Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

31 Temmuz 2014 Perşembe

Uçurumlarından dönen


"Birlikte yaşlanmayacağız
İşte gün
Çok geliyor: Taşıyor zaman
Tüy kadar hafif aşkım bir azap ağırlığı alıyor."

Paul Eluard

26 Temmuz 2014 Cumartesi

bir kitabın sayfalarında kendini bulmak


"Herkesin kendine göre bir hayatı vardı ve bütün hayatlar ona göre aslında birbirine eşitti. Yalnızlıktan hoşlanıyordu, ama bu da çok önemli bir şey değildi. Çünkü insanlardan da hoşlanıyordu. Canan'dan da çok hoşlanmıştı. Evet. Ona âşık da olmuştu. Ama sonra kaçmayı başarmıştı. Benim onu bulmama şaşmamıştı. Canan'a çok selam söylüyordu. Yazmak hayatının tek işiydi, ama tek mutluluğu değil. Herkes gibi bir işi olması gerektiğini biliyordu. Başka işlerden de hoşlanabilirdi. Evet, o işler, ekmek parası getirseydi onları da yapabilirdi. Sözgelimi dünyaya bakmak, gerçek anlamıyla görerek bakmak da çok zevkli bir şeydi."

Orhan Pamuk/Yeni Hayat, syf. 201-202

24 Temmuz 2014 Perşembe

Yeni Hayat


"Şimdi işte, ne orada, ne başka bir yerde, ne hayal ettiğin ülkede, otobüslerle kör otel odalarında, ne yalnızca kitap sayfalarında varolan bir gelecekteyiz. Şimdi, burada ikimiz, bu odada, telaşlı öpüşmelerim ve iç çekişlerinle iki ucu açık bir zamanın içindeymişiz gibi, birbirimizi tutmuş bir mucize görelim diye bekliyoruz. Doluluk anı! Sarıl bana, zaman akmasın, haydi sarıl canım bana, mucize bitmesin! Hayır, karşı koyma, hatırla: Gövdelerimizin  otobüs koltuklarında ağır ağır birbirine kayıp, düşlerimizin saçlarımız gibi birbirine karıştığı geceleri; dudaklarını çekmeden hatırla: Başlarımız birlikte soğuk ve karanlık cama yaslandığında, küçük kasabaların ara sokaklarında gördüğümüz ev içlerini; hatırla, ele ele seyrettiğimiz onca filmi: Yağmur gibi yağan kurşunları, merdivenlerden inen sarışınları, bayıldığın soğukkanlı yakışıklıları hatırla. Hatırla, bir günah işler, bir suçu unutur ve başka bir diyarı düşler gibi sessizce seyrettiğimiz öpüşmeleri. Dudakların birbirine yaklaşmasını ve gözlerin kameradan uzaklaşmasını hatırla; hatırla, otobüsümüzün tekerlekleri saniyede yedibuçuk kere dönerken bizim nasıl da bir an kıpırtısız ve hareketsiz kalabildiğimizi. Ama hatırlamadı. Son bir kez umutsuzca öptüm onu. Yatak darmadağın olmuştu. Walther'imin sertliğini farketmiş miydi? Canan yanımda uzanmış, yıldızlara bakar gibi düşünceli tavana bakıyordu. Gene de, dedim ki:

"Canan, biz otobüslerde mutlu değil miydik? Gene otobüslere dönelim."

Orhan Pamuk, Yeni Hayat, syf.160-161

Kıyamet


Elyazını yaktım, dürüsttü ve aşınmamış
Sevgi sözcüklerini yaktım, hoyrattır onlar
Sıcaklığı saklı akarsuyu anlamazlar
Sorular, kurutur incitir sorarlar
Elyazını yaktım
Adresini yaktım
Yakmak gibiydi biraz da dünyayı herşeyi
Bastığımız düşümüzde gördüğümüz
Özlediğimiz yaklaştığımız
Hayatım özlemdi ansımaydı düştü
Yaktım adresini şimdi özlem oldu hayatım
Resimleri yaktım birini saklasam dedim
En çok onu yaktım onu yaktım
Kış göğünü yaktım, bir kavak büyüttüm balkonumdan
Akşam desem değil, yangın desem değil
Dışarda apansız bir kıyameti yaktım
Sevgidir kendimi bildiğim, onunla başladım
Elyazın mı, adresin mi, resimlerin mi
Sen mi ömrün mü
Çıkardım onları şimdi sakladığım yerden
Kıyameti göğü kışı akşam sözlerini
Sevgiyi yaktım
Gülten Akın

Efsun


"Bana artık büyü diyorlar Füsun 
Artık büyüyüm, bilmiyorlar."


Didem Madak

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Şairin Kurtuluş Örgütü: Didem Madak



“Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım tanrının eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,
Ah!

İç ses, diye söylendim.
Gel!
Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.”

2011 yılı; 24 Temmuz Pazar günü elektronik posta adresime gelen iletilerde, sosyal paylaşım sitelerinde ve haber ajanslarında okuduğum haberler şair Didem Madak’ın vefat ettiği haberini bildiriyordu.

Üç yaşında bir kızı olan ve uzunca bir süredir kanser tedavisi gören şair; 41 yıllık ömrüne sığdırdığı üç şiir kitabında yaşadığı “çok zor ve sert bir hayata” karşı var olmanın şiirini, ironiyle ve kendine özgü bir dil kurarak yazmıştı.

Yazmak onun olmak istediği bir tür sıçrama tahtası, kendini kurtarma aracıydı. Yaşadığı dünyada gördüğü çirkinliklere karşı kendini o dünyadan ayrıştırmanın şiirini yazıyordu. Nitekim geçtiğimiz yıllarda yayın hayatına son veren Heves Şiir Eleştiri Dergisinin 26.sayısında Aslı Serin’le yaptığı söyleşide: “Şiirle ancak kendini kurtarırsın bence, dünyayı kurtarmak isterdim ama ben bir çeşit “Didem’in kurtuluş örgütü” kuruyorum şiir yazarken” diyordu.

İlk iki kitabı “Grapon Kâğıtları ve “Ah’lar Ağacı” nda okurlarına daha çok ölüm temasını duyumsatan Madak, son kitabı “Pulbiber Mahallesi” nde yaşama sarılan, içindeki yaşama gücünü keşfeden, yaşama ısrarıyla dolu şiirler kaleme almış, yeni bir kitap yazarsa isminin “efsun” olacağını belirtmişti.

“Şiir bir yalnızlaşma aracı, rest çekme çekip gitme tükürme aracı başka da bir olanak yok hayatta rest için” diyen ve son dönem Türk şiirinde yazdıklarıyla kendi okur kitlesini oluşturmayı başarmış bir şair olan Didem Madak’ı ebedî âleme uğurlamış olsak da; onun şiirleriyle okurlarının gönlünde yaşamaya devam edeceğinden kuşkum yok.

Allah rahmet eylesin. 

Fatih Yavuz Çiçek

Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm


Türk Dil Kurumu sözlüğünde “yoksul”: 'Geçinmekte çok sıkıntı çeken (kimse, toplum, ülke), yoksuz, fakir, fukara, zengin, varsıl karşıtı' olarak tanımlanırken yoksulluğun da, 'yoksul olma durumu, yoksuzluk, sefillik, sefalet, fakirlik' sözcükleriyle açıklandığını görüyoruz.

