Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

28 Aralık 2017 Perşembe

Egoterapi


Tania’nın: “Seni ruhumda taşımaktan yoruldum. Ayrılalım” dediği sabah evi terk edip, çıkıp gitmiştim. Evli değildik. Birlikte yaşıyorduk. İki yıl önce yeşil kart başvurusuyla göçmen olarak gittiğim New York’tan yanımda Tania, Türkiye’ye dönmüştüm.  Tania kısa sürede iş bulmuş, özel bir dil eğitim merkezinin yöneticisi olmuştu. Ben aylak aylak geziyor, tercümanlık, gezi rehberliği yapmak için kendime uygun iş bakıyordum.

Sonra Tania’nın çalıştığı dil eğitim merkezinde “İngilizce Öğretmenliği” yapma teklifini kabul ettim. Her şey yolunda gidiyordu. Tam hayatımızı yoluna koyduk derken dil eğitim merkezinin sahibi işi büyütmek, farklı şehirlerde de dil kursları açmak istediğini belirtti. Projesi başlangıçta gayet masûm bir iş büyütme planı gibi görünüyordu. Fakat bu masûm maskenin altında yatan gerçeğin ne olduğunu anlamakta gecikmedim. Patron gizliden gizliye Tania’ya asılıyordu. Tania güzeldi, boylu poslu, alımlıydı. Bulunduğu ortamlarda bütün dikkatleri üzerine çeken nadide bir orkideden farksızdı. Davetler, kokteyller, açılışlar vs. derken patronun kursların açılacağı şehirlere de Tania ile birlikte gitmek istemesi beni çileden çıkartmıştı. Ne yani; ABD’de yaşadık, nikâhımız yok diye patronun yılışık tavırlarına göz mü yumacaktım? Bir iki kez kibarca uyardım. Tania: “Başarımı, bulunduğum noktayı kıskanıyorsun” dedi. "Lâ havle" deyip sabrettim.

Tania’nın “ayrılalım” dediği sabahtan bir gün önce patron beni akşam yemeğine davet etmişti. Boğazda lüks bir restoranda buluşmuştuk. Bize ayrılan masaya oturunca direkt konuya girdi ve bana Akdeniz Bölge Müdürlüğü teklifinde bulundu. Güya benden çok memnunmuş, bölgenin potansiyeli düşünüldüğünde orası için biçilmiş kaftanmışım gibi gönül okşayan sebepleri sıraladı durdu. Önerdiği pozisyonu Tania’nın da içinde bulunacağı bir ekip oluşturulursa kabul edeceğimi söyledim. Hayır dedi sırıtarak. “İstediğin ekibi kur ama Miss Tania Marmara Bölgesinde bizimle kalmaya devam edecek.”

İnsan sarrafıydım ben. Böyle zamanlarda karşımdakinin insanlığının, erkekliğinin kaç kırat ettiğini sezgilerimle bir çırpıda anlardım. Belki sıradan biriydim. Hayatta kayda değer bir başarım yoktu. Hatta biyografini yaz deseler güvercinlere çektirilen niyet kâğıtlarına bile sığabilirdi özgeçmişim. Evet, biraz rahat, biraz aylak ruhum vardı ama o kadar da meşrebi geniş biri değildim. Adam gözümün içine baka baka beni Tania’dan uzaklaştırmak, birlikte yaşadığım kadını elimden almak istiyordu. Kan beynime sıçramıştı. Yakasına yapıştım. “Ulan Amerika’da yaşadıysak domuza da dönüşmedik” deyip suratının ortasına yumruğu yapıştırdım. Etraftan bakanların, restoran çalışanlarının bakışlarına aldırmadan bulunduğum ortamı terk ettim.

Eve gelip olanları Tania’ya anlattım. İşi bırakmasını önerdim. Tartıştık uzun uzun. Bağırıp çağırdık birbirimize. “Bıktım senin bu Doğulu tavırlarından, usandım taşralı hâllerinden” dedi. Sustum. Geceyi salondaki kanepenin üstünde geçirdim. Kahvaltıda “Seni ruhumda taşımaktan yoruldum. Ben ülkeme dönmeye karar verdim. Ayrılalım” dedi. Kapıyı çekip çıktım.

Taşındığım tek odalı çatı katından dışarı çıkmayalı kaç gün geçti farkında değilim. Kırılmıştım. Kapıcının dışında insan yüzü görmüyordum. Tania bavullarını toplayıp New York’a dönmüştü. Kendimi hayat kitabında üzeri çizilmiş dip not gibi hissediyordum. Eskiden de onunla birbirimize küstüğümüz günler olurdu. Avuçlarda pembeleşen zamanlar teorisi dediğimiz bir yöntemle eritirdik aramızdaki buzları. Bir tür oyun gibiydi yaptığımız eylem. Kendi aramızda kurduğumuz bir tür iletişim moduydu. Barışmak, sessizliğe son vermek istediğimiz ân birbirimizin avuç içlerine dokunurduk. Çünkü avuç içlerimizde ateşle kazınmış harfler vardı. Koru tükenmeyen harflerin oluşturduğu çekim kuvvetinin zamanı yeniden biçimlendirdiği, buzulları erittiği, tropikal mevsimlere has ılık rüzgârlar vardı.

Rüzgâr esmeye başladığında hücrelerimizdeki bütün taşlar yerinden oynar, kanımızdaki atlar boşanır ve ılık bir pembelik kimyasal gaz bulutu gibi yayılırdı benzimize. Sonra nane kokulu bir nefesi, tadına doyulmayan bir nefesi, cehennemden sıcak bir nefesi aç kurtlar gibi vahşi bir iştahla çekmeye başlardık iliklerimize. Dil, kâm, efsun… Dünya soyutlanırdı. Dert, keder, kasvet ne gam. Hepsi çarmıha gerilir, acı unutulurdu. Çünkü o ân ten dorukta olurdu. Çünkü zihin her şeyi unutmaya meyilliydi ten hazdan tir tir titredikçe.

Rüya gibi yaşamıştık ve rüya bitmişti. Başlangıçta bir süre depresyona girmiş olsam da yalnız kalmak iyi gelmişti bana. Geceyle gündüzü tersine çevirip yaşamak heyecan vericiydi. Güneşin doğuşuyla yatıyor, batışıyla uyanıyordum. Şehrin uykuya daldığı vakitlerde balkona çıkıp yıldızları, karanlığı, karanlıkta bir mum gibi parlayan ışıkları seyrediyordum uzun uzun. Gece yarısı kendimi okumanın sularına bırakıyor; tarihi, yöresel ve kültürel zenginliklerimizi anlatan eserler okuyordum gün doğana kadar. Fecre doğru neden, niçin sorularıyla kıyıya vurduğum bir yer vardı. Tefekkür! Tefekkürü seviyordum ve artık içinde bulunduğum duruma çeki düzen vermem gerektiğinin farkındaydım.

Yapılacak ilk işlerden biri eve birkaç parça eşya almak, dağınık yaşamaya son vermekti. Giyinip sokağa çıktığımda uyuşan bacaklarımın açılması için yürümek istedim. Uzun bir yürüyüşün ardından bitpazarına geldim. Eski eşyalar, mobilyalar, elbiseler, ayakkabılar, elektronik cihazlar, cep telefonları ne ararsan vardı burada. Yok, yoktu. Ortalık göçmen kaynıyordu. Girdiğim her dükkân yeni yaşamlarına ısınan göçmenlerin işgaline uğramıştı. Birilerinin eskittiği yaşamın izleri bir başkası için yeni hayatın simgesi oluyordu ve bu yüzdendi belki de bitpazarına yağan nûrun oraya gelen insanların içini ısıtmasının sebebi.

İhtiyacım olan eşyaları seçip oyalanmadan eve döndüm. Evi dipten bucağa temizledim. Gazeteden iş ilanlarına baktım. Profesyonel turist rehberliği kurslarına yazıldım. Kurs bitimini takip eden günlerde yaptığım birkaç iş görüşmesinden sonra tur şirketlerinden biriyle turist rehberliği pozisyonu için anlaştık. Şehir şehir dolaşıyordum artık. Bir hafta Mardin, bir hafta Kapadokya. 

