Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

21 Nisan 2017 Cuma

Gece Kırıntıları


+1.
Büyülü gerçekliğini inkâr etmeyen masalın düğüm bölümünde çarmıha geriliyoruz. Kim siyah, kim beyaz sormak anlamsız. Ateşle barutun suç ortağıyız. 

+2. 
Ucundan yaktığımız ömür hangi zarfın içine sığar ki? 

+3.
Keşke pamuklu şeker yiyormuş gibi hep keyifle tüketebilseydik zamanı.

+4.
Biz derin bir yalnızlığın pençesinde ve güllere umut vadeden ışığın simyasında ağırlanıyoruz. İnsan, çelişkiler yumağından başka nerede ağırlayabilir ki derdini.

+5.
Meyvesi taşlanacak ağacın dallarında çiçeklenmeyi bekliyorum. "Taş acıtır. Belleksizdir." Ve ayların en zalimi başucuna gelince "beyaz taşlara basarak, mavi kayalara, kırmızı yangınlara koşar sardunya."

+6.
Oyuncağı kırılmış çocuktan farkım yok. Dokunsalar ağlayabilirim.

+7.
Çekmecelerimde ücra mezarların sessizliği var. Dünyadan umudumu kestiğim ânlarda askıya ekmek bırakmayı tercih ediyorum.  Aynı saf, inatçı, aynı ürkek hâllerimle gizlice.

+8.
Gülümse, rüzgârı dinle, turnalarla konuşarak keyfini çıkar saadetin. Kutsadığın deliliğin, iyileşen yaraların keyfini çıkar.

+9.
Beni sorarsan iki ateş arasında kalmış karınca misali suya çıkış yolu arıyorum. Yol yok. Asam kayıp. Deniz kim bilir nerede?

+10.
Bir of çeksem dağların umurunda bile olmaz. Korkarım, boşlukta kalır vaveyla.

+11.
Her şeye ışık hızında yetişen ben kendime hep geç kaldım. Kendime hep karanlık.

+12.
Doğdum, yaşadım, ölüyorum. Hiçbir şey anlamadım, hiçbir şey. Nasırlı parmak gibi zonklayan dünyadan.

+13.
Salt sevmek yetmiyor, bazen kuş gibi uçmakta. Eğer uzaklık yakın değilse yakınlık gerçekte ne mesafelerin bittiği yerde aranmalı ne de bir deniz mili genişliğince kaybolduğumuz ormanda. Yakınlık ithakadır. İthaka... Âh! İmkânsızdan bile daha ötede.

+14.
Bir çift kelebek bağışla ömrüme. Sonra birbirine yâr ve yakın uçur. Uçur kuşatılmış krallığımın necef çölüne.

+15.
Ateş yakmaktan yorulmuyor, ruhum mutsuzluktan.

+16.
Oysa gülüşüm güneşin doğuşuna benzerdi, kıblesini tanırdı.

+17. 
Bugünlerde her şeyi unutuyorum. Anahtarların yerini, ödenecek taksitleri, randevularımı, özneyi, yüklemi unutuyorum. Mathilda! Lades. Aklımdasın.

+18. 
Omurgası kırılmış düşün ortasında bilge bir yağmura dönüşmem ân meselesi.

+19.
Aşk yaşamın en temel gizi. Senden geliyorum, ağzındaki kuşlar sokağından.

+20.
Boynundaki beni özlüyorum.

fy


17 Nisan 2017 Pazartesi

Nâr-ı Muamma


-1.
Aynaya baktığımda kaderin ve kederin coğrafyasını görüyorum. Kırış kırış alın çizgimi, giderek epriyen derimi, zümrütten yapılmış bir mücevher gibi ışıldayan gözlerimdeki uçurumu, içinden nehirler geçen can şehrimin sırrı suretini görüyorum.

-2. 
Mutsuzluk imgesiyim. Uzak ve yakın arzuların efsunuyla kavrulan ahûzâr.

-3.
Evet, ölüm kederle birlikte anılır. Yaşamak ete giren kıymık. Acıtır, ağrıtır durur ruhun sağrısını.

-4.
Doğrudur, gece lambası gibi ışımak istiyorum çocukluğun cevherinde. Alaca sarı, nar kırmızı, laci mor.

-5.
Eskiden en azından merak ederdin, şimdi nefret bile etmiyorsun.

-6.
Orta yerde unutulmuş bavul gibi tek başına kalınca, bombalı tuzak mıdır şüphesiyle patlatılmaktan korkuyor insan. Unutulmak... Belki incecik bir kulak çınlaması, belki Temmuz'da yağan kar.

-7.
Kuş uçmaz kervan geçmez bir han gibi pas ve toz içinde örümcek ağı bağlıyorum. Derece sıfırın altında, eksi yirmi.

-8.
Yalnızlık en ateşli hazinem. Ateşimi seyreltmek, suyun üstünde yürümek istiyorum.

-9.
Beni bir nakkaşın kalemine çağırdılar, geldim. Heybemde kil tabletler, mor mürekkep kutuları ve fi. Suyun üstünde yürüyen abdal gibi 'cennetin doğusu'na geldim.

-10.
Ağrıları uykumun gizli bahçesine gömdüğümde sabrımın çeliği bile erittiğini gördüm. Görmek gönül işi. Gönlümün çiçekleri âh, her şey tek mevsim, tek gece. Her şey lâl, güller ve dudaklar tarûmar.

-11.
Aşkın gelişi de gidişi de gözyaşıyla düğümlenmiş bir hayatı müjdeler.

-12.
Geceyi seven kadınlar bitter çikolataya "hayır" diyemezler.

-13.
Leyl'in sınırlarını verin bana. Sükûtun göğsünde sonsuza değin kayboluşun anahtarını.

-14.
Ben ateşin yaktığı türküyüm. Mucize! Dillere düşmek için surun üflenmesini bekliyorum. 

-15.
Sessiz, kımıltısız bir zamanda içimizden kuş sürüleri geçiyor. Et ve kandan ibaretiz. Canınım. Durusun. Başka kimliğimiz yok.

-16.
Hiç kimse beni düşlerimdeki seraptan öpmedi.

-17. 
Yeryüzünün üstünde mi yürüyorum. Yeryüzü benim üstümde mi yürüyor, bilmiyorum.

-18.
Ara sıra ellerinle işlediğin mendile sürüyorum yüzümü. Türkü diyorum. Bu ağıtlar ve inceliklerle yakılmış içli bir türkü.  

-19. 
"Arzuhâlim sana ey kaşı keman."

-20. 
Benim senden başka türkü yakacak kimim var ki?

fy


acı ve ötesi


"Halalarım derdi ki; kadın kocasını yitirdiğinde, yüreğindeki acı topluiğnenin ucu kadar olurmuş. Giderek büyürmüş bu acı. İçinde, derin bir uçuruma dönermiş. Onu bir kabuk bırakana kadar. Halbuki evlat acısı tam tersiymiş. Uçurum gibi başlar, topluiğne ucu kadar küçülürmüş."

Ayla Kutlu, Bir göçmen Kuştu O, syf.215

Sıcağı Sıcağına


Referandumu geride bıraktık.

Resmi rakamlarla 1.3 milyon civarında seçmenin "evet" yönündeki tercihi ile seçime katılmayan %15 lik seçmen diliminin bu kadar kritik bir referandumda bile oy kullanmaya gitmemeleri sonucun belirlenmesinde etkili oldu.

YSK'nun üzerinde mühür olmayan pusula ve zarfların geçerli sayılacağına dair kararına yapılan itirazlar neticeyi değiştirir mi? Bu soruya küçük bir yanılma payını saklı tutarak şu yanıtı verebilirim. Kişisel hayat deneyimim itirazların sonucu değiştirmeyeceği yönünde. Hani bir söz vardır. "Mühür kimdeyse Süleyman odur." Şu anda ortam ve durum tam da bu sözü doğrular nitelikte. Çünkü kanunun gereğini yapmak yerine "biz ne diyorsak o" tavrını takınmak bu devirde en çok kabul gören yaklaşım. Sonunda maalesef YSK'da bu trajik moda trende ayak uydurdu. Ne diyelim. Bu konuda da sözün bittiği yerdeyiz.

Peki bundan sonra ne olacak?

YSK'nun kesin sonuçları açıklamasının ardından halkoylamasında kabul edilen on sekiz maddeden üçü hemen (Cumhurbaşkanının bir siyasi partiye üyeliği, HSK seçimleri ve askeri yargının kaldırılması) geri kalan on beş madde ise 2019'da yapılacak seçimlerden sonra yürürlüğe girecek.

