Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

18 Temmuz 2017 Salı

monoterapi


1-Bana geldiğinde gözlerinde gülkurusu ateşler vardı. Sıcaklığınla Van Gogh resimlerinden güneş toplayan Geyşa’ya benziyor, dokunduğunu yakıyordun. Farkındaydım. Heybetli bir yangının tam ortasına düşmüştüm ve çevremde yükselen alevlerin açlığında medeniyet başka bir hâle bürünüyordu, sessizlik başka bir hâle.

2-İçimde binlerce ağacın tomurcuğunu taşıyordum. Neye inanmalıydım. Aşka mı? Adalete mi? Karar vermek zordu. Yıldızlara, adını bilmediğim galaksilere gitmek, Borges'in ikliminde çiçeklenmek istiyordum.

3-Yana yana dilsiz bir dağın eteklerine ulaşmıştık. Yeryüzünde ruhlarını iblise teslim eden insanların gölgesi hüküm sürüyordu. İyiliğin zemini kırılgandı. Sıradanlık hastalıklı zamanın keyfini sürüyordu. Korkunun, şüphenin, sükûtu hayalin rengini değiştirecek gücümüz yoktu. Saltanatın maskesi uzaylı yaratıkları andırıyordu. Korkunçtu. Dünyaya kargaşa hâkimdi. Mum gibi eriyen insanlığa rağmen sevgiye inanmaktan vazgeçmediğimi anımsıyorum. Cismini en ince ayrıntılarına kadar ayet gibi ezberlediğimi de.

3-Mutluluğun anahtarı inzivada gizlidir. İncinmişliğin toprağında gül yetişmeyeceğini denize savrulan küllerimden öğrendim.

4-Bugüne dönersek yaşam bir tahterevallinin iki ucunda gidip geliyor. Küçücük dünyanın battal beden düş kırıklarıyız.

5-Karanlıkta ve ışıkta, kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda hep aynı yasemin kokusu. Ân be ân sürüp giden yaşamın kokusu. Nemli toprak, çiy düşmüş bahçe, sararmış yaprak, Tanrıça Hera’nın kokusu. Heyhat. Ömrümüze biraz tuz ve baharat çeşnisi katabilme şansımız olsaydı keşke. Dünyanın tadı kaçmaz, ekşimezdik uzun süre.

6-Geçmişte kaybolmanın görünmeyen yüzünü seviyorum. Böyle huzur buluyor üzüntü çiçeklerim.

7-Nabız atışları zayıflayan bilinçaltımın mucizeye ihtiyacı var. Dikensiz yola, tırmanacak dağlara. Samimi ve içten kaynayan duaya. İki denizin ortasına serilmiş yatakta rüyasız bir uykuya. Nefes almak. Israrla nefes almak. Nabız atışları zayıflayan bilinçaltımın akıl dışı bir yaşama ihtiyacı var.

8-Merhameti Dante’nin cehenneminde aramak kime ne kazandırır? Bana uykunun görkemli tadını yanına alarak gel. Rüyalar pervane, masumiyetin ağırlığını zikredelim cennete karışmanın hürmetine.

9-Dünyaya Esmeralda gibi gülümseyen sardunyasın. Kökün bağrımda olsun. Gövden orada çiçeklensin istiyorum.

10-Hayattan geliyorum. Çılgınlığı yutkunan içgüdülerim gözlerimde alev alıyor. Güzel, ölümcül bir sonsuzluğun ellerini tutuyorum. Göğsümün üstünde geçmişin yük trenleri. Delilik kara bir delik gibi bizi içine çekiyor. Siyah beyaz fotoğraflar gibi soluyorsun. Bana benziyorsun. Çünkü ben de soluyorum.

11-Hafızamı tanıdık bir sıcaklığa götür. Ürkek bir kuş gibi titrediğim geceye. Bilgeliğin katında tüy gibi hafiflediğimiz zamanlara.

12-Kusurlu bir hayatın, kapanmayan mesafelerin, özlemlerin, yarım kalmış öpücüklerin enkazı, ışığı katleden gecenin boşluğuyum. Gerginim. Dilim merhametli, tenim kutsal, duygularım felç. Arzularım beni ikiye bölüyor, parçalanıyorum. İhtiyacım olan tek şey erimek, erimek, erimek…

13-“Hep karanlık, hep karanlık!”  Zamanın ruhunu değil sırlarını istiyorum. Senden aldığım ışığı sana vermek.