Yoksulluğun zıddı varsıllığın küreselleşen dünyada satın alma gücünün en önemli gösterge aracı olan paraysa, hızlı ve değişken sermaye akımlarıyla baş döndürücü bir şekilde yer değiştirirken, gelip gittiği ülkelerin ekonomik parametrelerinde alçalıp yükselen grafikler meydana getirmektedir. Özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler, dünya ekonomisine yön veren finansal piyasalarda meydana gelen dalgalanmaların olumsuz yönlerinden çabuk etkilenmektedir. Bu etkileşim iktisadi göstergeleri kırılgan bir seyir izleyen ülkelerde uygulanan ekonomik politikaları temelinden sarsarken, yapısal bir sorun olan yoksulluğun boyutlarının çok yönlü incelenmesini de gerekli kılıyor gibi.

Jean Jacques Rousseau: “İnsanlar ne başkalarını satın alacak kadar zengin, ne kendilerini satacak kadar yoksul olmamalıdır. Servetler arasındaki büyük eşitsizlikler; hazineleri, sahiplerinin ellerinden alarak değil; hazine kurmanın yollarını ortadan kaldırarak; yoksulluğu yoksullar için bakımevleri kurarak değil yoksulluğu ortadan kaldırarak önlemek en temel yönetim sorunlarından biridir” der.

Tarihi ve kültürü bir hayli eskilere dayanan ülkemizde yoksullukla mücadelede konusu irdelendiğinde, devletçe alınan ekonomik tedbirlerin yanı sıra halk dayanışması ve toplumsal yardımlaşmanın geleneksel bir zeminde sürdürüldüğü görülür.

Nitekim 1915–1919 yılları arasında Osmanlı Ordusu'nda görev yapmış Venezüella vatandaşı Rafael de Nogales Mendez “Hilâl Altında Dört Yıl” isimli kitabında yurdumuzu ve gözlemlerini anlatırken dilencilere gösterilen hoşgörüyü, dilencilerin ellerinin hemen hemen hiç boş döndürülmemesini ve toplumsal dayanışmanın en üst düzeye çıktığı Ramazan ay’ından bahsederken:  “Bu dönemde fakirlere sakada verilir. Türkler son derece iyilikseverdirler. Ona verebilecekleri hiçbir şey bulunmadığında bile, ağızlarından tatlı bir tarzda söylenen ‘Allah versin kardeşim’ sözleri dökülür” satırlarını biraz şaşkınlık biraz hayranlıkla yazmıştır.

Geçmişte yoksulluğa karşı dayanışmanın ve hâli vakti yerinde olmayan insanlara yardımların gizlice yapılmasını, böylece gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşmayı amaçlayan yöntemlerden biri de “sadaka taşları” uygulamasıdır. Sadaka taşları toplumda sağlam bir sosyal yapı oluşturmanın, hem iktisadi dayanışma hem de bireyler olarak birlikte yaşama sanatının kuşkusuz en güzel örneklerinden biri olmuştur. Yine islam inancında yoksulluğa kalkan olacak uygulamalardan birisi de zekâttır ve zekât bu özelliğiyle eşit yaratılan fakat sosyal konumları farklı insanlar arasında kurulan önemli bir köprü vazifesi görür. Zekât sayesinde yoksullar zenginlere, zenginler yoksullara yaklaşarak birbirlerini anlama fırsatı bulurlar.

Bir toplumu oluşturan tüm bireylerin ve toplumun katmanlarının mümkün olduğu kadar yüksek refah seviyesine ulaştırılması ideal olandır. Çünkü gelir dağılımında meydana gelen eşitsizlik ülkemizde en çok kırsal kesimleri etkilemiş; yoksul kesimlerin varlıkla tanışması cumhuriyetin ilanından sonra köylerden kentlere yapılan göçlerle olurken, yoksulluk kavramı da geniş içeriğiyle Türk Edebiyatında ve Türk sinemasında kendine yer bulmuş önemli temalardan biri olmuştur.

Siyah-beyaz çekilen filmlerde zengin kız, fakir genç ikilemi, köylerde toprak zengini ağalar ve yoksul ve topraksız halk arasında yaşanan olaylar birbiri ardına beyazperdeye aktarılmıştır. Sinemalarda “Çıplak Vatandaş” ismiyle gösterime giren bir film anımsıyorum. O günün şartlarında bozulan sosyo-ekonomik koşulları ve ailesini geçindirmek için iyi niyetle çalışan ama geçim sıkıntısı sebebiyle ek işler yapmak zorunda kalan yoksul bir memurun trajikomik öyküsünün anlatıldığı bu filmi yönetmen ve senarist Başar Sabuncu gerçek hayatta yaşanmış bir olaydan yola çıkarak sinemaya aktarmıştır.

Türk Halk Edebiyatının unutulmaz isimlerinden Karacaoğlan:

“Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm” 

derken; halk arasında söylenen “yokluk kapıya konulacak dert değil” deyişine adeta tercüman olmuş, bu şiir aynı zamanda Anadolu rock tarzında çalışmalarıyla tanınan Ersen ve Dadaşlar tarafından müzik eseri olarak da bestelenmiştir.

Konusu insan olan edebiyatın dallarından biri olan romanlarda da yoksulluk yazarların farklı bakış açılarıyla yer almıştır. Romanlarda seçilen tipler gerçekmiş gibi anlatılırken okurun toplumun içinde yer alan fert oldukları unutulmadan detaylar ustalıkla betimlenmiş, toplumsal sorunların işlendiği roman izleğinde okuyucu sanki kendi kökleriyle buluşturulmuştur.

Stendhal’ın romanı “Yol boyunca gezdirilen ayna” şeklindeki tanımlamasından yola çıkarak incelenirse Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” isimli eseri Anadolu bozkırında bir köyde yalnız başına yaşayan tek kolu kesik eski bir subayın mutsuzluğu ve kendi ülkelerinin gerçekliğini görmemiş aydınlara yönelik sorgulama gibi görünse de yoksul köy yaşamından örneklerle doludur.

Yine Fakir Baykurt’un sinemaya da aktarılan kitabı “Yılanların Öcü” köy yaşamında ortaya çıkan adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri köyde bulunan yoksulların ve nüfuzlu insanların çatışmalarını gerçekçi bir dille anlatır.

Günümüz yazarlarından Latife Tekin “Berci Kristin Çöp Masalları” isimli kitabında köyden kente göçen yoksul insanların hayatlarını, kentin kıyısında çöp yığınlarının arasında sürdürmek zorunda kaldıkları gecekondu yaşamlarını anlatırken, 1980 sonrası edebiyatımıza toplumsal içerikli yeni bir soluk getirmiştir.

Yokluk-Varlık ekseninde gelişen bütün düşünsel yaklaşımlar önümüzdeki yıllarda edebiyatta, iktisadi ilimlerde yeni açılımlar, araştırma, inceleme ve yazıtlar olarak kim bilir hangi ufuklara yelken açar bilinmez.

Fakat bugün dünyada gelir dağılımından olumsuz etkilenen ülkelerde yoksulluğun mümkün olduğu kadar azaltılması için, yokluk ve açlığın en yoğun görüldüğü başta Afrika kıtasında yaşayan halklar olmak üzere Birleşmiş Milletler Örgütü, Dünya Bankası gibi kuruluşların projeler geliştirdiğini, paneller düzenlediğini, çeşitli ekonomik kaynaklar aktardığını biliyor, hattâ geçtiğimiz yıllarda ünlü pop müzik sanatçısı Bob Geldof’un geliri yoksul ülkelere bırakılmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde bir dizi konserler düzenlediğini anımsıyorum.

