Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

3 Haziran 2017 Cumartesi

Uyu uyu uyan yarim...


"Düşler kapısı, ardına kadar açık,
Kuş sütü havuzunda mısın şimdi?
Seni, morların en güzeli çağırıyor
Çıkacaksan anadan doğma çık"

Mustafa Necati Karaer

Düşler kapısı, ardına kadar açık...


"Yalnızlığı emziriyor parmak uçların
Parmak uçların ne iyi"

Mustafa Necati Karaer

31 Mayıs 2017 Çarşamba

kopar gider içimde aşk...


"Bir bahçeden geçtik gün doğmadaydı
Sevilmek kolaydı, sevmek kolaydı..."

Coşkun Ertepınar

25 Mayıs 2017 Perşembe

hangi yaprak, hangi sır...


"kendiliğinden gelen sözcüklerin misafirliğini
ne çok severdin,
Nasılsın...
Bugünlerde ben iyi gibiyim
yorgun gri kaideler arasında
hüzünlü bir yeşilim,
Ya sen...
Sen... Nasılsın?
Göğsündeki ağrılar nasıl?
İyi misin?"

Birhan Keskin



14 Mayıs 2017 Pazar

Aşkubbe


-sen; gece kırıklarını benim göğsümde iyileştirecek,
avuçlarımda nûrdan birikmiş ayna ve denizler bulacaksın-

gökyüzünün kiraz dallarına tırmandığımız vakitler
hayata yeni bir kelebek soyu armağan ediyoruz

şükür, ihsan ve ikram
bu duyuşla varolmaktan nasıl da zevk alıyor insan

sonra yoğun bir sis bulutu içinde
özgürleşmeye kanat çırptığımız ân geliyor aklıma
ve bir de kumral başında yükseldiğimiz atlas liman
gülümsüyorum

sonra doruktayız, divâneyiz
kanımızda atlar cennetin keşfindeyiz  
eriyen zaman yıkılan ses duvarları
ipekten

düşüyoruz
göğün yıldızları pul pul
                              dökülüyor aşkubbeden

sonra çiçek tozları serpiliyor 
nâr sütüyle yıkanıyor tenimiz
âh! telvende yaşam Monet’nin Bahçesi gibi
tarifsiz

ân, bütüncül
ân, şeb-i rûz
ayna ve deniz
aşk
s o n s u z l u k
                       s o n s u z l u k… 

fy
Eliz Edebiyat Dergisi, Nisan 2017, Sayı: 100

9 Mayıs 2017 Salı

Periplanisi...


"beni düş ekspresindeki yolculuklar iyileştiriyor, 
seni avuçlarımızda pembeleşen zamanlar..."

fy

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Karmâşık


bozkırda doğdum bozkırda öleceğim anlaşılan
benden sonra cesedim musalla taşına mı konulur
yoksa denize mi savrulur artık orasını bilemem
fakat sana yakın olmanın bedeli
cennetle cehennemi takas etmekten geçiyor ki,
bu takas benim için bir lütuf ya da lânet olabilir
çünkü gülümsemen sonsuz yaşamın belirtisi
çünkü ölüm ışığın dengini bulması gibi bir şey
ve kulağına küpe olsun diye söylüyorum, unutma yaz
dünya ikiyüzlü bir sevgilidir
dünya, iki cinsiyet arasında upuzun bir yanılsama

evet, tahmin ettiğin yerden
almakla vermek ikilemine inşa edilmiş
yalnızlık kulesinden sesleniyorum
dokularımda trajik suç delili gibi duran eskil rüyadan
ağrıdan, yangıdan sesleniyor
ve bütün bunları aramızda bir milim boşluk
anlamsız tek bir nokta kalmasın diye söylüyorum
âh!
çürüyen kalbin dermanı acilen deniz naklidir, bilirsin
ama sonum belli
bozkırda doğdum bozkırda öleceğim anlaşılan

fy
mühür 2017, sayı: 69

28 Nisan 2017 Cuma

Poğaçalar


“Herkes geçer diyor, geçer mi Olric? Herkes ne bilir acımı. Herkes ne bilsin acımızı. Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım.” 
Oğuz Atay/Tutunamayanlar                                  

Şimdi, gecikmeden… Bir bardak sıcak çay ve yanında fırından yeni çıkmış İran Poğaçası olsa, akşam her zamanki akşamdan çok daha görkemli olurdu diye iç geçirdim.

“Güzel hayâl” dedi içimden bir ses. Bak aslanım, işi gücü bırak, beni dinle. Şuradan usulca karşıya geç. Cağaloğlu Yokuşuna doğru vur kendini. Solda büfeleri geçince, yayınevlerinin, kırtasiyecilerin ortasında kalmış börekçi dükkânını görmekte gecikmeyeceksin. Tabelasında  “saklı” mı yoksa “esaslı” mı yazılı? İsmi öyle bir şey olacak. Hem isim önemli değil cancağızım. İsim dediğin bir nazar boncuğu değil mi? Çekinme, börekçiden içeri girince sağdaki vitrine dizilmiş unlu mamullerden canın ne çekiyorsa seç. Siparişini ver. Üst kata çık. Cam kenarındaki masalardan birine geç. Deri koltuğa yayıl rahatça. Duble çayla birlikte ısmarladığın nefis İran Poğaçalarından götür götürebildiğin kadar.

“Güzel akıl” dedim ıslık çalarak. Gözüm karşımdaki dijital ısı göstergesine ilişti bir yandan. Sıcaklık -9 derece. Ellerimi ağzıma götürüp hohlayarak ısıttım. Güzel akıl dedim tekrardan. Lâkin ben kendi evimde tavşankanı kıvamında demlenmiş çayı yudumlarken, çayın yanında eşimin kendi elceğiziyle pişirdiği poğaçaları afiyetle yemeyi tercih ederdim. Kısmet. Zorla değil ya. Olmayınca olmuyormuş. Hem, bu arzumun ne şimdi ne de gelecekte asla ve kat'a ete kemiğe bürünmeyeceğini, gerçekleşme ihtimalinin sıfıra yakın durduğunu tecrübeyle anladığım günden beri kendi içime bir yüzleşme demi ısmarlayıp soruyorum bazen. Ömrümü işle ev arasında mekik dokumakla geçirdiğim bunca yıldan sonra bana yaşamaktan kalan ne? Balıketliler sınıfındayken filleşen bedenler grubuna dâhil olan bir eş. Borç harç alınmış gecekondu. Yükseköğrenimde iki evlat.