Hukukta şöyle bir düşünce vardır. Bilmeyenler için anımsatalım. Kanun yapıcılar kendi hazırladıkları kanunların kusursuz olduğuna inanırlar amma gel velâkin kanunların kusursuzluğu ya da kusurları uygulama başladıktan sonra görülür. Bekleyip göreceğiz.

Yeni Osmanlılar geçmişe özlem ve inancın belirtisi olarak, "parlamento'nun yerine "usulü meşveret"i, "seçim" yerine biat'a işlevsellik kazandırılmasını öneriyorlardı. Onların bu düşüncelerinde geleneksel bir toplumda eğitilmeleri ve yaşamalarının yanında, Rousseau'nun görüşlerinden etkilenmelerinin de rolü olduğu söylenebilir. 

Sosyal medyaya bakıyorum. Orada da kullanıcılar ikiye ayrılmış durumda. Bir yığın düşünce arasında referandum sonucunu Osmanlı'ya dönüş olarak yorumlayanlar da var, baskının iyice artacağı,  bu gidişin daha da kötüye evrileceği endişelerini dile getirenler de.

Kim ne derse desin; birlikte yaşamayı, birbirimize tahammül göstermeyi, herkesin yaşam biçimine, siyasal tercihine saygı duymayı öğrenmeliyiz. 

Sonuçlara bakarak enseyi karartmayalım. 

Kim haklı kim haksız elbette zaman gösterecek ama "Türk'ün son aklı" sözünü de yazın bir kenara. 

İyilikle kalın.

fy




10 Nisan 2017 Pazartesi

Önceliğimiz İyi Yönetişim Olmalı


Türkiye gündemi malûm, referandum.

İktidar çevreleri meclisten, cumhurbaşkanından geçerek halkın onayına sunulan ve 16 Nisan Pazar günü oylanacak anayasa değişikliğini "cumhuriyet değil sistem değişiyor, yönetimde iki başlılık sona erecek, daha güçlü bir Türkiye için, yeni Türkiye için, devletin bekâsı için başkanlık sistemi gerekli" vs. gibi söylemlerle süsleyerek referandumda "evet" denilmesi gerektiğini söylüyor. 

Muhalefet çevreleri ise anayasa değişikliğinin referandumla kabul edilmesi hâlinde cumhuriyetin, demokrasinin kazanımlarından geriye gidileceği tezinden hareketle totaliter rejim endişelerini dile getirip, ülkenin karanlığa sürükleneceği fikrini ileri sürerek "hayır" kampanyası yürütüyor.

Bu tespitlerden sonra şunu belirtmekte fayda var. Çağdaş toplumlarda birey olmanın koşulu düşünmek, aklını kullanmak, sorgulamaktan geçmiyor mu?

"Düşünüyorum. Öyleyse Varım." 

Düşünüyorum çünkü ülkemin iyi yönetilmesini istiyorum. İyi yönetilmek benim vazgeçilmez kıstasım. Dolayısıyla yönetim sisteminin adı "başkanlık" olmuş, "parlamenter sistem" olmuş doğrusu çok da umurumda değil. Yasama, yürütme, yargı erkleri birbirinden bağımsız mı? Temsilde adalet var mı? Sistemin denge, fren mekanizmaları iyi kurulmuş mu gibi sorular çoğaltılabilir ama argo tabirle ifade edersek velhasılı ben "Hatice'ye değil neticeye bakıyorum."

Niçin böyle söylüyorum.

Çünkü bir ülkenin iyi yönetilmesi için o ülkenin dönemsel koşullarına göre dizayn edilmiş, med-cezir'i andıran anayasaya maddelerine değil tutarlı ve sürekli "iyi yönetişimi" önceleyen yönetim/yönetme kültürüne ihtiyacı vardır da ondan. 

Bakınız, Dünya Bankası "iyi yönetişimi" şöyle tanımlıyor.

"İyi yönetişim, açık ve öngörülebilir bir karar alma sürecinin, profesyonel bir demokratik yönetimin, eylem ve işlemlerinden sorumlu bir hükümetin, kamusal sürece aktif olarak katılımda bulunan sivil toplumun varlığının ve hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu düzendir." (Dünya Bankası, 2000)

Geleneksel yönetimlerde merkezi ve otoriter yönetim anlayışı, dikey örgütlenme, kapalılık, hesap vermekten kaçış, keyfi idare vs. gibi oluşan yönetsel sorunlara karşılık "iyi yönetişimde" saydamlık, denetime açıklık, verimli ve etkin bir kamu yönetimi, halkın yönetime aktif katılımı, geleceği görme vizyonu, stratejik düşünebilme, hukuka bağlılık, toplumu oluşturan bütün paydaşlarla güvene dayalı ilişkiler önceliklidir.

İmdi.

Önümüze getirilen 18 maddelik anayasa değişikliğinin özüne bakıyorum. 

-Anayasa değişikliği ile "yasama, yürütme, yargı" partili, yani tarafı baştan belli olan tek bir kişide "başkanda" toplanarak merkezi, otoriter bir sistemin önü açılıyor.

-Seçilecek partili başkana meclisi tek taraflı fesih hakkı veriliyor.

-Bakanlar Kurulu meclis denetiminden ve hesap verebilir olmaktan uzaklaşıyor.

-Ve seçimle gelmeyen "atanmış başkan yardımcısı,"  partili başkanlık makamının herhangi bir sebeple boşalması, başkanın görevini yapamayacak şekilde hastalanması, yurt dışına çıkması hâllerinde başkanın yetkilerini kullanabiliyor ki böyle bir düzenleme kesinlikle izahtan vâreste tutulamaz. Çünkü bu maddenin kullanımına ihtiyaç duyulması hâlinde millet iradesi açık net bir şekilde dışarda bırakılıyor. Milletin seçmediği birinin milleti yönetmesi, bu olacak şey değil.

Önümüze getirilmiş anayasa değişikliği maddelerine temel hukuk dersleri okumuş biri olarak gerçekten tarafsız, nesnel bir gözle üstünden, altından, sağından, solundan, önünden, arkasından bakıyorum, bakıyorum, "iyi yönetişim" kavramından herhangi bir eser göremiyorum.

Türkiye'de yaşıyoruz. Evet, belki her şey istediğimiz gibi değil. Yaşam koşulları güç. Dünya kirleniyor. Bu kirlenmeden nasibini alan insanoğlu da giderek kendine yabancılaşıyor.

Bu koşullarda hayatımızda iyiye giden hiçbir şey yoksa mevcudu korumak, mevcudun aksayan yönlerini çoğulculuk anlayışıyla iyileştirmek bana en mantıklı seçenek olarak daha yakın görünüyor.

Bizim oralarda bir söz vardır. "Bildiğin ayranı, bilmediğin yoğurda değişme" derler. 

Sizi bilmem ama velhasılı ben bildiğimiz ayranı içmeye devam etmekten yanayım.

Her işte bir "hayır" vardır. 

Sonuç ülkemiz için hayırlı olsun.

fy



9 Nisan 2017 Pazar

âşık olmak ya da acıkmak...


Bugün denk geldiğim bir duvar yazısında şu cümle vardı. "Dünyada âşıklardan çok acıkanlar var."

Şimdi... Adana Kebaba "Evet" diyorum.

6 Nisan 2017 Perşembe

İşyerinden İzin Alma Taktikleri


Yeni işe başladığınız işyerinde aniden izin almanız gereken bir durumla karşılaştığınız oldu mu? Herhalde şefim, müdürüm, patronum nasıl bir tepki verir diye düşünmeyeniniz yoktur. Hele bir de mazeretiniz ikna edici değilse izin istemek en zor taleplerin başında gelir, değil mi?

Geçenlerde bizim şirkette işe yeni başlayan gençlerden biri idari işlerden sorumlu şefimiz Eyüp abiden utana sıkıla izin istiyordu. Eyüp abi kaşlarını kaldırıp “daha dün bir, bugün iki kardeşim” diyerek şimdiden yeni arkadaşların izin taleplerinin önünü kesmeye çalışıyordu. Çok bilinen bir uygulamadır bu. Yeni gelenlere önce sert, ulaşılmaz, uzlaşmaz ve her şeyin sizin kontrolünüzde olduğu izlenimi vermek için gerçek karakterinizi bir süre gizlemek zorunda kalırsınız.

Delikanlı şefinin bu tavrından sonra izin istediğine bin pişman, Eyüp abi de onun izin talebini geri çevirmiş olmanın hazzını yaşarken dayanamadım. “Abi, Ali Osman’ı unutma! Nasıl olsa bu çocukta mazeret uydurmanın yollarını öğrenir” dedim. Bizim şef bir bana bir de odadan çıkmak üzere olan delikanlıya bakıp seslendi. “Tamam evladım; git işini gör, izinlisin.”