Oysa asıl tehlike; önümüzdeki yüzyıl içerisinde etkisini güçlü bir biçimde hissedeceğimiz, küresel ısınmayla gelen yoksulluk olacak. Önümüzdeki 50 yıl içinde deniz seviyelerindeki yükselmeyle başlayan kuraklık ve iklim değişikliklerinin yaklaşık bir milyon canlı türünün yok olmasına sebep olacağı, tarımsal üretimde düşüşler ve kuraklık sonrası bitkilerde verim azalmasının görüleceği bu durumun yiyecek stoklarını hızla tüketeceği, kuraklık sonrası ani sağanak yağışların meydana getireceği erozyon ve ormanlarda yangınlar sonrasında oluşacak  eksilmelerin asıl düşünülmesi gereken yoksulluk felaketi olarak yeni yetişen nesilleri beklediği bilim adamlarınca sürekli ifade edilmektedir.

Nitekim geçtiğimiz yıllarda Pakistan’da aşırı yağmurlar sebebiyle oluşan sel afeti bu görüşü doğrular nitelikte görünüyor değil mi?

Küçük yaşımızdan itibaren büyüklerimizden beş şeyin kıymetini iyi bilmek gerektiğini öğrendik. Ölüm gelmeden hayatın, zamanı boşa geçirmemek gerektiğinin, hastalıktan evvel sağlığın, ihtiyarlıktan evvel gençliğin, yokluk gelmeden varlığın.

Gelecek için bir şeyler yapmalı ve bu yüzden işe ilkin çevre sorunlarını çözerek başlamak galiba en doğru olanı.

Fatih Yavuz Çiçek

21 Temmuz 2014 Pazartesi

iki kişilik hayâl vakti


"İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar."
Yahya Kemal

Yeni Hayat


"Aşkın yararlı bir acı olduğunu çok işittim, çok okudum. Çoğu fal kitaplarında, gazetelerin "burcunuz" köşesinin hemen yanıbaşında, ya da "ev-aile-mutluluk" sayfalarında salata resimleri ve krem formülleri arasında yer alan bu palavrayla o günlerde çok sık karşılaşıyordum. Çünkü karnımdaki demir külçenin ağrısı yüzünden, duyduğum sefil yalnızlık ve kıskançlık beni insanlardan öylesine koparmış ve öylesine umutsuz kılmıştı ki, yalnız gazetelerin, dergilerin burçlar, yıldızlar köşesinden değil, başka işaretlerden de körlemesine medet ummaya başlamıştım."

Orhan Pamuk/Yeni Hayat syf.42-43

Her Gece Ay Damlar Kudüs'e


"zeytinliklerden hışırdayarak yükselen bir ay
akıyor göğsüme
yaram akıyor
can sunuyor ödülünü
ama gömülecek bir yerim yok bu dünyada
bu yakın gecede
daha bir seviyorum kanlı giysilerimi
ey Filistin
kin tutmayan ayını
öpüyorum saçlarını
evlerden gelen çocukların
ey Kudüs
seviyorum sabah yağmurlarını
gidiyorum"

                        ser önümüze bilgeliğini
                            acı vermeyen ölüm

Turan Koç, Hece Dergisi, Şubat 2009, Sayı: 146

20 Temmuz 2014 Pazar

Kudüs'ü Olmayan Filistin


Sanki Gazze işgal altında değil, sanki Gazze Filistin'in parçası değil, sanki Filistin'in tümü işgal altında değil. Sanki Kudüs işgal edileli yarım yüzyıla yaklaşmış değil. Sanki Kudüs İsrail tarafından Yahudilerin bölünmez başkenti ilan edilmiş değil. Sanki Kudüs tüm müslümanların şehri ve ilk kıblesi değil.

Ve "Amerikan rüyasının geri dönüşü"ne alkış tutulan Obama ilk kez Kudüs'ün "İsrail'in ebedi, ve bölünmez başkenti" oluşunu tasdik ederken İsrail'in yüzsüzlüğünün nereden kaynaklandığını görmezden geliyoruz.

Suudi Arabistan'dan Mısır'a kadar Arap ülkelerinin İsrail'le suç ortaklığı yaparak, aşırı uçlardan kurtulmak için bunca kanın akmasına göz yumduğuna tanık oldukça İsrail'in neden bu denli pervasızlaştığını daha iyi anlıyoruz.

Gazze'de yaşanan son katliamda olduğu gibi olayın tanımını, Filistin sorunu gözüyle bakıp Arap-İsrail çatışmasından, Filistin-İsrail anlaşmazlığına burdan da Hamas militanı İsrail güvenlik gücü çatışmasına indirgediğimiz sürece ne Kudüs'ü kurtarabilir ne de Filistin'i özgürleştirebiliriz.

Konya ovasını Gazze'yi bombalayan çocuk katillerine açmaya devam ettiğimiz sürece, Gazze kapısından insani yardımları bile kesecek kadar işbirlikçiler saltanatlarını sürdürdükçe bu ne ilk ne de son katliam olacak. Şabra ve Şatilla kasaplarının batı medeniyetinin savunucusu sayıldığı bir dünya sisteminde hangi değerleri, hangi Uluslar arası ölçüleri esas sayarak hakkı savunabilirsiniz?

(...)

İsrail Haçlı Seferlerinin modern versiyonu bir truva atıdır.

(...)

Maaşeri vicdanımız doğru yerde duruyor. Bölgenin siyasi aklı ahlaken malül...

Kudüs merkezli bir Filistin yaklaşımı yeniden diriltilmedikçe İsrail sorunu çözülmeyecek demektir. Kudüs'ü kendi evi gibi görmeyen İslam ülkelerinin yönetimleri de fiilen İsrail'le bir şekilde suç ortaklığı yapıyor demektir.

Gazze direnecek, Kudüs direnecek. Biz meydanları boşalttıktan sonra evlerimize döneceğiz huzur içinde...Kudüs taş taş teslim alınırken Konya semalarında İsrail jetlerini beklemekle meşgul mu olacağız?

Akif Emre/Hece Dergisi, Şubat 2009, Sayı: 146

Gazze mi Esir Şehir Yoksa Kahire mi, Riyad mı...?


Kemal Tahir İstanbul üçlemesinin ilk kitabı olan Esir Şehrin İnsanları'nda özgürlükle ilgili çok çarpıcı bir anekdot aktarır. Bağımsızlık mücadelesinin gerekliliğine yeni inanmakta olan Kamil Bey, meslektaşı Nedime hanıma "Ben sizin kadar güçlü değilim" der. "Bazen (mahpushanede olmadığı için) hür olduğumu zannederek sevindiğim oluyor. Esir bir şehrin, esir bir memleketin esirlerinden herhangi birisi olduğumu unutuyorum da ..." Bu değerlendirmeye Nedime hanımın cevabı daha da çarpıcıdır: Bir kafese kapatılmış kuşla bir odaya kapatılmış kuşun farkı ."  Yıllardır yazdığımız kim bilir kaçıncı Filistin yazısının taslağını zihnimde evirip çevirirken rastladığım bu anekdot, meseleye nereden ve nasıl bakmamız  gerektiğine dair ipucu verdi bana. Bizler de kendimizi Kamil Bey misali özgür sanıp, Gazze gibi esaret altında olmadığına sevinenlerden değil miyiz? Ve bizim özgürlüğümüz de aslında, kafeste değil de odaya kapatılmış olmaktan ibaret değil mi? Aynı inanç ve siyaset dünyasının bir parçası esirken diğer parçasının özgür olduğu zannı, tam da bu tür bir ufuksuzluğun  sonucunda elde edilebilen güçsüz mutluluğu değil mi?

