Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

11 Ocak 2018 Perşembe

Unutulmuş Kent


Vermeme olanak yok bana verdiklerini
Ama ayrılırken bir hesaplaşma da gerekli
Geçmiş bunca güzellikten bir anı olarak
Ben seni alayım istersen sen de beni

Onat Kutlar, 1986

4 Ocak 2018 Perşembe

Geleneksel Şiirlerde Âşk ve Âşıklık



“Ey âşıklar ey âşıklar aşk mezhebi dindir bana
Gördü gözüm dost yüzünü yas kamu düğündür bana”
Yunus Emre

İnsanın varoluşu ve neslinin çoğalmasını takiben toplumsal yaşama geçişiyle birlikte yeryüzünde oluşturduğu evrensel değerler bütünü vardır. İnsan varlığının bulunduğu her yerde genel evrensel değerler olarak nitelendirilen ve sadece insana özgü olarak bilinen bu kavramların en önemlileri kuşkusuz yaşama hakkı, adalet, özgürlük, ahlak, düşünceye saygı, sevgi, şefkat ve aşktır.

Nitekim yazının bulunmasıyla, insanın duygularını ifade etmesinde önemli bir kültürel zenginlik kaynağı, edebi sanat biçimi halini almış olan şiirlerde de insan, evrensel değerleri dizelere taşımaktan vazgeçmemiştir. Elbette “aşk” kavramı da süregelen insanlık tarihi boyunca şiirlerde vazgeçilemeyen bir temadır.

Türk şiirinin geleneksel yapısında “aşk” temalı şiirler irdelendiğinde, toplumun kültürel yapısıyla eşdeğer seyreden bir süreçle karşılaşılır. Çünkü Türk şiir kültürünün tarihi kadar eski bir geçmişi vardır ve yine her ulusun dünyayı, evreni algılayış biçimi, o ulusa özgü bir edebiyat anlayışından izler taşır.

Bu bağlamda Türk şiirinin geçirdiği evrelere yazının bilinmediği dönemlerdeki sözlü edebiyattan, sonrasındaki destanlar, halk edebiyatı, divan edebiyatı ve günümüze gelinceye değin bakıldığında dört önemli kültür bileşkesiyle karşılaşılır. Bunlar Orta Asya, İslam Kültürü, Anadolu ve Batı kültürüdür.(1)

Türkler, İslâmiyetten önce bağlı bulundukları eski inanç sistemlerinin kültür ve geleneğine bağlı bir edebiyata sahiptiler. Din, kültürü etkiler, kültür de edebiyatı şekillendirir. Bütün ilkel toplulukların edebiyatları önce mitolojik kimlikle başlar, daha sonra dini şekle bürünür.(2)

Türklerin İslâmiyeti kabul etmelerinden sonra eski ebedî biçimler ve İslâmi kılığa bürünmüş konular varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yeni kültür gereği mitlerle örülü destan şiirleri dini şiirlere dönüşmüş, daha sonra her konu şiirin alanına girmiştir.(3)

Her edebî gelenek, belli bir kültür birikimi, dünya görüşü ve inanç sisteminin, yaşam biçiminin sanatçılar tarafından özümsenip kendilerine özel bakış açılarıyla yorumlanmasıyla özgün anlatımlara kavuşur. Ozan-baksı edebiyat geleneğinin geniş anlamda değişen zaman, zemin, inanç sistemi, dünya görüşü ve yaşama etkisiyle şekillenmesiyle Anadolu’da halk edebiyatı oluşmuştur.(4) Böylelikle Anadolu’da  yeni bir yurt kazanan Türk kültüründe milli öze bağlı epik şiirler yazan ozanın yerini İslâmi öze bağlı lirik şiirler yazan âşıklar almıştır.(5)

Âşık edebiyatı bir birleşim, bir sentezdir.(6) Âşık, soyut ve ulaşılmaz sevgili tipiyle mistiğe bağlanır. Klâsik şiirin etkisiyle bazen güzelleri, klâsik şiirin güzellerini andırır. Âşık şiiri Osmanlı toplumunun Anadolu’daki köklü kültür yapısı değişikliği nedeniyle eğitimli kitleyle halkın arasındaki kültür ve dolayısıyla farklı oluşan sanat çevresi ve beğeni farklılığından doğmuştur.(7)

Âşıklar dinî-tasavvufi tarzda şiirler yazmasalar da İslâmiyet kültür ve Tanrı birliğine varma yollarını arayan görüşler bütünü olan tasavvuftan etkilenmişlerdir. Tasavvufun Âşık ve Divan şairlerine etkisi, onları ortak bir dünya görüşünde birleştirir. Âşık anlayışları, rintlik düşünceleri, ölüm ve hayat karşısındaki tavırları benzerdir. Tasavvufta aşk Tanrıyla bütünleşmektir. Dünya fani aşk geçicidir, kişiyi olgunlaştırır, nefsi eğitir. Maddi aşk manevi aşka geçişte bir basamaktır. Âşıklar tasavvuf kültür etkisiyle kendilerini bahtsız, sevgiliyi erişilmez ve vefasız görürler. Divan şairlerinin aksine âşıklarda “aşk baki, yâr fanidir”. Âşık, divan şairi gibi yârini ellere kaptırma kaygısını yüreğinde taşır. Divan şairlerinin vuslatsız, paylaşılmayan aşkın acılarıyla yaşamalarına karşın âşıklar, sevgiliye ve vuslata taliptir. Felekten yakınmalarına rağmen yaşama sevinci gözlenir. Âşık köklü bir dinî eğitim alamamıştır. İslâmiyet kültürü etkisiyle dünyanın güzellikleri yanı sıra cenneti de ister. Şiirlerinde İslâmi motiflere, inanç esaslarına,  ibadetlere, hukuka ve ahlâk konularına değinildiğini görürüz.(8)

