006, Sayı: 66

12 Ekim 2016 Çarşamba

Turnusol Kâğıt Kahramanlığı

Buraya uğramadağım günlerde "Terazi Baskısı" isimli şiirim "Popüler Yayınlar" listesinde üçüncü sıraya yükselmiş. 2005 yılında yazdığım ve 2006 yılında Hece'de yayımlanan o şiirde "fetva baronu" imlemesiyle kimi kastettiğimi bilenler bilir. Çok şükür on yıl önce nerde duruyorsam bugün hâlâ oradayım. Çizgim o gün de netti bugün de net.

Şimdilerde bakıyorum uçurumun kenarından döndüğümüz 15 Temmuz sonrası bazı müteşairler, yazarlar tankların önünde felan pozlar vermiş, bu pozları da sosyal medyada kahraman edasıyla paylaşmışlar.

Şair kimdir, yazar kimdir arkadaş diye soracak olsanız kendine ait verecek doğru dürüst yanıtı olmayan bu tipler ezberlediği klişe tanımları size şair, yazar tanımı diye yutturmaya çalışacaktır muhtemelen.

İyi şair gündelik olaylara takılıp kalmaz. İyi şair gündemi kendisi yaratır. Bir zamanlar kendini öykücülerin piri zanneden bir başkası, beşinci sınıf şair felan demişti benden bahsederken. Aslında "Beşinci Sınıf Şair" ilan edilmekte bir şeydir. Bu arkadaş nihayetinde bizi ve yazdıklarımızı küçümsemeye çalışırken bile kimliğimize "şair" sıfatı yüklüyor, hakkımızı bilinçaltından teslim ediyordu farkında olmadan.

Herşey olup bittikten sonra sosyal medyada kahraman olmak, atmak tutmak kolay tabii. FETÖ/PDY örgütü bu noktaya gelmeden evvel aklınız nerelerdeydi diye sormazlar mı insana? Bunların dergilerinde yazarken, açtıkları yarışmalara jüri üyesi sıfatıyla baş köşelerden kurulurken niçin şimdiki gibi şahince bir çift kelam etme gereği duymadınız demezler mi size? Merak etmeyin. Yalnız değilsiniz. Hatta kum gibisiniz arkadaş, kum gibi. O kadar çoksunuz yani. Konuşun, yazın, çizin, övünün, birbirinizi yüceltin yüceltebildiğiniz kadar. Biz şu yalan dünyada sizin gibi nicelerini gördük aga, nice turnusol kâğıtlarını. Gördüklerimizi anlatmaya kalksak ahir ömürde zaman yetmez. Ve budur, bu yüzdendir işte sizden ve sizin gibilerin edebiyata kurmak istediği iktidardan, ikiyüzlü kanonlardan sürekli uzak durmamızın yegâne sebebi.

Ne diyordu Ziya Paşa:

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm

Bulundum ben dahi dar-üş-şifa-yı Bab-ı Âli'de
Felatun'u beğenmez anda çok divaneler gördüm

Huzur-ı gûşe-yi meyhaneyi ben görmedim gitti
Ne meclisler ne sahbâlar ne işrethaneler gördüm

Cihan namındaki bir maktel-i âma yolum düştü
Hükümet derler anda bir nice salhaneler gördüm

Ziya değmez humarı keyfine meyhane-i dehrin
Bu işretgehte ben çok durmadım ammâ neler gördüm
fy 

Acı Kahve


 
"âh! yeşilini mavisini sevdiğimin kenti
toprağında karanfil olaydım"

Nasıl desem, nasıl anlatsam -rüzgâr gibi- evet rüzgâr gibi ve kısacık bir süre de olsa toprağında karanfil olmayı dilediğim şehrin kalbinden, her daim canlı, hareketli sokaklarıyla insanı kendine bağlayan Kemeraltı'nın kılcal damarlarından tek başıma, üstelik kimseyi arayıp sormadan "ceee" dercesine geçtim. Akşamdı, vakit dardı, hızla yola koyulmak zorundaydım fakat ben yine de Kızlarağası Han'da bir acı kahve içmeden İzmir'den ayrılmak istemedim. 

"Sen var ya sen, kötüsün oğlum kötü, seni gidi vefasız, bir alo desen gelirdik, görüşmenin azı çoğu mu olur" diyen arkadaşlar ne deseniz haklısınız. Tamam itiraz etmeden teslim oluyor ve size bir şey daha itiraf ediyorum. "Kızlarağası Han"dan çıkıp Otogar'a gitmeden evvel geçmişte dört yılımı geçirdiğim Bornova'ya da uğramayı ihmal etmedim. Büyük Park'ta Portakal Cafe'de bir bardak sıcak çay yudumladım. Chris Norman'ın "Midnight Lady" isimli şarkısını yıllar sonra gözlerimi kapatmış bir halde, ruhumun bol bol dopamin salgılamaya başladığını duyumsayarak tekrar dinledim. Tadını özlediğim İzmir Boyozundan da yedim afiyetle. Büyük Park'ın Bornova Meydanına doğru çıkan kapısının karşısındaki yazlık sinema kapanmış. O sinema keşke kapanmasaydı, bir şekilde ayakta kalabilseydi demekten kendimi alamadım.
 

