Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

6 Eylül 2017 Çarşamba

Mısrı Kadîm



acaba ot gibi yerden mi bittim
acaba denizlerde mi şaşırdım
ve zamanı nasıl unutmaktayım

zaman unutulunca mısri kadîm yaşanabiliyor
kendimi unutunca seni yaşıyorum
yaşamak
bu ânı yaşamaktır

ammon râ’ hotep
veya tafnit
kim olduğumu bilmek istemiyorum
yalnız etrafında nefes almalıyım

dut bu â’ru ünnek pahper
kama pet kama tâ
mısır metinlerinde okuduğum cümleler
seninle okuduklarımsa büsbütün başka şeylerdi

seninle bir bahçedeyiz geliyor bana
orada hem var hem yok gibiyim
daha doğrusu bütün bir bahçe oluyorum
insanlığımdan çıkarak
kama pet
kama tâ


Asaf Halet Çelebi

Adagio/Johann Sebestian Bach


24 Ağustos 2017 Perşembe

mavi ceketli gök



seni öpeceğim

dudağımda ılık kar

kalk gidelim sevişmek zamanı
hangi taşı kaldırsam öpüş
sonra yağmur sonra apaçiii
seni giyinip

çıkıyorum sokağa

aşk beni kurtar
aşk beni kurtar
aşk beni harf harf

mavi çığlık altındayım
saçaklarımda keskin kayalar

sonra sensizlik
aynada bir tavşan
ve öylece

seni öpüyorum

öptüm

Neslihan Su
Adalya Kültür Edebiyat Seçkisi, Bahar 2017, Sayı 6

1 Ağustos 2017 Salı

27 Temmuz 2017 Perşembe

Elif Nuray’dan Beklenen “O Korkunç Mahâret”


Şiir kitapları içeriğinde barındırdıkları evrensel, ulusal, kültürel, kültürlerarası, sosyolojik, psikolojik, mitolojik, tarih, felsefe, din, dil gibi öğelerle çok katmanlı okumaya ve yorumlamaya müsait eserlerdir.  Elif Nuray’ın İz Yayıncılık tarafından yayımlanan ilk şiir kitabı “O Korkunç Mahâret” için ilk dizeden itibaren çok katmanlı üslubu ve şiir sesinin saflığı ile okurlarını eşikte karşılıyor diyebiliriz.

Kitabın girizgâhındaki “ismim elif. evim, on beş sardunya ile bir yokuşun gerdanında oturuyor” cümlesinden yola çıkarak bir saptama yapmak gerekirse “ev, sardunyalar ve yokuş” üçlüsü sanki şairin yaşamının eş zamanlı, birbirinden bağımsız düşünülemeyecek özneleri gibi duruyor. Şöyle ki “ev, sardunyalar, yokuş” özneleri işten güçten, sürdürülen hayattan, ikâmet edilen şehirdeki diğer nesne ve karakterlerin hepsinden ayrı, hepsinin karşıtı bir role, şairin duygusal yaşamının orada nefeslendiği, oradan destek aldığı mekâna, şairin kendi öznel kimliğini kazandığı, gündelik hayatın akışında buharlaşan her şeyin orada eski hâline kavuşturulduğu bir alana dönüşmektedir.

Kitabın ilk şiiri “Değişen Bir şey Yok”a:  “yeni bir öfkeye başladım/bazen inat, çokça belâ/elbette eski bir telaşı yazacağım bitene kadar/bitene kadar: gök ve taş ve dua” diyerek başlayan Nuray’ın şiirlerini okumaya başlarken yeni bir üçlüyle belki de onun şiirlerin sacayağını oluşturan üç imgeyle karşılaşıyoruz. Elif Nuray şiirinde gök, taş ve dua imgeleri moderniteye teslim olmuş günümüz bireyini içine düştüğü uyumsuz, çelişkili, işkilli, mutsuzluk girdabından çekip çıkaracak, sürüklenilen kara deliği kapatacak, ruha nefes aldıracak sabır, inanç ve umut kapılarına yönelişi imliyor.

“O Korkunç Mahâret” ilk şiirden son şiire kadar modernitenin her şeyi imha edebilecek tehditkâr yapısına karşı durmanın, uyumsuzluğa direnişin kelâmla vücut bulmuş hâli, şairin gönlünü göğe yöneltip, kâh susarak, kâh sorgulayarak, umarak, üzülerek, kimi zaman hayret ederek, sabırla sürdürdüğü bir ferahlama arayışıdır. Bir tür terapi. Ve her şeye rağmen göğe inancını yitirmeyen, “gözlerim kovulmuş bir ümidin hayreti/nasıl oluyor da bu gök hala başıma devrilmiyor” diyen şairin yüzünü tanrı katına çevirmiş benliğidir.

Taş, şairin göğsündeki sıkıntının, dünya ağrısının, ıstırabının kaynağı, aynı zamanda tegafül  olarak değerlendirilebilecek gizlediği, göstermediği fakat varlığını ima ettiği gönül ağrısı, ağırlığına dayanamadığında “Rabbim, ya geleyim sana/ya içimin taşını kaldır” diye nida ettiği sevgili midir? Muhtemelen öyledir. Öyle olmasa “kalbimin üstünde eski bir taş/ne dile geliyor, ne ufalanıyor” ve “durdukça büyüyen bu taşı kim bıraktı, içimde/sormadan taşıdım” diyebilir miydi şair?

Şiirlerinde yalan denilen, fani olduğu bilinen dünyaya karşı kelimelerin soyut gerçekliğini kuşanarak ilerleyen Elif Nuray; canefza, bîmecâl, mim, melâl, ayn, zülâl, mihman gibi divan edebiyatıyla kan bağı kurmuş sözcükleri de tercih ediyor ve şiirinin içine serpiştirdiği bu tarz sözcükleri karanlıkta şimşek parıldamasının ortaya çıkardığı anlık etkiye eşdeğer şekilde kullanıyor.

“ben menekşe kokusuyum
bir kuşun ağzında
sen ülkemden baharları çalan
bir eski alınganlık
                             c a n e f z a”


“de ki yorgunum, de ki dargınım, de ki bîmecâl
Ey kırgın kısrak! Senin göğsünde de perde var”

Elif Nuray’ın şiirlerinde yalnızlık duygusu en yoğun olarak “Kuyu” başlıklı şiirde kendini gösteriyor.  “Kuyu” şairin içine düştüğü iflah olmaz yalnızlığı, kırgınlığı, terk edişi, oradan çıkışı/kaçışı imgeleyen, şairin onulmaz yarasının derinliğidir. Bu derinliği kitabın kuyudan ya da mağaradan göğe bakışı çağrıştıran kapağıyla, “İnce Gölge” başlıklı şiirin “beklemenin kuyuyla bir ilgisi olmalı/bunca düştüğüm boşuna değil/su içinde bir yarayı besleyip durdum/bir sevinç bulsam, bilirim benim değil”  dizeleriyle örtüştürerek söylersek Elif Nuray şiiri âdeta kuyudan çıkarıyor.