Gördüğüm her şehirde zihinsel bir devrim yaşıyor, dünyaya bakışım yeniden kodlanıyordu âdeta. Şeb-i Arûs törenleri için gittiğimiz Konya’da Mevlevîlerin yaşamından müthiş etkilenmiştim. Dönüşümde elektronik posta adresimde Tania’nın yazdığı mesajları gördüm. Telefonla da arıyordu, konuşuyorduk fakat ben geri çekilmiştim. Bütün hücrelerimle sessizlik yemini etmiş rahipler gibi Tania’dan uzaklaşıyordum. Anımsanmak istemiyordum. Güzel hatırlanmak istemiyordum. Nefreti arıyordum. Onun içindeki nefreti.

Kendimden nefret ettirmek, Tania’nın da benden iyice uzaklaşmasını, onun da kendi içine, kültür sorunlarıyla yüzleşmek zorunda kalmayacağı daha somut bir geleceğe yönelmesini sağlamak amacıyla bütün alışkanlıklarımı değiştirdim. Argo konuşmalar, umursamaz tavırlar takındım. Yetmedi. Bütün telefon çağrılarını, mesajları, mektupları yanıtsız bıraktım. Çirkinleştim. Bilinçli bir tutumla çirkefleştim ve giderek çekilmesi güç bir narsistin kimliğine büründüm.

Ne vardı geçip giden hayatımda? Ne yoktu ki? Bolca klişe, bolca hayâl kırıklığı. Kalbime ağrı veren kadınlar, sayısını unuttuğum ateşli sayıklamalar ve binlerce günâh lekesi vardı işte. Karadut lekesi gibi temizlenmesi güç lekelerdi bunlar.

Biliyorum. Her günâh kirlidir. Fakat ne olursa olsun insanın özü beyazdır, masumdur ve her insan gerçekte yeryüzüne indirilmiş bir avdır. Bizi kirleten, özümüzü grileştiren şey iblisin insan avlamaya odaklı kininin tatmin edilemeyen tuzaklarıdır. Onun takındığı maskelerdir. Fısıldadığı, telkin ettiği her şey arzuları kamçılayan bir kırbaç, tutkunun kanımıza, iliklerimize işleyen engel tanımazlığıdır. Bataklıktır. Oysa ben bu batık dünyaya ait değildim. Tania haklıydı. Tipik bir Doğu imgesiydim. Öyle de kalmalıydım.

Geri çekilmiştim. A’dan Z’ye içimin aynasına yürüyordum. Ve nihayet günün birinde kendimi Mevlevî Dergâhının kapısının önünde buldum.

Ruhum yara bere içinde, Tanrı'ya dönüyordum.


fy

24 Aralık 2017 Pazar

binlerce flamingo


aşkın 
deniz kokusu gibi olsun
-akşamüstü-
denizin kokusu nasıl savrulursa sessiz bir pencereden içeri
öyle...

yani koşmak zorunda kalmamalıyım
peşinden;
ya da düşmek...

hissetmek için seni,
nefes almam yetmeli...

Sanober Khan
Çeviri: justdriftingaround.blogspot.com.tr

13 Aralık 2017 Çarşamba

Sütre


                                     -Gazze, Kudüs  ve insanlığa-

Osmanlı çeşmesinin lahitine oturmuş
                                               tarihle yüzleşiyorum
bir ulusun kalbini görmek için çocuklara
çocukların yüzünde okuduğum denize bakıyorum

Can tecrübeyle sabittir ki ten nerede olursa olsun
insan cenneti ve cehennemi en çok orada görür
göz çukurları kılıfsız mucizevî bir kitaptır çünkü
ve her çocuk yüzü okundukça biraz Kudüs’tür,
biraz da Gazze

Osmanlı çeşmesinin lahitinde  
                                         Eyyûbî’yi düşlüyorum
-where is the humanity
-where is the justıce
.
.
.
ürperiyorum

Osmanlı çesmesinin lahitinde göğe bakıyorum
kervanlar geçiyor dilimden
-su
      -su
            yorum

Fatih Yavuz Çiçek
Edebiyat Ortamı Dergisi, Eylül Ekim 2017, Sayı:58


12 Aralık 2017 Salı

Yazmak mı zor yazmamak mı?


Nerede miyim? Buradayım. Hiçbir yere gitmedim. Her horoz kendi çöplüğünde. Ben de kendi çöplüğümde kendi halimde eşelenip duruyorum.

Hayatım iş ve ev arasında rutine bağlanmış bir düzen içinde sürüp gidiyor. Sosyal medyadan bilinçli bir tercihle uzak durmaya çalışıyorum. Twitter'da yokum. O küçük mavi kuş'u ve onun yarattığı ortamları sevmiyorum. Zaten oldum olası böyleyim. Bir şeyi ilk görüşte ya severim ya da sevmem. Yalnızca Twitter değil tavsiye ile hesap açtığım birçok yerden uzaklaştım. Face Mahallesine yolum düşerse oraya da şöyle bir bakınıp geçiyorum bu aralar. Toplumda yalnız kalmaktan, kara koyun olmaktan, öyle anılmaktan da korkmuyorum. Kimileri yalnızlıktan sıkılır, bunalır. Yalnızlık başkaları için belki de fobidir. Karanlık korkusu, yükseklik korkusu, asansörde kalma korkusu vs. korkular gibi ürkütücüdür. Benim ruhumsa en şiddetlisinden yalnızlığı arzuluyor. Issızlığa gömülmek istiyorum. Hayalimdeki dağ evine çekilmeyi. Orada aylarca kalmayı. Ama işte hayat. "Acı Hayat." Hayatın ritmiyle duyguların ritmi çoğu zaman birbiriyle aynı frekansta ilerlemiyor. Yüklendiğimiz sorumluluklar ıssızlığa çekilme tutkusunun önüne geçiyor. Akıl duyguları bir şekilde frenliyor.

Turgut Uyar'ın çok sevdiğim bir şiiri vardır.  "Uzak Kaderler İçin." Uyar'ın şu dizeleri var ki her okuyuşumda  zihnimin define köprüsünde mıhlanır kalırım. "Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm/her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde"

Küskedisi'nden sonra Küskedisi-II'yi yazmıştım. "sensiz, tekil ve kopuk/kendime yaklaşmaya direnmekteyim"  dizeleriyle bitirmiştim şiiri.  Bu şiiri yayımlar mıyım, bilmiyorum. Bildiğim, uzaklara yaklaşmaya/yakınlaşmaya içten içe direnerek yaşamaya devam ettiğim.


Can Öykü Gazetesinde yayımladığım "Doberman"ın ardından, "Aslan"ı yazmıştım. Yeni yılda yayımlanmasını umduğum öykülerden biri de "Aslan." Yayımlandığında buradan duyurusunu yaparım. Nerede yayımlanacağı bilgisi şimdilik bende kalsın. 

Sürekli görüştüğüm arkadaşlarımdan biri "senin şiir ve edebiyattan başka konuşacak/paylaşacak bir şeyin yok mu" diye sormuştu zamanın behrinde. Var. Hayat sadece şiir ve edebiyattan ibaret değil elbette.

Büyüme rakamları yüksek çıkmış örneğin. Burada ekonomiden konuşabilirim. Sürdürülebilir büyümeden, yatırımlardan, borsadan, döviz hareketlerinden, bitcoin çılgınlığından bahsedebilirim. Siyasetten, uluslararası ilişkilerden, diplomasiden, ülkemizin geldiği noktadan, nereye gittiğinden, nereye götürülmek istendiğinden vs. dem vurabilirim. Kudüs konusunu yazabilirim. ("Gazze, Kudüs Ve İnsanlığa" ithaf ettiğim bir şiir vardır, Edebiyat Ortamı Dergisinde yayımlamıştım, o şiiri gündeme getirebilirim.) 