İçimden geçeni dışa vurmam gerekirse hem Mabelard'ı izleyen İzmir'in güzel insanlarıyla, hem de onca yıldır görüşmeyi hâlâ sürdürdüğüm arkadaşlarımla Kızlarağası Han'da oturup uzun uzun edebiyat, kültür, sanat ve inzivada yaşamak üzerine söyleşmeyi, ülke gündeminden konuşmayı, üç-beş gün İzmir'de kalıp mavi körfezle dolu dolu hasret gidermeyi vallahi de billahi de çok isterdim. İsterdim ne kelime, görüşmeyi kallavisinden, çok mu çok oluyoruz modunda istedim. Bu yüzden seyahat güzergahımı bile değiştirdim. Ama kısmet işte. Üzgünüm. Mahcubum. Kısıtlı zaman diliminde bu hayali gerçekleştirmek, planlaması hızlı gelişen ve ucu ucuna koşturmak zorunda kaldığım yolculuk koşullarında gerçekten hiç mi hiç mümkün görünmüyordu. 

Sitem edecek dostlara daha geniş zamanlar, daha geniş ufuklar için görüşme ve Kızlarağası Han'da bir acı kahve içmenin sözünü verip, kırılacak gönülleri böyle alsam olur mu?

Tamam. Sözüm söz. Sözüm izci sözü. Hatta bi sonraki gelişimde boyozlar benden.

Herkese selamlar...

İmbatla kalın.

fy

3 Eylül 2016 Cumartesi

Tunç Okan’ın ‘Otobüs’ünde Göç Ve Göçmen Olgusu

Ortadoğu coğrafyasında “Arap Baharı” adıyla başlayan değişim hareketinin 2011 yılında Suriye’ye sıçramasının ardından Suriye’de başlayan ve halen devam eden iç savaşta iki milyondan fazla insan Suriye dışına göçerken, Suriyeli göçmenlerin bir kısmı göçte ilk durak olarak yerleştikleri Türkiye’de bir süre ikamet ettikten sonra göçün yönünü ölümü de göze alarak Türkiye’ye göre daha iyi yaşam koşullarına sahip olacaklarını düşündükleri AB ülkelerine yönelttiler.

Bu süreçte Suriyeli göçmenlerin tehlikelerle dolu göç yolculuklarının dramatik simgelerinden biri haline gelen Aylan Kürdi’nin karaya vuran cesedi ve Aylan Kurdi’nin ailesinin yaşadığı olaylar bütün dünyanın vicdanını kanatırken insanlığı göçmen sorunları, kaçak göç ve toplumun göçmenlere bakışı gibi olgularla bir kez daha yüzleştirdi. Evlerinden, yurtlarından kopan insanlar, insan kaçakçılarının ağına düşerek kandırılan göçmenler ve bir şekilde ulaştıkları Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden yerleşim izni alamayınca sınırlarda yığılan binlerce mülteci. Gelinen noktada göç ve göçmen sorununun giderek içinden çıkılmaz bir insanlık trajedisine dönüşmesi kaçınılmaz görünüyor.

İnsanların tarih boyunca yurtlarından sürgün edilerek, köle ticareti, savaşlar, deprem, sel, kasırga, açlık, din ya da ırk ayrımlarının yarattığı baskılardan kaçarak göç ettikleri düşünüldüğünde zorunlu göç ve göçmenliğin insanlık için her zaman rahatsızlık verici bir olay olarak değerlendirildiği sonucuna ulaşılır. Göçmenler geçmişine ait her şeyi geride bırakarak çıktığı yolculuğun sonunda yeni bir ülkeye yerleşmek, yeni bir dil öğrenmek, kendi kültüründen farklı bir kültüre uyum sağlamak, yeni bir iş edinmek için belki de yeniden eğitim görmek, meslek değiştirmek gibi sorunlarla karşı karşı karşıyadır ve bu sorunlar kısa vadede çok kolay çözülebilecek gibi değildir.

Yönetmenliğini Tunç Okan’ın yaptığı “Otobüs” filmi, işte böylesi bir göç olgusunu, İsveç’e kaçak işçi olarak götürülme vaadiyle kandırılan dokuz kişinin kırık dökük, külüstür bir otobüsle başkent Stockholm’e vardıktan sonra yaşadıkları trajik olayları konu alır.