Şaşırdın mı? Şaşırma. Biliyorum sen filleri yalnızca Afrika’nın geniş steplerinde yaşıyor sanırsın çünkü sana coğrafya derslerinde öğretilen bilgi budur ama gerçek hiçte öyle değil ihvanım. İnsan ırkının içinde de doğuştan filleşmeye meyilli olanlar vardır ve bir fil adayı filleştikçe cicim aylarının güzel çizgileri yaşamın cenderesinden kırış kırış akmaya başlar ki bu durum girdiğin dünya evinde çekilmezliğin en kuvvetli belirtisidir, anladın mı adamım? Bir sonraki evre ise "ne oluyoruz yahu" diyerek sık sık aynaya bakmaktır. Orada, aynaya her bakışında yüzündeki orijinal tuvalden tükenmişlik sendromunun izlerinin döküldüğünü görür, için yanar, üzülür, elinden hiçbir şeyin gelmediğine kahrolarak yaşar gidersin cancağızım.

Maalesef, eşim İran Poğaçası yapmayı bilmiyor. Çayın demini tutturamıyor. Akşama kadar elinde kumanda o kanal senin, bu kanal benim dizileri, evlilik programlarını seyrediyor. Televizyon yetmedi mi sörf kraliçemiz soluğu sosyal medyada alıyor. Tabii bütün bunları yaparken buzdolabında abur cubur ne varsa tüketiyor. Ona ömrünü filleşerek tüketme, gel sana uygun bir iş bulalım, sen de çalış bana destek ol dedim. Ihhh. Kabul etmedi. Zaten bugüne değin aldığım hiçbir kararı onaylamadı. Ardımda dağ gibi hiçbir zaman dimdik durmadı. O beni değil eşyaları, dizilerde gördüğü karakterleri, mukallit hayatları sevdi. Geniş ev, geniş mutfak, süslü perdeler, İtalyan stili döşenmiş mobilyalar, Amerikan bar, yeni tasarım balon kapaklı dolaplar… Bütün hayatını gösterişe endeksledi. Varsa yoksa ille de “istediği gibi donatılmış bir ev” diye tutturdu, tüketim canavarı olmayı seçti gitti yıllarca. Eskilerin deyimiyle “iki gönül bir olunca samanlık seyran olur, azıcık aşım, ağrısız başım” felsefesiyle mutlu olmayı asla beceremedi.

Ben de isterdim ona istediği hayatı sultanlar gibi yaşatmayı. Onun hayâllerini bir bir gerçekleştirmeyi. Kader işte. Dar gelirli bir ailenin ortadirek sınıfına bile terfi edememiş ferdi olan ben, kıt kanaat kazancımla onun engin hayâller zincirini nasıl gerçekleştirebilirdim ki?

Yıllardır düşünürüm. Nasıl mutlu olunur? Ya da insan kendini hangi koşullarda mutlu hisseder? Mutluluk göreceli bir kavram sanırım. Benim felsefem "az insan, az eşya." Bizimkinin mutluluk frekansı ise evde yenilenen eşyalara ve çocukların hesabına her aybaşında bankamatikten yatan harçlıklara göre alçalıp yükseliyor, bana, sen de işinden, hayatından memnun musun, bir derdin var mı diye sormak gereğini bile hissetmiyordu.

“Kör talih” dedi içimden bir ses. Bizim oralarda bir söz vardır. “Ya sevdiğini alacaksın. Ya da aldığını seveceksin” derler arkadaş. Almışsın bir kere. Seveceksin.

“Afilli söz” dedim metrodan akan insan kalabalığına bakarak. Sonra silkinip yanağıma hafifçe bir tokat patlattım. "Deli misin oğlum sen, artık kendi kendine konuşmaya mı başladın?"

Deli değilim elbette ama galiba dünyaya darnlar zümresindenim. Pişman mıyım? Yol yakınken yolları ayırmalı mıydım? Bu saatten sonra soruların da yanıtlarında önemi yok. Pişmanlık elbette bütün vazgeçmelerin soy atasıdır fakat hiçbir lügatta da karşılığı yoktur "severek ayrıldık" cümlesiyle başlayan hüzünlü avunmaların. İçimin acıdığı doğrudur. Biliyor musun, aslında acı değildir insanı içten içe çürüten. Acı bir yerden sonra durur. Hissedilmez. Yüzleşemediğin belirsizliktir. O belirsizliğin kuytularında dipten derine, insanı köşe bucak çürüterek dizlerinin üstüne çökerten bîçareliktir

Bu yüzden yüzüme bakmayanın yüzüne bakmıyorum durakta beklerken. Her gün katarlar dolusu insan gelip geçiyor beklediğim Sirkeci/Marmaray tren istasyonundan. Gözlerim, kulağım sürekli tetikte. Burada böyle endişeli, umutsuz, bîçare beklemek yıpratıyor ruhumun yorgun düşmüş pervazlarını. Benim gibilerin içinde zaman zaman ses veren senin gibi "olric" ler olmasa ne yapar, nasıl rahatlardık, bilmiyorum ihvanım. Bilmiyorum. 

“Bilet alır mısın?”

Başımı kaldırdım. Piyangocu. Elindeki bilet tomarını sırıtarak yüzüme doğru uzattı. "Git işine" dedim suratımı ekşiterek.

“Benim işim bu. Seninse bir biletle talih kuşunu avuçlarının içine almak parmaklarının ucunda.”