Bakın bir Ali Osman’ı hatırlatmak izni nasıl koparttırdı değil mi? İşi bileceksin işe gitmeyeceksin derler ya hani, işte öyle bir durum.

Ali Osman bizim idari işlerde çalışan temizlik görevlisiydi. Evli dört çocuk babasıydı. Aldığı maaşla geçinemediğinden ek iş olarak çelik tencere tava vs. pazarlaması da yapıyordu. Öğle paydosu, akşamları, hafta sonları Ali Osman’a yetmediği için garibim hafta içinde de ara sıra kaçamak yapmak zorunda kalıyordu. Tabii ki bu kaçamaklar için şeften izin alması, aynı zamanda da geçerli bir mazeret uydurması gerekiyordu.

Ali Osman’ın uydurduğu en geçerli mazeretlerinden birisi yakınlarının, akrabalarının cenazesi olduğunu söylemekti. Bazen hasta numarası ile hastane sevk kâğıdı yaptırdığını, hastane yerine pazarlama işine gittiğini duyuyorduk. Her aybaşında elektrik, su, telefon, doğalgazın taksit yatırma işleriyse en çok bilinen izin alma taktiklerindendi. Doğrusu Ali Osman izin konusunda belirgin bir şekilde dikkat çeker hâle gelmişti ve bu kötü gidişe artık birinin dur demesi gerekiyordu.

Bir sabah yine Eyüp abiyle işyerinin düzenini konuştuğumuz sırada Ali Osman içeri girdi ve o klasik “şefim, büyük halam sizlere ömür, cenazesine katılmak için izin alacaktım” mazeretini uydurdu. Eyüp abi gayet sakin, çekmecesinden bir kâğıt çıkarıp masanın üstüne koydu. “Bak önümdeki bu listede bugüne kadar izin alırken söylediğin mazeretlerin kayıtları var. Sülalende öldürecek, kimsen kalmadı. Hepsini tek tek buraya yazdım oğlum, bu sana son izin verişim. Bana izin için uyduracak bahanen kalmadı. Yeminle söylüyorum, bak Fatih de şahit olsun, yarın geçerli bir mazeret getir bir daha benden izin istemene gerek yok, istediğin zaman gidebilirsin kardeşim. Ama bulamazsan mesaiden kaçıp pazarlama işi yapmayı bırakacağına söz vereceksin” dedi.

Ali Osman bu öneriyi kabul edip çıktı. O gün Eyüp abi şirketteki herkese Ali Osman’ın mazeret listesini gösterip, izin meselesini kökünden çözdüğünü muzaffer edasıyla övünerek anlatmış. Şirketi bir merak, bir heyecan sardı ki sormayın gitsin. Ertesi günü herkes dört gözle bekledi.

Ali Osman ertesi sabah Eyüp abinin yanına geldi ve o bildik umarsız tavrıyla “abi eniştem kız kardeşime tecavüz etmiş, dersini vermeye gideceğim, izin istiyorum” dedi.

Bizim şef hiddetten kızarmış yüzü, hem bugüne değin hiç duymadığı bir mazeret işitmenin şaşkınlığı hem de iddiayı kaybetmenin üzüntüsüyle “sözüm söz oğlum, bir daha bana gelmene gerek yok, git işini gör” dedi.

İşte o günden sonra Eyüp abiyi izin konusunda ikna edemeyenler, Ali Osman’ı hatırlatır. O da çaresiz “tamam evladım; git işini gör, izinlisin” der.

Ali Osman’ın en son uydurduğu mazeret için bu kadar da olmaz kardeşim diye düşünenler olabilir. Haklısınız. Fakat işin ucunda geçim derdi olup, bunun içinde sürekli izin gereksinimi doğunca ve mazeretler tükenip istediği ân gelmeme sözünü duyunca, her şeyi uydurabilirdi.

“Beşinci çocuğu istiyoruz. Bugün gündüz antrenman yapacağım, izin istiyorum da” diyebilirdi.

fy

5 Nisan 2017 Çarşamba

Mühür 69. Sayı



Mühür 69.sayı

Bu sayıda "poğaçalar" isimli öyküm ve "karmâşık" isimli şiirimle ben de varım.

İyi okumalar...


3 Nisan 2017 Pazartesi

menemen


Bazen kendime şaşırıyorum.
Meselâ
Şu ân nefes aldığım şehirde gece en koyu harmanisini giyinirken, benim canım bol acılı menemen çekiyor, iyi mi?

2 Nisan 2017 Pazar

Ey Aklımın Yolculukları


uzun cümlelerin soluğunu kesiyor rüzgâr
bir el kendi renginde okşuyor gelincikleri
güçlü adımlarla ilerliyor hayat isteğimiz dışında
çıplak seslerle alınyazımıza her dakika
niye bu çırpınış bu dingin atmosferin içinde
zaman hep o yetmeyen zaman üzerimize
uyuyan dehlizlerini niçin bırakıyor evrenin

insan kendiyle konuşur gibi bir telaş bir telaş
hazırlanma telaşı uyku telaşı ölüm telaşı
ama kulak ver! çığlık bu, sessiz bir çığlık
özgür bozlaklarla çınlıyor gecenin dorukları
yorgunuyuz gittiğimiz yolların
dağınık türküler bırakıyoruz karanlığın içine

uzaklara diyorum hep kaçmak çok uzaklara
içimizde kararlı bir yön duygusu olmalı
hayal et resmini çiz çizebilirsen ağacın, bulutun, kayalıkların
tarihe göçebe ruh yazılsın yüzümüzdeki yolculuklar
mısra-ı berceste bir divan şiirine 
çünkü bu anlamsız bu heyecansız şehirlerde
yalnızlığa gömülüyor kalp atışları

Ferda Balkaya Çetin
Varlık, Mart 2015

30 Mart 2017 Perşembe

Déjà vu


"Dışarda, kalabalığın arasında, öteki çiftlerden tek ayrılıkları kol kola yürümeyişleriydi. Sinemaya girip salonun en arka sırasına oturdukları zaman bu ayrılık da ortadan kalktı. Artık bütün arka sırada oturan çiftler gibiydiler. İçeri girer girmez, sanki vakit hesaplayıp da gelmişler gibi, salon kapılarının açılıp ışıklarının yanması onları sevindirmişti. Yoksa dış salonda kalıp bekleyeceklerdi. Karanlıkta boş yerlere doğru iteklenmekten iğrenirdi. Çevresine baktı. Pek kalabalık sayılmazdı. Güler'in sesini duydu:

-Ne düşünüyorsun?

-Sinemaya girenlerde ortak bir duygu olduğunu düşünüyorum, dedi. Film görmeye gelenlerde elbet. Çünkü bu salon başka amaçlar için de kullanılıyor. Yağmur dininceye dek beklemeye, ısınmaya, uyumaya, yanına oturacak tanımadığı bir kadınla ya da erkekle sürtünmeye gelenler çoğu. Localar var, ucuz randevu evi odacıkları. Arka sıralarda öpüşmeye gelenler var. Salt film görmeye gelenler salon tenha olsun isterler. Yanlarındaki koltuğun sahibi olup olmadığına sorana kızarlar. Gürültü olmasın, öksüren, sümküren, konuşan, gülen olmasın isterler. Sinemanın güzel sanatlardan biri olduğuna en büyük kanıt bence bu. Ama olmadığına da bu. Çünkü her zaman gülen, öksüren, sümküren bulunur.

-Biliyor musun, yanıma mendil almayı unutmuşum. Ya burnum akarsa?

Işıklar söndü. Hanidir hep bu anı beklediklerini düşündü. İşte Güler hiç kıpırdamadan ona doğru geliyordu. Sol koluyla omuzlarından sardı. Dudakları onunkileri buldu. Artık konuşmayacaklardır. "Değil, yalnız etimiz konuşacak. Dudaklar sesleri kesip biçerler. İnsanın et olmayan tek yeri beyni değil mi? Et beyinli! Bir insan için söylenebilecek en ağır horlama sözü. Et beyinli! Ya bu birbirinde ezilen dudakları, bu acıta acıta sıkan elleri yöneten ne? Omurilik mi? Ondan mı murdarilik demişler? İki apayrı et nasıl oluyor da birbirinin dilini böyle kesin, kolayca anlayıveriyor? Ya bu oburluk, bu duymazlık! Korkunç şey demişti. En korkuncu bu değil mi?" Dudaklarını çekti. Güler'in gözkapakları aralanırken yeniden onun yüzüne eğildi. Bu kere, yarı karanlıkta da olsa, salt ona bir yabancınınkiymiş gibi gelen şişkin yüzünü göstermemek için öptüğünü sanıyordu. Çünkü öpülürken Güler'in gözleri hep kapalı dururdu. "Açma gözlerini sakın. Açarsan belki yalnız, şişmiş bir burunla iki şişik göz göreceksin. Yoksa aldırmaz mısın? Yoksa seni böyle başkaları da öptü mü?" Avucunda kıpırdayan eli bütün gücüyle sıktı. Güler ufalır gibi oldu; ağzının içine inledi. Ayrıldılar. Baktı perdedeki adam  bir kadını öpüyordu. İşte her yerde buydu. Birden kulağının dibinde fısıltıdan bile yavaş bir ses duydu.