14-Gecenin sütü zamanın rahminden dökülürken boynuna dokunmak evrene dokunmaktır. Âh! Ateşimi sağaltan duvarlarının serinliğine bayılıyorum.

15-Zayıfım. Beyazım. Güçsüzlüğün yükselen köpüğünde sürekli kırbaçlanan vahşi bir hayvanın enerjisiyle soluyorum. Ne yapıp edip kendi sesime dönmem gerekiyor. Unuttuğum kendi sesime.

16-Karanlığın gizemi anlamının yitirdi. Gecenin çiçek açtığı yerde ruhumuz ışık halesi altında ağlıyor.

17-Kimsin? Nesin? İnsan mı? Yoksa melek mi? Kim bilir belki de gerçekte Floransa’da müzeler, tarihi çeşmeler, mermer zeminler, sanatla yoğrulmuş tarih kalıntısı ve Akdeniz’e özge romantizm suretisin. Rabat’ta gün batımı, Ağrı İshakpaşa Sarayı’nın eteklerine serilmiş kırmızı haşhaş çiçeği, İzmir’de Kemeraltı Çarşısı, Agora’daki Meyhane, Uludağ’ın zirvesi, Konya ovasının stepleri, Ihlara Vadisinin doğallığısın. Belki de Adalar’da gözlerden ırak, küçük ve şık bir pansiyon. Hangisisin?

18-Seni güzelliğin formülüne karıştıran benim. Tenimdeki yaraya ilaç diye yazan da ben.

19-Gözlerinde bir bakıştan fazlasını istiyorum. Karanlığın şehvetini. Güvercinlerin yabanlığını, doruklara bağımlı kartalların çığlığını, Leipzig metrosunda unutulmuş öykülerin altı çizilmiş satırlarını, Balat'lı Eftelya’nın kırık Türkçeyle söylediği şarkıları. Unutmadım. Kilitlendim. Hiçbiri tutamaz Toros Ekspresinde sevişmenin kıvamını.

20-Gönül kitabıma kilit üstüne kilit vurulmuşken hangi güvercinin gerdanlığını okuyup anlatacaksın bana. Monoterapi! "Dünyayı bize hatırlatacak her şeyi kilitle ve hatırla adressiz bir mektuba başlamak gibidir bazı geceler"*

fy


*seyit pelitli

seni beklerim öptüğüm yerde


4 Temmuz 2017 Salı

Penguen Ayini ve Kâlû Belâ


(dağ sınırdır, bulutlar yüzme bilmez, evler evlere gölgedir, bellek trajedidir, trajedi de bellek. bazı kentleri yakmak gerek. bazı kentler ise susmak içindir. 
su mistiktir. penguenler ayini sever ama hep aldanırlar. bazı cümleler sadece akşam söylenir. çok cümle biriktirdim gidip onları düşüneceğim.)

mor rüyaları kedilerin ki kediler biraz kadındır-
sonra bu hepinizin iyi görünme telaşını anladım
sözcüklerdeki lekesi buyurganlığı sesinizin
-anladım da neden mor rüyalarına girdiniz kedilerin-
usumda yüzleriniz kovulduğum evlerden
ve sonra insan bir yerlere gitmek içindir
ve sonra insan kendine göçebedir
(herkes kendi yarasına aşina. yara yaraya taşra. bir nehir entropiye akar-ki aşk entropidir. -Thich Nhat Hanh esriktir. Sebestiao Salgado hala yaralıdır. düzenle başlayan bütün cümleler yalandır. ne kadar yalın olursak o kadar iyi.)

çocuk-yalın:-bahçe kapısında beklerim seni
anne-karmaşa-:upuzun bir kuyu içsel zamanda
zaman:o ki acının iz sürücüsü iyi bir yara tarihçisi

(Edmund Husserl nesnel tarihçisidir. tarih kitapları onu yazmaz. yaşasaydı şöyle derdi: sözcükleri paklamak gerek her şeyi yeniden tanımlamak için .)
-çocukluğun rivayeti yahut var olmanın sayrısı-
buradayım
kalû belânın belâ/sından kaçmaktan geliyorum
sesini kaybetmiş akşamın üzgünlüğünden
buradayım
iki dünyada kaybetmenin huzursuzluğu
iklimlerin uyuşmazlığından geliyorum
buradayım
kendisi olamanın hoşnutsuzluğu
babamın diktatörlüğünden geliyorum
buradayım
-ânestü nârâ- ve yanıldım
yanılmanın tarihinden geliyorum
buradayım
baktım âyine-i iskendere kendimi göremedim
-şuara’daymış meğer-
kendimi görememenin yalancılığından geliyorum
buradayım
burada olmasaydım da
burada olmaya devam etmekten geliyorum
buradayım
sözcüklerin cinnetinden geliyorum
buradayım
sizleri rahatsızlığımla rahatsız etmeye geldim
buradayım
burası orası değil

(nereye giderse gitsin insan en son kendi kaosuna dönüyor)

Mesut Akatay
Şehir Dergisi, Haziran 2017 Sayı: 105

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Can Gox-Neredesin Sen?