Hiçbir hayâl bugüne değin beni avuçlarının içine almadı ki talih kuşu alsın. “Güvercini bırak, kargalara bak, durma, geldiğin yere uza” dedim piyangocuya. Göz ucuyla istasyonu işaret ettim. Bir yandan da işportanın üstündeki rengârenk eldiven şapka kombinasyonlarını harmanlayıp avazım çıktığı kadar bağırdım. “Gellll, gel vatandaş kampanyaya gellll! Şapka eldiven, çifti on kaat. Yolda bulan bu fiyata vermez abicim. Yolda bulan vermezzzz!”

İstasyon çıkışı aniden hareketlenince tiz bir kadın sesi ortalığı yıktı geçti. “İmdatttt! Polis yok mu? Çantamı kaptılar, imdatttt!”

Kapkaççılar işbaşında. “Sıra sen de. Haydi iş başına” dedi içimdeki ses. Öyle ya. İş başına. Zaten ben kapkaççılar için burada değil miyim? Sivil güven timi işte. 12/24 kapkaç nöbetindeyim.

"Bekleme dostum, koş, adamın kaçıyor."

Güncelliğini yitirmeyen, kronikleşmiş kederli hâlimden turbojet motoru ateşlenmiş araç gibi hızla sıyrıldım. Tahtakale istikametinde koşan kapkaççıyı görmemle birlikte ona doğru hareketlenip, bir yandan da bağırdım. 

“Dur, kaçma! Polis!” 

Koştum. Koşarken dünyaya dargınlığımı kaldırım taşlarının üstüne bıraktım. Bağıra bağıra delirmiş gibi koştum. Bağırmak iyi geliyordu bana. Bağırdıkça yüreğime düğümlenmiş ağrılarımdan, acılarımdan kurtulup kuş tüyü gibi hafifliyordum.

Koştum.

Şimdi, gecikmeden… Bir bardak sıcak çay ve yanında fırından yeni çıkmış İran Poğaçası olsa, akşam her zamanki akşamdan çok daha görkemli olurdu diye düşünerek iç geçirdim.

fatih yavuz çiçek
mühür dergisi mart-nisan 2017, sayı: 69



21 Nisan 2017 Cuma

Gece Kırıntıları


+1.
Büyülü gerçekliğini inkâr etmeyen masalın düğüm bölümünde çarmıha geriliyoruz. Kim siyah, kim beyaz sormak anlamsız. Ateşle barutun suç ortağıyız. 

+2. 
Ucundan yaktığımız ömür hangi zarfın içine sığar ki? 

+3.
Keşke pamuklu şeker yiyormuş gibi hep keyifle tüketebilseydik zamanı.

+4.
Biz derin bir yalnızlığın pençesinde ve güllere umut vadeden ışığın simyasında ağırlanıyoruz. İnsan, çelişkiler yumağından başka nerede ağırlayabilir ki derdini.

+5.
Meyvesi taşlanacak ağacın dallarında çiçeklenmeyi bekliyorum. "Taş acıtır. Belleksizdir." Ve ayların en zalimi başucuna gelince "beyaz taşlara basarak, mavi kayalara, kırmızı yangınlara koşar sardunya."

+6.
Oyuncağı kırılmış çocuktan farkım yok. Dokunsalar ağlayabilirim.

+7.
Çekmecelerimde ücra mezarların sessizliği var. Dünyadan umudumu kestiğim ânlarda askıya ekmek bırakmayı tercih ediyorum.  Aynı saf, inatçı, aynı ürkek hâllerimle gizlice.

+8.
Gülümse, rüzgârı dinle, turnalarla konuşarak keyfini çıkar saadetin. Kutsadığın deliliğin, iyileşen yaraların keyfini çıkar.

+9.
Beni sorarsan iki ateş arasında kalmış karınca misali suya çıkış yolu arıyorum. Yol yok. Asam kayıp. Deniz kim bilir nerede?

+10.
Bir of çeksem dağların umurunda bile olmaz. Korkarım, boşlukta kalır vaveyla.

+11.
Her şeye ışık hızında yetişen ben kendime hep geç kaldım. Kendime hep karanlık.

+12.
Doğdum, yaşadım, ölüyorum. Hiçbir şey anlamadım, hiçbir şey. Nasırlı parmak gibi zonklayan dünyadan.

+13.
Salt sevmek yetmiyor, bazen kuş gibi uçmakta. Eğer uzaklık yakın değilse yakınlık gerçekte ne mesafelerin bittiği yerde aranmalı ne de bir deniz mili genişliğince kaybolduğumuz ormanda. Yakınlık ithakadır. İthaka... Âh! İmkânsızdan bile daha ötede.

+14.
Bir çift kelebek bağışla ömrüme. Sonra birbirine yâr ve yakın uçur. Uçur kuşatılmış krallığımın necef çölüne.

+15.
Ateş yakmaktan yorulmuyor, ruhum mutsuzluktan.

+16.
Oysa gülüşüm güneşin doğuşuna benzerdi, kıblesini tanırdı.

+17. 
Bugünlerde her şeyi unutuyorum. Anahtarların yerini, ödenecek taksitleri, randevularımı, özneyi, yüklemi unutuyorum. Mathilda! Lades. Aklımdasın.

+18. 
Omurgası kırılmış düşün ortasında bilge bir yağmura dönüşmem ân meselesi.

+19.
Aşk yaşamın en temel gizi. Senden geliyorum, ağzındaki kuşlar sokağından.

+20.
Boynundaki beni özlüyorum.

fy


17 Nisan 2017 Pazartesi

Nâr-ı Muamma


-1.
Aynaya baktığımda kaderin ve kederin coğrafyasını görüyorum. Kırış kırış alın çizgimi, giderek epriyen derimi, zümrütten yapılmış bir mücevher gibi ışıldayan gözlerimdeki uçurumu, içinden nehirler geçen can şehrimin sırrı suretini görüyorum.

-2. 
Mutsuzluk imgesiyim. Uzak ve yakın arzuların efsunuyla kavrulan ahûzâr.