-Al bak kırdın onu.

Kucağına uzanan eli aldı. Uzun zaman bırakmadı. Sıcaktı, kuruydu. Öpüşürken ona durmadan büyüyorlarmış gibi gelen burnu, yanakları, dudakları yeniden küçülmeye başladılar. Yanında, başı omzuna dayalı oturan bu kızı, konuşmadığı, yüzünü ona uzatmaya kalkışmadığı için sanki daha çok seviyordu. Saçları boynundaydı. Kulağı kaşınıyordu. Bir daha gelirlerse onu sağına oturtacaktı. Yer gösteren kızın tuttuğu solgun ışıkta önlerinden, dizlerine sürtünerek bir kadınla bir erkek geçti. Yanındaki bu yerlere oturur oturmaz sarıldılar. Onlara yol açarken birbirine yaslanan bacaklarını çekmediler. Koluyla Güler'in başını kaldırıp kulağına eğildi. Önce bu kulağı öptü; sonra,

-Çıkalım mı diye sordu.
-Çıkalım."

Yusuf Atılgan, Aylak Adam, syf.73,74      

29 Mart 2017 Çarşamba

Dün



"Dün her şey daha güzeldi
Ağaçlarda müzik
Saçlarımda rüzgâr
Ve senin uzanan ellerinde
Güneş" (syf.6)

"Akşamları fabrikadan çıkınca alışveriş etmeye ve yemek yemeye yetecek çok az zamanımız kalır. Ertesi gün işe yetişebilmek için çok erken kalkmamız gerekmektedir. Kimi zaman iş için mi yaşadığımı yoksa yaşamak için mi işe gittiğimi düşünürüm.

Ne yaşam ama?
Tekdüze iş.
Acınası maaşlar.
Yalnızlık
Yolande.
Dünyanın çeşitli yerlerinde Yolande'lar olmalı, Binlercesi.
Güzel ve sarışın, az çok salak.
Bir tanesi seçilir ve birlikte yaşanılır.
Ama Yolande'lar yalnızlığı dindiremez." (syf.28)

"Gözlerim var yalnızca.
Bulanık bir suda yüzen buğulu ve hüzünlü bir çift göz.
Bu gözleri, bir miktar değersiz yabancı para karşılığında bit pazarından aldım. Başka bir şey etmiyordu." (syf.37)

"İnsan ancak bir baltaya sap olamayınca yazar olur." (syf.61)

"Zaman yırtılıyor. Çocukluğun puslu toprakları nerede? Ya o karanlık uzaydaki eliptik güneşler nerede? Boşluğa düşmüş yol nerede? Mevsimler anlamını yitirdi. Yarın? Dün? Bu sözcüklerin anlamı ne? Yalnızca şimdiki zaman var. Bir bakıyorsunuz kar yağıyor. Bir bakıyorsunuz yağmur. Güneş açıyor, rüzgâr esiyor. Tüm bunlar şimdide. Bunlar olmadı, olmayacak. Şimdi var. Hep var. Hepsi birden var. Çünkü olaylar bende yaşıyor, zamanda değil. Ve bendeki her şey şimdiki zamanda.

Dün göl kıyısına gittim. Sular simsiyah ve çok karanlık artık. Her akşam, dalgaların arasından birkaç unutulmuş gün yolculuğa çıkar. Denizde yol alırcasına ufka doğru giderler. Ama deniz buraya çok uzak! Her şey öylesine uzak ki.

Sanırım yakında iyileşirim. içim de ya da uzayda bir şey kırılacak. Bilinmedik yüksekliklere tırmanacağım. Dünyada yalnızca hasat, katlanılmaz bekleyiş ve ifade edilemez sessizlik var." (syf.66)

Agota Kristof, Dün
Çeviri: Ayşe İnce Kurşunlu

22 Mart 2017 Çarşamba

"Yürek olmadan hiçbir yere ulaşamazsın."


"Yüreğini açamaman benim yüzümden mi acaba" diye sordu kız. "Ben senin yüreğine yanıt veremediğim için mi yüreğin sımsıkı kapanmış halde?"

İkimiz her zamanki gibi eski köprünün ortasındaki ırmak içi adacığa inmek için yapılmış merdivenlerde oturmuş, ırmağa bakıyorduk. Ay tüm soğukluğuyla küçük bir kırıntı haline gelmiş, suyun yüzeyinde salınıyordu. Birilerinin ırmak içi adacığa bağladığı kayık, suyun sesini hafifçe bozuyordu. Dar merdivende yan yana oturduğumuz için kızın sıcaklığını sürekli omzumda hissedebiliyordum. Garipti. İnsanı insan yapan sıcaklığıydı. Fakat yürekle, vücudun ısısı arasında hiçbir ilişki yoktu.

"Öyle değil" dedim. "Yüreğimi tam olarak açamamam sanırım tamamen kendimden kaynaklanıyor. Ben kendim, kendi yüreğimi tam olarak netleştiremiyor, o yüzden karmaşa yaşıyorum."

"Yürek denilen şeyi sen bile tam olarak anlayamıyor musun?"

"Bazı durumlarda" dedim. "Üzerinden çok uzun zaman geçtikten sonra anlayabildiğim durumlar olduğu gibi, o an artık, iş işten geçmiş de olabiliyor. Çoğu durumda, biz kendi yüreklerimizi tam olarak netleştiremeden harekete geçmeyi seçeriz. Bu da herkesin aklının karışmasına yol açar."

"Bana yürek dediğin şey çok eksikleri olan bir şeymiş gibi geliyor" dedi kız, gülümseyerek.

Ay ışığı altında ceplerimden çıkardığım ellerime baktım. Ay ışığıyla beyazlaşan ellerim o küçük dünyada tastamam durdukları halde, konulacak yeri kaybolmuş bir çift heykel gibiydi.

"Ben de aynı kanıdayım. Çok fazla eksikleri var" dedim. "Fakat iz bırakıyor. Biz de o izleri sonradan takip edebiliyoruz. Karın üzerine düşen ayak izlerini takip edermiş gibi."

"İzler bir yere ulaşıyor mu?"
   
"Kendine" dedim. "Yürek öyle bir şey işte. Yürek olmadan hiçbir yere ulaşamazsın."

Haruki Murakami, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, syf.241-242
Çeviri:Hüseyin Can Erkin

19 Mart 2017 Pazar

Görüldü


“Görüldü” kimi özlediğimiz
Neyi sevdiğimiz, istediğimiz “görüldü”
Öfkeliysek hangi dağlara vurup
Kederliysek hangi suları izlediğimiz
“Görüldü”
Selamımız ve dikenlerimiz

İçimizde, derinde
Derin denizlerin yaslı göllerin dibinde
Bir umumuz vardır sileriz
Parlatırız gece gece
Damgasız işaretsiz.

Gülten Akın. Ağıtlar Ve Türküler, syf.202

17 Mart 2017 Cuma

Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında


"Korkuyorum" dedi. "Bu aralar kendimi kabuksuz bir salyangoz gibi hissediyorum."

"Ben de korkuyorum" dedim. "Kendimi perdesiz ayaklı bir kurbağa gibi hissediyorum.

Yüzüme bakıp gülümsedi.

Hiç konuşmadan binanın gölgeli tarafına giderek birbirimize sarılıp öpüştük, kabuksuz bir salyangoz ve perdesiz ayaklı bir kurbağa. Onu kendime doğru çektim. Dillerimiz hafifçe birbirine değdi. Gömleğinin üstünden göğüslerini hissediyordum. Karşı koymadı. Yalnızca gözlerini kapatarak iç çekti. Memeleri küçüktü ve sanki sırf bu sonuç için tasarlanmış gibi tam avucumun içine oturuyordu. Elini kalbimin üzerine koydu ve eli ile kalbimin atışı bir oldu. Kendi kendime, o Şimamato değil, dedim. Bana Şimamato'nun verdiklerini veremez. Ama işte karşımda, tamamen bana ait, benim için elinden geleni yapıyor. Onu nasıl incitebilirim?