Film, kar yağışı altında ilerleyen “Allaha Emanet” eski bir otobüsün görüntüleriyle başlar. Otobüsün içinde büyük umutlarla yola düşen işçiler vardır.  Onları kaçak yollarla İsveç’e getiren otobüsün şoförü medeniyetten, yeni bir yaşama kavuşacaklarından bahsetmektedir. Yol boyunca verilen molalardan sonra yolculuk biter ve şoför otobüsü Stocholm’ün işlek meydanlarından birine park eder. Göçmenlerin tüm paralarını ve pasaportlarını polise kayıt yaptıracağını söyleyerek ellerinden alan şoför otobüsü terk eder. Pasaport ve paralarını dolandırıcı şoföre kaptıran göçmenlerin Stockholm’de saklanıp, sığınabilecekleri tek yer içinde yolculuk yaptıkları otobüstür. Daha evvel köylerinin dışında herhangi bir yer görmeyen ve Stockholm’ün ortasında otobüsün içine sıkışıp kalan bu insanlar terk edilmenin verdiği şaşkınlıkla belirsizlik, çaresizlik ve endişe içerisinde aç, susuz, şoförün geri dönmesini beklerler.

Bir süre sonra tuvalet ihtiyacı için akşam karanlığında dışarı çıkar, keşfettikleri tuvaletten otobüse dönerken karşılaştıkları polisin kimlik sorması üzerine kaçarlar. Polisle kovalamaca sonucunda polisi atlatır fakat birbirlerini kaybederler. Göçmenlerden biri otobüse dönerken diğeri otobüsü bulamaz. Geceyi dışarıda geçirmek zorunda kalan göçmen soğuktan donarak ölür.

Otobüsle tuvalet dışında başka bir yere gidemeyen göçmenlerden Tunç Okan’ın bizzat canlandırdığı Mehmet karakteri, tuvalette karşılaştığı ve kendisine yakınlık gösteren İsveçlinin yönlendirmesiyle (ki adam eşcinseldir, Mehmet’i yakışıklı bulduğu için ona samimi davranmıştır) müzikli, yemekli bir partiye katılır. Tek amacı açlığını gidermek olan Mehmet, partide gördükleri karşısında şok geçirir. Mehmet, farkında olmadan cinselliğin sınırsızca sergilendiği bir seks partisinin içine dâhil edilmiştir. Onu partiye getiren İsveçli, Mehmet’e sarılarak, bacaklarını okşayarak sarkıntılık etmeye yeltenince içine düştüğü durumu kaldıramayan Mehmet, yaşadığı şoka bağırarak, yemeklere saldırarak tepki verir. Mehmet’in bağırışını ve yemeklere saldırışına tahammül edemeyen İsveçliler Mehmet’i önce partiden dışarı çıkarır, sonra da bıçaklayarak öldürürler.

Filmde “yabancı” kavramı Avrupa’lının nezdinde aynı zamanda yasa dışı işlerle uğraşan suçlu kimliğiyle örtüştürülür. Gece otobüs yakınındaki tuvaleti keşfeden işçiler orada bir İsveçli ile karşılaşırlar. İsveçli onlara direk esrar olup olmadığını, esrara iyi para vereceğini söyler. Göçmenlerin kendilerinden farklı görünmeleri, yabancı olmaları, İsveçli gözünde onların yasadışı işler yaptıkları anlamına gelir. Dilinden anlamadığı adama verecek yanıt bulamayan göçmenin bakışları, dil bilmezliğin ve biçareliğin en somut göstergesidir. Neredeyse diyalogsuz diyebileceğimiz bir film olan Otobüs, bu yönüyle tıpkı şiir sanatında olduğu gibi az sözle ve beden diliyle çok şey anlatmayı başaran filmler arasındadır.

Göç yaşantısının en temel sorunlarından biri de medeniyet ve kültürel farklılıklardır. Medeniyet, “toplum hayatını doğuran ve toplum hayatının bütünlüğünü sağlayan birleştirici bir inanç ve ahlak nizamı” kültür ise,  “medeniyet çerçevesi içinde toplum hayatı yaşayan insanların gerek doğa içinde ve gerekse sosyal hayatta ortaya koydukları maddi ve manevi her türlü ürün” dür.  Bütün medeniyetler bu inanç ve ahlak nizamıyla toplumu bütünüyle kuşatır. Üyelerinin ruhuna işler ve bu şekilde toplumsal düzeni sağlarlar. O yüzden toplumlar mensup oldukları medeniyeti kolay bir şekilde değiştiremezler. Zira medeniyetin değişmesi toplumun yeni bir inanç ve ahlak nizamını benimsemesi anlamına gelir. (Özakpınar, 1998: 109-112) Bu sebeple, Mehmet’in götürüldüğü seks partisinde yaşamış olduğu şokun kökeninde medeniyet ve kültürel farklılar yatmaktadır diyebiliriz.