Etrafta, toplumda sayıları giderek artan lümpenleşmiş insanların pürmelal hâllerini sıralayabilirim. Nihayetinde ben de insanım. Et ve kemikten ibaretim. Evet incelikleri önceleyen bir ruha sahibim ama ruhum sadece şiirden, edebiyattan da  ibaret değil. Kızdığım, öfkelendiğim, sevindiğim, üzüldüğüm zamanlarda verdiğim tepkiler insani tepkiler. Olması gerektiği kadar, olması gereken mod ve dozda.

Geçenlerde oturduğum semtte büyük marketlerden birinde alışveriş yapıyordum. İşim bitince kasaya geldim. Kasiyer kızcağız market arabalarında istiflenmiş ürünleri kasadan geçirip tahsilat yapıyordu. Kasada sırada bekleyen, orta yaşın biraz üstünde görünen teyzelerden biri kasiyer kıza çıkışmaya başladı. "Her şey ne kadar pahalı, size para yetiştiremiyorum, etiketleri sürekli değiştiriyorsunuz vs." gibilerden sitem dolu sözlerle söylendi. Kasiyer kızcağız, "teyze ben ne yapabilirim, müşterinin satın aldığı ürünleri kasada okutup, toplam tutarı müşteriden tahsil etmek benim görevim, hayat pahalıysa ben ne yapabilirim" diyerek kendini savunmaya çalıştı. Dayanamadım. Teyze dedim, kasiyer kızcağızın ne kabahati var.  Hayat pahalı diye, etiketler sürekli değişiyor diye, para yetiştiremiyorum diye şikayet edilecek yer burası değil, şikayet ettiğin konuların hesabını oy kullanırken tercihte bulunduğun siyasilerden de soruyor musun? Dedim. Şimdi sorsam seçimlerde mührü ampule basmışsındır. Kasiyere söyleneceğine yüzünü, vicdanını oy verdiklerine döndürüp "hayat pahalı, geçinemiyoruz" desene, verdiğin oyun hesabını onlardan da sorsana diye veryansın ettim.

Teyze söylediklerimi duymazlıktan geldi. Ben ısrarla konuşmamı tekrarladım. Baktı olmuyor, kasiyer kıza bakıp, bu adam kime söyleniyor dedi. Yüksek sesle (belki işitme kaybı vardır diye düşünerek) "başkasına değil sana söylüyorum teyze, sana, senin gibi düşünenlere söylüyorum, etiketlere olan kızgınlığının acısını kasiyerden çıkarmaya çalışma dedim, marketten çıktım.

Şair arkadaşlardan biriyle ziyaret etmemiz gereken başka bir arkadaşımızın yanına gidecektik. Hafta sonu okulda nöbetçiydi kendisi. Giderken yarım kilo peynirli su böreği aldık. Çay demlenmişti. Oturup çay içtik. Edebiyattan, öykülerden, şiirlerden, öğrencilerden, kaldırılan TEOG Sınavından, proje okullardan, nitelikli sıfatıyla anılan okullardan, adrese dayalı eğitim sisteminden, öğretmenlerin çabasına destek olmayan ilgisiz, her şeyi öğretmenden bekleyen velilerden konuştuk. 

Gündemin baş döndürücü bir hızla değiştiği ülkemizde aslında konuşulacak öyle çok konu vardı ki biz o girdabın/dertlerimizin içinden yine ortak ilgi alanlarımıza yönelerek çıktık.

Turgut Uyar "Uzak Kaderler İçin" isimli şiirinde ne diyordu. 


"Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum?
Herkesin derdinden pay isterken.
Uzak kaderlerin suları çağlar şimdi
Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden"

İyilikle kalın.

fy 

5 Aralık 2017 Salı

biz senin ellerinle


biz senin ellerinle
küçük ırmakları yazdık
ırmaklara serpilmiş kayaları yazdık
senin dudaklarınla
kurumuş yaprakları suladık
suskunluğuna titreyen bir ömrün
çiçekleriyle sana uzandık

uzaklar senin
bu yılkılar senin
biz senin titreyen göğsünde
son sıcağını veren kuşa özendik

kuşun kanadında kalan öpücüğünle
kalbimizin kirinde paslanan hançerinle
bize dönen öfkenin ateşiyle
bekledik

dönüşüne
dönüşün
döndün evet
bir dağın kendi yerinde dönmesi
ve bakması gibi ardına
biz de baktık sana

bizden ayrı olan
ayrı duran
her zaman vurulabilen
saçları kesilebilen
her zaman bir kadınla yaşam arasında
durabilen
ve yaşama iade edilen halinle
seni küskün
içerlemiş
uykulu halinle
yorgunluğunu ellerinden
öperek almak için

bekledik

unutma bizi…

Banu Savaş

27 Kasım 2017 Pazartesi

Sessizlik


Odam kireç badanalı,
kır istasyonu binası kadar beyaz
tam sessizlik gibi;
ayışığında ağaran
tavuk kemiklerinden daha beyaz,
temiz süprüntü
ve tam sessizlik gibi.
Ardımda beyaz bir heykel var
ve açık saçık bakireler gibi büyüyen
kauçuğa benzer dillerini çıkaran
beyaz bitkiler var
ama hiçbir şey söylemiyorlar.

Tek karanlık olan saçımdır
beyaz ateşte yandı o
ve yalnızca kömürdür.
Boncuklarım da siyah,
yirmi göz yukarı yükseldi
volkandan
tamamen kıvrılmış olarak.

Kalemimdeki sözcüklerle
dolduruyorum odamı.
Sözcükler sızıyor kalemden çocuk düşürür gibi.
sözcükleri vızıldıyorum havanın içine
ve onlar geri geliyorlar duvar tenisi topları gibi.
Hâlâ sessizlik var.
Sessizlik her zaman.
Kocaman bir bebeğin ağzı gibi.

Sessizlik ölümdür.
Her gün gelir şaşırtıcılığıyla
omzumda oturmaya, beyaz bir kuş
ve gagalar siyah gözleri
ve ağzımın
titreyen kırmızı kasını.

Anne Sexton
Çeviri: Dilek Değerli

23 Kasım 2017 Perşembe

nasıl ansam kendimi


Ağaçtım bir defasında, bağlıydım,
Sonra sıyrıldım bu bedenden, hür bir kuş oldum
Tutsakken bir oyukta,
Çatırdayan pis bir yumurtadan azat olundum.

Neyim, nerden geliyorum, nereye gidiyorum, unuttum.
Ne çok bedene girdim,
Sert diken, firari geyik.

Akağaç dallarına dostum bugün,
Yarın gövdesine diş bilerim.
Ne zaman başladı bu suç,
beni dölden döle yüzdüren bu köçek dansına?

Fakat içimde bir başlangıç – belki de bir bitiş – ezgiler söylüyor,
Firarımdan alıkoyan beni.
Bu suçun okundan kaçasım var,
ki kum tanelerinde, yaban ördeklerinde arar beni.

Belki an gelir tanırım kendimi,
Bir güvercin, yuvarlanan bir taş belki.
Salt bir sözcük eksik işte!! Nasıl ansam kendimi?
Başka bir lisanda mesken tutmadan.