Alev Erkilet/Hece Dergisi, Şubat 2009, Sayı:146

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Suskunlar


"Sessizlikte bir perdedir.Sessizliği işitebilirsin. 'Es' bile bu perdeye kıyasla, 'ses'tir."

"Zahir, "Susma vakti geldi," dedi. "Şimdi, sevgiyle tokuşturulan kadehlerin tınlamasını, dost bildiğimiz insanlarla yaptığımız sohbetleri, altun paraların şıngırtısını, bir güzelin şûh kahkahasını, mal yüklü ticaret gemilerinin yelkenlerini şişiren rüzgârın uğultusunu, ilim öğrenmek için okuduğumuz kitapların sayfa hışırtılarını ve hattâ, ölümsüzlüğün sırrı olan âb-ı hayat'ın şırıltısını unutalım ve burnumuza üflenen nefesi, vakti gelince aldığımız gibi, tertemiz bir nağme olarak sessizce teslim etmeye hazır olalım. Öyleyse hep birlikte susalım ve artık O'nun sesini dinleyelim."

İhsan Oktay Anar/Suskunlar, Syf.232

Perdeler


"Orda kalamam ve buraya
dönemem. Bir adım daha atamam, kırılır içinde
köpürdüğüm mercan rüyâ. Gider, kırmızı bir güle
yaslanırım; bir hayâlin perdesini aralamak
ve bütün hâtıraların acı hazzını doyurmak
için. Bir unutuşun kalp atışını değdiririm
kalbime. Işık söner, gönül sükûn
bulur, yeniden varırırm o kapıya..."

İhsan Deniz, Perdeler syf.17

An Kara Düş Beyaz/Öykü


Pazaryerindeki esnafların tezgâhlarına dizdiği mevsimlik zerzevatı satarken savurduğu çığlıkların kendine özge gürültüsü, genizlerinden çıkan ilginç seslerin giderek yükselen tonu bas mıdır, bariton mu? Bilmiyorum.

Fakat her hafta sonu gittiğim semt pazarında duymaya alışık olduğum o rekabetçi haykırışların, annesinin elinden çekiştirip duran küçük bir çocuğun masûm ağıdını kolayca bastırdığını iyi biliyorum.

Cumartesiydi. Evin ihtiyaçları için haftalık pazar alışverişi yapıyordum. Onları muz dizilmiş bir tezgâhın önünde gördüm. Dört, beş yaşlarındaki çocuk, minik parmaklarını uzatmış hem ağlıyor, hem de diğer elinden çekiştiren annesine direniyordu.

 “Muz istiyorum, muz istiyorummm”

Belli ki annenin bütün öncelikleri tencereye konacaklar içindi. Kadıncağızla kısa bir göz teması kurunca, cüzdanındaki miktarın yetersizliğini onun yüzünde buğulanan aynanın sırrından anladım.

Kınalı saçlarında uçuşan soluk yemeni güllerine benziyordu kadının bakışları. Dolmalık biber seçtiği tezgâhın önünden ağır ağır uzaklaşırken, gözlerinden süzülen yaş, muhtemelen çürük kan kırmızıydı.

Bilirim… Hayatında bol sıfırlar çoktan firariydi ve yüreğindeki karakışta ân karaydı, düş beyaz.

Bilirim… İçindeki yalan dünya, kuzucuğunun uzattığı her parmakta dört mevsim zemheriyi yaşarken, umudun dallarında sürekli tipiye tutulurdu zaman. Ateş dumana boğulurdu, duman tufana. Derme çatma ocağında güneş desenli resimler hep “haftaya kuzum, haftaya” sözüyle çizilirdi.

Sonra…

Yorgun argın vardığı iki göz evinde, çantasına gizlice bırakılanı görünce, şaşkınlıkla bir parça gülümser, benzinde kısa süreliğine de olsa kardelenler açar mı? Açmaz mı?

Meraklanırım.

Fatih Yavuz Çiçek

Tregedyalar-III


“Çünkü bu kahverengi akşam saatlerinde
Her şeyi en soğuk ölçülere vuruyoruz
Bir uzak han kavramına. Hanların
Rahmindeki bir yolcuya, bir semendere
Ve soğuk bir çağdan geçiyoruz. Çağlardan
Başımızda siyah bir hale.

Edip Cansever

15 Temmuz 2014 Salı

Güznisan


Geçen hafta sevinci ve hüznü kısa fasılarla birlikte yaşadık. Güznisan iklimi diyorum böyle zamanlara. Hüzünlüyüm. Çünkü Gazze karanlığa gömüldü. Çocuklar, kadınlar ve insanlık; zulmün binbir suratlı maskesini yüzünden eksik etmeyen İsrail'in takındığı yeni maskeleri, ibretle izledi.

Peşin peşin belirtmek isterim. Gazze ve Kudüs'ün bende vücut bulduğu mânâ, Kerkük, Musul, Doğu Türkistan ve yeryüzündeki bütün müslüman kavimler için de aynıdır. Rabbime şükürler olsun ki biz hiçbir dönemde dinimizi ve inancımızı Rabia işaretiyle sınırlayan 'mankurt'lardan olmadık. Olmayacağız da.

Tirmizi'den nakledilen bir hadiste: "Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse dilinizle buğz ediniz," buyrulduğu belirtiliyor.

Sosyal medyada başlatılan İsrail mallarına karşı boykot girişimleri belirli bir süre sonra unutuluyor. Direniş uzun sürmeden çözülüyor. Toplumun eylemsel hafızası zayıf çünkü. Ben de direniş kalıcı olsun, Filistin sorunu unutulmasın düşüncesiyle bir şiir yazdım. "Gazze Kudüs ve İnsanlığa" ithaf ettiğim şiiri blogspot sayfalarında yayımladım. Geniş kitlelere ulaşmasını, birkaç dile çevrilerek okunmasını isterdim o şiirin.  Kimbilir. Belki zamanla çevrilir, yetmişiki dilde okunur, anlaşılır.

Ve dua. Hamasetle hiçbir yaranın sarılmayacağının bilincinde olan bir kultanesi olarak elbette dua'nın gücünü unutmadım. 

Hüzünlü günlerin ortasında, geniş ailemize katılan yeğenim "Nur" bebekse bizi hayli sevindirdi. Umutlandırdı.

İhsan Deniz'in Perdeler isimli kitabında "Nur" isimli bir şiiri vardır. Şöyle seslenir şair:

"Bir sabah çiyi gibi selâmlıyorum
seni; gecenin ağartısından dökülen 
ellerini. Ah, dilim dilinde ve sesim
şükreden sesinde..Alıp hayatı kollarıma 
bırakıyorsun; önce seni soluyor bütün
eşya..Yerlerin ve göğün büyük 
sırrı: Allah'ın nazlı emaneti!

Hoş geldin!.."

.
.
.