-3.
Evet, ölüm kederle birlikte anılır. Yaşamak ete giren kıymık. Acıtır, ağrıtır durur ruhun sağrısını.

-4.
Doğrudur, gece lambası gibi ışımak istiyorum çocukluğun cevherinde. Alaca sarı, nar kırmızı, laci mor.

-5.
Eskiden en azından merak ederdin, şimdi nefret bile etmiyorsun.

-6.
Orta yerde unutulmuş bavul gibi tek başına kalınca, bombalı tuzak mıdır şüphesiyle patlatılmaktan korkuyor insan. Unutulmak... Belki incecik bir kulak çınlaması, belki Temmuz'da yağan kar.

-7.
Kuş uçmaz kervan geçmez bir han gibi pas ve toz içinde örümcek ağı bağlıyorum. Derece sıfırın altında, eksi yirmi.

-8.
Yalnızlık en ateşli hazinem. Ateşimi seyreltmek, suyun üstünde yürümek istiyorum.

-9.
Beni bir nakkaşın kalemine çağırdılar, geldim. Heybemde kil tabletler, mor mürekkep kutuları ve fi. Suyun üstünde yürüyen abdal gibi 'cennetin doğusu'na geldim.

-10.
Ağrıları uykumun gizli bahçesine gömdüğümde sabrımın çeliği bile erittiğini gördüm. Görmek gönül işi. Gönlümün çiçekleri âh, her şey tek mevsim, tek gece. Her şey lâl, güller ve dudaklar tarûmar.

-11.
Aşkın gelişi de gidişi de gözyaşıyla düğümlenmiş bir hayatı müjdeler.

-12.
Geceyi seven kadınlar bitter çikolataya "hayır" diyemezler.

-13.
Leyl'in sınırlarını verin bana. Sükûtun göğsünde sonsuza değin kayboluşun anahtarını.

-14.
Ben ateşin yaktığı türküyüm. Mucize! Dillere düşmek için surun üflenmesini bekliyorum. 

-15.
Sessiz, kımıltısız bir zamanda içimizden kuş sürüleri geçiyor. Et ve kandan ibaretiz. Canınım. Durusun. Başka kimliğimiz yok.

-16.
Hiç kimse beni düşlerimdeki seraptan öpmedi.

-17. 
Yeryüzünün üstünde mi yürüyorum. Yeryüzü benim üstümde mi yürüyor, bilmiyorum.

-18.
Ara sıra ellerinle işlediğin mendile sürüyorum yüzümü. Türkü diyorum. Bu ağıtlar ve inceliklerle yakılmış içli bir türkü.  

-19. 
"Arzuhâlim sana ey kaşı keman."

-20. 
Benim senden başka türkü yakacak kimim var ki?

fy


acı ve ötesi


"Halalarım derdi ki; kadın kocasını yitirdiğinde, yüreğindeki acı topluiğnenin ucu kadar olurmuş. Giderek büyürmüş bu acı. İçinde, derin bir uçuruma dönermiş. Onu bir kabuk bırakana kadar. Halbuki evlat acısı tam tersiymiş. Uçurum gibi başlar, topluiğne ucu kadar küçülürmüş."

Ayla Kutlu, Bir göçmen Kuştu O, syf.215

Sıcağı Sıcağına


Referandumu geride bıraktık.

Resmi rakamlarla 1.3 milyon civarında seçmenin "evet" yönündeki tercihi ile seçime katılmayan %15 lik seçmen diliminin bu kadar kritik bir referandumda bile oy kullanmaya gitmemeleri sonucun belirlenmesinde etkili oldu.

YSK'nun üzerinde mühür olmayan pusula ve zarfların geçerli sayılacağına dair kararına yapılan itirazlar neticeyi değiştirir mi? Bu soruya küçük bir yanılma payını saklı tutarak şu yanıtı verebilirim. Kişisel hayat deneyimim itirazların sonucu değiştirmeyeceği yönünde. Hani bir söz vardır. "Mühür kimdeyse Süleyman odur." Şu anda ortam ve durum tam da bu sözü doğrular nitelikte. Çünkü kanunun gereğini yapmak yerine "biz ne diyorsak o" tavrını takınmak bu devirde en çok kabul gören yaklaşım. Sonunda maalesef YSK'da bu trajik moda trende ayak uydurdu. Ne diyelim. Bu konuda da sözün bittiği yerdeyiz.

Peki bundan sonra ne olacak?

YSK'nun kesin sonuçları açıklamasının ardından halkoylamasında kabul edilen on sekiz maddeden üçü hemen (Cumhurbaşkanının bir siyasi partiye üyeliği, HSK seçimleri ve askeri yargının kaldırılması) geri kalan on beş madde ise 2019'da yapılacak seçimlerden sonra yürürlüğe girecek.

Hukukta şöyle bir düşünce vardır. Bilmeyenler için anımsatalım. Kanun yapıcılar kendi hazırladıkları kanunların kusursuz olduğuna inanırlar amma gel velâkin kanunların kusursuzluğu ya da kusurları uygulama başladıktan sonra görülür. Bekleyip göreceğiz.

Yeni Osmanlılar geçmişe özlem ve inancın belirtisi olarak, "parlamento'nun yerine "usulü meşveret"i, "seçim" yerine biat'a işlevsellik kazandırılmasını öneriyorlardı. Onların bu düşüncelerinde geleneksel bir toplumda eğitilmeleri ve yaşamalarının yanında, Rousseau'nun görüşlerinden etkilenmelerinin de rolü olduğu söylenebilir. 

Sosyal medyaya bakıyorum. Orada da kullanıcılar ikiye ayrılmış durumda. Bir yığın düşünce arasında referandum sonucunu Osmanlı'ya dönüş olarak yorumlayanlar da var, baskının iyice artacağı,  bu gidişin daha da kötüye evrileceği endişelerini dile getirenler de.