Ingeborg Bachmann
Çeviri: Ö. Gürkan Erdem

30 Ekim 2017 Pazartesi

Mavi Han


mavi handa bir iplikçi var, bir de terzi
gül alır gömlek diker, gemi gelir gül söyler
içi lokumlu mendil ister çoklarımız ben aşk
yağmurdan evine sığınır şiir, kelebekler avluya

kelebekler yağmurda sapsarıdır saçları

mavi handa bir kunduracı bir oğul bir de
oğul kâğıt gemiler yollar limana
liman duvarlarında siyah boyunlu kumrular ağlar
gider gelir oğul odada kızlar susar
ben bahçe isterim çokları nar
içimden şehirler geçer ve

içimde alevden sayfalar

Betül Tarıman
Varlık, Ağustos 2000, Sayı:1115

24 Ekim 2017 Salı

Düşüş


"Hollanda bir düştür, bayım, gündüz daha dumanlı, gece daha yaldızlı bir altın ve duman düşüdür ve gece gündüz bu düş Lohengrin’le doludur, tıpkı, bütün ülkede denizlerin çevresinde kanallar boyunca durmadan dönüp duran gömütlük kuğularını andıran yüksek gidonlu bisikletleri üzerinde hülyalı hülyalı kayıp giden kimseler gibi. Onlar, başları bakır rengi bulutları içinde, düş görürler, döne döne giderler, sisin altınsı tütsüsü içinde uyurgezercesine dua edenler, artık orada değillerdir. Binlerce kilometre öteye, uzak Cava adasına doğru uçup gitmişlerdir. Onlar, tüm vitrinlerini süsledikleri o yüzünü buruşturan Endenozya tanrılarına dua ederler, o tanrılar ki şu anda üzerimizde gezmektedirler, görkemli maymunlar gibi, dükkân tabelalarına ve merdiven biçimindeki çatılara asılmadan  önce, Hollanda’nın yalnız satıcılar  Avrupa’sı olmayıp deniz olduğunu, Cipango’ya ve insanların çılgın ve mutlu olarak öldükleri o adalara götüren deniz olduğunu bu özlem dolu sömürgelilere anımsatmak için.

Ama kapıp koyverdim kendimi, savunmaya giriştim! Bağışlayın. Alışkanlık, bayım, eğilim, üstelik bu kenti ve nesnelerin özünü size anlatmak isteği! Çünkü nesnelerin özündeyiz. Dikkat ettiniz mi, Amsterdam’ın ortak merkezli kanalları cehennemin dairelerine benzer? Elbette kötü düşlerle dolu kentsoylu cehennemi. Dışarıdan geldiğiniz zaman, bu daireleri geçtiğiniz ölçüde, yaşam ve dolayısıyla ondaki suçlar daha yoğun, daha karanlık olur. Burada biz son dairedeyiz, şey dairesi… Oo! Biliyorsunuz demek? Hay Allah, sizi sınıflandırmak daha zorlaşıyor. Ama, neden nesnelerin merkezinin burada olduğunu söyleyebileceğimi anlıyorsunuz demek; kıtanın bir ucunda olsak bile. Duyarlı bir insan anlayabilir bu tuhaflıkları. Öyle ya da böyle, gazete okuyanlar ve zina edenler daha ileri gidemezler. Onlar, Avrupa’nın her yerinden gelir ve iç denizin çevresinde, renksiz kumsalda duraklar. Canavar düdüklerini dinlerler, gemilerin siluetlerini sis içinde boşuna ararlar, sonra yeniden kanalları geçerler ve yağmur altında geri dönerler. Soğuktan donmuş durumda Mexico-City’ye ardıç rakısı istemeye gelirler, her dilde. Ben orada onları beklerim.

Haydi yarına kadar hoŞçakalın, bayım ve sevgili hemşehrim. Hayır, şimdi yolunuzu bulursunuz; bu köprünün yanında bırakıyorum sizi. Geceleri bir köprüden hiç geçmem ben. Kendi kendime ahdetmişim de ondan. Birinin kendini suya attığını varsayın. İki şeyden biri, ya onu kurtarmak için arkasından suya atlayacaksınız ve soğuk mevsimde sağlığınızı tehlikeye atacaksınız ya da bırakacaksınız gitsin, o zaman da suya dalmaktan kaçınmanız bazen tuhaf kırıklıklar bırakacak sizde. İyi geceler! Nasıl? Şu vitrinlerin arkasındaki bayanlar mı? Düş, bayım, ucuza düş! Hindistan’a yolculuk! Bu kişiler baharat kokusu sürünürler. İçeri girersiniz, perdeleri çekerler ve uçuş başlar. Tanrılar çıplak bedenlerin üzerine iner ve adalar, rüzgâr altında kabarmış palmiyeden bir saçla taçlanmış olarak çılgınlar gibi sapıtırlar. Deneyin."

Albert Camus, Düşüş, syf. 13,14,15
Çeviri:Hüseyin Demirhan

12 Ekim 2017 Perşembe

Yas Tutulan Fotoğraf


O razı evlerde hep kış kahrıyla soluklanan kadın,
Şimdi kararan gök, çokça durulmuş bir suyun içtenliğiyle;
Sana bulut geldim, yağmur durdum.

Bu mümkün durgunlukla sürüklendiğim su yatağı,
Çokça dağ ve vadi geçtim kırsal akıntılarla.
Kenarına güz, köşesine üzgün kurulduğun evlerin,
Avlularına ve eşiklerine büyüdüm. 

Ben yüzündeki kuyunun çıkrığında burkulan harf,
Düştüm yankısıyla taşın, kararan sözün belleğiyle.
Ben o denli günah, ben olağan susuşun esmer hali.
Zeytinin ve atların üstüne yemin eden tanrıya inandım.

Evin kusurunu gömmek içinmiş kuyu,
Sokağa küs çocuklar içinmiş avlu,
Sabaha, yeniden bağışlanmak içinmiş adım.
Bil istedim.

Kuyulara ince, avlulara sessiz, bana sızıyla uyan.

Hişar  Şiyar  Uyan
Beri Gel Oğlan Beri Gel Şiir Fanzin Mart 2014, Sayı :3


7 Ekim 2017 Cumartesi

5 Ekim 2017 Perşembe

her şey geçer


varsıl bir yalvacın yüzüğünde okumuştum:
her şey geçer!

şenlikler, şölenler, kutlu günler; kralların egemenliği, şatoların görkemi, aydınlığı değerli taşların... her şey geçer... kasların gücü, aşkın esrikliği, çılgın öpüşler de;
bir de ulaşılmaz gururu fırtına kuşlarının, bir de kanatlanan duygular... belki de sinsi bir korsan gemisi alır götürür bunları bilinmedik yerlere...

her şey geçer
her şey...

balıkçıl kuşlarının kaygısı da geçer; kemirgen korkusu da yaşlı kunduzun, kıtlıklar, kıyımlar, arsız acılar da,
ölümcül salgınlar da... bir rüzgâr gelir, bir rüzgâr gider; geçer iyi şeyler bırakmanın telaşı...

siz de ey, kardelenler! erkenci sevinçler!
kehribar böceğinin üzüntüsü de...
her şey geçer!
her şey...

İlyas Tunç
Sesler İncelikler, syf. 60


6 Eylül 2017 Çarşamba

Mısrı Kadîm



acaba ot gibi yerden mi bittim
acaba denizlerde mi şaşırdım
ve zamanı nasıl unutmaktayım

zaman unutulunca mısri kadîm yaşanabiliyor
kendimi unutunca seni yaşıyorum
yaşamak
bu ânı yaşamaktır

ammon râ’ hotep
veya tafnit
kim olduğumu bilmek istemiyorum
yalnız etrafında nefes almalıyım

dut bu â’ru ünnek pahper
kama pet kama tâ
mısır metinlerinde okuduğum cümleler
seninle okuduklarımsa büsbütün başka şeylerdi

seninle bir bahçedeyiz geliyor bana
orada hem var hem yok gibiyim
daha doğrusu bütün bir bahçe oluyorum
insanlığımdan çıkarak
kama pet
kama tâ


Asaf Halet Çelebi

Adagio/Johann Sebestian Bach


24 Ağustos 2017 Perşembe

mavi ceketli gök



seni öpeceğim

dudağımda ılık kar

kalk gidelim sevişmek zamanı
hangi taşı kaldırsam öpüş
sonra yağmur sonra apaçiii
seni giyinip

çıkıyorum sokağa

aşk beni kurtar
aşk beni kurtar
aşk beni harf harf

mavi çığlık altındayım
saçaklarımda keskin kayalar

sonra sensizlik
aynada bir tavşan
ve öylece

seni öpüyorum

öptüm

Neslihan Su
Adalya Kültür Edebiyat Seçkisi, Bahar 2017, Sayı 6

1 Ağustos 2017 Salı

27 Temmuz 2017 Perşembe

Elif Nuray’dan Beklenen “O Korkunç Mahâret”


Şiir kitapları içeriğinde barındırdıkları evrensel, ulusal, kültürel, kültürlerarası, sosyolojik, psikolojik, mitolojik, tarih, felsefe, din, dil gibi öğelerle çok katmanlı okumaya ve yorumlamaya müsait eserlerdir.  Elif Nuray’ın İz Yayıncılık tarafından yayımlanan ilk şiir kitabı “O Korkunç Mahâret” için ilk dizeden itibaren çok katmanlı üslubu ve şiir sesinin saflığı ile okurlarını eşikte karşılıyor diyebiliriz.