Hoş geldin "Nur" bebek! Hoş geldin.

fy




Anılar Irmağı


denizine ulaşamayan bir ırmağın
akından akına akan
atların anılarını taşırım
doğudan batıya batıdan doğuya
ruhumun akşamını okşayarak

sana ince dereler bıraktım
şırıl şırıl ve şavkıyan
yüzün tün insanların yüzü
baktıkça derin baktıkça hüzün

kurumuş çeşmelere döndük sevgilim
ıssız ve susuz şimdi
kuşlar çarşılar çocuklar da
yaprakları geçelim solgun sözleri
aşk gibi okumakta günleri
yorulduk dizüstü sürünmekten
kalk size gidelim

Arif Ay
Edep Aylık Edebiyat Dergisi, Mart 2014, sayı: 49

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Tezhip


"belki ateşte unuttuğunuz tezhibim, eriyen
ya da ikiye bölünmüş bir sırrın sizde kalan öte yarısı"

fy

Bir Futbol Diktasının Yıkılışı


"Yeryüzündeki bütün diktatörlükler yıkılmalı. Futbola kurulan diktatörlükler de."

Dünya Kupası başlarken böyle yazmıştım facebook hesabımda. Bıyık altından gülümseyenler olmuştu.

Sonra izledik ve gördük. İspanya, İngiltere, İtalya birer birer sahneden çekildiler.

Mütevazi takımlar vardı. Kostarika, Kolombiya, Cezayir, Uruguay, Şili gibi.

Almanya ise bildiğimiz Almanya. Takım oyunu oynayan, son saniyeye kadar disiplinden tavizi vermeyen, fizik gücü yüksek, rakibi sindiren, ezen bir futbol mentalitesine sahipler. Turnuva boyunca şunu düşündüm. 4. kez üst üste yarı finale çıkan Almanya'nın Ligi Bundesliga'da oynayan bir yığın Türk futbolcu var. Biz neden oradaki futbolculardan Almanya ayarında bir takım oluşturamıyoruz. Eksiğimiz nedir? Benim tespitim şu: Kısa vadeli düşündüğümüz, anında görüntü istediğimiz için başarı gelmiyor. Bizim millet olarak beklemeye tahammülüz yok. Abdullah Avcı, Alman kulüplerinin altyapısında yetişen Türk gençlerinden bir takım oluşturmak istedi ama sabır gösteremedik. Gösterebilsek, Brezilya'nın en çok konuşulan milli takımlarından biri de Türk Milli Takımı olabilirdi.

Gelelim turnuvaya trajik bir şekilde veda eden Brezilya'ya. 

Brezilya, Dünya Kupası başladığı günden itibaren turnuvanın şımarık çocuk rolünü üstlenmiş görünüyordu. Almanya yenilgisi; Brezilya'ya, kibir abidesine dönüşmüş hocaları Scolari'ye, oynamadan, hakemle kazanmaya çalışan Brezilya Milli Takım oyuncularına çok iyi bir ders oldu. Sen misin Melo'yu milli takıma almayan. 

"Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste."  derler bizde Scolari efendi. 

Almanya'ya gelince... Almanya'yı tebrik ediyorum. Ancak Almanya'da yıkılmalı. Peki, Almanya'yı yıkacak takım kaldı mı?

Hollanda finale çıkarsa, 74'ün rövanşını almak isteyecektir.

Final ve şampiyonluk için benim gönlümdeki aslan Sneijder'in Hollanda'sı.

Çünkü,

"Yeryüzündeki bütün diktatörlükler yıkılmalı. Futbola kurulan diktatörlükler de."

fy


8 Temmuz 2014 Salı

Masif Kırılma


Toprakta yedi hece bir ölüm
Meridyenler bölüyor her şeyi
Aklımda küçülen bir kıta sanki

Masif kırılma!

Bulutlar geceyi örsün
Sabaha kalır düşlerin serinliği
Örtemez yoksulluğu hiçbir şey
Ne demir ağzı fabrikaların
Ne de kilise çatıları

Tarihin çıplak çocuklarıyız
Çamurdan bir hayat yaşadık
Kirlenmedik yine de

Masif kırılma!
Boşluğa çizilen yalandı!

Lucy Fernando Alveres
Çeviri: Szepo Bilevic

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Kar



"İster burada, ister sevgili Avrupa'nda, onları taklit ederek bir sığıntı gibi yaşayacaksın," dedi Lacivert.
"Mutlu olmak bana yetiyor."
"Git hadi, git," diye bağırdı Lacivert. "Mutlu olmakla yetinen mutlu olamaz, bil bunu."

Orhan Pamuk, Kar, syf.350

4 Temmuz 2014 Cuma

Schindler's List


Arpalık Kuyusu Düşleri


I
arındığım yollarda ümitvar
düşlerin göğsünden geçtim
yağmurcun kanatları
rüzgârın oğul veren yurdundan

içimdeki şehirde mozaik kapılar
yanıldığım da oldu, kırıldığım da
dedim ki: cebirsiz, tanımsız
dimdik
açıl ey kalbim açıl
‘kendi gök kubbemizden’ bana bir ses ver

okumayı yenice öğrendiğim bir ceviz masalıdır bu
emekleyen güz, finalle yüzleşmenin sancısı
ve bahar kimdir, kış kim
bu masalda ateş neremde konaklamış, boşver
yangınların müellifini hiç, ama hiç sorma!
?
derim ki: aşk insan olma biçimini yaşamaksa
ömrü ağartmaktan başka nedir ki tutuşmak

II
arındığım yollarda ümitvar
saf ışığın göğsünden geçtim
siyahla beyazın kaynaştığı
fecir vakitlerinden

uyandım
Sakrum’a lehimlenmiş tabu’da
kulyüzüm mahcup, senyüzüm âmâ

Fatih Yavuz Çiçek

3 Temmuz 2014 Perşembe

BEREKETLİ TOPRAKLARIN ASİ YAZARI



Orhan Kemal, kanlı canlı ekmek kavgası peşinde, gerçekçi karakterleriyle yalnızca Türk edebiyat tarihinde değil sinema tarihinde de önemli bir yere sahip. Kemal, yüzlerce senaryo yazmış olsa da bunların büyük kısmı bilinmiyor; çünkü Kemal’in Komünizm propagandası yapma gerekçesiyle 5 yıllık hapis geçmişi, yazarlığında önemli bir engel teşkil etti. Sinemacılar filmlerinin sansüre uğrayacağı çekincesiyle senaryolarında “Orhan Kemal” ismini kullanmıyor, filmin jeneriğinde O’nun yerine farklı isimler kullanıyorlardı. Şu anda ise birçok iletişim fakültesinde O’ndan yadigâr, 1963 yılında ilk basımı yapılan senaryo yazarlığı kitabı okutuluyor.

Orhan Kemal, eserlerinde hep yoksul insanları, işçileri, yaşam koşullarının zorluklarını anlattığı gerekçesiyle 1956 yılında kovuşturmaya uğrar.   Yargıç Orhan Kemal’e bu durumun nedenini sorar. Kemal;  “Ben gerçekçi bir yazarım. En iyi bildiğim konuları anlatırım. Varlıklı yurttaşların yaşayışlarını bilmiyorum, nasıl yaşadıklarından haberim yok” der ve davadan beraat eder.