Tunç Okan, Otobüs filminde yalnızca göç sorununu değinmemiş, gelişmiş ülkelere az gelişmiş ülkelerden göçen insanların karşılaşabileceği sorunlara da eleştirel bir bakış açısından dikkat çekmiştir. Nitekim otobüsün dışına çıkan göçmenlerin karşılaştıkları İsveçlilerce hor görülmeleri, alay edilip, aşağılanmaları, onlarla iletişimden kaçınmaları, gelişmiş ülke insanının az gelişmiş ülke insanına karşı acımasız tutumuna sembolikte olsa politik göndermeler içermektedir. Dış görünümleri, tavırları ve ürkek bakışlarıyla yabancı oldukları her hallerinden anlaşılan işçiler, yerli halk tarafından ürkütücü bulunur. Örneğin, gün boyu otobüste kalan ve gece olunca sadece ihtiyaçları gereği dışarıya çıkan göçmenler polisle karşılaştıklarında polisin yaptığı ilk şey onlardan şüphelenerek pasaport sormak olur. Polisten kaçış esnasında yolunu kaybeden işçilerden biri, köpeğini gezdiren bir İsveçliye çaresizce kendi anadilinde “gardaş otobüs nerede” diye sorar. Yabancının tavrından ürken İsveçli, köpeğini alarak oradan kaçar. Otobüsün içine hapsolan, gece karanlığında yiyecek bulmak için otobüsten dışarıya çıkan göçmenler hiçbir şeyden habersiz yiyecek arayışındayken kendilerine kurulan tuzağı fark etmezler. Göçmenlerin aç olduklarını anlayan İsveçliler onların görebilecekleri yerlere plastik yiyecekler koymuşlardır. Yiyecekleri gerçek sanan ve yemeye çalışan göçmenler yiyeceklerin oyuncak olduğunu anladıklarında onları gizlice izleyenler ortaya çıkar, göçmenlerle kahkahalar atarak dalga geçerler. Sabah otobüsün park ettiği bölgeyi temizleyen temizlik görevlisi otobüsün plakasını görünce “Pis Yabancılar” der. Filmdeki bu sahneler Avrupa’lının kendilerinden görmediği yabancılara karşı takındıkları düşmanca tutumun, yabancılara olan nefretin, ön yargıların ve zihinlerinde oluşturdukları olumsuz göçmen imajının göstergeleridir.

Film ilerledikçe göçmenlerin dışında, dokuz göçmeni kaçak yollardan İsveç’e getiren ve onları dolandırıp Almanya’ya giden Ahmet Tekin karakterinin de pasaport kontrolü sırasında benzer durumlarla karşı karşıya kaldığı sahnelere tanık olunur. Havaalanında Ahmet’in pasaportlarını kontrol eden memur onun yabancı olduğunu anlayınca pasaportu uzun uzun inceler. Diğer yolculara nazik ve güleç davranan, pasaportlarını kontrol etmeye bile gerek görmeyen memurun davranış biçimi yabancılar karşısında birdenbire değişkenlik gösterir. Aynı durum bagaj kontrol noktasında bekleyen polisin davranışlarında da tekrarlanır. Almanya’ya giriş yapan diğer yolculardan çantalarını açmalarını istemeyen polis memuru Ahmet’ten çantasını açmasını ister. Çantadaki yüklü miktarda paradan şüphelenen polis Ahmet’ten soyunmasını ister. Ahmet çırılçıplak soyundurulur. Elbiseleri polisler tarafından tek tek incelenir. Ahmet, kaçakçı olabileceği şüphesiyle makatına kadar aranır. İnsanlık dışı kontrollerden geçirilir. Almanya’da çekilen bu sahneler Almanların yabancılara yönelik tutumlarında İsveçlilerden farklı düşünmediğini göstermek içindir. Yönetmen göçmenlere yönelik ön yargıları ve nefreti içeren sahne çekimleriyle Avrupa’nın kendinden olmayanı ötekileştiren tavrına işaret eder.

Filmde sanayileşen, teknolojinin, bilimin, tüketimin sürekli gelişme kaydettiği Avrupa ile ekmek parası uğruna dilini, örfünü, âdetini bilmedikleri bir şehre sırf daha iyi yaşam koşulları elde etmek için kaçak yollardan giriş yapan göçmenlerin kendi memleketleri arasındaki farklılıklar çeşitli objeler aracılığıyla ve zıtlıklarla kıyaslanarak gösterilir. Son model araçlara karşı kırık dökük eski model otobüs imgesi bu zıtlıkların en belirgin olanıdır. Göçmenlerin yürüyen merdivene tersinden binmeleri, vitrinlerde gördükleri afişlere, cansız, çıplak mankenlere şaşkınlıkla bakmaları, otobüsün dışında akıp giden gündelik hayatı, sokak konserlerini biraz hayret, biraz tedirgin gözlerle izlemeleri gibi unsurlar her iki toplum arasındaki medeniyet ve kültür farkının bireylerden toplumun geneline yansıması şeklinde yorumlanabilir. Jean Jack Rousseau 1750 yılında Dijon Akademisinde yaptığı konuşmada medeniyetin insanı özgürleştirecek yerde kendi ürünleri olan bilim, edebiyat ve sanatla daha da köleleştirdiğini iddia etmişti. Ona göre medeniyetin gücü siyasi erkten çok daha üstündür. Zira bilim ve sanat toplumu bağlayan zincirleri çiçeklerle örter. “Medeni bir millet olarak onun kendi köleliğini içselleştirmesini sağlar.” (Rousseau, 1997:13)