“Kuyu” başlıklı şiir ritmi, yapısı, sesi, okurun zihnini kilitleyen finaliyle dikkat çekiyor. Az sözle çok şey anlatan “Kuyu” şiirinin “kalbi yarıp/içine kendini koyan Allah bilir/ yalnızlık kelimeden de eskidir/ düştün kalbin rahlesinden/kuyu senindir” biçemiyle sonlanan finali manevi olarak çok güçlü bir ruhun gönlündeki iç çatışmalara son verme, ağrıyı söküp atma arzusunun tezahürüdür desek yeridir.

“Bana Rağmen” başlıklı şiirde gerçeğin labirentlerinden kaçışı, huzura kavuşmayı deniyor Elif Nuray. Bu kaçış alındaki günah izinden, geçmişin haritasından, içindeki duvarlardan kaçışın denemesidir ancak “duvarlarla kapanmayan hesabım/tanıdık bir intizamla sürülüyor önüme/huzursuzluğunu dolaşıyorum evin/kurtulsam diyorum/kapılar eski bir dağ gözümde” dizeleri arzulanan çıkışın göründüğü gibi kolay olmadığının en somut göstergesidir.

Bireyin kendi başından geçmiş büyük bir acının, ruhunu yaralayan o acı hakikatin hatırası elbette sarsıcıdır. Birey ne yaparsa yapsın içinden bir türlü söküp atamadığı, kendisini sürekli rahatsız eden böylesi bir hatırayı anımsadıkça içgüdüsel olarak acı çeker ve en nihayetinde acısını savmak için acının kaynağına inip onu yok etmek ister.  “Bana Rağmen” başlıklı şiirin “alnımda günahın ilk izi/oyulmuş bir yara gibi duruyor” dizesindeki “oyulmuş yara” huzursuzluğun yegane sebebi ya da şairin yaşadığı her ne ise ondan utanma/gizleme  duygusu mudur? Eğer öyleyse Primo Levi, Ateşkes isimli kitabında utanç duygusu için şunları söyler: “sonsuz bir kötülük kaynağıdır o; batağına saplananların hem bedenlerini hem ruhlarını parçalayıp yok eder ve en iğrenç konumlara indirir; sonra bir yüzkarası gibi yeniden başkaldırıp zorbalara sandırır, geride kalanlara duyulan kinle beslenerek sürer gider, herkesin istencine karşı bir intikam tutkusu, bir ruhsal çöküş, bir yadsıma, bir usanç, bir her şeyden vazgeçiş gibi binbir kılığa girer.”

“Bana Rağmen” başlıklı şiir “iyi sakla beni/dilimin altında bana rağmen/diri bir nehir yürüyor” dizeleriyle, Elif Nuray’a özge söyleyiş, tahammül etmesini bilen, kelâmın mukaddesatına inanan bir şair yaklaşımıyla bitiyor. Çünkü kelâmın olduğu yerde irin de birikmez.

Kemal Bek “Şiirden Eleştiriye” başlıklı kitabında şöyle der: “Her okur, yazarıyla hesaplaşır; yazarla hesaplaşırken, kendi kendisiyle de hesaplaşır! Her okur mu dedim? Durun, her okur değil... Okuduğunu yeniden yazabilen (oluşturabilen; inşa eden, ya da ne derseniz deyin) okur. Bunun için de, metni yüreğinde duymalıdır insan. Metni yüreğimizde duyamıyorsak, onu yeniden anlamlandıramıyorsak, her okuyuşta başka anlamlar, başka tatlar alamıyorsak, ‘bu nice okumaktır?’ O zaman, boynuna bir taş bağla, at kendini Sarayburnu’ndan denize!”

“O Korkunç Mahâret” Elif Nuray’ın kendi kendisiyle bir hesaplaşması gibi de okunabilir veya Kemal Bek’in dikkat çektiği gibi okunan metinler okur tarafından farklı cephelerden görülerek yürekte yeniden inşa edilebilir.

Her ne şekilde olursa olsun okuma eylemi tamamlandığında önemli olan şiirin güzelduyumuzda bıraktığı histir. Okuma eyleminden beklenen o histir, “yüzünde bana ait bir şeyler var/adın Ali mi senin?” ve “bir çocuk susarsa reddi âlemdir/kar serpiyor Allah içimin sıkıntısına” dizeleriyle birlikte duyumsanan gönül ferahlığının kaynağı da odur.

“yıllar çok dar, yürüdün geçtin
düğümlerden öğrendim uzak nedir
içimde ağaçlar, sesler, hatıra
yüzüne en yakın yerinden yüzümün
sana doğru bir şehir büyümektedir”

İnsanda aynı ağaç gibidir der Nietzsche. Eğer ki özgür bırakılırsa güvenle kök salar toprağa, gönlünce uzanır gökyüzüne. “O Korkunç Mahâret” bir ilk kitap, bir mihenk taşı.

“benim bilmediğim
ama senin bildiğin
bir sebebi var
doğarken giyindiğim
o korkunç mahâretin

adı niçin sabır?”

Bu mihenk taşının sabrını önemsiyor hatta önemsemekle yetinmeyip Elif Nuray’ın şiirin toprağında tek kitapla kalmayacak kadar mahâretli, özgür, özgüvenli ve göğe gönlünce dokunacak kadar güçlü bir şair olduğundan kuşku duymadığımı belirtmek istiyorum.

Fatih Yavuz Çiçek

18 Temmuz 2017 Salı

monoterapi


1-Bana geldiğinde gözlerinde gülkurusu ateşler vardı. Sıcaklığınla Van Gogh resimlerinden güneş toplayan Geyşa’ya benziyor, dokunduğunu yakıyordun. Farkındaydım. Heybetli bir yangının tam ortasına düşmüştüm ve çevremde yükselen alevlerin açlığında medeniyet başka bir hâle bürünüyordu, sessizlik başka bir hâle.

2-İçimde binlerce ağacın tomurcuğunu taşıyordum. Neye inanmalıydım. Aşka mı? Adalete mi? Karar vermek zordu. Yıldızlara, adını bilmediğim galaksilere gitmek, Borges'in ikliminde çiçeklenmek istiyordum.

3-Yana yana dilsiz bir dağın eteklerine ulaşmıştık. Yeryüzünde ruhlarını iblise teslim eden insanların gölgesi hüküm sürüyordu. İyiliğin zemini kırılgandı. Sıradanlık hastalıklı zamanın keyfini sürüyordu. Korkunun, şüphenin, sükûtu hayalin rengini değiştirecek gücümüz yoktu. Saltanatın maskesi uzaylı yaratıkları andırıyordu. Korkunçtu. Dünyaya kargaşa hâkimdi. Mum gibi eriyen insanlığa rağmen sevgiye inanmaktan vazgeçmediğimi anımsıyorum. Cismini en ince ayrıntılarına kadar ayet gibi ezberlediğimi de.