Orhan Kemal, toplumsal gerçekçi yönü kuvvetli bir yazar. Bunun en önemli nedeni ise, yaşadığı zorluklar, arkadaşlarından gördükleri, ekmek kavgası. Kendi otobiyografik roman dizisi Küçük Adamın Notları’nda da bir anlamda kendi sıkıntılarını, yaşadıklarını aktarır. Birçok romanı beyaz perdeye de yansıtılmıştır. 72. Koğuş, Küçük Hanım’ın Çiftliği, Murtaza, Gurbet Kuşları, Kaçak, Bekçi, Eskici ve Oğulları, Devlet Kuşu, Avare Mustafa gibi pek çok romanının senaryosu hazırlanmış kitapların dünyası perdeye aktarılmış, aynı zamanda dizi ve oyunlara dönüştürülmüştür.

BEREKETLİ TOPRAKLARA GEÇİŞ

Kemal, yaşadığı dönemin toplumsal yapısını, 1945-1960 yılları arasında yaşananları, hızlı kapitalistleşme sürecini gözler önüne seriyor. Bu anlamda en değerli eserlerinden biri ise, “Bereketli Topraklar Üzerinde.”  Roman, ilk olarak 1953 yılında Dünya gazetesinde tefrika edildi. 1954’te ilk baskısı yapıldı. 1979’da ise, Erden Kıral Yönetmenliğinde, aynı isimle beyaz perdeye de aktarıldı.  Polar ve Irmak Film’in yapımcılığını üstlendiği filmin senaryosunda, Erden Kıral ve Tuncel Kurtiz’in isimleri bulunuyor. Filmin başrol oyuncuları ise Yaman Okay, Erol Demiröz, Erkan Yücel, Tuncel Kurtiz, Nur Sürer, Bülent Kayabaş’tan oluşuyor. Romandaki diyalogların neredeyse birebir kullanıldığı film; kitabın dünyasından uzaklaşmadan, çok farklılık arz etmeden izleyiciyle buluşuyor.

Bereketli Topraklar Üzerinde; geçimini sağlayabilmek amacıyla köyünden kalkıp  Çukurova’ya çalışmaya gelen üç gencin (Pehlivan Ali, İflahsızın Yusuf, Köse Hasan) hikâyesi. Eserde, karakterler üzerinden, bütünden kopmadan fabrika ve tarım işçilerinin durumu da aktarılıyor.

Filme; göçü anlatan tren yolculuğuyla giriş yapılıyor. Trenin penceresinden Çukurova; tarlalar, işçiler, iş makineleri görülüyor, dış ses ise Çukurova’yı anlatıyor:

“Gök masmavi, kırmızı topraklar yemyeşildir!
Çukurova’nın bereketli toprağına dört kilo çiğit at, seksen kilo pamuk versin.
Çukurova insanına, peygamberler kitaplar dolusu sabır, tevekkül, kanaat getirmiştir. Allah adına!

Kitap öyle söylemiştir, şükredecek, kendinden yukardakine değil aşağıdakine bakacaksın. Her baktığında şükredeceksin.

Çukurova insanına, peygamberler kitaplar dolusu sabır, tevekkül, kanaat getirmiştir. Allah adına!

Ölseler bile ne? Öte dünya vardır, Birer kuş gibi uçacaklardır Cennet-i Ala’ya.
Cennet-i Ala’da yağdan, baldan dağlar, sütten ırmaklar...”

Üç arkadaş, fabrika sahibi olan hemşerilerine güvenerek, iş bulacaklarına kesinlikle inanarak gelirler Çukurova’ya. Gerçekten de kuyruk kuyruk iş bekleyen diğer çalışanların önüne geçerek çalışmaya başlarlar fabrikada. Ama işler yolunda gitmez. Büyük şehrin hayatıyla, köy hayatı arasında çok büyük farklılıklar vardır. Rüşvetle tanışırlar. Ekmek kavgası uğruna birbirlerinden uzaklaşırlar. 

Filmde, yalnızca geçim derdi değil, daha rahat bir yaşam uğruna kadın-erkek ilişkilerindeki bozulmalar, cinselliğin ön plana çıkması da konu ediliyor.  Bu plandan uzaklaşmaya ve duygusal bir boyuta geçmeye çalışan Pehlivan Ali’nin yaşadığı dramı, Köse Hasan’ın fabrika soğuğuna dayanamayıp yakalandığı hastalıktan kurtulamaması da izleyicileri hüzünlendiriyor.

ADALETİ SORGULUYOR

Pehlivan Ali’nin çalıştığı tarım alanında işçilere taşlı bulur pilavı ve kurtlu ekmek veriliyor. Irgatbaşı ve Usta ise etli fasulye, taze etmek yiyor. Bu örnek gibi işçiler ve onları yönetenler arasındaki şartların dengesizliği, bu adaletsizliğe karşı çıkanların cezalandırılması ve sonucunda yaşananlar eserin gidişatını belirliyor.

Çok uzun çalışma saatleri ve kötü yemekleri eleştiren Zeynel, işçilerin gözünü açtığı için  patron ve ırgatbaşı tarafından sevilmiyor ve işine son veriliyor. Zaten bir kişinin yapabileceği işin iki katını yapmak zorunda olan işçiler, harmanın bir haftaya kadar kalkmasını isteyen patronun baskısıyla daha da fazla çalışmaya başlıyor. Keskin dişleriyle tehlikeli olan Patoz makinesinin başına Ali geçiriliyor ve korkunç iş kazası…

Kötü çalışma şartları, işçilerin hor görülmesi, iş kazaları gibi olumsuz öğeler üzerinden eser şekillense de Orhan Kemal karakterleri anlatırken, onların umut, sevgi dolu, hayat dolu yönleriyle ele alıyor. Kahramanlar, tüm bu olumsuz koşullarda dahi içlerindeki sevgiyi, umudu kaybetmiyorlar. Filmin sonunda ise, keskin bir final yok, gidişat izleyicinin hayal gücüne bırakılıyor, belki de bu yüzden eserle konuyla çok fazla içli dışlı olunuyor ve izleyici ya da okuyucu eserin atmosferinden çok uzun bir süre çıkamıyor…

Regiman Deniz

Dünü ve Bugünü ile Toplumumuzda Ramazan


Ramazan, gufran ayı, mağfiret ayı, rahmet tecellilerinin sağanak sağanak, kulların üzerine yağdığı ay. Açlığı, susuzluğu kendi nefsinde hissedenlerin fakirlere, yoksullara, hasta, dul ve yetimlere daha merhametli davrandığı günler.

Fani nimetlerin bir gün insanın elinden alınabileceğini de gösteren oruç ibadeti aslında bir sabır imtihanı. O yüzden ramazan’ın bir ismi de şehr-i sabır, yani sabır ayı. Ramazan’ın kelime manası “yanmak”. Bu ayda oruç tutup tövbe edenlerin günahları yanıyor. Günahlar erirken kişi ruhen yüceliyor. Sabır ve iradesini kullanmaya alışan insan bir ahlak güzelliğine erişiyor. Kendi arzusu ile sırf Allah rızası için bütün nimetlerden uzaklaşan insan, nefsi ile çetin bir mücadele içindedir. Sabır ve sebatını, irade ve azmini kullanan insan elbet mükafatını da görecektir. Nitekim şair bunu şöyle anlatıyor:

“Ramazan gele, açıla cennet kapısı”

Ramazan, dini hayatın sadece ferdi olarak değil, toplum olarak da yaşandığı bir ay olduğu için, tesiri bütün toplumda görülmektedir. Mukabeleler, teravihler, fitre ve zekat vermeler insanları birbirleri ile daha çok kaynaştırır. Oruçlu orucunun sevabını kaybetmemek için, ”ben oruçluyum” der ve münakaşayı terk eder, gıybet etmez, kalp kırmaz, hak yemez. Nitekim istatistikler, Ramazan ayında suç oranlarının azaldığını göstermektedir.