O zamanlar bilmiyordum. Birini tekrar düzelemeyecek kadar kötü kırabileceğimi. İnsan, sadece var olarak diğer bir insanda dönüşü olmayan yaralar açabiliyordu.

Haruki Murakami, Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında, syf.28
Çeviri: Pınar Polat


16 Mart 2017 Perşembe

Osmanlıyı özleyenlerin bilmesi gerekenler


Hollanda krizini ekranlardan izlerken Ankara'da Hollanda elçilik binası ile Hollanda Türk konsolosluğu önünde gösteri yapan vatandaşlarımızın bir kısmının ellerinde taşıdıkları "Kayı Boyu" nu simgeleyen mavi  beyaz flamalar dikkatimi çekti. O vatandaşlarımıza hem Ankara hem de Hollanda'nın başkenti Rotterdam'da Kayı Boyu flamasını taşıttıran duygunun adı neydi? Özenti, özlem, aidiyet mi diye epeyce düşündüm. 

Bir kişinin kendini herhangi bir yere, ulusa, kimliğe, ideolojiye ait hissetmesi olağandır. Aidiyet duygusu şiddete yönelmediği sürece hukuken herhangi bir suç unsuru oluşturmaz. Özenti ve özlem de öyle. Bu duygular özneldir. Kişiye özeldir. Ama sebepleri, niçinleri, nasılları tartışılabilir.

Osmanlıyı özleyenlere şu soruları sormak isterdim. Osmanlı'nın neyini özlüyorsunuz? Otakratik yönetim biçimini mi? Din devlet ilişkilerini mi? Sosyo-kültürel, iktisadi yapısını mı? Sahi neyini?

Altını çizerek söylüyorum. Söyleyeceklerimin yanlış yerlere çekilmesini kesinlikle istemiyorum. Niyetim sadece okuduğum bir kitaptan yapacağım alıntılarla kısa bir durum tespiti oluşturmak. Bakınız öncelikle şunu kabullenelim. Osmanlı toplumu modern bir toplum yapısına sahip değildi. Osmanlı toplumunda teb'a durumundan öteye geçemeyen halkın kendisini yönetenlerden bir şey talep etme gücü, cesareti, bilgisi de yoktu. Bu tespite Şeyh Bedrettin, Celali, Şahkulu ayaklanmalarını örnek göstererek itiraz edenler olabilir ama bu eylemler Osmanlı tarihinde  tıpkı çöldeki birkaç damla yağmur gibidir ve Osmanlı genel tarihi manzarasını değiştirmez. 

"Osmanlı toplumu eylem sosyolojisi açısından dikkate alındığında kendi tarihlerini üretecek bir aktör konumunda olmayıp, teb'a  olmakla tarihin akışına seyirci kalan edilgen bir kalabalık görüntüsü vermektedir. Bu görüntünün sürekliliği topluma uzun yıllar enjekte edilen, temeli kültüre dayalı ancak dinî olarak tezahür eden kutsallaştırılmış düşüncelerle pekiştirilmiştir. Oysa toplumların hareketliliği sahip oldukları düşüncelerin yanında içinde bulundukları zaman ve mekân boyutlu şartlarda oluşan insan-eşya ilişkileri çerçevesinde meydana gelmektedir. Bu durumda tarihsel eylemin aktörleri olan insanlar, otakratik, keyfi düşüncelerden hareketle değil, bizzat insanın eşya ve yaşadığı evrendeki çevre ile ilişkisinden, mevcut durumlar hakkındaki düşüncelerinden hareketle belirli bir değişim yapabilirler. Aksi halde ister klasik isterse modern görünümler altında olsun güdülen ya da güdümlenen bir toplumun değişimi yakalaması mümkün değildir.(1) 

Horatius'un bir sözü var. "Korku içinde yaşayan asla hür değildir."

Sultan Abdülaziz'e yazdığı bir mektuba "Padişahların sarayına en güç giren şey doğruluktur" diye yazarak başlayan ve bir süre sürgün yaşadığı Paris'te Jön Türk hareketinin önderliğini de yapan Mustafa Fazıl Paşa korku ve baskı altında yaşayan Osmanlı halkında fıtrî zekânın günden güne zayıfladığına dikkat çeker.

Korku ve baskının altında ezilen ruhların oluşturduğu ortamlarda ne derecede hür irade ve özgürlükten söz edilebilir. Böyle bir toplumun içinde düşünen, üreten beyinlerin gelişmesi de elbette beklenemez.(2)

Mevzu derin. Kaz kaz bitmez. Netice itibariyle Osmanlı'da merkez ve çevresindeki halk birbirinden kopuktur. Merkez taşraya kuşku ile bakmaktadır. Merkez ile çevre arasında ekonomik değişkenler mevcuttur. Merkez askeri bir yapıya sahip olduğu için devletin bürokratik çekirdeğinin çevre üzerinde etkisi her alanda kendi ağırlığını hissettirmektedir. Bu yapı içerisinde oluşan sosyo-kültürel durumu Ziya Gökalp şöyle özetliyor.

"Her millette yanyana yaşayan iki zümre görülür: bunlardan birine halk diğerine güzide (seçkinler) denilir. Ancak bizim dışımızdaki milletlerde bizde olduğu gibi hiçbir zaman katı bir ayrılık yoktur. (...) Başka kavimlerde resmi medeniyetle halk medeniyeti o kadar açık bir suretle ayırt edilmez. Türklerde ise bu ayrılık ilk bakışta göze çarpar. Türklerde resmi lisandan, edebiyattan, ahlaktan, hukuktan, iktisadiyattan, teşkilattan büsbütün başka bir halk lisanı, edebiyatı, ahlakı, hukuku, iktisadiyatı, teşkilatı vardır. İşte Osmanlı zimamdarlarının (seçkinlerin ve ileri gelenlerinin) Türk halkına hiçbir kıymet vermemesi yüzündendir ki memleketimizde yanyana olarak iki lisan, iki vezin, iki edebiyat, iki musikî, iki bedi, iki ahlak, iki felsefe, hatta iki türlü din telakkisi vucuda geldi." (3)

Yukarıda belirttiğim gibi mevzu hakikaten derin ve bu mevzular öyle tek kalemde yazılıp çizilecek gibi değil. Şimdilik bu kadar açıklama yeterlidir sanırım. 

"Yol uzun güzergâh zorlu." 

Yeri geldikçe ve fırsat buldukça Osmanlı üzerinde durmaya devam ederiz.

İyilikle kalın.

fy

Kaynaklar
(1) Fazlı Arabacı, Yeni Osmanlıların Dini Ve Siyasi Görüşleri
(2) A.g.e.s, syf. 142
(3) A.g.e.s, syf. 95

14 Mart 2017 Salı

Portakalı soydum ben bir kriz uydurdum.


Gündeme teslim olmamak ülküsüyle gündem üzerine yazmak istemiyorum ancak gündem öylesine güçlü ki biz ona teslim olmamak için bütün hücrelerimizle direnmemize rağmen o tıpkı derinliği belirsiz bir girdap ya da Bermuda Şeytan Üçgeni gibi herkesi kendi rahmine doğru çekmekten geri durmuyor.

Niyetim uzun uzun hamaset yapmak değil. Lafı hiç eveleyip gevelemeden direk konuya gireyim. Hollanda ile yaşadığımız diplomatik krize Umberto Eco'nun "Düşman Yaratmak" isimli denemesinde anlatmaya çalıştığı "düşmanı inşa etme" süreçlerinden bakıldığı takdirde meselenin iç yüzünün daha net anlaşılacağını düşünüyorum.

Birkaç gün önce ruh ikizim Birtan Yücel'in Ayna İnsan Dergisinin 18.sayısında yer alan "1984: İktidar Ve Yabancılaşma" isimli incelemesini bu sayfalarda yayımlamıştım. Yücel'in yazısı dikkatlice okunduğunda orada düşman inşa etmekle ilgili Eco'dan alıntı şu cümle dikkat çekiyor. "Savaş bir toplumun kendini "bir ulus" olarak görmesini sağlar; savaşın karşı ağırlığı olmasa hükümetler kendi meşruiyet alanlarını bile oluşturamazlar."

Yani...

Yanisi şu. Hollanda krizi bütün diplomatik kurallar, teamüller bir kenara bırakılarak, her iki tarafın asıl hedefini tam on ikiden vuracak, "win win" yani "kazan kazan ilkesi" üstüne inşa edilmiş bilinçli bir olmayan düşmanı yaratma eylemidir. Kısaca oy toplamak içindir. Machiavelli'nin ruhuna incil okumaktır.