3-Mutluluğun anahtarı inzivada gizlidir. İncinmişliğin toprağında gül yetişmeyeceğini denize savrulan küllerimden öğrendim.

4-Bugüne dönersek yaşam bir tahterevallinin iki ucunda gidip geliyor. Küçücük dünyanın battal beden düş kırıklarıyız.

5-Karanlıkta ve ışıkta, kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda hep aynı yasemin kokusu. Ân be ân sürüp giden yaşamın kokusu. Nemli toprak, çiy düşmüş bahçe, sararmış yaprak, Tanrıça Hera’nın kokusu. Heyhat. Ömrümüze biraz tuz ve baharat çeşnisi katabilme şansımız olsaydı keşke. Dünyanın tadı kaçmaz, ekşimezdik uzun süre.

6-Geçmişte kaybolmanın görünmeyen yüzünü seviyorum. Böyle huzur buluyor üzüntü çiçeklerim.

7-Nabız atışları zayıflayan bilinçaltımın mucizeye ihtiyacı var. Dikensiz yola, tırmanacak dağlara. Samimi ve içten kaynayan duaya. İki denizin ortasına serilmiş yatakta rüyasız bir uykuya. Nefes almak. Israrla nefes almak. Nabız atışları zayıflayan bilinçaltımın akıl dışı bir yaşama ihtiyacı var.

8-Merhameti Dante’nin cehenneminde aramak kime ne kazandırır? Bana uykunun görkemli tadını yanına alarak gel. Rüyalar pervane, masumiyetin ağırlığını zikredelim cennete karışmanın hürmetine.

9-Dünyaya Esmeralda gibi gülümseyen sardunyasın. Kökün bağrımda olsun. Gövden orada çiçeklensin istiyorum.

10-Hayattan geliyorum. Çılgınlığı yutkunan içgüdülerim gözlerimde alev alıyor. Güzel, ölümcül bir sonsuzluğun ellerini tutuyorum. Göğsümün üstünde geçmişin yük trenleri. Delilik kara bir delik gibi bizi içine çekiyor. Siyah beyaz fotoğraflar gibi soluyorsun. Bana benziyorsun. Çünkü ben de soluyorum.

11-Hafızamı tanıdık bir sıcaklığa götür. Ürkek bir kuş gibi titrediğim geceye. Bilgeliğin katında tüy gibi hafiflediğimiz zamanlara.

12-Kusurlu bir hayatın, kapanmayan mesafelerin, özlemlerin, yarım kalmış öpücüklerin enkazı, ışığı katleden gecenin boşluğuyum. Gerginim. Dilim merhametli, tenim kutsal, duygularım felç. Arzularım beni ikiye bölüyor, parçalanıyorum. İhtiyacım olan tek şey erimek, erimek, erimek…

13-“Hep karanlık, hep karanlık!”  Zamanın ruhunu değil sırlarını istiyorum. Senden aldığım ışığı sana vermek.

14-Gecenin sütü zamanın rahminden dökülürken boynuna dokunmak evrene dokunmaktır. Âh! Ateşimi sağaltan duvarlarının serinliğine bayılıyorum.

15-Zayıfım. Beyazım. Güçsüzlüğün yükselen köpüğünde sürekli kırbaçlanan vahşi bir hayvanın enerjisiyle soluyorum. Ne yapıp edip kendi sesime dönmem gerekiyor. Unuttuğum kendi sesime.

16-Karanlığın gizemi anlamının yitirdi. Gecenin çiçek açtığı yerde ruhumuz ışık halesi altında ağlıyor.

17-Kimsin? Nesin? İnsan mı? Yoksa melek mi? Kim bilir belki de gerçekte Floransa’da müzeler, tarihi çeşmeler, mermer zeminler, sanatla yoğrulmuş tarih kalıntısı ve Akdeniz’e özge romantizm suretisin. Rabat’ta gün batımı, Ağrı İshakpaşa Sarayı’nın eteklerine serilmiş kırmızı haşhaş çiçeği, İzmir’de Kemeraltı Çarşısı, Agora’daki Meyhane, Uludağ’ın zirvesi, Konya ovasının stepleri, Ihlara Vadisinin doğallığısın. Belki de Adalar’da gözlerden ırak, küçük ve şık bir pansiyon. Hangisisin?

18-Seni güzelliğin formülüne karıştıran benim. Tenimdeki yaraya ilaç diye yazan da ben.

19-Gözlerinde bir bakıştan fazlasını istiyorum. Karanlığın şehvetini. Güvercinlerin yabanlığını, doruklara bağımlı kartalların çığlığını, Leipzig metrosunda unutulmuş öykülerin altı çizilmiş satırlarını, Balat'lı Eftelya’nın kırık Türkçeyle söylediği şarkıları. Unutmadım. Kilitlendim. Hiçbiri tutamaz Toros Ekspresinde sevişmenin kıvamını.

20-Gönül kitabıma kilit üstüne kilit vurulmuşken hangi güvercinin gerdanlığını okuyup anlatacaksın bana. Monoterapi! "Dünyayı bize hatırlatacak her şeyi kilitle ve hatırla adressiz bir mektuba başlamak gibidir bazı geceler"*

fy


*seyit pelitli

seni beklerim öptüğüm yerde


4 Temmuz 2017 Salı

Penguen Ayini ve Kâlû Belâ


(dağ sınırdır, bulutlar yüzme bilmez, evler evlere gölgedir, bellek trajedidir, trajedi de bellek. bazı kentleri yakmak gerek. bazı kentler ise susmak içindir. 
su mistiktir. penguenler ayini sever ama hep aldanırlar. bazı cümleler sadece akşam söylenir. çok cümle biriktirdim gidip onları düşüneceğim.)

mor rüyaları kedilerin ki kediler biraz kadındır-
sonra bu hepinizin iyi görünme telaşını anladım
sözcüklerdeki lekesi buyurganlığı sesinizin
-anladım da neden mor rüyalarına girdiniz kedilerin-
usumda yüzleriniz kovulduğum evlerden
ve sonra insan bir yerlere gitmek içindir
ve sonra insan kendine göçebedir
(herkes kendi yarasına aşina. yara yaraya taşra. bir nehir entropiye akar-ki aşk entropidir. -Thich Nhat Hanh esriktir. Sebestiao Salgado hala yaralıdır. düzenle başlayan bütün cümleler yalandır. ne kadar yalın olursak o kadar iyi.)