Kitabın girizgâhındaki “ismim elif. evim, on beş sardunya ile bir yokuşun gerdanında oturuyor” cümlesinden yola çıkarak bir saptama yapmak gerekirse “ev, sardunyalar ve yokuş” üçlüsü sanki şairin yaşamının eş zamanlı, birbirinden bağımsız düşünülemeyecek özneleri gibi duruyor. Şöyle ki “ev, sardunyalar, yokuş” özneleri işten güçten, sürdürülen hayattan, ikâmet edilen şehirdeki diğer nesne ve karakterlerin hepsinden ayrı, hepsinin karşıtı bir role, şairin duygusal yaşamının orada nefeslendiği, oradan destek aldığı mekâna, şairin kendi öznel kimliğini kazandığı, gündelik hayatın akışında buharlaşan her şeyin orada eski hâline kavuşturulduğu bir alana dönüşmektedir.

Kitabın ilk şiiri “Değişen Bir şey Yok”a:  “yeni bir öfkeye başladım/bazen inat, çokça belâ/elbette eski bir telaşı yazacağım bitene kadar/bitene kadar: gök ve taş ve dua” diyerek başlayan Nuray’ın şiirlerini okumaya başlarken yeni bir üçlüyle belki de onun şiirlerin sacayağını oluşturan üç imgeyle karşılaşıyoruz. Elif Nuray şiirinde gök, taş ve dua imgeleri moderniteye teslim olmuş günümüz bireyini içine düştüğü uyumsuz, çelişkili, işkilli, mutsuzluk girdabından çekip çıkaracak, sürüklenilen kara deliği kapatacak, ruha nefes aldıracak sabır, inanç ve umut kapılarına yönelişi imliyor.

“O Korkunç Mahâret” ilk şiirden son şiire kadar modernitenin her şeyi imha edebilecek tehditkâr yapısına karşı durmanın, uyumsuzluğa direnişin kelâmla vücut bulmuş hâli, şairin gönlünü göğe yöneltip, kâh susarak, kâh sorgulayarak, umarak, üzülerek, kimi zaman hayret ederek, sabırla sürdürdüğü bir ferahlama arayışıdır. Bir tür terapi. Ve her şeye rağmen göğe inancını yitirmeyen, “gözlerim kovulmuş bir ümidin hayreti/nasıl oluyor da bu gök hala başıma devrilmiyor” diyen şairin yüzünü tanrı katına çevirmiş benliğidir.

Taş, şairin göğsündeki sıkıntının, dünya ağrısının, ıstırabının kaynağı, aynı zamanda tegafül  olarak değerlendirilebilecek gizlediği, göstermediği fakat varlığını ima ettiği gönül ağrısı, ağırlığına dayanamadığında “Rabbim, ya geleyim sana/ya içimin taşını kaldır” diye nida ettiği sevgili midir? Muhtemelen öyledir. Öyle olmasa “kalbimin üstünde eski bir taş/ne dile geliyor, ne ufalanıyor” ve “durdukça büyüyen bu taşı kim bıraktı, içimde/sormadan taşıdım” diyebilir miydi şair?

Şiirlerinde yalan denilen, fani olduğu bilinen dünyaya karşı kelimelerin soyut gerçekliğini kuşanarak ilerleyen Elif Nuray; canefza, bîmecâl, mim, melâl, ayn, zülâl, mihman gibi divan edebiyatıyla kan bağı kurmuş sözcükleri de tercih ediyor ve şiirinin içine serpiştirdiği bu tarz sözcükleri karanlıkta şimşek parıldamasının ortaya çıkardığı anlık etkiye eşdeğer şekilde kullanıyor.

“ben menekşe kokusuyum
bir kuşun ağzında
sen ülkemden baharları çalan
bir eski alınganlık
                             c a n e f z a”


“de ki yorgunum, de ki dargınım, de ki bîmecâl
Ey kırgın kısrak! Senin göğsünde de perde var”

Elif Nuray’ın şiirlerinde yalnızlık duygusu en yoğun olarak “Kuyu” başlıklı şiirde kendini gösteriyor.  “Kuyu” şairin içine düştüğü iflah olmaz yalnızlığı, kırgınlığı, terk edişi, oradan çıkışı/kaçışı imgeleyen, şairin onulmaz yarasının derinliğidir. Bu derinliği kitabın kuyudan ya da mağaradan göğe bakışı çağrıştıran kapağıyla, “İnce Gölge” başlıklı şiirin “beklemenin kuyuyla bir ilgisi olmalı/bunca düştüğüm boşuna değil/su içinde bir yarayı besleyip durdum/bir sevinç bulsam, bilirim benim değil”  dizeleriyle örtüştürerek söylersek Elif Nuray şiiri âdeta kuyudan çıkarıyor.

“Kuyu” başlıklı şiir ritmi, yapısı, sesi, okurun zihnini kilitleyen finaliyle dikkat çekiyor. Az sözle çok şey anlatan “Kuyu” şiirinin “kalbi yarıp/içine kendini koyan Allah bilir/ yalnızlık kelimeden de eskidir/ düştün kalbin rahlesinden/kuyu senindir” biçemiyle sonlanan finali manevi olarak çok güçlü bir ruhun gönlündeki iç çatışmalara son verme, ağrıyı söküp atma arzusunun tezahürüdür desek yeridir.

“Bana Rağmen” başlıklı şiirde gerçeğin labirentlerinden kaçışı, huzura kavuşmayı deniyor Elif Nuray. Bu kaçış alındaki günah izinden, geçmişin haritasından, içindeki duvarlardan kaçışın denemesidir ancak “duvarlarla kapanmayan hesabım/tanıdık bir intizamla sürülüyor önüme/huzursuzluğunu dolaşıyorum evin/kurtulsam diyorum/kapılar eski bir dağ gözümde” dizeleri arzulanan çıkışın göründüğü gibi kolay olmadığının en somut göstergesidir.

Bireyin kendi başından geçmiş büyük bir acının, ruhunu yaralayan o acı hakikatin hatırası elbette sarsıcıdır. Birey ne yaparsa yapsın içinden bir türlü söküp atamadığı, kendisini sürekli rahatsız eden böylesi bir hatırayı anımsadıkça içgüdüsel olarak acı çeker ve en nihayetinde acısını savmak için acının kaynağına inip onu yok etmek ister.  “Bana Rağmen” başlıklı şiirin “alnımda günahın ilk izi/oyulmuş bir yara gibi duruyor” dizesindeki “oyulmuş yara” huzursuzluğun yegane sebebi ya da şairin yaşadığı her ne ise ondan utanma/gizleme  duygusu mudur? Eğer öyleyse Primo Levi, Ateşkes isimli kitabında utanç duygusu için şunları söyler: “sonsuz bir kötülük kaynağıdır o; batağına saplananların hem bedenlerini hem ruhlarını parçalayıp yok eder ve en iğrenç konumlara indirir; sonra bir yüzkarası gibi yeniden başkaldırıp zorbalara sandırır, geride kalanlara duyulan kinle beslenerek sürer gider, herkesin istencine karşı bir intikam tutkusu, bir ruhsal çöküş, bir yadsıma, bir usanç, bir her şeyden vazgeçiş gibi binbir kılığa girer.”