Vedat Türkali ise filme yönelik yaptığı değerlendirmede “İlk karşılaştığı apayrı bir dünyanın ileri tekniği, şaşırtıcı konforu ile çarpılıveren saf insanın güldürücü tepkileri, çevreye uyumsuzluğu, yabancılaşması doğaldır. Bu doğal şaşkınlığı yaşayan insanlara en küçük insancıl bir ilgi göstermeyen, bencil, tüketici, kendine dönük, soğuk, sağlıksız insan tipi doğal değildir” tespitinde bulunur. (Milliyet Sanat Dergisi, 1977, S.256, s.8)

Film, otobüsün yasak alanda park edilmesinden ötürü polislerce çektirilmesi, otobüsün kapılarının çekiçle kırılarak açılması, otobüsten içeri giren polislerin yedi ürkek, şaşkın, bitkin insan suretiyle karşılaşması ve kaçak göçmenlerin yetkili polis merkezine götürülmesiyle sona erer. Göçmenlerin otobüsten indirilmeleri esnasında otobüse inen her bir balyoz darbesi, otobüsün yıkılan görüntüleri kaçak göçmenlerin hayallerinin ve umutlarının tükenişini simgeler.

Film boyunca diyaloglar yerine vücut dilini ön plana çıkaran Tunç Okan, göçmenlerin yüz hatlarından, sergiledikleri ayrıksı tavır ve davranış biçimlerinden yola çıkarak onların nasıl bir ruh hali içinde bulunduğunu sinemanın görüntülerle öykü anlatabilme tekniğinden de faydalanarak ve sessizliği sinemanın görüntü diline aktararak anlatmıştır.  Çünkü sinemada olayların, görüntülerin tanığı kameradır. Yönetmen kameranın tanıklığını ışığa, kurguya, oyunculuğa, müziğe ve daha bunun gibi pek çok faktöre bağlı çok bileşenli bir anlatım biçimini tercih ederek izleyiciye sunar. Başka bir deyişle yönetmen, kamera ile bir gözbağı yaratarak, izleyiciye kameranın bakış açısını kendi bakışı gibi gösterir ki Tunç Okan sinema sanatını Otobüs filminde Jean Claude Carriere’in ifade ettiği gibi “izleyiciyi yöneten ve yönlendiren; izleyiciyle neredeyse oynayan, aynı zamanda da inandırıp, ikna eden, kandıran” bir sanat haline dönüştürmüştür. (Carriere, 2000:88)

Çekildiği dönemde Türkiye’de gösterimi sansürlenerek yasaklanan Otobüs’ün yönetmeni Tunç Okan, filme yönelik yapılan ağır eleştiri ve propagandalar karşısında şöyle bir açıklama getirir: “Başlangıçtan beri yapmak istediğim bir çatışmayı, bir büyük uyumsuzluğu, aykırılığı ortaya koymaktı. Tekniğiyle, aşırı gelişmiş tüketim toplumuyla az gelişmiş toplumun insanlarını karşı karşıya getirmekti. Bunların birbirleriyle olan kendi içlerindeki çelişkiyi, aralarındaki korkunç çatışmayı vurgulamak istedim. Yoksa amacım sansürün ve bazı aydınlarımızın iddia ettiği gibi, ne Türk işçisini, ne Türk insanını küçük düşürmek değildi. Filmdeki işçiler Türk değil, herhangi bir azgelişmiş toplumun insanları olabilirdi. Türk olmaları bir rastlantıdır. İtalyan ya da İspanyol olsalardı, film bildirisinden bir şey kaybetmeyecekti.” (Milliyet Sanat Dergisi, 1977, S.256, s.7)

André Bazin “şüphesiz her sanat, sanatçının söyleyebilecek bir şeyi olduğu ve bunu bir araçla söylediği ölçüde, kendine göre bir dildir. Filmi basit bir canlı fotoğraf olmaktan ayıran şey’de nihayet bir dildir” der. (Bazin, 1966:19) Tunç Okan ilk yönetmenlik deneyimini sergilediği “Otobüs” filminde kısıtlı bütçeye rağmen kendi sinema dilini oluşturmayı, ses getiren bir yapıma imza atmayı başarmıştır.