çocuk-yalın:-bahçe kapısında beklerim seni
anne-karmaşa-:upuzun bir kuyu içsel zamanda
zaman:o ki acının iz sürücüsü iyi bir yara tarihçisi

(Edmund Husserl nesnel tarihçisidir. tarih kitapları onu yazmaz. yaşasaydı şöyle derdi: sözcükleri paklamak gerek her şeyi yeniden tanımlamak için .)
-çocukluğun rivayeti yahut var olmanın sayrısı-
buradayım
kalû belânın belâ/sından kaçmaktan geliyorum
sesini kaybetmiş akşamın üzgünlüğünden
buradayım
iki dünyada kaybetmenin huzursuzluğu
iklimlerin uyuşmazlığından geliyorum
buradayım
kendisi olamanın hoşnutsuzluğu
babamın diktatörlüğünden geliyorum
buradayım
-ânestü nârâ- ve yanıldım
yanılmanın tarihinden geliyorum
buradayım
baktım âyine-i iskendere kendimi göremedim
-şuara’daymış meğer-
kendimi görememenin yalancılığından geliyorum
buradayım
burada olmasaydım da
burada olmaya devam etmekten geliyorum
buradayım
sözcüklerin cinnetinden geliyorum
buradayım
sizleri rahatsızlığımla rahatsız etmeye geldim
buradayım
burası orası değil

(nereye giderse gitsin insan en son kendi kaosuna dönüyor)

Mesut Akatay
Şehir Dergisi, Haziran 2017 Sayı: 105

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Can Gox-Neredesin Sen?


"Zaman hiç durmaz, akıp gitmez de.
Hep aynı uzamın içinde, birbirimize bağlar bizi sinsice."

28 Haziran 2017 Çarşamba

Zamana Dokunmak


“Anı yaşayın, çocuklar. Hayatlarınızı olağan dışı kılın.”  (Ölü Ozanlar Derneği 1989)

Gözlerimizi aralayıp da bizi kalabalıklardan soyutlayan perdelerimizi kaldırdığımızda, ardına saklanacak yeni örtüler buluyoruz kendimize. Bir sokağa, bir parka yahut bir sınıfa adım attığımızda altına sığınacağımız banklar, masalar, sıralar arıyoruz. Hepimizin her gün özenle parlattığı, yüzeylerine toz kondurmadığı maskeleri var. Bütün tozu sahte yüzlerimiz elverdiğince ciğerlerimize çekiyor, gerçekleri içimize sıkı sıkı bastırıyoruz. Günlük yaşamın kırılmak bilmez monotonluğunda bizimle birlikte gizlenen duygularımız var. Nereden mi biliyorum? Çünkü benim de, sizlerin olduğu gibi, söylenmemiş sözlerim var; asla söylemeyecek olduklarım ve söylemek için doğru zamanı beklediklerim. Sesim yalnızca filtrelenmiş gerçeklere hayat veriyor. Kıyafetlerim ütülü, seyirciler için seçtiğim ifadelerim hatalardan arınmış, dudaklarım yer çekimine düz bir çizgide direniyor. Beni neyin mutlu edeceğini düşünmeden önce başkalarının ne düşüneceğini sorguluyorum defalarca. Sizlerde de kendimdeki bu yoksunluğun, gizlenmişliğin emarelerini görüyorum. Peki ya maskelerim, maskelerimiz, gerçekten kalktığında kimim ben, kimiz biz? Bizi biz yapan hislerimizi, insanlığın şiddetten ve sahtelikten uzak saf anlamını unuttuk mu?

Size ve maskelerimden birinin hâlâ konakladığı yüzüme bir ayna tutuyorum. Gözlerinize bakıyorum çünkü biliyorum ki her şey o parlak kürelerde gizli. Yaşam ile ölüm oradan yansıyan ışıkta ayırılıyor, duygular orada, irislerinizin hemen ardına zincirlenmiş, dışa vurulmak için çığlık atıyor. Kendi gözlerimde bastırılmış düşünceler görüyorum. Eğer kelimelerimin düğümünü çözsem ruhumun senfonisini duyacağım. Zincirlerimizden kurtulduğumuzda dünya kocaman bir konser sahnesine dönüşecek, biliyorum. Yalnızca benim kulaklarımda yankılanan kendi senfonimi sizler için çalıyorum bu sebeple.

Senfonimin duyulmayı arzulayan belli belirsiz melodisi hayatın akışında yitip gidiyor sonunda. Zaman, nihayetinde bütün ölümlü ruhları yutuyor. Öyleyse neden yaşarken de ona dokunamıyoruz? Oluşturduğu nehrin sonsuz akışına kapılıp ilerlemek yerine yüreğine uzanıp oraya parmak izlerimizi bırakamıyoruz? Ben, birçoğumuz gibi, hatırlanmak istiyorum. Dünyanın rengârenk yüzeyine ismimi kazıyamayacaksam, çağları kapatan bir isim olamayacaksam bile ölümümün kendi hikâyemdeki bir noktadan ibaret olmasını istemiyorum. Parlak kürelerim sönüp göğüs kafesim ölü ciğerlerime mezar olduğunda bile varlığımın bir parçasının zamana tutunmasını istiyorum. Çünkü zaman, canlı ya da cansız her şeyin yüzeyini, tıpkı suyun yaptığı gibi, aşındırırken kendimizi hatırlanabilir kılmak için tek atımlık kurşunumuz var. Kaygılarımızın, maskelerimizin arasında bu gerçeği hızlıca kaybediyoruz: En iyi ihtimallerle bile, yaşamakta olduğumuz an ikinci bir defa önümüze sürülmeyecek. Çocukluğumuz, gençliğimiz, başkalarını düşünerek almaktan vazgeçtiğimiz kararlarımız geri dönmeyecek. Biz bugünde yaşıyoruz ama kendimizi baskıladığımız her günün sonunda o “bugün”ü yitiriyoruz. Gerisi belli: Kaçırılacak yeni bir “bugün”, solup gitmeye yüz tutmuş fırsatlar, değeri bilinmemiş yüzlerce başka an.

Neyi bekliyoruz? Kimse yüzümüzdeki maskeleri ve yataklarımızın altında sakladığımız onlarcasını bizim için kırmayacak. Küçük bir çocukken yatağımın altında saklandığından korktuğum canavarların o maskelerim olduğunu benim için söylemeyecek kimse. Her birimiz maskelerimizi, yaşadığımız toplumun, içerisinde doğduğumuz ailenin ve belki de kendi seçimimiz olan arkadaşlarımızın beklentileriyle şekillendirdik. Dışlanma ve küçük görülme korkularıyla dışlarını boyadık ama en nihayetinde hepsini kendi ellerimizle yaptık: Bizim suçlu el işçiliklerimiz ama gerçek bizi asla tanımlamayan imzalarımız… Ben artık bir başkasının beklentileriyle yoğurulmuş geleceği yaşamak değil, içinde bulunduğum anı yaşamak istiyorum. Bir yerlerde saklanmaktansa bir masanın üzerine tırmanıp yaşadığımı haykırmayı arzuluyorum. Ardına saklandığım porselen yüzlerimi parçalayıp dudaklarımdan dökülememiş bütün sözleri kafeslerinden teker teker çıkarmam, ciğerlerimdeki tozu atmam gerekli. Gerçek beni önünüze serip sizleri tanımalıyım, bu sefer yüz yüze değil, ruh ruha. Bırakın kırışık kalsın kıyafetleriniz, bırakın canlılığın sağlıklı kırmızısıyla dolsun yüzleriniz ve dudaklarınızın kenarları ne tebessümlere ne de tarifsiz hüzünlere dirensin.