“Bana Rağmen” başlıklı şiir “iyi sakla beni/dilimin altında bana rağmen/diri bir nehir yürüyor” dizeleriyle, Elif Nuray’a özge söyleyiş, tahammül etmesini bilen, kelâmın mukaddesatına inanan bir şair yaklaşımıyla bitiyor. Çünkü kelâmın olduğu yerde irin de birikmez.

Kemal Bek “Şiirden Eleştiriye” başlıklı kitabında şöyle der: “Her okur, yazarıyla hesaplaşır; yazarla hesaplaşırken, kendi kendisiyle de hesaplaşır! Her okur mu dedim? Durun, her okur değil... Okuduğunu yeniden yazabilen (oluşturabilen; inşa eden, ya da ne derseniz deyin) okur. Bunun için de, metni yüreğinde duymalıdır insan. Metni yüreğimizde duyamıyorsak, onu yeniden anlamlandıramıyorsak, her okuyuşta başka anlamlar, başka tatlar alamıyorsak, ‘bu nice okumaktır?’ O zaman, boynuna bir taş bağla, at kendini Sarayburnu’ndan denize!”

“O Korkunç Mahâret” Elif Nuray’ın kendi kendisiyle bir hesaplaşması gibi de okunabilir veya Kemal Bek’in dikkat çektiği gibi okunan metinler okur tarafından farklı cephelerden görülerek yürekte yeniden inşa edilebilir.

Her ne şekilde olursa olsun okuma eylemi tamamlandığında önemli olan şiirin güzelduyumuzda bıraktığı histir. Okuma eyleminden beklenen o histir, “yüzünde bana ait bir şeyler var/adın Ali mi senin?” ve “bir çocuk susarsa reddi âlemdir/kar serpiyor Allah içimin sıkıntısına” dizeleriyle birlikte duyumsanan gönül ferahlığının kaynağı da odur.

“yıllar çok dar, yürüdün geçtin
düğümlerden öğrendim uzak nedir
içimde ağaçlar, sesler, hatıra
yüzüne en yakın yerinden yüzümün
sana doğru bir şehir büyümektedir”

İnsanda aynı ağaç gibidir der Nietzsche. Eğer ki özgür bırakılırsa güvenle kök salar toprağa, gönlünce uzanır gökyüzüne. “O Korkunç Mahâret” bir ilk kitap, bir mihenk taşı.

“benim bilmediğim
ama senin bildiğin
bir sebebi var
doğarken giyindiğim
o korkunç mahâretin

adı niçin sabır?”

Bu mihenk taşının sabrını önemsiyor hatta önemsemekle yetinmeyip Elif Nuray’ın şiirin toprağında tek kitapla kalmayacak kadar mahâretli, özgür, özgüvenli ve göğe gönlünce dokunacak kadar güçlü bir şair olduğundan kuşku duymadığımı belirtmek istiyorum.

Fatih Yavuz Çiçek

18 Temmuz 2017 Salı

monoterapi


1-Bana geldiğinde gözlerinde gülkurusu ateşler vardı. Sıcaklığınla Van Gogh resimlerinden güneş toplayan Geyşa’ya benziyor, dokunduğunu yakıyordun. Farkındaydım. Heybetli bir yangının tam ortasına düşmüştüm ve çevremde yükselen alevlerin açlığında medeniyet başka bir hâle bürünüyordu, sessizlik başka bir hâle.

2-İçimde binlerce ağacın tomurcuğunu taşıyordum. Neye inanmalıydım. Aşka mı? Adalete mi? Karar vermek zordu. Yıldızlara, adını bilmediğim galaksilere gitmek, Borges'in ikliminde çiçeklenmek istiyordum.

3-Yana yana dilsiz bir dağın eteklerine ulaşmıştık. Yeryüzünde ruhlarını iblise teslim eden insanların gölgesi hüküm sürüyordu. İyiliğin zemini kırılgandı. Sıradanlık hastalıklı zamanın keyfini sürüyordu. Korkunun, şüphenin, sükûtu hayalin rengini değiştirecek gücümüz yoktu. Saltanatın maskesi uzaylı yaratıkları andırıyordu. Korkunçtu. Dünyaya kargaşa hâkimdi. Mum gibi eriyen insanlığa rağmen sevgiye inanmaktan vazgeçmediğimi anımsıyorum. Cismini en ince ayrıntılarına kadar ayet gibi ezberlediğimi de.

3-Mutluluğun anahtarı inzivada gizlidir. İncinmişliğin toprağında gül yetişmeyeceğini denize savrulan küllerimden öğrendim.

4-Bugüne dönersek yaşam bir tahterevallinin iki ucunda gidip geliyor. Küçücük dünyanın battal beden düş kırıklarıyız.

5-Karanlıkta ve ışıkta, kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda hep aynı yasemin kokusu. Ân be ân sürüp giden yaşamın kokusu. Nemli toprak, çiy düşmüş bahçe, sararmış yaprak, Tanrıça Hera’nın kokusu. Heyhat. Ömrümüze biraz tuz ve baharat çeşnisi katabilme şansımız olsaydı keşke. Dünyanın tadı kaçmaz, ekşimezdik uzun süre.

6-Geçmişte kaybolmanın görünmeyen yüzünü seviyorum. Böyle huzur buluyor üzüntü çiçeklerim.

7-Nabız atışları zayıflayan bilinçaltımın mucizeye ihtiyacı var. Dikensiz yola, tırmanacak dağlara. Samimi ve içten kaynayan duaya. İki denizin ortasına serilmiş yatakta rüyasız bir uykuya. Nefes almak. Israrla nefes almak. Nabız atışları zayıflayan bilinçaltımın akıl dışı bir yaşama ihtiyacı var.

8-Merhameti Dante’nin cehenneminde aramak kime ne kazandırır? Bana uykunun görkemli tadını yanına alarak gel. Rüyalar pervane, masumiyetin ağırlığını zikredelim cennete karışmanın hürmetine.

9-Dünyaya Esmeralda gibi gülümseyen sardunyasın. Kökün bağrımda olsun. Gövden orada çiçeklensin istiyorum.

10-Hayattan geliyorum. Çılgınlığı yutkunan içgüdülerim gözlerimde alev alıyor. Güzel, ölümcül bir sonsuzluğun ellerini tutuyorum. Göğsümün üstünde geçmişin yük trenleri. Delilik kara bir delik gibi bizi içine çekiyor. Siyah beyaz fotoğraflar gibi soluyorsun. Bana benziyorsun. Çünkü ben de soluyorum.

11-Hafızamı tanıdık bir sıcaklığa götür. Ürkek bir kuş gibi titrediğim geceye. Bilgeliğin katında tüy gibi hafiflediğimiz zamanlara.

12-Kusurlu bir hayatın, kapanmayan mesafelerin, özlemlerin, yarım kalmış öpücüklerin enkazı, ışığı katleden gecenin boşluğuyum. Gerginim. Dilim merhametli, tenim kutsal, duygularım felç. Arzularım beni ikiye bölüyor, parçalanıyorum. İhtiyacım olan tek şey erimek, erimek, erimek…

13-“Hep karanlık, hep karanlık!”  Zamanın ruhunu değil sırlarını istiyorum. Senden aldığım ışığı sana vermek.

14-Gecenin sütü zamanın rahminden dökülürken boynuna dokunmak evrene dokunmaktır. Âh! Ateşimi sağaltan duvarlarının serinliğine bayılıyorum.

15-Zayıfım. Beyazım. Güçsüzlüğün yükselen köpüğünde sürekli kırbaçlanan vahşi bir hayvanın enerjisiyle soluyorum. Ne yapıp edip kendi sesime dönmem gerekiyor. Unuttuğum kendi sesime.

16-Karanlığın gizemi anlamının yitirdi. Gecenin çiçek açtığı yerde ruhumuz ışık halesi altında ağlıyor.