Merak etmeyin. Görünen köyün ırağı olmaz. Çarşamba günü (yarın) yapılacak Hollanda seçimlerinin ardından 16 Nisan'da Türkiye'deki referandum süreci de nihayete erecek ve sonra her iki ülke yetkilileri sanki hiçbir şey olmamış, bu kriz hiç yaşanmamış gibi ortamı yumuşatan açıklamalarla ilişkilerini "tamamen duygusal sebeplerle" (anladınız siz onu) sürdürmeye devam edeceklerdir.  

Bu hengâmede olan kime mi olacak?

Bu hengâmede olan, her şeyden habersiz kendi halinde süt vermekle meşgulken Hollanda krizine kurban edilerek kesilen ve eti afiyetle yenecek Hollanda ineğine olacak.

Ha bu arada... Evdeki portakalları protesto uğruna sokaklara saçmak, bıçaklamak, çöpe falan dökmek isteyen varsa ziyan etmesin. Göndersin bana. Ben sizin adınıza onları afiyetle ziyan eder; dilim dilim soyar, sever, hepsini tüketirim.

Havalar soğudu. Mart bildiğimiz Mart. Grip olmayalım. 

Aklımıza mukayyet olalım arkadaşlar. 

fy



13 Mart 2017 Pazartesi

Biriken


Her şey birikir
Sözler düşünceler ve nesneler biçiminde
Her şey birikir

Duru sular ters yazılar emek ve gözyaşı
Akıyor sanılan kuruyor sanılan
Haklar haklılıklar, ölüm zulumlar
Uçuyor sanılan her şey birikir
Deney birikir

Bizcil sen de
Kuş mu sandın yalanı yanlışı
Taksan kanatlanır mı?
Yediğin seni yakacak
Vurduğun seni yakacak
Gör cehennem yok mu var mı?

Her şey birikir
Gösteren parmaklar, gören gözler
Susan konuşan birikir
Yargılarlar davasız dosyasız
Silahsız sözcüksüz kansız kavgasız
Dağ mı değil, ova mı
Kent mi alan mı, değil
Bir ülke insan birikir

Gülten Akın, Ağıtlar ve Türküler, YKY Yayınları, syf.22

Düş Kırgınları


"Kadınlar Kuzey'de ne buldular. Şafak, Erica, Çiğdem...ha bu arada bir de eski karısı varmış, o, Handan Hanım... Hepsi şu ya da bu nedenle Kuzey'e âşık oldular. Evet, kadınların işine akıl sır ermez, ama bana sorarsanız neden ortada. O kadınların hepsi kokuyu aldılar. Hem de onu görür görmez: Kadın sevmeyi bilen bir erkeğin kokusunu. Sevgisi geçici değil, kalıcı olan bir erkek, vazgeçmeyi, unutmayı bilmeyen erkek... Sevdi mi, sonsuza kadar sever... Kuzey öyle birisiydi. Sevmekten vazgeçmeyen birisi... Çiğdem'le Kuzey mi! Bilmiyorum, ama aşk sinsidir. Kuluçka döneminde birçok kılığa bürünür: Dostluk, acıma, güven, hatta bazen düşman. Size bir sır! Üç şeyden asla kurtulamayız: gölgemizden, ölüm korkusundan ve aşktan... Bu yüzden kimse Kuzey'e kızmasın; hem neden kızıyorlar? Yazgısının tek kurbanı olduğu için mi?"

Mehmet Eroğlu, Düş Kırgınları, İletişim Yayınları, syf.165

Tarih


Sen bana göründüğünde, en sevdiği kayanın üstünde türkü söylüyordu yaz, türkü söylüyordu az ötemizde ve biz, uzun mavi küreğiyle ayaklarımızın dibinde oynaşan denizden daha deniz, suskunluk, sevecenlik, hüzünlü özgürlük kesilmiştik.

Türkü söylüyordu yaz ve senin yüreğin, ondan uzakta yüzüyordu. Gözüpekliğini öpüyordum, kararsızlığını duyuyordum. Dalgaların saltıklığından, evlerimizi taşıyan eller için öldürücü erdemlerin volta vurduğu o ulu küçük yarlarına giden yol. İnanmaya yatkın değildik. Sarılmıştı çevremiz.

Yıllar geçti. Fırtınalar öldü. İnsanlar gitti. Yüreğinin artık beni görmediğini duyumsamak acı veriyordu. Seviyordum seni. Yokluğunda yüzümün ve mutluluk boşluğumda. Seviyordum seni, her şeyde değişken ve sana sadık.

René Char, Seçme Şiirler, YKY Yayınları, syf. 23
Çeviri: Samih Rıfat

9 Mart 2017 Perşembe

Yüz: 1981


"Ülkemiz, katıksız bir erkekliğin iri fallus gibi dimdik ayakta duruşundan ibaret! Bakan ne görüyor? Asık suratlı, hiç gülmeyen yeteneksiz erkekler ve bu erkeklerin yazacağı, onların sorumlu olduğu bir tarih.

Bizim sevdiğimiz vatan bu mu? Ruhu, dokusu, sezgileri ve öfkesi hep erkeksi, adından başka hiçbir öz taşımayan vatanımız."

Mehmet Eroğlu, Yüz: 1981, syf. 406

8 Mart 2017 Çarşamba

Aynı Yalınlıkla Ölmek İsterim


Aynı yalınlıkla ölmek isterim
Kırda bir çiçek gibi, sakin, gösterişsiz.
Mum yerine yıldızlar parlasın üstümde
Yeryüzü uzansın altımda sessiz.

Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim
Varsın hainleri gizlesinler soğuk bir taş altında
Dürüstçe yaşadım ben, karşılığında
Yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim.

José Marti
Çeviri: Ataol Behramoğlu

6 Mart 2017 Pazartesi

1984: İktidar ve Yabancılaşma



“Edebiyatın, gerek özsaygı kazanmada gerekse saltıkçı devlete ve hiyerarşik topluma karşı insana yakışır istemleri açıkça dile getirmede orta sınıfın özgürleşim hareketlerine yardımı dokunmuştur.” (Eagleton, 1998: 12)  George Orwell’in “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” isimli kitabının arka kapağındaki tanıtım yazısında yer alan ‘geleceğe ilişkin kâbus senaryosu (…) yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır’ ifadesi, Eagleton’un belirttiği “saltıkçı devlet” kavramıyla örtüştürülünce toplum ve insanlık adına dikkat çekici bir sonuca ulaşılır zira buradan hareketle Orwell kült kitabı “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” ile kurduğu distopyada  bir yandan iktidarın “çağcıl eleştiri”sini yaparken diğer yandan da eleştirel politik roman türünün en iyi örneklerinden birini kurgulamadaki ustalığıyla yirminci yüzyıl edebiyatına damgasını vuran yazarlardan biri olmuştur denilebilir.

Çağcıl eleştiri, eleştirel politik roman dedik. Konuya bu kavramlara ilişkin yapılmış iki açıklamayla devam edelim.

Terry Eagleton’a göre çağcıl eleştiri, saltıkçı devlete karşı verilmiş bir savaşımdan doğmuş; bu savaşım     sonucu varolabilmişti. Günümüzdeyse, eleştiri yine devlete, ama bu kez burjuva devletine karşı savaşım vermelidir. Bu savaşım hepimizi ilgilendirmekte, hepimizin geleceğine yön vermektedir. Bu yüzden eleştiri, “kültür endüstrisinin” öğütücü çarklarından kurtarılarak köklü toplumsal dönüşümlerin kaldıracı yapılmalıdır. İşçiyseniz işinizden, öğrenciyseniz okulunuzdan, üniversitede hocaysanız kürsünüzden, düşünürseniz başınızdan olmayı bu ideal uğruna hâlâ göze alamamışsanız biliniz ki olanlarda sizin de parmağınız var ve sizi mahkûm etmek eleştirinin görevidir. (Eagleton, 1998: Kitap Arka Kapak)