Nazmiye Arısoylu
Ayna İnsan Dergisi, Nisan,Mayıs,Haziran 2016 Sayı:18

Kaynaklar
1-Yılmaz Özakpınar, Kültür Ve Medeniyet Üzerine Denemeler, Ötüken Yayınları, 1998
2- J.J.Rousseau, İlimler Ve Sanatlar Hakkında Nutuk, Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu, M.E.B Yayınları, 1997
3-Vedat Türkali, Milliyet Sanat Dergisi 256.sayı, 1977
4- Jean Claude Carriere, Sinemanın Gizli Dili, Çeviri: Simten Gündeş, Der Yayınları, 2000
5-Tunç Okan, Milliyet Sanat Dergisi 256.sayı, 1977
6- André Bazin, Çağdaş Sinemanın Sorunları, Çeviri: Nijat Özön, Bilgi Yayınları, 1966


29 Ağustos 2016 Pazartesi

Cennet Zamanı/ Öykü



“Kuş ölür, sen uçuşu hatırla…”

Füruğ Ferruhzad

Ben her zamanki yerime oturdum. Sallanan ahşap koltuğa. Seninle dertleşmeye geldim yine. Şömineyi az evvel yaktım. Perdeleri araladım hafifçe. Koltukların örtüsüne dokunmadım, koruyucu kılıfları çıkarmaya üşendiğim için öylece bıraktım. Gözüm duvarlarda. “Kainatın Işığı” astığın yerde duruyor. Çocukların ve bizim siyah beyaz fotoğraflarımıza hazan uğramış. Belli ki saksıdaki çiçekler gibi onlar da çoktan sararıp solmuşlar. Dört kollu ferforje aplikteki mumlar zamana karşı direniyor. Biri onları yakmadıkça erimeye hiç niyetleri yok anlaşılan. İskambil kâğıtları masada karmaşık bir fal gibi dağınık hâlde kalmış. Kazak ördüğün tığlara ilişiyor gözlerim. Kırmızı şişleri çekmeceye kaldırmayı unutmuşsun. Şişlerin kime ne zararı var? Boşver, dursun durabildiği kadar. Bak şişleri görmüşken söylemeden geçemeyeceğim. Biliyor musun? Birkaç yıl önce ördüğün gece mavisi yün hırkayı zevkle giyiniyorum; giyindikçe ellerini yüreğimde hissediyorum hâlâ.

İtiraf etmeliyim. Seninle geçirdiğim yıllar ömrüme verilmiş en değerli armağandı. Her konuda becerikliydin. Eli uz, gönlü bol, tuttuğunu koparan kadınların soyundan geliyordun. Ben ise beceriksizin tekiydim. Öyle de kaldım. Düşünsene kravatlarımı bile sana bağlatıyordum, hem de yaşımdan başımdan hiç utanıp sıkılmadan.  

Fotoğraf çekmek için geldiğim bir düğünde tanışmıştık. Sürekli seni görüntülediğim için “deli çocuk” demiştin bana. Sonra o deli çocukla ömrünü tükettin de, sesini yükseltip bir kere bile “of” demedin. İstemeden seni kırdığım, sustuğum, içime kapandığım, gizli gizli ağlama nöbetleri geçirdiğim, kendimden, her şeyden uzaklaşmak istediğim günler oldu. Vicdanlıydın. Sabırlı ve merhametli. Kusurlarımı örter, hatalarımı bağışlardın. Verdiğin her kararda vicdanının sesini dinlemeye özen gösterirdin mutlaka.

Mutlu muyduk? Sen kararlarınla, yaşadıklarınla, bana rağmen, benimle olmaktan mutluydun. Ben… Ben galiba mutlu görünmeye çalıştım. Yüzümdeki mutluluk maskesiyle gezdim durdum yıllarca. Yoo, yoo. Lütfen yanlış anlama. Seni sevdim. Seninle birlikte soluk aldığım her ândan keyif aldım. Seni hâlâ o “deli çocuk” gibi seviyorum, sevmeye de devam edeceğim elbette. Dünya’ya bin defa gelsem yine seninle birlikte olmak, ömrümü seninle geçirmek isterim. Bunlar bildiğin şeyler zaten. Fakat bilmediğin şeyler de var. Şaşırdın mı? Tâ çocukluk dönemimden itibaren saklamak zorunda kaldığım, anımsadıkça utanç ve korku duyduğum bir sırrım vardı benim. Cesaretimi toplayıp bir türlü anlatamadım sana. Bu öyle bir sırdı ki kötü huylu ur gibi içimde sürekli büyüyor, büyüdükçe vicdanımı, ruhumu kanatıp korkutuyor, beni korkularımla yüzleşmekten koparıyordu. İyileşmesi olanaksızdı. Tedavisi yoktu bu urun. Hem, pedofilik bir komşunun, küçük bir çocuğun teninde bıraktığı ve o küçük çocuğun son nefesine kadar ruhunda taşımak zorunda kalacağı çirkin izleri hafızadan silip atacak bir ilaç, bir yöntem yeryüzünde henüz geliştirilmiş değildi.