17-Kimsin? Nesin? İnsan mı? Yoksa melek mi? Kim bilir belki de gerçekte Floransa’da müzeler, tarihi çeşmeler, mermer zeminler, sanatla yoğrulmuş tarih kalıntısı ve Akdeniz’e özge romantizm suretisin. Rabat’ta gün batımı, Ağrı İshakpaşa Sarayı’nın eteklerine serilmiş kırmızı haşhaş çiçeği, İzmir’de Kemeraltı Çarşısı, Agora’daki Meyhane, Uludağ’ın zirvesi, Konya ovasının stepleri, Ihlara Vadisinin doğallığısın. Belki de Adalar’da gözlerden ırak, küçük ve şık bir pansiyon. Hangisisin?

18-Seni güzelliğin formülüne karıştıran benim. Tenimdeki yaraya ilaç diye yazan da ben.

19-Gözlerinde bir bakıştan fazlasını istiyorum. Karanlığın şehvetini. Güvercinlerin yabanlığını, doruklara bağımlı kartalların çığlığını, Leipzig metrosunda unutulmuş öykülerin altı çizilmiş satırlarını, Balat'lı Eftelya’nın kırık Türkçeyle söylediği şarkıları. Unutmadım. Kilitlendim. Hiçbiri tutamaz Toros Ekspresinde sevişmenin kıvamını.

20-Gönül kitabıma kilit üstüne kilit vurulmuşken hangi güvercinin gerdanlığını okuyup anlatacaksın bana. Monoterapi! "Dünyayı bize hatırlatacak her şeyi kilitle ve hatırla adressiz bir mektuba başlamak gibidir bazı geceler"*

fy


*seyit pelitli

seni beklerim öptüğüm yerde


4 Temmuz 2017 Salı

Penguen Ayini ve Kâlû Belâ


(dağ sınırdır, bulutlar yüzme bilmez, evler evlere gölgedir, bellek trajedidir, trajedi de bellek. bazı kentleri yakmak gerek. bazı kentler ise susmak içindir. 
su mistiktir. penguenler ayini sever ama hep aldanırlar. bazı cümleler sadece akşam söylenir. çok cümle biriktirdim gidip onları düşüneceğim.)

mor rüyaları kedilerin ki kediler biraz kadındır-
sonra bu hepinizin iyi görünme telaşını anladım
sözcüklerdeki lekesi buyurganlığı sesinizin
-anladım da neden mor rüyalarına girdiniz kedilerin-
usumda yüzleriniz kovulduğum evlerden
ve sonra insan bir yerlere gitmek içindir
ve sonra insan kendine göçebedir
(herkes kendi yarasına aşina. yara yaraya taşra. bir nehir entropiye akar-ki aşk entropidir. -Thich Nhat Hanh esriktir. Sebestiao Salgado hala yaralıdır. düzenle başlayan bütün cümleler yalandır. ne kadar yalın olursak o kadar iyi.)

çocuk-yalın:-bahçe kapısında beklerim seni
anne-karmaşa-:upuzun bir kuyu içsel zamanda
zaman:o ki acının iz sürücüsü iyi bir yara tarihçisi

(Edmund Husserl nesnel tarihçisidir. tarih kitapları onu yazmaz. yaşasaydı şöyle derdi: sözcükleri paklamak gerek her şeyi yeniden tanımlamak için .)
-çocukluğun rivayeti yahut var olmanın sayrısı-
buradayım
kalû belânın belâ/sından kaçmaktan geliyorum
sesini kaybetmiş akşamın üzgünlüğünden
buradayım
iki dünyada kaybetmenin huzursuzluğu
iklimlerin uyuşmazlığından geliyorum
buradayım
kendisi olamanın hoşnutsuzluğu
babamın diktatörlüğünden geliyorum
buradayım
-ânestü nârâ- ve yanıldım
yanılmanın tarihinden geliyorum
buradayım
baktım âyine-i iskendere kendimi göremedim
-şuara’daymış meğer-
kendimi görememenin yalancılığından geliyorum
buradayım
burada olmasaydım da
burada olmaya devam etmekten geliyorum
buradayım
sözcüklerin cinnetinden geliyorum
buradayım
sizleri rahatsızlığımla rahatsız etmeye geldim
buradayım
burası orası değil

(nereye giderse gitsin insan en son kendi kaosuna dönüyor)

Mesut Akatay
Şehir Dergisi, Haziran 2017 Sayı: 105

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Can Gox-Neredesin Sen?


"Zaman hiç durmaz, akıp gitmez de.
Hep aynı uzamın içinde, birbirimize bağlar bizi sinsice."

28 Haziran 2017 Çarşamba

Zamana Dokunmak


“Anı yaşayın, çocuklar. Hayatlarınızı olağan dışı kılın.”  (Ölü Ozanlar Derneği 1989)

Gözlerimizi aralayıp da bizi kalabalıklardan soyutlayan perdelerimizi kaldırdığımızda, ardına saklanacak yeni örtüler buluyoruz kendimize. Bir sokağa, bir parka yahut bir sınıfa adım attığımızda altına sığınacağımız banklar, masalar, sıralar arıyoruz. Hepimizin her gün özenle parlattığı, yüzeylerine toz kondurmadığı maskeleri var. Bütün tozu sahte yüzlerimiz elverdiğince ciğerlerimize çekiyor, gerçekleri içimize sıkı sıkı bastırıyoruz. Günlük yaşamın kırılmak bilmez monotonluğunda bizimle birlikte gizlenen duygularımız var. Nereden mi biliyorum? Çünkü benim de, sizlerin olduğu gibi, söylenmemiş sözlerim var; asla söylemeyecek olduklarım ve söylemek için doğru zamanı beklediklerim. Sesim yalnızca filtrelenmiş gerçeklere hayat veriyor. Kıyafetlerim ütülü, seyirciler için seçtiğim ifadelerim hatalardan arınmış, dudaklarım yer çekimine düz bir çizgide direniyor. Beni neyin mutlu edeceğini düşünmeden önce başkalarının ne düşüneceğini sorguluyorum defalarca. Sizlerde de kendimdeki bu yoksunluğun, gizlenmişliğin emarelerini görüyorum. Peki ya maskelerim, maskelerimiz, gerçekten kalktığında kimim ben, kimiz biz? Bizi biz yapan hislerimizi, insanlığın şiddetten ve sahtelikten uzak saf anlamını unuttuk mu?

Size ve maskelerimden birinin hâlâ konakladığı yüzüme bir ayna tutuyorum. Gözlerinize bakıyorum çünkü biliyorum ki her şey o parlak kürelerde gizli. Yaşam ile ölüm oradan yansıyan ışıkta ayırılıyor, duygular orada, irislerinizin hemen ardına zincirlenmiş, dışa vurulmak için çığlık atıyor. Kendi gözlerimde bastırılmış düşünceler görüyorum. Eğer kelimelerimin düğümünü çözsem ruhumun senfonisini duyacağım. Zincirlerimizden kurtulduğumuzda dünya kocaman bir konser sahnesine dönüşecek, biliyorum. Yalnızca benim kulaklarımda yankılanan kendi senfonimi sizler için çalıyorum bu sebeple.

Senfonimin duyulmayı arzulayan belli belirsiz melodisi hayatın akışında yitip gidiyor sonunda. Zaman, nihayetinde bütün ölümlü ruhları yutuyor. Öyleyse neden yaşarken de ona dokunamıyoruz? Oluşturduğu nehrin sonsuz akışına kapılıp ilerlemek yerine yüreğine uzanıp oraya parmak izlerimizi bırakamıyoruz? Ben, birçoğumuz gibi, hatırlanmak istiyorum. Dünyanın rengârenk yüzeyine ismimi kazıyamayacaksam, çağları kapatan bir isim olamayacaksam bile ölümümün kendi hikâyemdeki bir noktadan ibaret olmasını istemiyorum. Parlak kürelerim sönüp göğüs kafesim ölü ciğerlerime mezar olduğunda bile varlığımın bir parçasının zamana tutunmasını istiyorum. Çünkü zaman, canlı ya da cansız her şeyin yüzeyini, tıpkı suyun yaptığı gibi, aşındırırken kendimizi hatırlanabilir kılmak için tek atımlık kurşunumuz var. Kaygılarımızın, maskelerimizin arasında bu gerçeği hızlıca kaybediyoruz: En iyi ihtimallerle bile, yaşamakta olduğumuz an ikinci bir defa önümüze sürülmeyecek. Çocukluğumuz, gençliğimiz, başkalarını düşünerek almaktan vazgeçtiğimiz kararlarımız geri dönmeyecek. Biz bugünde yaşıyoruz ama kendimizi baskıladığımız her günün sonunda o “bugün”ü yitiriyoruz. Gerisi belli: Kaçırılacak yeni bir “bugün”, solup gitmeye yüz tutmuş fırsatlar, değeri bilinmemiş yüzlerce başka an.