“Eleştirel Politik roman denildiğinde ise, geniş anlamda herhangi politik bir olay veya olguyu sorgulayıcı veya eleştirel bir yaklaşımla dile getiren yapıtlar anlaşılmalıdır. Burada yazarın doğ­rudan bir güdümlülüğü söz konusu değildir. Yazar,  olayların kendisini gerçekçi bir biçimde vermek yerine, belli bir mesafeden okuyucuyu onlar üzerinde düşünmeye götürecek sorgulamalara yer verir. Doğrudan taraf tutmaz, amacı bireyleri politik olay ve olgular üzerine yeniden düşünmeye zorlamak ve böylece politik düzlemde bir bilinç oluşturmaktır. Zaman zaman kışkırtıcı bir anlatım tutumu söz konusu olsa da eleştirel romanın yazarı doğrudan yönlendirici olmaktan kaçınır. Eleştirel politik romanın konuları ilk bakışta doğrudan politikayla ilişkili gözükmeyebilir.  Söz konusu ya­pıtları politik roman sınıfına sokan en karakteristik öğe, içeriğin politikayla olan ilişkisi ve anlatıcının bakış açısıdır.  Burada en somut ölçü,  politika öğesinin romanı kapsamış olmasıdır. Yani politik olaylar, politik kişiler, politik bir atmosfer ve sorgulayıcı ve eleştirel bir bakış açısının hâkim olmasıdır.” (Eyigün: Güdümlü Politik Roman İle Eleştirel Politik Roman Türlerinin Karşılaştırılması Üzerine)  

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te olaylar Okyanusya isimli distopik bir ülkede geçer.  Ülke yönetimi ve iktidarın gücü parti ve partiyi simgeleyen “Büyük Birader”in tekelindedir. “Büyük Birader” gücünü iç parti görevlileri, düşünce polisi, bakanlık çalışanları aracılığıyla kullanır. Okyanusya toplumunu oluşturan proleterler nefes aldıkları her yerde “Büyük Birader”in posterlerini görür, tele ekrandan sesini duyar, gündelik hayatın içinde karşılarına çıkan ve zafer markası vurulmuş her nesnede, her eşyada örneğin parada, posta pulunda, sigara ambalajında, içecek şişelerinde, bayraklarda, kitaplarda ve akla gelebilecek her şeyde “Büyük Birader”in “gözleriyle insanları izliyormuş gibi” kendilerine bakan resimleriyle karşılaşırlar.

Okyanusya’da farklı fikirlere asla tahammül yoktur. Muhalif tek ses Emmanuel Goldstein, partinin propagandasının yapıldığı “Nefret Haftasında” iktidar düşmanı bir hain olarak gösterilen yegâne kişidir. “Her zamanki gibi, halkın düşmanı Emmanuel Goldstein’ın yüzü ekranda belirdi. İzleyiciler arasında, orada burada fısıltılar dolaştı. (…) Goldstein doğru yoldan sapmış bir haindi. (…) O, en büyük hain, partinin saflığını kirleten bir adamdı. Parti’ye karşı olan, bunu izleyen tüm suçlar, ihanetler, sabotaj eylemleri, karşı doktrinler, sapmalar onun öğretilerinden kaynaklanıyordu.” (Orwell, 2008:18) Aslında Goldstein parti tarafından inşa edilmiş tehdit unsuru bir düşman imgesi, fikirleriyle savaşılması, toplum nezdinde itibarının düşürülmesi, mağlup edilmesi gereken bir figürdür. Çünkü dışarıda Avrasya ve Doğu Asya, içerde Goldstein ile savaşan partinin sürdürdüğü organize savaş hâli, güncellenen savaş haberleri, partinin meşruiyet kazanmasını sağlayan, toplumu ortak hedef etrafında kenetleyen bir nevi tutkala dönüştürülmüştür.

Umberto Eco “Düşman Yaratmak” isimli makalesinde 1968’de Amerika’da, isimsiz bir yazar tarafından yazılan Iron Mountain Gizli Raporu: Barış İhtimali Ve İstenirliği başlıklı yazıdan yola çıkarak savaşla ilgili ilginç tespitlerde bulunur.

“Ama savaşmak için savaşacak bir düşman gerekli olduğu için, savaşın kaçınılmaz olması, düşmanın kişileştirilmesinin ve inşa edilmesinin kaçınılmaz olması anlamına gelir. Dolayısıyla bu yazıda büyük bir ciddiyetle, Amerikan toplumunun tamamının bir barış toplumuna dönüştürülmesinin bir felaketle sonuçlanacağı, çünkü insan toplumunun uyumlu bir şekilde gelişmesinin temelini oluşturan tek şeyin savaş olduğunu belirtiyordu. Savaş durumunun organize israfi, toplumun sağlıklı gidişatını düzenleyen bir emniyet supabı görevi görür. Savaş, stok sorununu halleden bir araçtır. Savaş bir toplumun kendini bir “ulus” olarak görmesini sağlar; savaşın karşı ağırlığı olmasa, hükümetler kendi meşruiyet alanlarını bile oluşturamazlar; sınıflar arası dengeyi sağlayan ve antisosyal unsurlardan yararlanılmasına izin veren tek şey, savaştır. Barış, istikrarsızlığa ve gençler arasında suça yol açar; savaş, bütün başıbozuk güçleri en doğru şekilde yönlendirerek onlara “statü” kazandırır. Ordu, mirastan mahrum edilenlerin ve adapte olamayanların son umududur; toplumu otomotivin gelişimi gibi, savaşa dayalı olmayan kurumlar için bedel ödemeye hazırlayan tek şey, hayat ve ölüm üzerinde yetkiye sahip olan savaş sistemidir. Savaş ekolojik açıdan da, canlı fazlalığı açısından bir emniyet supabı oluşturur. XIX. yüzyıla kadar savaşlarda sadece toplumun en güçlü üyeleri (savaşçılar) ölüp işe yaramayanlar kurtulurken günümüzdeki sistemler sivil merkezleri bombalayarak bu sorunun da çözümünü sağlamıştır. Bombardımanlar, âdet haline gelen çocuk ölümleri, dini açıdan cinsel riyazet, zorunlu hadım edilme veya ölüm cezasının yaygın kullanımına gören nüfus artışını daha iyi sınırlar. Nihai olarak da, çatışma durumlarının ağır bastığı, gerçek anlamda “insancıl” sanatın gelişmesini sağlayan savaştır. Böyle olunca, düşmanı inşa etme süreci yoğun ve sürekli olmak zorundadır. George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te bunun çok iyi bir örneğini sunar.” (Eco: 2014: 35, 36)

Parti’nin sürekli gerçek dışı veriler üreterek toplumu yanılttığı Okyanusya’da sosyal yaşam yok derecesindedir. “Proleterlerin ilgisini çeken tek sosyal olay piyangodur. Piyangoda büyük ikramiyeyi kazananlar ise düşsel kişilerdir.” (Orwell, 2008: 80) Yapılan bütün etkinlikler, yaşamın her anı partinin denetimi altında bulunduğu için mutlak iktidar gücünü elinde tutan parti tele ekranlardan adım adım bireyleri izlemekte, insanların geçmişini silmekte,  mahremiyet alanını daraltmakta, saf aşk, tutku ve cinselliği yok etmek isterken, aile içinde ebeveynlerin sistem dışı konuşmalarını, muhalif tavır ve hareketlerini, çocukları casus gibi kullanarak kontrol etmektedir.

Okyanusya’da herkes sadece “Büyük Birader”i sevmek, parti ilkelerine uymak, partinin düşmanla, ülkenin gelişimiyle ilgili verdiği uydurma istatistikî bilgileri koşulsuz şartsız kabullenmek zorundadır. Aksi halde ceza ve şiddet kaçınılmazdır. Öyle ki partinin denetimindeki tüm baskıcı uygulamalar neticesinde bireyler âdeta kapana kısılmış gibi sindirilmiş, Okyanusya halkı sorgulamaktan, düşünmekten, tartışmaktan, partiyle çatışmaktan korkan, sürekli parti ve iktidar lehine hareket etmeyi normal davranış biçimi olarak gören bir sınıfa dönüşmüştür. 