On bir ay daha çok madde ile uğraşan insan, Ramazan’ın gelmesi ile kendisini bir mana ikliminin içinde bulur. Erdiği ruhi huzur etrafına da yansır. Onu, başkalarını daha çok düşünmeye sevk eder. Bu ayın gelmesi ile yardımlaşmalar, gözle görülür bir şekilde artmaktadır. Herkes bir pide ile olsun oruçlu kardeşine bir şeyler ikram etmeye çabalar.

İftar vakti, oruçlunun sevinç zamanıdır. Bu sevinç fırsatını kaçıranlar da etrafa sinen ruhani havadan etkilenir. Nitekim Rahmetli Yahya Kemal, bunu mısralarında itiraf etmiş. Şair, “Üsküdar’da Ramazan” şiirinin son mısralarında duygularını şu şekilde anlatıyor:

Top gürleyip oruç bozulan lahzadan beri,
Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.
Ya Rab, nasıl ferahlı bu alem, nasıl temiz.

Tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz.
Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı
Hadsiz yaşattı ruhuma bir gurbet akşamı
Bir tek düşünce oldu teselli bu derdime
Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:
“Onlardan ayrılış bana her an üzüntülüdür.

Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür”

İstanbul’un “Dersaadet” olduğu günlerde Ramazan büyük hazırlıklarla karşılanırdı. Saraydan en fakir eve, şeyhülislâmdan kadı efendiye kadar herkes mutlu bir telâş içinde olurdu. Minarelere mahyalar, sokak aralarında dolaşan davulcular ve onların okudukları değişik manilerle renkli bir yaşam başlardı.

Âlem bu gece nur oldu,
Kalbimize sürur doldu
Ey benim ağam efendim
Kalkın vakt-i sahur oldu

Ramazan davulcusunun bu manisinin duyulması ile ahşap evlerin kafeslerinden ışıklar sızmaya başlar, yer sofrasındaki kalaylı bakır sininin etrafına ev halkı dizilir, hoşaflar, söğüşler, börek ve pilavlardan oluşan sahur yemeği yenilirdi. Bazen bu sahur yemeğinden davulcu ve elinde feneri ile dolaşan bekçi baba da hissesini alırdı:

Yeni cami direk ister,
Söylemeye yürek ister.
Beni karnım toktur amma,
Arkadaşım börek ister

Diye mâni okuyan bu davulcu, elbette ikramsız bırakılmaz, paketlenmiş sahur yemekleri, kapı aralığından uzatılırdı. Ramazan’ın sonuna doğru, bahşiş hatırlatılırdı.

Davulum sırma telli,
Arkadaşım ince belli,
Bahşişimi isterim,
Küçük hanım nazik elli.

Önceden hazırlanan çil paralar, bir mintan veya mendil ile birlikte davulcuya hediye edilirdi.

Osmanlı saray geleneğinde, padişahlar Kadir gecesini Ayasofya Camisinde ihya ederlerdi. Büyük alaylarla, meş’alelerle, fenerler ve kandillerle donatılan yollardan geçen padişah ve harem arabalarını halkın izledikleri, kaynaklarda anlatılmaktadır.

Sarayda; Ramazan’da, “huzur dersleri” yapılırdı. Büyük âlimlerin iştiraki ile padişahın huzurunda sualli, cevaplı yapılan bu toplantılarda âyet ve hadisler açıklanır, tam bir ilmî hava taşıyan toplantıya padişahın işareti ile son verilir, dua edildikten sonra, gelenler Hakk-ı huzur denilen hediyelerle taltif edilirdi.

Ramazan’ın yirmisinden sonra, Beyazıt Yangın Kulesinde, kule iftarları verilirdi. Zengin konaklarından sini sini yemekler kuleye gider, gelenler ışıklandırılmış minareleri, mahyalardan yüksekten seyr ederek iftar ederlerdi.

Devir değişti. Ramazan gene sevinçle karşılanıyor, ruhlara huzur veriyor, dostlukları pekiştiriyor. İlâhi feyzin coştuğu bu günlerin bereketinden çok kişi istifadeye çalışıyor.

Ramazanlar İman Aşısı Yaparlar

Halit Fahri Ozansoy, çocukluğunun Ramazan’larını şöyle anlatıyor:

“Ramazan’a bir hafta kala Terazi sokağının iki numaralı evinde bir şenlik havası esmeye başlardı. Bir taraftan ev baştan aşağıya gıcır gıcır yıkanır, tencereler, sahanlar kalaycıya yollanır, çatal kaşık bıçaklar ovulur, sofra bezi ve peçeteler ütülenirdi.”

Böyle hummalı bir şekilde Ramazan beklenirken, yüksek bir yerden hilali ilk gören bir gözcü, iki şahit önünde, kadının huzurunda hilali gördüğünü ispat eder ve ramazan davulu ile rûyet-i hilâl şehre ilan edilirdi.

Ondan sonra iftarı, sahuru, teravihi, hayr-u  hasenatı ile yoğun bir ibadet ayı başlardı. Cenab-ı Hakkın kullarına lûtfettiği bu mübarek ay, toplumun büyük kesimi tarafından güzel değerlendirilirdi. Büyük camilerin minareleri arasına “Hoş geldin ya şehr-i Ramazan” yazan mahyalar kurulurdu.

Erkekler namazlarını kalabalık bir cemaat ile camilerde kılarlar, sonra güzel sesli hafızlardan mukabele dinlerlerdi. Akşama doğru, renkli uçurtma kâğıtlarına sarılı pidelerini alanlar evlerine gelir, zaten hazır olan iftar sofrasına bütün ev halkı beraber oturur, topun atılışı beklenirdi.

Top atılır atılmaz oruç zemzem veya hurma ile açılır, sonra da yemeğe başlamadan bir tepsiye dizilmiş iftariyeliklerden biraz yenilirdi. Her evde akşam, iftara misafir geleceği hesaplanarak, yemekler bolca tutulur, artanlar da fakir fukaraya dağıtılırdı.

İftardan sonra sofralar toplanır, seccadeler serilir, bir hafız efendi ev halkına ve iftara gelenlere teravih kıldırırdı. Tabi bu teravihten sonra sohbet faslı başlar, hizmetkârlar gelen misafirlere, kış ise yanında leblebi ile boza, yaz ise limonata ve değişik şerbetler ikram ederlerdi.

Ramazan Sohbetleri

Hanımlar da, evin harem bölümünde, kendi aralarında iftarlar tertiplerdi. Küçük çocuklarını da getiren hanımlar için oruçlar açılıp namazlar kılındıktan sonra eğlence faslı başlardı. Önce masallar anlatılır, sonra bilmeceler sorulur, sonra yüzük oyunu oynanırdı. Bu sohbetler, bazen sahur davulunun duyulmasına kadar sürer, davul sesi ile herkes evine dağılırdı.