Ruhlarımızdan oluşmuş bir orkestrayı dinleyelim düşüncelerimiz tanışırken.

Selen Özkan

Kaynakça Haft, Steven (Yapımcı), Schulman, Tom. (Senarist) ve Weir, Peter. (Yönetmen). (1989). Ölü Ozanlar Derneği [Film]. ABD: Touchstone Pictures.


24 Haziran 2017 Cumartesi

Delirium Nöbetleri


1-Kendimi hazırdan tüketen karınca gibi hissediyorum. Çalışkanım, tutumluyum, azla yetinmesini biliyorum ama şimdi itiraf zamanı. Yalan değil. Ağustos Böceğine imreniyorum.

2-Herkes başkasının gök’yüzünde arıyor yitik zaman şehrini.

3-Giden gitmiştir gitmesine de gideni kim gül gibi saklar? Kim uzak tutar içindeki recm ateşinden? (Vefa, tabii ki vefa, her dem en koyusundan.)

4-Bir dargın bir barışık. Tekrara düşmekten korkmuyoruz. Kar, yağmur, sıcak ne gam! Mart kedileri gibiyiz çatılara tırmandıkça.

5-Omurgası kırılmış bir yüzyılın ortasından yürüdüm. Roma’nın, Konstantiniyye’nin fethi gerçekti. Sana yara bandı gibi sarıldığım, bana büyülü rüzgârlar bağışladığın da gerçek.

6-Bilmiyorsun; karanlık mahzene kilitlenip bir küpün içinde yıllarca bekleyen şarabın sabrını.  Üzüm nasıl gözyaşı döker teveğinden koparılınca, bilmiyorsun.

7-Sarhoş muyum ayık mı? İpini kırmış uçurtmayım. Düşersem, badem ağacına dönüşür gizli gizli büyürüm engin toprağında.

8-Bir sesinin buğusuyla kucaklayan insanlar vardır bir de sessizliğin cevheriyle sarılanlar. Sessizliği tercih ediyorum. Mânânın derinliğini.   Ey benim en güzel, en acı yenilgim. Seni nar rengini giyinmiş şafağın gölgesinde kucaklıyorum.

9-Muazzam ve muazzez ruh okyanusunda küçük bir damlayım. Düşüncelerim sonsuz gerçekliğin dalgalarına dokunuyor. Şarklıyım. Eflatunlar giymişim. Durup kalbimi yokluyorum. İçimin eyvanındasın. Âh! Zihnimi geceler sıcak tutuyor, gövdemi içinden nehirler geçen şehirler.

10-Gevrek bir ağaç dalı nasılsa öyleyim. İnce, naif ve kırılgan, adını kumların üstüne yazıyorum. Yüreğimin dili coşkuyla titriyor. Kum sonsuz. Düş sınırsız. Parmaklarım ölümlü. Anımsa. Özlemek kumdur demiştim. Kum saklı cennettir geçmişe dokunduğumuz sürece…

11-Kehaneti bıraktım. Artık geleceği görmüyorum. Geçmiş acı ve tatlısıyla orada duruyor. Sahip olduğum tek şey nefes aldığım ânın büyüsü. Carpe, carpe, carpe diem!

12-En zengin, en cömert hâllerin aklımda. Şeker dikeni gibi boy veriyorsun içimin Z Bölgesinde.

13-Hayatın gazozuna anason karıştırıp onu serseme çevirmeyi öyle çok isterdim ki! Serseme dönmüş bir hayat, çakırkeyf olmuş bir hayatın içinden koşarak geçmek. Bazen uçmak, dağlara doğru bağırmak, bazen kuş gibi deli devre şakımak.  Evet, delice şakımak. Fena olmazdı. Eğlenceli, hatta çılgınca olurdu. “Hayat sevilince sevince güzel” denir bir şarkıda. Yanlış! Hayat delirince dellendikçe güzel.

14-Kimin yüreğine girmek istesem anahtarsız kapılar. Bazı kapılar yalnızca içerden açılırdı. Unutmuşum. Ya evde yoksan?

15-Günlerin uzunluğu canımı yakıyor. Duvarların arasına hapsolmak sabrımın çeperini yaralıyor. Bekledikçe zaman kavramını, zamana dokunma arzumu yitiriyorum. Belleğimde yanıp küle dönüşen ormandan kurtardığım zeytin ağaçlarını gülüşünün coğrafyasına miras bıraktım. Elimden ormana üzülmekten başka bir şey gelmiyor. Benden uzaklaşan her şeyin gerçekte bana ne kadar yakın durduğunu keşfettiğimden ândan beri –ne tuhaf- şizofreninin sıcaklığına teslim ettim ruhumu.

16-Bütün varlığım işgâl altında. Bütün kalelerim zaptedilmiş. Mut şehrine çıkış kapalı. Bir bakış, insancıl bir gülümsemenin tozudur belki de aradığım anahtar ve biliyorum sadakat ülkesinden, gök’yüzünden gelecek beklediğim özgürlüğün müjdesi o bergüzar.

17-Elbet birgün zamanın alevi söner. Olan biten her şeyi sessizlik kuşatır. Gümüş nehirler akar insanlığın özüne ve dünyanın hüneri biter. Aşk kalır geriye. Aşk bakidir. Albahardır. Aşk gümüş suların gizine akar.

18-Yokluğu kusurlarımdan bildim varlığı kenz-i mahfiden. Hiçbir hayalim yok desem de nihayetinde âdemoğlusun, duramıyor, bağlanıyorsun işte. Bağlanıyorsun; yaşamak, sonsuza değin kuş gibi yaşamak tutkusuna.

19-Doğdum, yaşadım, ölüyorum. Hiçbir şey anlamadım hiçbir şey. İyileşmeyen, nasırlı bir yara gibi ağrıyan şu koskoca dünyadan.

20-Köprücük kemiğindeki çukura gömülmek istiyorum.

fy


3 Haziran 2017 Cumartesi

Uyu uyu uyan yarim...