"Zaman hiç durmaz, akıp gitmez de.
Hep aynı uzamın içinde, birbirimize bağlar bizi sinsice."

28 Haziran 2017 Çarşamba

Zamana Dokunmak


“Anı yaşayın, çocuklar. Hayatlarınızı olağan dışı kılın.”  (Ölü Ozanlar Derneği 1989)

Gözlerimizi aralayıp da bizi kalabalıklardan soyutlayan perdelerimizi kaldırdığımızda, ardına saklanacak yeni örtüler buluyoruz kendimize. Bir sokağa, bir parka yahut bir sınıfa adım attığımızda altına sığınacağımız banklar, masalar, sıralar arıyoruz. Hepimizin her gün özenle parlattığı, yüzeylerine toz kondurmadığı maskeleri var. Bütün tozu sahte yüzlerimiz elverdiğince ciğerlerimize çekiyor, gerçekleri içimize sıkı sıkı bastırıyoruz. Günlük yaşamın kırılmak bilmez monotonluğunda bizimle birlikte gizlenen duygularımız var. Nereden mi biliyorum? Çünkü benim de, sizlerin olduğu gibi, söylenmemiş sözlerim var; asla söylemeyecek olduklarım ve söylemek için doğru zamanı beklediklerim. Sesim yalnızca filtrelenmiş gerçeklere hayat veriyor. Kıyafetlerim ütülü, seyirciler için seçtiğim ifadelerim hatalardan arınmış, dudaklarım yer çekimine düz bir çizgide direniyor. Beni neyin mutlu edeceğini düşünmeden önce başkalarının ne düşüneceğini sorguluyorum defalarca. Sizlerde de kendimdeki bu yoksunluğun, gizlenmişliğin emarelerini görüyorum. Peki ya maskelerim, maskelerimiz, gerçekten kalktığında kimim ben, kimiz biz? Bizi biz yapan hislerimizi, insanlığın şiddetten ve sahtelikten uzak saf anlamını unuttuk mu?

Size ve maskelerimden birinin hâlâ konakladığı yüzüme bir ayna tutuyorum. Gözlerinize bakıyorum çünkü biliyorum ki her şey o parlak kürelerde gizli. Yaşam ile ölüm oradan yansıyan ışıkta ayırılıyor, duygular orada, irislerinizin hemen ardına zincirlenmiş, dışa vurulmak için çığlık atıyor. Kendi gözlerimde bastırılmış düşünceler görüyorum. Eğer kelimelerimin düğümünü çözsem ruhumun senfonisini duyacağım. Zincirlerimizden kurtulduğumuzda dünya kocaman bir konser sahnesine dönüşecek, biliyorum. Yalnızca benim kulaklarımda yankılanan kendi senfonimi sizler için çalıyorum bu sebeple.

Senfonimin duyulmayı arzulayan belli belirsiz melodisi hayatın akışında yitip gidiyor sonunda. Zaman, nihayetinde bütün ölümlü ruhları yutuyor. Öyleyse neden yaşarken de ona dokunamıyoruz? Oluşturduğu nehrin sonsuz akışına kapılıp ilerlemek yerine yüreğine uzanıp oraya parmak izlerimizi bırakamıyoruz? Ben, birçoğumuz gibi, hatırlanmak istiyorum. Dünyanın rengârenk yüzeyine ismimi kazıyamayacaksam, çağları kapatan bir isim olamayacaksam bile ölümümün kendi hikâyemdeki bir noktadan ibaret olmasını istemiyorum. Parlak kürelerim sönüp göğüs kafesim ölü ciğerlerime mezar olduğunda bile varlığımın bir parçasının zamana tutunmasını istiyorum. Çünkü zaman, canlı ya da cansız her şeyin yüzeyini, tıpkı suyun yaptığı gibi, aşındırırken kendimizi hatırlanabilir kılmak için tek atımlık kurşunumuz var. Kaygılarımızın, maskelerimizin arasında bu gerçeği hızlıca kaybediyoruz: En iyi ihtimallerle bile, yaşamakta olduğumuz an ikinci bir defa önümüze sürülmeyecek. Çocukluğumuz, gençliğimiz, başkalarını düşünerek almaktan vazgeçtiğimiz kararlarımız geri dönmeyecek. Biz bugünde yaşıyoruz ama kendimizi baskıladığımız her günün sonunda o “bugün”ü yitiriyoruz. Gerisi belli: Kaçırılacak yeni bir “bugün”, solup gitmeye yüz tutmuş fırsatlar, değeri bilinmemiş yüzlerce başka an.