Bir de sadrazam ve şeyhülislam konaklarında verilen iftarlar vardı. Burada bütün Ramazan boyunca büyük bir cömertlikle kapılar herkese,bilhassa fakir fukaraya açık olurdu.

Böyle konaklara bazen padişahın da habersiz iftara gittiği olmuştur. Ondokuzuncu Asır başlarında Şeyhülislam Dürrüzade Abdullah Efendinin Üsküdar, Doğancılar’daki konağına devrin Padişahı İkinci Mahmut, epey bir kalabalıkla iftara gelmişti. Dürrüzade ile iftar etmiş, bilhassa yemeklerin getirildiği zarif tabakları pek beğenmişti. Arkadan gelen hoşaf kâselerinde o zarafeti göremeyince, ev sahibi izah etmişti: Efendim, hoşafın tadı bozulmasın diye buzu içine atmıyorlar, buzdan yapılmış kaselere koyuyorlar mutfakta. “Ne zaman Dürrüzade’den  bahis edilse, İkinci Mahmut, “Zarif adamdır” dermiş.”

Ramazan gecelerinde mahyalarda sadece yazı değil, gül, şebboy, kız kulesi, gemi resimleri görmek de mümkündü.Adeta ışıktan çizilen bu resimleri meydana getirmek büyük ustalık isterdi. Kadir ve arefe gecelerinde, minareler külahından şerefenin altına kadar aydınlatılır ve buna “minareye kaftan giydirmek” denilirdi.

Ramazan ayında Müslüman Türk ailesi büyük sahabe Eyup Sultan’ı mutlaka ziyaret ederdi. Bu ziyaretlere götürülen çocuklar, Eyüp’ün meşhur oyuncaklarından, kuş lokumlarından alınarak sevindirilirlerdi.

Halûk Sena Arı 
Osmanlıda Aile Hayatı, Syf: 71-77

Kutsal Mezarın Günahkar Misafiri


William Peter Blatty, 1971 yılında gotik edebiyata kazandırdığı "The Exorcist" (Şeytan) isimli kitabından sonra yazdığı ikinci kitabı "Kutsal Mezarın Günahkar Misafiri" nde de gotik yazım tarzını sürdürmüş.

Edebiyatta gotik yazın türü nedir? Yazınsal bir tür olarak ilk kez nerede ortaya çıkmıştır? Bu soruların yanıtını konuyla ilgili araştırmalarıyla bilinen, Muğla Üniversitesi İngiliz Dili Ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı öğretim üyelerinden Doçent Doktor Çiğdem Pala Mull şöyle açıklıyor: 

"Gotik, ilk kez yazınsal bir tür olarak İngiltere’de Horace Walpole’un 1764 tarihli romanı Otranto Kalesi ile ortaya çıkmıştır.  Aydınlanma döneminin akla duyduğu sonsuz güvenin karşısında duyguların önemini vurgulayan gotik yazın, Avrupa’da 1760'lardan 1840'lara kadar ortaya çıkan Horace Walpole, Ann Radcliffe, Matthew Lewis, Mary Shelley, Charles Maturin gibi yazarların eserleri ile popüler hale gelmiştir. Aydınlanma ile birlikte dinsel dogmalar, yaratılışla ilgili mitler yerlerini bilimsel, akılcı yöntemlere bıraktılar.  Akıl çağına karşı bir başkaldırı olan görülen gotik türünde yazarlar da, gotiğe özgü mekanları, dekorları, karakterleri kullanarak, akıl ile akıl dışı  arasındaki tekinsiz alanda korku ve dehşet etkisini yaratmışlardır. İngiliz edebiyatında, özellikle 18. yüzyılda önemli yer tutmasına rağmen, gotik, kanon dışında bırakılmış, marjinalliğini korumuştur.  Amerikan yazınına bakıldığında ise marjinal konumundan sıyrılarak ilk Amerikan romanından günümüze uzanan çizgide etkisini sürdürmeye devam ettiği gözlemlenebilir. Gotik yazındaki hayaller ve korkuların doğasına bakıldığında bunların iktidarla, kimlik sorunuyla, toplumsal cinsiyetle yakından ilişkili olduğu görülmektedir.  Gotik romanın kendine konu edindiği, dehşet, aşırılık, kötülük batılı ülkelerinin edebiyatlarında, sanatlarında çok sık görülen konulardır.  Film sektörü de korkmanın insanların vazgeçemedikleri bir ihtiyaçları olduğunu kavradıklarını yıllar boyunca popülerliğini yütürmeyen korku filmlerini üreterek gösterirler.  Ancak Giovanni Scognamillo’nun Korkunun Sanatları adlı kitabında dile getirdiği gibi “Korkuyu ifade edebilmek, kağıda dökerek sözcüklerle süslemek için ille de Anglo-Sakson olmak şart mı? Değildir; çünkü gerçek korkular kadar fantastikten, kurgudan kaynaklanan, hayal gücü ile beslenilen korkuların uyrukluğu yoktur."

"Kutsal Mezarın Günahkar Misafiri"nin Birinci Bölüm'ü, 1973 yılında Arnavutluk sınırlarında gerçekleşen bir suikastı aydınlatmaya çalışan güvenlik güçlerinin yakaladıkları kimliği belirsiz bir esiri sorgulamalarıyla başlıyor. Sorgucu Albay Vlora, esiri konuşturmak için her yöntemi dener. Fakat esir, yapılan bütün işkencelere rağmen konuşmaz. Albay Vlora'nın oğlu da esiri konuşturmak isteyen ekibin içindedir. En sonunda bir kolu felçli küçük bir çocuğu esirin karşısına getirirler. Konuşmadığı takdirde çocuğu öldüreceklerini söylerler. Albay Vlora, çocuğu öldürmeye kararlı olduklarını göstermek için felçli kolunun serçe parmağının esirin gözü önünde kesilmesini emreder. Ancak Albay Vlora'nın oğlu babasını dinlemez ve çocuğun sağlam parmağını keser.

Albay Vlora sorgu odasına geri döndüğünde esiri bulamaz. Oğlu ve esiri sorgulayan diğerleri öldürülmüş, esir kaçmıştır. Esirin kullandığı öldürme tekniğini inceleyen Albay Vlora, esirin "Dimiter" isimli casus olduğunu anlar.

Arnavutluk'ta Bessa denilen bir töre vardır. Töre gereği kendi kanından biri öldürülen kişi, öldürenin kendisinin ya da öldürenin kanından başka birinin kanını dökmek zorundadır. 

Kitabın İkinci Bölümü, okurları 1974 yılında Kudüs'te bir hastaneye götürür. Doktor Mayo, Hemşire Samia, Güvenlik Şefi Meral, Gönüllü hastabakıcı Wilson karakterleri romana dâhil olur ve olaylar bu karakterler ve eklenen diğer yan karakterler üzerinden devam eder.

Kitabın tanıtımında en az iki kere okunması gerektiği vurgulanan roman, hakikaten kendini ikinci kez okutturuyor.

Orijinal adı "Dimiter" olan "Kutsal Mezarın Günahkar Misafiri," her ne kadar gerilim içerikli de olsa gerilmeden okunabilecek bir roman.

Tekrar edeyim. Kitabı okuyanlar, İkinci Bölüme bir kez daha dönerek, matruşka bebekler gibi içiçe geçmiş olayları yeniden okumak ihtiyacı hissedecektir. 

fy