"Düşler kapısı, ardına kadar açık,
Kuş sütü havuzunda mısın şimdi?
Seni, morların en güzeli çağırıyor
Çıkacaksan anadan doğma çık"

Mustafa Necati Karaer

Düşler kapısı, ardına kadar açık...


"Yalnızlığı emziriyor parmak uçların
Parmak uçların ne iyi"

Mustafa Necati Karaer

31 Mayıs 2017 Çarşamba

kopar gider içimde aşk...


"Bir bahçeden geçtik gün doğmadaydı
Sevilmek kolaydı, sevmek kolaydı..."

Coşkun Ertepınar

25 Mayıs 2017 Perşembe

hangi yaprak, hangi sır...


"kendiliğinden gelen sözcüklerin misafirliğini
ne çok severdin,
Nasılsın...
Bugünlerde ben iyi gibiyim
yorgun gri kaideler arasında
hüzünlü bir yeşilim,
Ya sen...
Sen... Nasılsın?
Göğsündeki ağrılar nasıl?
İyi misin?"

Birhan Keskin



14 Mayıs 2017 Pazar

Aşkubbe


-sen; gece kırıklarını benim göğsümde iyileştirecek,
avuçlarımda nûrdan birikmiş ayna ve denizler bulacaksın-

gökyüzünün kiraz dallarına tırmandığımız vakitler
hayata yeni bir kelebek soyu armağan ediyoruz

şükür, ihsan ve ikram
bu duyuşla varolmaktan nasıl da zevk alıyor insan

sonra yoğun bir sis bulutu içinde
özgürleşmeye kanat çırptığımız ân geliyor aklıma
ve bir de kumral başında yükseldiğimiz atlas liman
gülümsüyorum

sonra doruktayız, divâneyiz
kanımızda atlar cennetin keşfindeyiz  
eriyen zaman yıkılan ses duvarları
ipekten

düşüyoruz
göğün yıldızları pul pul
                              dökülüyor aşkubbeden

sonra çiçek tozları serpiliyor 
nâr sütüyle yıkanıyor tenimiz
âh! telvende yaşam Monet’nin Bahçesi gibi
tarifsiz

ân, bütüncül
ân, şeb-i rûz
ayna ve deniz
aşk
s o n s u z l u k
                       s o n s u z l u k… 

fy
Eliz Edebiyat Dergisi, Nisan 2017, Sayı: 100

9 Mayıs 2017 Salı

Periplanisi...


"beni düş ekspresindeki yolculuklar iyileştiriyor, 
seni avuçlarımızda pembeleşen zamanlar..."

fy

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Karmâşık


bozkırda doğdum bozkırda öleceğim anlaşılan
benden sonra cesedim musalla taşına mı konulur
yoksa denize mi savrulur artık orasını bilemem
fakat sana yakın olmanın bedeli
cennetle cehennemi takas etmekten geçiyor ki,
bu takas benim için bir lütuf ya da lânet olabilir
çünkü gülümsemen sonsuz yaşamın belirtisi
çünkü ölüm ışığın dengini bulması gibi bir şey
ve kulağına küpe olsun diye söylüyorum, unutma yaz
dünya ikiyüzlü bir sevgilidir
dünya, iki cinsiyet arasında upuzun bir yanılsama

evet, tahmin ettiğin yerden
almakla vermek ikilemine inşa edilmiş
yalnızlık kulesinden sesleniyorum
dokularımda trajik suç delili gibi duran eskil rüyadan
ağrıdan, yangıdan sesleniyor
ve bütün bunları aramızda bir milim boşluk
anlamsız tek bir nokta kalmasın diye söylüyorum
âh!
çürüyen kalbin dermanı acilen deniz naklidir, bilirsin
ama sonum belli
bozkırda doğdum bozkırda öleceğim anlaşılan

fy
mühür 2017, sayı: 69

28 Nisan 2017 Cuma

Poğaçalar


“Herkes geçer diyor, geçer mi Olric? Herkes ne bilir acımı. Herkes ne bilsin acımızı. Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım.” 
Oğuz Atay/Tutunamayanlar                                  

Şimdi, gecikmeden… Bir bardak sıcak çay ve yanında fırından yeni çıkmış İran Poğaçası olsa, akşam her zamanki akşamdan çok daha görkemli olurdu diye iç geçirdim.

“Güzel hayâl” dedi içimden bir ses. Bak aslanım, işi gücü bırak, beni dinle. Şuradan usulca karşıya geç. Cağaloğlu Yokuşuna doğru vur kendini. Solda büfeleri geçince, yayınevlerinin, kırtasiyecilerin ortasında kalmış börekçi dükkânını görmekte gecikmeyeceksin. Tabelasında  “saklı” mı yoksa “esaslı” mı yazılı? İsmi öyle bir şey olacak. Hem isim önemli değil cancağızım. İsim dediğin bir nazar boncuğu değil mi? Çekinme, börekçiden içeri girince sağdaki vitrine dizilmiş unlu mamullerden canın ne çekiyorsa seç. Siparişini ver. Üst kata çık. Cam kenarındaki masalardan birine geç. Deri koltuğa yayıl rahatça. Duble çayla birlikte ısmarladığın nefis İran Poğaçalarından götür götürebildiğin kadar.

“Güzel akıl” dedim ıslık çalarak. Gözüm karşımdaki dijital ısı göstergesine ilişti bir yandan. Sıcaklık -9 derece. Ellerimi ağzıma götürüp hohlayarak ısıttım. Güzel akıl dedim tekrardan. Lâkin ben kendi evimde tavşankanı kıvamında demlenmiş çayı yudumlarken, çayın yanında eşimin kendi elceğiziyle pişirdiği poğaçaları afiyetle yemeyi tercih ederdim. Kısmet. Zorla değil ya. Olmayınca olmuyormuş. Hem, bu arzumun ne şimdi ne de gelecekte asla ve kat'a ete kemiğe bürünmeyeceğini, gerçekleşme ihtimalinin sıfıra yakın durduğunu tecrübeyle anladığım günden beri kendi içime bir yüzleşme demi ısmarlayıp soruyorum bazen. Ömrümü işle ev arasında mekik dokumakla geçirdiğim bunca yıldan sonra bana yaşamaktan kalan ne? Balıketliler sınıfındayken filleşen bedenler grubuna dâhil olan bir eş. Borç harç alınmış gecekondu. Yükseköğrenimde iki evlat.

Şaşırdın mı? Şaşırma. Biliyorum sen filleri yalnızca Afrika’nın geniş steplerinde yaşıyor sanırsın çünkü sana coğrafya derslerinde öğretilen bilgi budur ama gerçek hiçte öyle değil ihvanım. İnsan ırkının içinde de doğuştan filleşmeye meyilli olanlar vardır ve bir fil adayı filleştikçe cicim aylarının güzel çizgileri yaşamın cenderesinden kırış kırış akmaya başlar ki bu durum girdiğin dünya evinde çekilmezliğin en kuvvetli belirtisidir, anladın mı adamım? Bir sonraki evre ise "ne oluyoruz yahu" diyerek sık sık aynaya bakmaktır. Orada, aynaya her bakışında yüzündeki orijinal tuvalden tükenmişlik sendromunun izlerinin döküldüğünü görür, için yanar, üzülür, elinden hiçbir şeyin gelmediğine kahrolarak yaşar gidersin cancağızım.