Kim ne derse desin; birlikte yaşamayı, birbirimize tahammül göstermeyi, herkesin yaşam biçimine, siyasal tercihine saygı duymayı öğrenmeliyiz. 

Sonuçlara bakarak enseyi karartmayalım. 

Kim haklı kim haksız elbette zaman gösterecek ama "Türk'ün son aklı" sözünü de yazın bir kenara. 

İyilikle kalın.

fy




10 Nisan 2017 Pazartesi

Önceliğimiz İyi Yönetişim Olmalı


Türkiye gündemi malûm, referandum.

İktidar çevreleri meclisten, cumhurbaşkanından geçerek halkın onayına sunulan ve 16 Nisan Pazar günü oylanacak anayasa değişikliğini "cumhuriyet değil sistem değişiyor, yönetimde iki başlılık sona erecek, daha güçlü bir Türkiye için, yeni Türkiye için, devletin bekâsı için başkanlık sistemi gerekli" vs. gibi söylemlerle süsleyerek referandumda "evet" denilmesi gerektiğini söylüyor. 

Muhalefet çevreleri ise anayasa değişikliğinin referandumla kabul edilmesi hâlinde cumhuriyetin, demokrasinin kazanımlarından geriye gidileceği tezinden hareketle totaliter rejim endişelerini dile getirip, ülkenin karanlığa sürükleneceği fikrini ileri sürerek "hayır" kampanyası yürütüyor.

Bu tespitlerden sonra şunu belirtmekte fayda var. Çağdaş toplumlarda birey olmanın koşulu düşünmek, aklını kullanmak, sorgulamaktan geçmiyor mu?

"Düşünüyorum. Öyleyse Varım." 

Düşünüyorum çünkü ülkemin iyi yönetilmesini istiyorum. İyi yönetilmek benim vazgeçilmez kıstasım. Dolayısıyla yönetim sisteminin adı "başkanlık" olmuş, "parlamenter sistem" olmuş doğrusu çok da umurumda değil. Yasama, yürütme, yargı erkleri birbirinden bağımsız mı? Temsilde adalet var mı? Sistemin denge, fren mekanizmaları iyi kurulmuş mu gibi sorular çoğaltılabilir ama argo tabirle ifade edersek velhasılı ben "Hatice'ye değil neticeye bakıyorum."

Niçin böyle söylüyorum.

Çünkü bir ülkenin iyi yönetilmesi için o ülkenin dönemsel koşullarına göre dizayn edilmiş, med-cezir'i andıran anayasaya maddelerine değil tutarlı ve sürekli "iyi yönetişimi" önceleyen yönetim/yönetme kültürüne ihtiyacı vardır da ondan. 

Bakınız, Dünya Bankası "iyi yönetişimi" şöyle tanımlıyor.

"İyi yönetişim, açık ve öngörülebilir bir karar alma sürecinin, profesyonel bir demokratik yönetimin, eylem ve işlemlerinden sorumlu bir hükümetin, kamusal sürece aktif olarak katılımda bulunan sivil toplumun varlığının ve hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu düzendir." (Dünya Bankası, 2000)

Geleneksel yönetimlerde merkezi ve otoriter yönetim anlayışı, dikey örgütlenme, kapalılık, hesap vermekten kaçış, keyfi idare vs. gibi oluşan yönetsel sorunlara karşılık "iyi yönetişimde" saydamlık, denetime açıklık, verimli ve etkin bir kamu yönetimi, halkın yönetime aktif katılımı, geleceği görme vizyonu, stratejik düşünebilme, hukuka bağlılık, toplumu oluşturan bütün paydaşlarla güvene dayalı ilişkiler önceliklidir.

İmdi.

Önümüze getirilen 18 maddelik anayasa değişikliğinin özüne bakıyorum. 

-Anayasa değişikliği ile "yasama, yürütme, yargı" partili, yani tarafı baştan belli olan tek bir kişide "başkanda" toplanarak merkezi, otoriter bir sistemin önü açılıyor.

-Seçilecek partili başkana meclisi tek taraflı fesih hakkı veriliyor.

-Bakanlar Kurulu meclis denetiminden ve hesap verebilir olmaktan uzaklaşıyor.

-Ve seçimle gelmeyen "atanmış başkan yardımcısı,"  partili başkanlık makamının herhangi bir sebeple boşalması, başkanın görevini yapamayacak şekilde hastalanması, yurt dışına çıkması hâllerinde başkanın yetkilerini kullanabiliyor ki böyle bir düzenleme kesinlikle izahtan vâreste tutulamaz. Çünkü bu maddenin kullanımına ihtiyaç duyulması hâlinde millet iradesi açık net bir şekilde dışarda bırakılıyor. Milletin seçmediği birinin milleti yönetmesi, bu olacak şey değil.

Önümüze getirilmiş anayasa değişikliği maddelerine temel hukuk dersleri okumuş biri olarak gerçekten tarafsız, nesnel bir gözle üstünden, altından, sağından, solundan, önünden, arkasından bakıyorum, bakıyorum, "iyi yönetişim" kavramından herhangi bir eser göremiyorum.

Türkiye'de yaşıyoruz. Evet, belki her şey istediğimiz gibi değil. Yaşam koşulları güç. Dünya kirleniyor. Bu kirlenmeden nasibini alan insanoğlu da giderek kendine yabancılaşıyor.

Bu koşullarda hayatımızda iyiye giden hiçbir şey yoksa mevcudu korumak, mevcudun aksayan yönlerini çoğulculuk anlayışıyla iyileştirmek bana en mantıklı seçenek olarak daha yakın görünüyor.

Bizim oralarda bir söz vardır. "Bildiğin ayranı, bilmediğin yoğurda değişme" derler. 

Sizi bilmem ama velhasılı ben bildiğimiz ayranı içmeye devam etmekten yanayım.

Her işte bir "hayır" vardır. 

Sonuç ülkemiz için hayırlı olsun.

fy



9 Nisan 2017 Pazar

âşık olmak ya da acıkmak...