Fransız filozof Michael Faucault’ya göre “iktidar, her kurumun başka bir yerde yeniden canlanabileceği, kesip atılması gereken sistemde cisimleşmiştir.” Faucault, “İktidar ve bilginin birbirini gerektirdiğini” yazıp, “ne bilgi alanının yapısıyla bağlantısız bir iktidar ilişkisi ne de aynı zamanda iktidar ilişkilerini yapılandırmayan veya saymayan bilgi olur” diyor. Faucault’a göre özgürlük ve bireyselliği cisimleştirmekten çok uzak olan postmodern devlet, mutlak iktidarı somutlaştırır. Bu, olağandışı sinsi bir iktidardır. Faucault, Discipline and Punnıshment’ta bireyin, “Halihazırda kendisinden daha derin bir tahakkümün etkisinde” olduğunu söyleyip şunları ekler: “Kişiyi mesken edinen ve mevcut eden “tin’in (biyolojik bedenle, öznellik ve kişilik arasında kalan yer anlamında) kendisi, beden üzerinde iktidarın tatbik edildiği hâkimiyet faktörü, politik anatominin bir aracı, etkisi ve bedenin hapishanesidir.” (Niedzviecki, 2011: 162,163)

Çatışma ve sınıf ise, “Marks’ın modern sosyolojiye armağan ettiği iki temel kavramdır. Ona göre toplumsal yapının temel niteliği değişimdir, değişim ise çatışmayı, yani sosyal sınıflar arasındaki mücadeleyi ifade eder. Döneminin diğer düşünürleri gibi ilerlemeci bir anlayışa sahip olan Marks, “Çatışma olmadan ilerleme olmaz” der. “Uygarlığın bugüne değin izlediği yasa budur.” Marks’ın çatışma kuramına göre insanlar çıkar duyguları için mücadele eden bir yapıya sahiptirler. Eğer insanlar çıkarları için hareket etmiyorlarsa başkalarının lehine çalışan bir sosyal sistem tarafından kendi çıkarları konusunda kandırılmış demektir. Bu temelden hareketle gerek tarihteki toplumlar gerekse modern toplum farklı çıkarlara sahip iki toplumsal sınıf arasında diyalektik (çatışma) çerçevesinde çözümlenmelidir. Fikirler ve “ideoloji”ler gücü elde etmek isteyen sınıfın çıkarları doğrultusunda geliştirilirler ve diğer sınıfın çıkarlarının farkında olması engellenir. Farklı sınıfların çıkarlarının birbiriyle bağdaşması imkânsızdır zira bir sınıfın ekonomik anlamdaki kazancı ancak diğer sınıfın kazancının sömürülmesi ile sağlanır.” (Bilgin, 2010: 51)

Kitabın kahramanı Winston Smith Okyanusya’nın Doğruluk Bakanlığı Arşiv Dairesinde çalışmakta karizmatik lider “Büyük Birader”den nefret etmektedir. Winston, partili arkadaşlarıyla konuşurken otoriteye teslim olmuş görünür ve “Parti’ye bağlılık düşünmemek, düşünce gereksinimi duymamaktır. Parti’ye bağlılık bilinçsizlik demektir,” (Orwell, 2008: 52) görüşünü savunur. Tek başınayken tuttuğu günlüğe ise “Eğer bir umut varsa, proleterlerdedir” diye yazmaktan çekinmez. “Eğer bir umut varsa proleterlerde olması gerekiyordu, çünkü Parti’yi yıkacak güç, ancak Okyanusya nüfusunun yüzde seksen beşini oluşturan, hoşlanmış bu kaynaşan kitleden yaratılabilirdi.” (Orwell, 2008: 66) Proleterler, “Bilinçleninceye dek başkaldırmayacaklar, başkaldırmazlarsa da bilinçlenemeyecekler,” diye düşünmektedir Winston Smith.

Zihninden geçirdikleri sebebiyle “Düşünce Polisi”ne yakalanmak istemeyen Smith, kendisi gibi muhalif düşünceler içinde olan Julia ile tanıştıktan sonra cinsel içgüdünün parti tarafından baskılanmaya çalışılan gücünü keşfeder. “Parti’nin amacı yalnızca, kadınlarla erkeklerin arasında, sonradan denetleyemeyeceği bağların oluşmasının önüne geçmek değildi. (…) Sevgi değil de, ister evlilikte olsun, ister evlilik dışı olsun, cinsellikti tehlikeli olan.” (Orwell, 2008: 63)  Burada kastedilen tehlike ya da partinin cinselliği baskılamadaki amacının bireyin doğuştan gelen zihinsel yetisinin engellenerek doğal tutkuların köreltilmesine yönelik olduğu çok açıktır. Çünkü her bireyde var olan yeti, insanın düşünmesini, sorgulamasını, arzulamasını, haz duymasını olanaklı kılan melekelerin bütünüdür. Yeti iktidardır, aktif güçtür, erktir. Bu sebeple de: “Yalnızca birine duyulan aşk değil, bu hayvansal içgüdü, bu dokunulmamış tutku; Parti’yi parçalayabilecek yegâne güç buydu.(…) Bu parti’ye indirilmiş bir darbeydi. Sevişmek siyasal bir eylemdi. ” (Orwell, 2008: 114)

Fırsat buldukça Julia ile buluşmaya devam eden Smith ilişkilerinin mahremiyetini gizleyeceği, tele ekranların olmadığı bir mekân arayışına girer. “Nefret Haftası” etkinliklerinin düzenlendiği günlerde eski eşyalar satan Bay Charrington’un dükkânının üstündeki odayı kiralar. Kiraladığı odada Julia ile birlikte daha sık vakit geçirmeye başlar. Bu süreçte Julia’yı da yanına alarak kendisi gibi muhalif zannettiği partinin üst yöneticilerinden O’Brien’a düşüncelerini açıklar. O’Brien’ın gönderdiği ve Emmanuel Goldstein tarafından yazılmış yasak kitabı okur.

Günün birinde, üstelik güvenilir zannettiği Bay Charrington’dan kiraladığı odada “Düşünce Polisi”ne yakalanan Winston Smith, cezaevine konulur. Sorguya alınır. Orada O’Brien’ın partiye ve partinin ilkelerine sadık birisi olduğu gerçeğiyle yüzleşir. Cezaevinde işlediği düşünce suçu sebebiyle işkence ve şiddet görür. Bir süre sonra yaşadığı şiddete, psikolojik baskıya dayanamayan Winston Smith’in tüm direnci kırılır ve ruhunu iktidara satarak sistemin istediği gibi düşünen, konuşan bireylerinin safına katılır. “Artık sokaklarda çığlık atmıyordu. Sevgi Bakanlığı’na geri dönmüştü. Her şey bağışlanmıştı, ruhu kar gibi bembeyazdı. Halk mahkemesindeydi, itiraf ediyor, herkesi ele veriyordu.” (Orwell, 2008: 258) Nihayetinde Winston Smith kendisini  “Kahrolsun Büyük Birader” düşüncesine götüren belleğinden uzaklaşarak kendi bilincine yabancılaşır ve “Büyük Birader”i sevmeye başladığını düşünürken beynine giren bir kurşunla öldürülür.

Okyanusya toplumunda karizmatik otoriteyi simgeleyen “Büyük Birader”in meşruiyetini hukuk ve yasalardan değil şanlı devrimden alan dokunulmazlığına, geçmişin izlerini silen, tarih kitaplarını değiştiren partinin uygulamalarına sessiz kalan, yapılan her şeyi kabullenerek iktidara itaat eden bireylerin durumu ve Winston Smith’in geçirdiği kişilik evrimi okurlara “Yabancılaşma” kavramını düşündürür.

“Yabancılaşmanın özünde kişinin kendi benliğini unutması ya da benimsememesi yatar. Kişi bir başkasının, bir eşyanın, bir yasal kurumun karşısında kendini yitirmiş, ona bağımlı hale gelmiştir. Kendini dünyanın merkezi, fiillerinin sahibi olarak görmez; tersine, fiilleri ve bu fiillerin sonuçları, onun boyun eğdiği, hatta taptığı efendileri olmuştur.” (Fromm, 1990: 134)

“Taparcasına sevmenin bir yabancılaşma işareti olduğunu belirten Fromm, ilk yabancılaşma biçimlerinin puta tapıcılıkta ortaya çıktığını, bireylerin siyasî kurumlara ya da kişilere ve akıldışı tutkulara  (ihtiras, servet, kudret) tapmasının da mümkün olduğunu söyler. Bunların hepsinde ortak olan şey, bireyin kendine yabancılaşma sürecidir” (Bilgin, 2010: 186)  ve George Orwell, “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” ile bu süreci hem Winston Smith karakteri üzerinden hem de yaşadığı çağın politik eleştiri biçemi diyebileceğimiz bir kurguya yaslanarak anlatmıştır.

Birtan Yücel

Kaynaklar
1-Eagleton Terry (1998) Eleştirinin Görevi, Ankara, Bilim Ve Sanat Yayınları
2-Orwell George (2008) Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Can Yayınları
3-Dç. Dr. Eyigün Sabri (2006) Güdümlü Politik Roman İle Eleştirel Politik Roman Türlerinin Karşılaştırılması Üzerine
4- Eco Umberto (2014) Düşman Yaratmak, İstanbul, Doğan Kitap Yayınları
5-Niedzviecki Hal (2011) Ben Özelim! Bireylik Nasıl Yeni Konformizm Haline Geldi, Ayrıntı Yayınları
6-Bilgin Vejdi (2010) Bizi Kuşatan Toplum Sosyolojiye Giriş, Düşünce Kitabevi Yayınları
7-Fromm Erich (1990) Sağlıklı Toplum, İstanbul, Payel Yayınları