Maalesef, eşim İran Poğaçası yapmayı bilmiyor. Çayın demini tutturamıyor. Akşama kadar elinde kumanda o kanal senin, bu kanal benim dizileri, evlilik programlarını seyrediyor. Televizyon yetmedi mi sörf kraliçemiz soluğu sosyal medyada alıyor. Tabii bütün bunları yaparken buzdolabında abur cubur ne varsa tüketiyor. Ona ömrünü filleşerek tüketme, gel sana uygun bir iş bulalım, sen de çalış bana destek ol dedim. Ihhh. Kabul etmedi. Zaten bugüne değin aldığım hiçbir kararı onaylamadı. Ardımda dağ gibi hiçbir zaman dimdik durmadı. O beni değil eşyaları, dizilerde gördüğü karakterleri, mukallit hayatları sevdi. Geniş ev, geniş mutfak, süslü perdeler, İtalyan stili döşenmiş mobilyalar, Amerikan bar, yeni tasarım balon kapaklı dolaplar… Bütün hayatını gösterişe endeksledi. Varsa yoksa ille de “istediği gibi donatılmış bir ev” diye tutturdu, tüketim canavarı olmayı seçti gitti yıllarca. Eskilerin deyimiyle “iki gönül bir olunca samanlık seyran olur, azıcık aşım, ağrısız başım” felsefesiyle mutlu olmayı asla beceremedi.

Ben de isterdim ona istediği hayatı sultanlar gibi yaşatmayı. Onun hayâllerini bir bir gerçekleştirmeyi. Kader işte. Dar gelirli bir ailenin ortadirek sınıfına bile terfi edememiş ferdi olan ben, kıt kanaat kazancımla onun engin hayâller zincirini nasıl gerçekleştirebilirdim ki?

Yıllardır düşünürüm. Nasıl mutlu olunur? Ya da insan kendini hangi koşullarda mutlu hisseder? Mutluluk göreceli bir kavram sanırım. Benim felsefem "az insan, az eşya." Bizimkinin mutluluk frekansı ise evde yenilenen eşyalara ve çocukların hesabına her aybaşında bankamatikten yatan harçlıklara göre alçalıp yükseliyor, bana, sen de işinden, hayatından memnun musun, bir derdin var mı diye sormak gereğini bile hissetmiyordu.

“Kör talih” dedi içimden bir ses. Bizim oralarda bir söz vardır. “Ya sevdiğini alacaksın. Ya da aldığını seveceksin” derler arkadaş. Almışsın bir kere. Seveceksin.

“Afilli söz” dedim metrodan akan insan kalabalığına bakarak. Sonra silkinip yanağıma hafifçe bir tokat patlattım. "Deli misin oğlum sen, artık kendi kendine konuşmaya mı başladın?"

Deli değilim elbette ama galiba dünyaya darnlar zümresindenim. Pişman mıyım? Yol yakınken yolları ayırmalı mıydım? Bu saatten sonra soruların da yanıtlarında önemi yok. Pişmanlık elbette bütün vazgeçmelerin soy atasıdır fakat hiçbir lügatta da karşılığı yoktur "severek ayrıldık" cümlesiyle başlayan hüzünlü avunmaların. İçimin acıdığı doğrudur. Biliyor musun, aslında acı değildir insanı içten içe çürüten. Acı bir yerden sonra durur. Hissedilmez. Yüzleşemediğin belirsizliktir. O belirsizliğin kuytularında dipten derine, insanı köşe bucak çürüterek dizlerinin üstüne çökerten bîçareliktir

Bu yüzden yüzüme bakmayanın yüzüne bakmıyorum durakta beklerken. Her gün katarlar dolusu insan gelip geçiyor beklediğim Sirkeci/Marmaray tren istasyonundan. Gözlerim, kulağım sürekli tetikte. Burada böyle endişeli, umutsuz, bîçare beklemek yıpratıyor ruhumun yorgun düşmüş pervazlarını. Benim gibilerin içinde zaman zaman ses veren senin gibi "olric" ler olmasa ne yapar, nasıl rahatlardık, bilmiyorum ihvanım. Bilmiyorum. 

“Bilet alır mısın?”

Başımı kaldırdım. Piyangocu. Elindeki bilet tomarını sırıtarak yüzüme doğru uzattı. "Git işine" dedim suratımı ekşiterek.

“Benim işim bu. Seninse bir biletle talih kuşunu avuçlarının içine almak parmaklarının ucunda.”

Hiçbir hayâl bugüne değin beni avuçlarının içine almadı ki talih kuşu alsın. “Güvercini bırak, kargalara bak, durma, geldiğin yere uza” dedim piyangocuya. Göz ucuyla istasyonu işaret ettim. Bir yandan da işportanın üstündeki rengârenk eldiven şapka kombinasyonlarını harmanlayıp avazım çıktığı kadar bağırdım. “Gellll, gel vatandaş kampanyaya gellll! Şapka eldiven, çifti on kaat. Yolda bulan bu fiyata vermez abicim. Yolda bulan vermezzzz!”

İstasyon çıkışı aniden hareketlenince tiz bir kadın sesi ortalığı yıktı geçti. “İmdatttt! Polis yok mu? Çantamı kaptılar, imdatttt!”

Kapkaççılar işbaşında. “Sıra sen de. Haydi iş başına” dedi içimdeki ses. Öyle ya. İş başına. Zaten ben kapkaççılar için burada değil miyim? Sivil güven timi işte. 12/24 kapkaç nöbetindeyim.

"Bekleme dostum, koş, adamın kaçıyor."

Güncelliğini yitirmeyen, kronikleşmiş kederli hâlimden turbojet motoru ateşlenmiş araç gibi hızla sıyrıldım. Tahtakale istikametinde koşan kapkaççıyı görmemle birlikte ona doğru hareketlenip, bir yandan da bağırdım. 

“Dur, kaçma! Polis!” 

Koştum. Koşarken dünyaya dargınlığımı kaldırım taşlarının üstüne bıraktım. Bağıra bağıra delirmiş gibi koştum. Bağırmak iyi geliyordu bana. Bağırdıkça yüreğime düğümlenmiş ağrılarımdan, acılarımdan kurtulup kuş tüyü gibi hafifliyordum.

Koştum.