Bugün denk geldiğim bir duvar yazısında şu cümle vardı. "Dünyada âşıklardan çok acıkanlar var."

Şimdi... Adana Kebaba "Evet" diyorum.

6 Nisan 2017 Perşembe

İşyerinden İzin Alma Taktikleri


Yeni işe başladığınız işyerinde aniden izin almanız gereken bir durumla karşılaştığınız oldu mu? Herhalde şefim, müdürüm, patronum nasıl bir tepki verir diye düşünmeyeniniz yoktur. Hele bir de mazeretiniz ikna edici değilse izin istemek en zor taleplerin başında gelir, değil mi?

Geçenlerde bizim şirkette işe yeni başlayan gençlerden biri idari işlerden sorumlu şefimiz Eyüp abiden utana sıkıla izin istiyordu. Eyüp abi kaşlarını kaldırıp “daha dün bir, bugün iki kardeşim” diyerek şimdiden yeni arkadaşların izin taleplerinin önünü kesmeye çalışıyordu. Çok bilinen bir uygulamadır bu. Yeni gelenlere önce sert, ulaşılmaz, uzlaşmaz ve her şeyin sizin kontrolünüzde olduğu izlenimi vermek için gerçek karakterinizi bir süre gizlemek zorunda kalırsınız.

Delikanlı şefinin bu tavrından sonra izin istediğine bin pişman, Eyüp abi de onun izin talebini geri çevirmiş olmanın hazzını yaşarken dayanamadım. “Abi, Ali Osman’ı unutma! Nasıl olsa bu çocukta mazeret uydurmanın yollarını öğrenir” dedim. Bizim şef bir bana bir de odadan çıkmak üzere olan delikanlıya bakıp seslendi. “Tamam evladım; git işini gör, izinlisin.”

Bakın bir Ali Osman’ı hatırlatmak izni nasıl koparttırdı değil mi? İşi bileceksin işe gitmeyeceksin derler ya hani, işte öyle bir durum.

Ali Osman bizim idari işlerde çalışan temizlik görevlisiydi. Evli dört çocuk babasıydı. Aldığı maaşla geçinemediğinden ek iş olarak çelik tencere tava vs. pazarlaması da yapıyordu. Öğle paydosu, akşamları, hafta sonları Ali Osman’a yetmediği için garibim hafta içinde de ara sıra kaçamak yapmak zorunda kalıyordu. Tabii ki bu kaçamaklar için şeften izin alması, aynı zamanda da geçerli bir mazeret uydurması gerekiyordu.

Ali Osman’ın uydurduğu en geçerli mazeretlerinden birisi yakınlarının, akrabalarının cenazesi olduğunu söylemekti. Bazen hasta numarası ile hastane sevk kâğıdı yaptırdığını, hastane yerine pazarlama işine gittiğini duyuyorduk. Her aybaşında elektrik, su, telefon, doğalgazın taksit yatırma işleriyse en çok bilinen izin alma taktiklerindendi. Doğrusu Ali Osman izin konusunda belirgin bir şekilde dikkat çeker hâle gelmişti ve bu kötü gidişe artık birinin dur demesi gerekiyordu.

Bir sabah yine Eyüp abiyle işyerinin düzenini konuştuğumuz sırada Ali Osman içeri girdi ve o klasik “şefim, büyük halam sizlere ömür, cenazesine katılmak için izin alacaktım” mazeretini uydurdu. Eyüp abi gayet sakin, çekmecesinden bir kâğıt çıkarıp masanın üstüne koydu. “Bak önümdeki bu listede bugüne kadar izin alırken söylediğin mazeretlerin kayıtları var. Sülalende öldürecek, kimsen kalmadı. Hepsini tek tek buraya yazdım oğlum, bu sana son izin verişim. Bana izin için uyduracak bahanen kalmadı. Yeminle söylüyorum, bak Fatih de şahit olsun, yarın geçerli bir mazeret getir bir daha benden izin istemene gerek yok, istediğin zaman gidebilirsin kardeşim. Ama bulamazsan mesaiden kaçıp pazarlama işi yapmayı bırakacağına söz vereceksin” dedi.

Ali Osman bu öneriyi kabul edip çıktı. O gün Eyüp abi şirketteki herkese Ali Osman’ın mazeret listesini gösterip, izin meselesini kökünden çözdüğünü muzaffer edasıyla övünerek anlatmış. Şirketi bir merak, bir heyecan sardı ki sormayın gitsin. Ertesi günü herkes dört gözle bekledi.

Ali Osman ertesi sabah Eyüp abinin yanına geldi ve o bildik umarsız tavrıyla “abi eniştem kız kardeşime tecavüz etmiş, dersini vermeye gideceğim, izin istiyorum” dedi.

Bizim şef hiddetten kızarmış yüzü, hem bugüne değin hiç duymadığı bir mazeret işitmenin şaşkınlığı hem de iddiayı kaybetmenin üzüntüsüyle “sözüm söz oğlum, bir daha bana gelmene gerek yok, git işini gör” dedi.

İşte o günden sonra Eyüp abiyi izin konusunda ikna edemeyenler, Ali Osman’ı hatırlatır. O da çaresiz “tamam evladım; git işini gör, izinlisin” der.

Ali Osman’ın en son uydurduğu mazeret için bu kadar da olmaz kardeşim diye düşünenler olabilir. Haklısınız. Fakat işin ucunda geçim derdi olup, bunun içinde sürekli izin gereksinimi doğunca ve mazeretler tükenip istediği ân gelmeme sözünü duyunca, her şeyi uydurabilirdi.

“Beşinci çocuğu istiyoruz. Bugün gündüz antrenman yapacağım, izin istiyorum da” diyebilirdi.

fy

5 Nisan 2017 Çarşamba

Mühür 69. Sayı



Mühür 69.sayı

Bu sayıda "poğaçalar" isimli öyküm ve "karmâşık" isimli şiirimle ben de varım.

İyi okumalar...