Neyi bekliyoruz? Kimse yüzümüzdeki maskeleri ve yataklarımızın altında sakladığımız onlarcasını bizim için kırmayacak. Küçük bir çocukken yatağımın altında saklandığından korktuğum canavarların o maskelerim olduğunu benim için söylemeyecek kimse. Her birimiz maskelerimizi, yaşadığımız toplumun, içerisinde doğduğumuz ailenin ve belki de kendi seçimimiz olan arkadaşlarımızın beklentileriyle şekillendirdik. Dışlanma ve küçük görülme korkularıyla dışlarını boyadık ama en nihayetinde hepsini kendi ellerimizle yaptık: Bizim suçlu el işçiliklerimiz ama gerçek bizi asla tanımlamayan imzalarımız… Ben artık bir başkasının beklentileriyle yoğurulmuş geleceği yaşamak değil, içinde bulunduğum anı yaşamak istiyorum. Bir yerlerde saklanmaktansa bir masanın üzerine tırmanıp yaşadığımı haykırmayı arzuluyorum. Ardına saklandığım porselen yüzlerimi parçalayıp dudaklarımdan dökülememiş bütün sözleri kafeslerinden teker teker çıkarmam, ciğerlerimdeki tozu atmam gerekli. Gerçek beni önünüze serip sizleri tanımalıyım, bu sefer yüz yüze değil, ruh ruha. Bırakın kırışık kalsın kıyafetleriniz, bırakın canlılığın sağlıklı kırmızısıyla dolsun yüzleriniz ve dudaklarınızın kenarları ne tebessümlere ne de tarifsiz hüzünlere dirensin.

Ruhlarımızdan oluşmuş bir orkestrayı dinleyelim düşüncelerimiz tanışırken.

Selen Özkan

Kaynakça Haft, Steven (Yapımcı), Schulman, Tom. (Senarist) ve Weir, Peter. (Yönetmen). (1989). Ölü Ozanlar Derneği [Film]. ABD: Touchstone Pictures.


24 Haziran 2017 Cumartesi

Delirium Nöbetleri


1-Kendimi hazırdan tüketen karınca gibi hissediyorum. Çalışkanım, tutumluyum, azla yetinmesini biliyorum ama şimdi itiraf zamanı. Yalan değil. Ağustos Böceğine imreniyorum.

2-Herkes başkasının gök’yüzünde arıyor yitik zaman şehrini.

3-Giden gitmiştir gitmesine de gideni kim gül gibi saklar? Kim uzak tutar içindeki recm ateşinden? (Vefa, tabii ki vefa, her dem en koyusundan.)

4-Bir dargın bir barışık. Tekrara düşmekten korkmuyoruz. Kar, yağmur, sıcak ne gam! Mart kedileri gibiyiz çatılara tırmandıkça.

5-Omurgası kırılmış bir yüzyılın ortasından yürüdüm. Roma’nın, Konstantiniyye’nin fethi gerçekti. Sana yara bandı gibi sarıldığım, bana büyülü rüzgârlar bağışladığın da gerçek.

6-Bilmiyorsun; karanlık mahzene kilitlenip bir küpün içinde yıllarca bekleyen şarabın sabrını.  Üzüm nasıl gözyaşı döker teveğinden koparılınca, bilmiyorsun.

7-Sarhoş muyum ayık mı? İpini kırmış uçurtmayım. Düşersem, badem ağacına dönüşür gizli gizli büyürüm engin toprağında.

8-Bir sesinin buğusuyla kucaklayan insanlar vardır bir de sessizliğin cevheriyle sarılanlar. Sessizliği tercih ediyorum. Mânânın derinliğini.   Ey benim en güzel, en acı yenilgim. Seni nar rengini giyinmiş şafağın gölgesinde kucaklıyorum.