Şimdi, gecikmeden… Bir bardak sıcak çay ve yanında fırından yeni çıkmış İran Poğaçası olsa, akşam her zamanki akşamdan çok daha görkemli olurdu diye düşünerek iç geçirdim.

fatih yavuz çiçek
mühür dergisi mart-nisan 2017, sayı: 69



21 Nisan 2017 Cuma

Gece Kırıntıları


+1.
Büyülü gerçekliğini inkâr etmeyen masalın düğüm bölümünde çarmıha geriliyoruz. Kim siyah, kim beyaz sormak anlamsız. Ateşle barutun suç ortağıyız. 

+2. 
Ucundan yaktığımız ömür hangi zarfın içine sığar ki? 

+3.
Keşke pamuklu şeker yiyormuş gibi hep keyifle tüketebilseydik zamanı.

+4.
Biz derin bir yalnızlığın pençesinde ve güllere umut vadeden ışığın simyasında ağırlanıyoruz. İnsan, çelişkiler yumağından başka nerede ağırlayabilir ki derdini.

+5.
Meyvesi taşlanacak ağacın dallarında çiçeklenmeyi bekliyorum. "Taş acıtır. Belleksizdir." Ve ayların en zalimi başucuna gelince "beyaz taşlara basarak, mavi kayalara, kırmızı yangınlara koşar sardunya."

+6.
Oyuncağı kırılmış çocuktan farkım yok. Dokunsalar ağlayabilirim.

+7.
Çekmecelerimde ücra mezarların sessizliği var. Dünyadan umudumu kestiğim ânlarda askıya ekmek bırakmayı tercih ediyorum.  Aynı saf, inatçı, aynı ürkek hâllerimle gizlice.

+8.
Gülümse, rüzgârı dinle, turnalarla konuşarak keyfini çıkar saadetin. Kutsadığın deliliğin, iyileşen yaraların keyfini çıkar.

+9.
Beni sorarsan iki ateş arasında kalmış karınca misali suya çıkış yolu arıyorum. Yol yok. Asam kayıp. Deniz kim bilir nerede?

+10.
Bir of çeksem dağların umurunda bile olmaz. Korkarım, boşlukta kalır vaveyla.

+11.
Her şeye ışık hızında yetişen ben kendime hep geç kaldım. Kendime hep karanlık.

+12.
Doğdum, yaşadım, ölüyorum. Hiçbir şey anlamadım, hiçbir şey. Nasırlı parmak gibi zonklayan dünyadan.

+13.
Salt sevmek yetmiyor, bazen kuş gibi uçmakta. Eğer uzaklık yakın değilse yakınlık gerçekte ne mesafelerin bittiği yerde aranmalı ne de bir deniz mili genişliğince kaybolduğumuz ormanda. Yakınlık ithakadır. İthaka... Âh! İmkânsızdan bile daha ötede.

+14.
Bir çift kelebek bağışla ömrüme. Sonra birbirine yâr ve yakın uçur. Uçur kuşatılmış krallığımın necef çölüne.

+15.
Ateş yakmaktan yorulmuyor, ruhum mutsuzluktan.

+16.
Oysa gülüşüm güneşin doğuşuna benzerdi, kıblesini tanırdı.

+17. 
Bugünlerde her şeyi unutuyorum. Anahtarların yerini, ödenecek taksitleri, randevularımı, özneyi, yüklemi unutuyorum. Mathilda! Lades. Aklımdasın.

+18. 
Omurgası kırılmış düşün ortasında bilge bir yağmura dönüşmem ân meselesi.

+19.
Aşk yaşamın en temel gizi. Senden geliyorum, ağzındaki kuşlar sokağından.

+20.
Boynundaki beni özlüyorum.

fy


17 Nisan 2017 Pazartesi

Nâr-ı Muamma


-1.
Aynaya baktığımda kaderin ve kederin coğrafyasını görüyorum. Kırış kırış alın çizgimi, giderek epriyen derimi, zümrütten yapılmış bir mücevher gibi ışıldayan gözlerimdeki uçurumu, içinden nehirler geçen can şehrimin sırrı suretini görüyorum.

-2. 
Mutsuzluk imgesiyim. Uzak ve yakın arzuların efsunuyla kavrulan ahûzâr.

-3.
Evet, ölüm kederle birlikte anılır. Yaşamak ete giren kıymık. Acıtır, ağrıtır durur ruhun sağrısını.

-4.
Doğrudur, gece lambası gibi ışımak istiyorum çocukluğun cevherinde. Alaca sarı, nar kırmızı, laci mor.

-5.
Eskiden en azından merak ederdin, şimdi nefret bile etmiyorsun.

-6.
Orta yerde unutulmuş bavul gibi tek başına kalınca, bombalı tuzak mıdır şüphesiyle patlatılmaktan korkuyor insan. Unutulmak... Belki incecik bir kulak çınlaması, belki Temmuz'da yağan kar.

-7.
Kuş uçmaz kervan geçmez bir han gibi pas ve toz içinde örümcek ağı bağlıyorum. Derece sıfırın altında, eksi yirmi.

-8.
Yalnızlık en ateşli hazinem. Ateşimi seyreltmek, suyun üstünde yürümek istiyorum.

-9.
Beni bir nakkaşın kalemine çağırdılar, geldim. Heybemde kil tabletler, mor mürekkep kutuları ve fi. Suyun üstünde yürüyen abdal gibi 'cennetin doğusu'na geldim.

-10.
Ağrıları uykumun gizli bahçesine gömdüğümde sabrımın çeliği bile erittiğini gördüm. Görmek gönül işi. Gönlümün çiçekleri âh, her şey tek mevsim, tek gece. Her şey lâl, güller ve dudaklar tarûmar.

-11.
Aşkın gelişi de gidişi de gözyaşıyla düğümlenmiş bir hayatı müjdeler.

-12.
Geceyi seven kadınlar bitter çikolataya "hayır" diyemezler.

-13.
Leyl'in sınırlarını verin bana. Sükûtun göğsünde sonsuza değin kayboluşun anahtarını.

-14.
Ben ateşin yaktığı türküyüm. Mucize! Dillere düşmek için surun üflenmesini bekliyorum. 

-15.
Sessiz, kımıltısız bir zamanda içimizden kuş sürüleri geçiyor. Et ve kandan ibaretiz. Canınım. Durusun. Başka kimliğimiz yok.

-16.
Hiç kimse beni düşlerimdeki seraptan öpmedi.

-17. 
Yeryüzünün üstünde mi yürüyorum. Yeryüzü benim üstümde mi yürüyor, bilmiyorum.

-18.
Ara sıra ellerinle işlediğin mendile sürüyorum yüzümü. Türkü diyorum. Bu ağıtlar ve inceliklerle yakılmış içli bir türkü.  

-19. 
"Arzuhâlim sana ey kaşı keman."

-20. 
Benim senden başka türkü yakacak kimim var ki?

fy