3 Nisan 2017 Pazartesi

menemen


Bazen kendime şaşırıyorum.
Meselâ
Şu ân nefes aldığım şehirde gece en koyu harmanisini giyinirken, benim canım bol acılı menemen çekiyor, iyi mi?

2 Nisan 2017 Pazar

Ey Aklımın Yolculukları


uzun cümlelerin soluğunu kesiyor rüzgâr
bir el kendi renginde okşuyor gelincikleri
güçlü adımlarla ilerliyor hayat isteğimiz dışında
çıplak seslerle alınyazımıza her dakika
niye bu çırpınış bu dingin atmosferin içinde
zaman hep o yetmeyen zaman üzerimize
uyuyan dehlizlerini niçin bırakıyor evrenin

insan kendiyle konuşur gibi bir telaş bir telaş
hazırlanma telaşı uyku telaşı ölüm telaşı
ama kulak ver! çığlık bu, sessiz bir çığlık
özgür bozlaklarla çınlıyor gecenin dorukları
yorgunuyuz gittiğimiz yolların
dağınık türküler bırakıyoruz karanlığın içine

uzaklara diyorum hep kaçmak çok uzaklara
içimizde kararlı bir yön duygusu olmalı
hayal et resmini çiz çizebilirsen ağacın, bulutun, kayalıkların
tarihe göçebe ruh yazılsın yüzümüzdeki yolculuklar
mısra-ı berceste bir divan şiirine 
çünkü bu anlamsız bu heyecansız şehirlerde
yalnızlığa gömülüyor kalp atışları

Ferda Balkaya Çetin
Varlık, Mart 2015

30 Mart 2017 Perşembe

Déjà vu


"Dışarda, kalabalığın arasında, öteki çiftlerden tek ayrılıkları kol kola yürümeyişleriydi. Sinemaya girip salonun en arka sırasına oturdukları zaman bu ayrılık da ortadan kalktı. Artık bütün arka sırada oturan çiftler gibiydiler. İçeri girer girmez, sanki vakit hesaplayıp da gelmişler gibi, salon kapılarının açılıp ışıklarının yanması onları sevindirmişti. Yoksa dış salonda kalıp bekleyeceklerdi. Karanlıkta boş yerlere doğru iteklenmekten iğrenirdi. Çevresine baktı. Pek kalabalık sayılmazdı. Güler'in sesini duydu:

-Ne düşünüyorsun?

-Sinemaya girenlerde ortak bir duygu olduğunu düşünüyorum, dedi. Film görmeye gelenlerde elbet. Çünkü bu salon başka amaçlar için de kullanılıyor. Yağmur dininceye dek beklemeye, ısınmaya, uyumaya, yanına oturacak tanımadığı bir kadınla ya da erkekle sürtünmeye gelenler çoğu. Localar var, ucuz randevu evi odacıkları. Arka sıralarda öpüşmeye gelenler var. Salt film görmeye gelenler salon tenha olsun isterler. Yanlarındaki koltuğun sahibi olup olmadığına sorana kızarlar. Gürültü olmasın, öksüren, sümküren, konuşan, gülen olmasın isterler. Sinemanın güzel sanatlardan biri olduğuna en büyük kanıt bence bu. Ama olmadığına da bu. Çünkü her zaman gülen, öksüren, sümküren bulunur.

-Biliyor musun, yanıma mendil almayı unutmuşum. Ya burnum akarsa?

Işıklar söndü. Hanidir hep bu anı beklediklerini düşündü. İşte Güler hiç kıpırdamadan ona doğru geliyordu. Sol koluyla omuzlarından sardı. Dudakları onunkileri buldu. Artık konuşmayacaklardır. "Değil, yalnız etimiz konuşacak. Dudaklar sesleri kesip biçerler. İnsanın et olmayan tek yeri beyni değil mi? Et beyinli! Bir insan için söylenebilecek en ağır horlama sözü. Et beyinli! Ya bu birbirinde ezilen dudakları, bu acıta acıta sıkan elleri yöneten ne? Omurilik mi? Ondan mı murdarilik demişler? İki apayrı et nasıl oluyor da birbirinin dilini böyle kesin, kolayca anlayıveriyor? Ya bu oburluk, bu duymazlık! Korkunç şey demişti. En korkuncu bu değil mi?" Dudaklarını çekti. Güler'in gözkapakları aralanırken yeniden onun yüzüne eğildi. Bu kere, yarı karanlıkta da olsa, salt ona bir yabancınınkiymiş gibi gelen şişkin yüzünü göstermemek için öptüğünü sanıyordu. Çünkü öpülürken Güler'in gözleri hep kapalı dururdu. "Açma gözlerini sakın. Açarsan belki yalnız, şişmiş bir burunla iki şişik göz göreceksin. Yoksa aldırmaz mısın? Yoksa seni böyle başkaları da öptü mü?" Avucunda kıpırdayan eli bütün gücüyle sıktı. Güler ufalır gibi oldu; ağzının içine inledi. Ayrıldılar. Baktı perdedeki adam  bir kadını öpüyordu. İşte her yerde buydu. Birden kulağının dibinde fısıltıdan bile yavaş bir ses duydu.

-Al bak kırdın onu.

Kucağına uzanan eli aldı. Uzun zaman bırakmadı. Sıcaktı, kuruydu. Öpüşürken ona durmadan büyüyorlarmış gibi gelen burnu, yanakları, dudakları yeniden küçülmeye başladılar. Yanında, başı omzuna dayalı oturan bu kızı, konuşmadığı, yüzünü ona uzatmaya kalkışmadığı için sanki daha çok seviyordu. Saçları boynundaydı. Kulağı kaşınıyordu. Bir daha gelirlerse onu sağına oturtacaktı. Yer gösteren kızın tuttuğu solgun ışıkta önlerinden, dizlerine sürtünerek bir kadınla bir erkek geçti. Yanındaki bu yerlere oturur oturmaz sarıldılar. Onlara yol açarken birbirine yaslanan bacaklarını çekmediler. Koluyla Güler'in başını kaldırıp kulağına eğildi. Önce bu kulağı öptü; sonra,

-Çıkalım mı diye sordu.
-Çıkalım."