Ağlama nöbetlerim esnasında güzel, neş'eli günleri anımsamak istiyordum buluğ çağımdan. Kuytulara çekilip maziyi yokluyordum sık sık. Sisler içinden geçerek el yordamıyla çocukluğumun masum avlusuna varıyordum gizlice. Orada, bir yelpaze gibi açıldığını görüyordum ruhumun. Rahatlıyordum. Kalmakla gitmek arasında bir yerlerde benimle saklambaç oynuyordu zaman. Kendime yaklaştıkça konfeti yağmuru gibi güvercin tüyleri dökülüyordu dört bir yanımdan. Uzaklaştıkça, sanki biçim değiştiriyordu anılar. Ve ben sobelendiğim her oyunda yüreğime kıymık gibi batan, acıtan ne varsa onları birer ikişer bulup çıkarıyordum zamanın koynundan. 

Bahçemizde şurup gülleri açardı çok eskiden. Yasak meyveydi bizim için güller. Asla koparamazdık. O zamanlar balkonumuzda sardunyalar, fesleğenler olurdu ve bir de dutların gölgesinde oturan basma entarili kızlar. Güneş tepeden vururdu. Ben kitap okurdum, kerpiç odaların serinliğinde hiç bıkmadan. Gökyüzü toplardım, sevindirik olurdum kelimelerin büyüsünden. Akşama doğru avluyu geçer, sokağa çıkardım yayından fırlamış ok gibi. Sonra kocalarını bekleyen kadınlar doldururdu evlerin önünü. Sokak boydan boya gül kokardı ve çiçekli eteklerden yayılan o kokuların ergenliğin kandilini yaktığını hissedince utanır, çekinirdim gövdeme yürüyen suların ateşinden.

Sonra zaman sabitlenir, geçmişin içi boşalır ve birdenbire kötü huylu urun ruhuma yerleştiği bodrum katına varırdım. O ân, boğazıma dayanmış bıçağın ışıltısı parıldar, soluğu leş gibi kokan bir adamın kâbusa dönüşen sûreti, unutmaya çalıştığım kara delikten çıkıp yerleşirdi belleğimin perdesine ve “sobe” derdi, sinsice. “Sobe!”

Üzülme! Tamam, sustum. Daha fazla anlatmayayım. Böyle işte. Sanırım bütün huysuzluklarımın sebebini anladın. Biliyorum, yanımda olsaydın gözümdeki yaşlara dayanamaz, başımı hemen göğsüne yaslardın. Birlikte ağlardık. Avuturduk birbirimizi. Ama yoksun ve fotoğraflarına bakarak seninle konuşmak avutmuyor artık beni.

Şömineyi yakmadan önce aynaya bakmıştım. Epey zaman olmuştu aynaya bakmayalı. İhtiyaç hissetmemiştim galiba. Tunçtan yapılmış bir heykel gibi karşısında durduğum aynayı ruhuma benzetmiştim o ânda. Tozlanmış, yüzeyi örümcek ağlarıyla kaplanmıştı çünkü. Kalkıp cebimden çıkardığım kâğıt mendille üzerine biriken tozları sildim gayri ihtiyarî. Şömineye birkaç odun daha attım şimdi. Bilirsin oldum olası sevmem böyle sisli ve bulanık havaları. Üşümüştüm. Gördüğün gibi yüklükten çıkardığım battaniyeye bir sevgiliye sarılır gibi sarıldım. Ondan başka sarılacağım ne kaldı ki zaten?

Seninle konuşurken bir yandan demlediğim çayı yudumluyorum ağır ağır. Çay yerine güneşi yudumlayabilseydim içimdeki buzullar eriyecekti muhtemelen. Kalkıp pencere kenarına, kerevete oturup göğe bakmak istiyordum fakat vazgeçtim. Sessizlik iyidir. Sessizlik insan ruhunun duyabileceği en görkemli müziktir. Şöminede tutuşan odunların çıtırdayan sesine kulak kabartmak, sessizliğin ortasında uğuldayan rüzgârı dinlemek, bu ıssız mekânda seninle arada bir dertleşmek göğe bakmaktan daha cazip geliyor bana. 

Senden sonraki yaşamıma baktığımda yapay solunum cihazına bağlı bir hastanın beyin ölümünü gösteren düz, dümdüz çizgiyi görüyorum. O çizgiyi değiştirebilecek, başka bir boyuta, başka bir zamana taşıyacak gücümün olmadığını da. Çünkü zaman kendi alıp verdiği soluğun içinde eriyordu; insan, çağın vebası yalnızlığın pençesinde. Zaman göç zamanıydı. Göçebe yaşamaksa zamanın hiç değişmeyecek ruhuydu belki de.

Cennet’im… Gelirken kuş sürülerini izlediğimi söyledim mi? Kuşlar güneye uçuyordu. Eh. Benim de kuşlar gibi uçma vaktim yakındır herhâlde. Nerden mi biliyorum. Tozlarını sildiğim aynaya bakınca, zamanın uçtuğunu gördüm ağaran saçlarımda.