9-Muazzam ve muazzez ruh okyanusunda küçük bir damlayım. Düşüncelerim sonsuz gerçekliğin dalgalarına dokunuyor. Şarklıyım. Eflatunlar giymişim. Durup kalbimi yokluyorum. İçimin eyvanındasın. Âh! Zihnimi geceler sıcak tutuyor, gövdemi içinden nehirler geçen şehirler.

10-Gevrek bir ağaç dalı nasılsa öyleyim. İnce, naif ve kırılgan, adını kumların üstüne yazıyorum. Yüreğimin dili coşkuyla titriyor. Kum sonsuz. Düş sınırsız. Parmaklarım ölümlü. Anımsa. Özlemek kumdur demiştim. Kum saklı cennettir geçmişe dokunduğumuz sürece…

11-Kehaneti bıraktım. Artık geleceği görmüyorum. Geçmiş acı ve tatlısıyla orada duruyor. Sahip olduğum tek şey nefes aldığım ânın büyüsü. Carpe, carpe, carpe diem!

12-En zengin, en cömert hâllerin aklımda. Şeker dikeni gibi boy veriyorsun içimin Z Bölgesinde.

13-Hayatın gazozuna anason karıştırıp onu serseme çevirmeyi öyle çok isterdim ki! Serseme dönmüş bir hayat, çakırkeyf olmuş bir hayatın içinden koşarak geçmek. Bazen uçmak, dağlara doğru bağırmak, bazen kuş gibi deli devre şakımak.  Evet, delice şakımak. Fena olmazdı. Eğlenceli, hatta çılgınca olurdu. “Hayat sevilince sevince güzel” denir bir şarkıda. Yanlış! Hayat delirince dellendikçe güzel.

14-Kimin yüreğine girmek istesem anahtarsız kapılar. Bazı kapılar yalnızca içerden açılırdı. Unutmuşum. Ya evde yoksan?

15-Günlerin uzunluğu canımı yakıyor. Duvarların arasına hapsolmak sabrımın çeperini yaralıyor. Bekledikçe zaman kavramını, zamana dokunma arzumu yitiriyorum. Belleğimde yanıp küle dönüşen ormandan kurtardığım zeytin ağaçlarını gülüşünün coğrafyasına miras bıraktım. Elimden ormana üzülmekten başka bir şey gelmiyor. Benden uzaklaşan her şeyin gerçekte bana ne kadar yakın durduğunu keşfettiğimden ândan beri –ne tuhaf- şizofreninin sıcaklığına teslim ettim ruhumu.

16-Bütün varlığım işgâl altında. Bütün kalelerim zaptedilmiş. Mut şehrine çıkış kapalı. Bir bakış, insancıl bir gülümsemenin tozudur belki de aradığım anahtar ve biliyorum sadakat ülkesinden, gök’yüzünden gelecek beklediğim özgürlüğün müjdesi o bergüzar.

17-Elbet birgün zamanın alevi söner. Olan biten her şeyi sessizlik kuşatır. Gümüş nehirler akar insanlığın özüne ve dünyanın hüneri biter. Aşk kalır geriye. Aşk bakidir. Albahardır. Aşk gümüş suların gizine akar.

18-Yokluğu kusurlarımdan bildim varlığı kenz-i mahfiden. Hiçbir hayalim yok desem de nihayetinde âdemoğlusun, duramıyor, bağlanıyorsun işte. Bağlanıyorsun; yaşamak, sonsuza değin kuş gibi yaşamak tutkusuna.

19-Doğdum, yaşadım, ölüyorum. Hiçbir şey anlamadım hiçbir şey. İyileşmeyen, nasırlı bir yara gibi ağrıyan şu koskoca dünyadan.

20-Köprücük kemiğindeki çukura gömülmek istiyorum.

fy


3 Haziran 2017 Cumartesi

Uyu uyu uyan yarim...


"Düşler kapısı, ardına kadar açık,
Kuş sütü havuzunda mısın şimdi?
Seni, morların en güzeli çağırıyor
Çıkacaksan anadan doğma çık"

Mustafa Necati Karaer

Düşler kapısı, ardına kadar açık...


"Yalnızlığı emziriyor parmak uçların
Parmak uçların ne iyi"

Mustafa Necati Karaer

31 Mayıs 2017 Çarşamba

kopar gider içimde aşk...


"Bir bahçeden geçtik gün doğmadaydı
Sevilmek kolaydı, sevmek kolaydı..."

Coşkun Ertepınar