Neyi bekliyoruz? Kimse yüzümüzdeki maskeleri ve yataklarımızın altında sakladığımız onlarcasını bizim için kırmayacak. Küçük bir çocukken yatağımın altında saklandığından korktuğum canavarların o maskelerim olduğunu benim için söylemeyecek kimse. Her birimiz maskelerimizi, yaşadığımız toplumun, içerisinde doğduğumuz ailenin ve belki de kendi seçimimiz olan arkadaşlarımızın beklentileriyle şekillendirdik. Dışlanma ve küçük görülme korkularıyla dışlarını boyadık ama en nihayetinde hepsini kendi ellerimizle yaptık: Bizim suçlu el işçiliklerimiz ama gerçek bizi asla tanımlamayan imzalarımız… Ben artık bir başkasının beklentileriyle yoğurulmuş geleceği yaşamak değil, içinde bulunduğum anı yaşamak istiyorum. Bir yerlerde saklanmaktansa bir masanın üzerine tırmanıp yaşadığımı haykırmayı arzuluyorum. Ardına saklandığım porselen yüzlerimi parçalayıp dudaklarımdan dökülememiş bütün sözleri kafeslerinden teker teker çıkarmam, ciğerlerimdeki tozu atmam gerekli. Gerçek beni önünüze serip sizleri tanımalıyım, bu sefer yüz yüze değil, ruh ruha. Bırakın kırışık kalsın kıyafetleriniz, bırakın canlılığın sağlıklı kırmızısıyla dolsun yüzleriniz ve dudaklarınızın kenarları ne tebessümlere ne de tarifsiz hüzünlere dirensin.

Ruhlarımızdan oluşmuş bir orkestrayı dinleyelim düşüncelerimiz tanışırken.

Selen Özkan

Kaynakça Haft, Steven (Yapımcı), Schulman, Tom. (Senarist) ve Weir, Peter. (Yönetmen). (1989). Ölü Ozanlar Derneği [Film]. ABD: Touchstone Pictures.


24 Haziran 2017 Cumartesi

Delirium Nöbetleri


1-Kendimi hazırdan tüketen karınca gibi hissediyorum. Çalışkanım, tutumluyum, azla yetinmesini biliyorum ama şimdi itiraf zamanı. Yalan değil. Ağustos Böceğine imreniyorum.

2-Herkes başkasının gök’yüzünde arıyor yitik zaman şehrini.

3-Giden gitmiştir gitmesine de gideni kim gül gibi saklar? Kim uzak tutar içindeki recm ateşinden? (Vefa, tabii ki vefa, her dem en koyusundan.)

4-Bir dargın bir barışık. Tekrara düşmekten korkmuyoruz. Kar, yağmur, sıcak ne gam! Mart kedileri gibiyiz çatılara tırmandıkça.

5-Omurgası kırılmış bir yüzyılın ortasından yürüdüm. Roma’nın, Konstantiniyye’nin fethi gerçekti. Sana yara bandı gibi sarıldığım, bana büyülü rüzgârlar bağışladığın da gerçek.

6-Bilmiyorsun; karanlık mahzene kilitlenip bir küpün içinde yıllarca bekleyen şarabın sabrını.  Üzüm nasıl gözyaşı döker teveğinden koparılınca, bilmiyorsun.

7-Sarhoş muyum ayık mı? İpini kırmış uçurtmayım. Düşersem, badem ağacına dönüşür gizli gizli büyürüm engin toprağında.

8-Bir sesinin buğusuyla kucaklayan insanlar vardır bir de sessizliğin cevheriyle sarılanlar. Sessizliği tercih ediyorum. Mânânın derinliğini.   Ey benim en güzel, en acı yenilgim. Seni nar rengini giyinmiş şafağın gölgesinde kucaklıyorum.

9-Muazzam ve muazzez ruh okyanusunda küçük bir damlayım. Düşüncelerim sonsuz gerçekliğin dalgalarına dokunuyor. Şarklıyım. Eflatunlar giymişim. Durup kalbimi yokluyorum. İçimin eyvanındasın. Âh! Zihnimi geceler sıcak tutuyor, gövdemi içinden nehirler geçen şehirler.

10-Gevrek bir ağaç dalı nasılsa öyleyim. İnce, naif ve kırılgan, adını kumların üstüne yazıyorum. Yüreğimin dili coşkuyla titriyor. Kum sonsuz. Düş sınırsız. Parmaklarım ölümlü. Anımsa. Özlemek kumdur demiştim. Kum saklı cennettir geçmişe dokunduğumuz sürece…

11-Kehaneti bıraktım. Artık geleceği görmüyorum. Geçmiş acı ve tatlısıyla orada duruyor. Sahip olduğum tek şey nefes aldığım ânın büyüsü. Carpe, carpe, carpe diem!

12-En zengin, en cömert hâllerin aklımda. Şeker dikeni gibi boy veriyorsun içimin Z Bölgesinde.

13-Hayatın gazozuna anason karıştırıp onu serseme çevirmeyi öyle çok isterdim ki! Serseme dönmüş bir hayat, çakırkeyf olmuş bir hayatın içinden koşarak geçmek. Bazen uçmak, dağlara doğru bağırmak, bazen kuş gibi deli devre şakımak.  Evet, delice şakımak. Fena olmazdı. Eğlenceli, hatta çılgınca olurdu. “Hayat sevilince sevince güzel” denir bir şarkıda. Yanlış! Hayat delirince dellendikçe güzel.

14-Kimin yüreğine girmek istesem anahtarsız kapılar. Bazı kapılar yalnızca içerden açılırdı. Unutmuşum. Ya evde yoksan?

15-Günlerin uzunluğu canımı yakıyor. Duvarların arasına hapsolmak sabrımın çeperini yaralıyor. Bekledikçe zaman kavramını, zamana dokunma arzumu yitiriyorum. Belleğimde yanıp küle dönüşen ormandan kurtardığım zeytin ağaçlarını gülüşünün coğrafyasına miras bıraktım. Elimden ormana üzülmekten başka bir şey gelmiyor. Benden uzaklaşan her şeyin gerçekte bana ne kadar yakın durduğunu keşfettiğimden ândan beri –ne tuhaf- şizofreninin sıcaklığına teslim ettim ruhumu.

16-Bütün varlığım işgâl altında. Bütün kalelerim zaptedilmiş. Mut şehrine çıkış kapalı. Bir bakış, insancıl bir gülümsemenin tozudur belki de aradığım anahtar ve biliyorum sadakat ülkesinden, gök’yüzünden gelecek beklediğim özgürlüğün müjdesi o bergüzar.

17-Elbet birgün zamanın alevi söner. Olan biten her şeyi sessizlik kuşatır. Gümüş nehirler akar insanlığın özüne ve dünyanın hüneri biter. Aşk kalır geriye. Aşk bakidir. Albahardır. Aşk gümüş suların gizine akar.

18-Yokluğu kusurlarımdan bildim varlığı kenz-i mahfiden. Hiçbir hayalim yok desem de nihayetinde âdemoğlusun, duramıyor, bağlanıyorsun işte. Bağlanıyorsun; yaşamak, sonsuza değin kuş gibi yaşamak tutkusuna.

19-Doğdum, yaşadım, ölüyorum. Hiçbir şey anlamadım hiçbir şey. İyileşmeyen, nasırlı bir yara gibi ağrıyan şu koskoca dünyadan.

20-Köprücük kemiğindeki çukura gömülmek istiyorum.

fy