Fatih Yavuz Çiçek
Mavi Yeşil Dergisi, Temmuz Ağustos 2016, Sayı:100

14 Ağustos 2016 Pazar

son satır


Her acı, bir diğerine uzaklığıyla oyalar kendini
artık herkesi utandıracak yaştasın
sana hak veriyorum: Bir hayat kurmalısın kendine…
Göğün eksik yerleri artık başka renk
kimse değilse bizden çalan o dalı
kimse değilse düşman, kaçmaya bak sen
dermiş devşirmiş yükünü piyanosunda akşam
ilk tuşunda -ilk adımda- o yorgun hayal gücü
tanıyamaz ki, yok yere arayıp dursun
kendiyle savaşıp, geçsin bir sokak ötemden
göremez ki, hiçbir ağaç bilmez, ama sen osun
‘bir hayat kurmalısın kendine…’
peki, yardım et çirkinleşmemesine sözün
acı tembel özrüdür, azarla beni kendimi tuttum

Diyorum ki
bir kırlangıçtır gelen bakarsın, görmüş göreceğini
yazgısını benden ayırmaya kararlı
sadeliği o büyük oyunların kaçmaz gözünden
eskidenmiş bıraktığı yerden sürdürür her aşk
bir diğerine yakınlığıyla oyalarmış kendini
sırtını döndüğün an, biri söyler bakarsın
leşler üzerinde tasarruf hakkı kimin
söyleme ‘gerçek mutluluk yalnızlık ister’ biliyorum
kırlangıç sensin, sen bir kırlangıç değilsin
artık herkesi utandıracak yaştasın
herkes sana hak veriyor: Bir hayat kurmalısın kendine…

 Necmi Zekâ

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Geçmiş, iyi günler...


"Siz güzel, geçmiş, iyi günler, nasıl da büyülüyorsunuz beni!"

Robert Walser/Gezinti, Syf.152


Erik Ağacı


Avludaki erik ağacı bir küçük bir küçük
benzemiyor doğru dürüst bir ağaca bile
Ama gene de parmaklıkla çevrili dört yanı
korunsun diye güvenlik içinde


Büyüyemiyor zavallıcık
Büyümeyi isterdi tabii
Çok az görüyor güneşi
Yapacak bir şey yok artık

Erik ağacı erik vermiyor hiç
Gel de erik ağacı olduğuna inan
Ama gene de bir erik ağacı o
belli yapraklarından.

Bertolt BRECHT
Çeviri : A. KADİR

31 Temmuz 2016 Pazar

İYİ ŞİİR KOALİSYONU




“Kaldı ki şiirle ilgili kör döğüşlerine hiç gereksinmemiz yok. Var olma savaşı sırasında herkes bir diğerinin üzerine basarsa üste çıkacağını sanır, oysa asıl önemli olanın ortaya konan yapıt olduğu çok sonraları anlaşılır. Hiç kuşkusuz her işte olduğu gibi iyi olanların yanında vasat ve iyi olmayanlar da vardır. Ama hep şunu unutuyormuşuz gibi geliyor bana: iyi ya da kötü, şiirle uğraşan insanlara saygı duymamız gerekiyor. Çünkü bu insan, bu denli az önemsenen bir uğraşa hayatını veriyor. En iyisi olsa ne olacak? Kaç kişi ilgileniyor şiirle? Oysa o yine de şiir yazmak istiyor. Birçokları için ancak akıl rahatsızlığıyla açıklanabilecek böyle bir tutku ancak saygı uyandırabilir insanda. Herkes aslında çok büyük bir yapının, asla tamamlanamayacak bir yapının yükselmesine katkıda bulunuyor. Kimileri Nâzım’ı gibi, Yahya Kemal gibi iri tuğlalar yerleştiriyor bu yapıya, kimileri kum tanecikleri taşıyor, ama taşıyor. Birbirimizin tuğlalarını, taşlarını, kumlarını beğenmeyebiliriz, yaptığımız işi eleştirebiliriz; her şair hiç kuşkusuz kendi tuğlasının en iyi olduğunu sanabilir, herkesin kendisininkine benzer olanları getirmesini isteyebilir; işte benim kafamdaki ideal eleştirmen ve sanat kuramcısı burada devreye giriyor: ideal eleştirmen şairin göremediği bitmiş yapıyı tasavvur edebilen kişidir. Çünkü o yapı tek renk değil rengârenk olmak zorundadır.

Dolayısıyla şiire gönül vermiş herkese saygı ve sevgiden başka bir duygu beslenemez. Çünkü o küçük bir karşılık için harcanan bir hayattır bu."
  
Tuğrul Tanyol, “ İyi Şiir Koalisyonu”, Mühür, Mart 2015, s.40)