Yusuf Atılgan, Aylak Adam, syf.73,74      

29 Mart 2017 Çarşamba

Dün



"Dün her şey daha güzeldi
Ağaçlarda müzik
Saçlarımda rüzgâr
Ve senin uzanan ellerinde
Güneş" (syf.6)

"Akşamları fabrikadan çıkınca alışveriş etmeye ve yemek yemeye yetecek çok az zamanımız kalır. Ertesi gün işe yetişebilmek için çok erken kalkmamız gerekmektedir. Kimi zaman iş için mi yaşadığımı yoksa yaşamak için mi işe gittiğimi düşünürüm.

Ne yaşam ama?
Tekdüze iş.
Acınası maaşlar.
Yalnızlık
Yolande.
Dünyanın çeşitli yerlerinde Yolande'lar olmalı, Binlercesi.
Güzel ve sarışın, az çok salak.
Bir tanesi seçilir ve birlikte yaşanılır.
Ama Yolande'lar yalnızlığı dindiremez." (syf.28)

"Gözlerim var yalnızca.
Bulanık bir suda yüzen buğulu ve hüzünlü bir çift göz.
Bu gözleri, bir miktar değersiz yabancı para karşılığında bit pazarından aldım. Başka bir şey etmiyordu." (syf.37)

"İnsan ancak bir baltaya sap olamayınca yazar olur." (syf.61)

"Zaman yırtılıyor. Çocukluğun puslu toprakları nerede? Ya o karanlık uzaydaki eliptik güneşler nerede? Boşluğa düşmüş yol nerede? Mevsimler anlamını yitirdi. Yarın? Dün? Bu sözcüklerin anlamı ne? Yalnızca şimdiki zaman var. Bir bakıyorsunuz kar yağıyor. Bir bakıyorsunuz yağmur. Güneş açıyor, rüzgâr esiyor. Tüm bunlar şimdide. Bunlar olmadı, olmayacak. Şimdi var. Hep var. Hepsi birden var. Çünkü olaylar bende yaşıyor, zamanda değil. Ve bendeki her şey şimdiki zamanda.

Dün göl kıyısına gittim. Sular simsiyah ve çok karanlık artık. Her akşam, dalgaların arasından birkaç unutulmuş gün yolculuğa çıkar. Denizde yol alırcasına ufka doğru giderler. Ama deniz buraya çok uzak! Her şey öylesine uzak ki.

Sanırım yakında iyileşirim. içim de ya da uzayda bir şey kırılacak. Bilinmedik yüksekliklere tırmanacağım. Dünyada yalnızca hasat, katlanılmaz bekleyiş ve ifade edilemez sessizlik var." (syf.66)

Agota Kristof, Dün
Çeviri: Ayşe İnce Kurşunlu

22 Mart 2017 Çarşamba

"Yürek olmadan hiçbir yere ulaşamazsın."


"Yüreğini açamaman benim yüzümden mi acaba" diye sordu kız. "Ben senin yüreğine yanıt veremediğim için mi yüreğin sımsıkı kapanmış halde?"

İkimiz her zamanki gibi eski köprünün ortasındaki ırmak içi adacığa inmek için yapılmış merdivenlerde oturmuş, ırmağa bakıyorduk. Ay tüm soğukluğuyla küçük bir kırıntı haline gelmiş, suyun yüzeyinde salınıyordu. Birilerinin ırmak içi adacığa bağladığı kayık, suyun sesini hafifçe bozuyordu. Dar merdivende yan yana oturduğumuz için kızın sıcaklığını sürekli omzumda hissedebiliyordum. Garipti. İnsanı insan yapan sıcaklığıydı. Fakat yürekle, vücudun ısısı arasında hiçbir ilişki yoktu.

"Öyle değil" dedim. "Yüreğimi tam olarak açamamam sanırım tamamen kendimden kaynaklanıyor. Ben kendim, kendi yüreğimi tam olarak netleştiremiyor, o yüzden karmaşa yaşıyorum."

"Yürek denilen şeyi sen bile tam olarak anlayamıyor musun?"

"Bazı durumlarda" dedim. "Üzerinden çok uzun zaman geçtikten sonra anlayabildiğim durumlar olduğu gibi, o an artık, iş işten geçmiş de olabiliyor. Çoğu durumda, biz kendi yüreklerimizi tam olarak netleştiremeden harekete geçmeyi seçeriz. Bu da herkesin aklının karışmasına yol açar."

"Bana yürek dediğin şey çok eksikleri olan bir şeymiş gibi geliyor" dedi kız, gülümseyerek.

Ay ışığı altında ceplerimden çıkardığım ellerime baktım. Ay ışığıyla beyazlaşan ellerim o küçük dünyada tastamam durdukları halde, konulacak yeri kaybolmuş bir çift heykel gibiydi.

"Ben de aynı kanıdayım. Çok fazla eksikleri var" dedim. "Fakat iz bırakıyor. Biz de o izleri sonradan takip edebiliyoruz. Karın üzerine düşen ayak izlerini takip edermiş gibi."

"İzler bir yere ulaşıyor mu?"
   
"Kendine" dedim. "Yürek öyle bir şey işte. Yürek olmadan hiçbir yere ulaşamazsın."

Haruki Murakami, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, syf.241-242
Çeviri:Hüseyin Can Erkin

19 Mart 2017 Pazar

Görüldü


“Görüldü” kimi özlediğimiz
Neyi sevdiğimiz, istediğimiz “görüldü”
Öfkeliysek hangi dağlara vurup
Kederliysek hangi suları izlediğimiz
“Görüldü”
Selamımız ve dikenlerimiz

İçimizde, derinde
Derin denizlerin yaslı göllerin dibinde
Bir umumuz vardır sileriz
Parlatırız gece gece
Damgasız işaretsiz.

Gülten Akın. Ağıtlar Ve Türküler, syf.202