Âşıka naz eder bakışı nazlım
Gülistana girmiş bülbül avazlım
Mestane bakışlım, bir elâ gözlüm
Kaşları kemanım düştü gönlüme
Gazi Âşık Hasan Dede

Âşık şiirlerinde en belirgin söylem “güzelleme”dir. Karacaoğlan, Yunus Emre, Hoca Ahmet Yesevî, Şah Hatayî, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Dadaloğlu, Âşık Emrah, Âşık Ömer, Âşık Hasan Dede gibi halk ozanlarının söylediği yüzlerce “güzelleme” vardır. Bu “güzellemeler “şiir mecmuası” anlamına gelen cönklerdir ve halkın belleğindedir.  Âşıklar dilinde, güzelin ve güzelliğin simgesi Leylâ’dır. Mecnun’un “bir de benim gözümle bak” dediği Leylâ, her ozanın rüyasını süsler, hayalinde ufuk bulur. Halk ozanları “Leylâ’yı ararken Mevlâ’yı” bulur, insan güzelliğinde mutasavvıflar, yüce Rabb’ın cemalini görürler.(9)

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma derman kim helâkım zehr-i dermanımdadır
Fuzûlî

Tasavvuf, eski türk diniyle ilgisi olmayan, kaynakları arasında büyük ölçüde Eflatun’un ideacı felsefesi de bulunan, vahdet-i vücud (varlıkların birliği) denen bir din felsefesidir. Vahdet-i vücuda göre asıl evren, bütün varlıkların dünyaya düşmeden önce Tanrı’nın varlığında oldukları evrendir. Dünya, kesret (çokluk) evrenidir ve insan bu dünyada kesret’ten dolayı acı duyar ve vahdet’e dönmeye çalışır. Divan şiirinin güzelduyu anlayışı vardır. Divan şiirinin en çok yazılan türü gazeldir. Divan şairinin gazelde amacı özgün konular yaratmak değil (hikmetli gazeller dışında) yalnızca ülküselleştirilmiş aşk konusunu, özgün mazmunlar, mecazlar ve söz sanatlarıyla “daha iyi” ve “daha özgün işlemektir. Bu nedenle divan yazını (şiir) biçimcidir.(10)

Divan gazellerinde işlenen konu sevi, sevgilinin yüz göstermemesi, sevgiliden ayrı düşme ve bundan dolayı sevenin, yani şairin çektiği acıdır. Şair bu acıdan yakınır ama bir yandan da sevgilinin verdiği acıların bitmemesini, tersine sürmesini ister. Kavuşmak söz konusu değildir; çünkü kavuşursa şairin şiir yazmak için bir nedeni kalmayacaktır. Bir başka deyişle, şairin var oluş nedeni, aşktır; kavuşmayı değil, ayrılığı amaçlayan aşk… Bu ikilem Fuzûlî’den Şeyh Gâlip’e, bütün divan şairlerinin gazeldeki ortak söylemidir.(11)

Bütün divan şiiri, doğaldır ki istisnalar dışında, ister din dışı isterse tasavvufçu olsun, soyut bir duygu olan yüceltilmiş aşkı somutlaştırma çabasından başka bir şey değildir. Tıpkı tasavvufta “her şeyin Tanrı’dan bir parça olduğu ve her şeyin Tanrısal evrenin (vahdet’in) değişik biçimlerde görünümü” olduğu düşüncesi gibi; yaşam da, aşk da, bu aşkı dile getiren sanat da, bu zihinselliğin değişik biçimlerde görünümleridir. Divan şiirlerinde bütün şairlerin kullandıkları mazmunlar, söz sanatları, şiir uygulayımı (hemen hemen) aynıdır. İşte Fuzûlî, Nâili, Bâkî, Nedîm Şeyh Gâlip gibi divan şairleri, bu ayrılık karşısında (önemsiz uygulayımsal benzerlikleri bir yana bırakırsak) birbirine benzemez söylemleri geliştirebildikleri için büyük şairdirler. Bir başka deyişle soydan şairler, aynı olanın içinde başka olanın gizini bulabildikleri için şairdirler ve bu yorum çerçevesinde düşünülürse, onları zamanın deyişiyle müteşâirlerinden (şair taslaklarından) ayıran da bu gizi bulmuş olmalarıdır. (12)

Geleneksel şiirlerde aşk ve âşıklık konusunu çeşitli kaynaklardan faydalanarak derleyip, irdelemeye çalıştığımız yazıyı Mevlâna’dan bir dizeyle noktalayalım.

“İnsan içindeki aşk kadar insandır”

fy

Kaynaklar
(1) Şerafettin TURHAN, Türk Kültür Tarihi
(2) Abdülkadir İNAN, Eski Türk Dini Tarihi
(3) Hikmet DİZDAROĞLU, Halk Şiirinde Türkler, Halk Ozanlarının Sesi
(4) Umay GÜNAY, Âşık Tarzı Edebiyat İçin Düşünceler
(5) İlhan BAŞGÖZ, Karacaoğlan mı, Pir Sultan Abdal mı Halkın Dilinden Konuşuyor, Halk mı Onların Dilinden Konuşuyor?
(6) Milliyet Sanat Dergisi Ocak 1977
(7) Erman ARTUN, Karacaoğlan Şiirinin Kültür Kaynakları, Anayurttan Atayurda Türk Dünyası, Yıl 3, Cilt 2,Sayı 7 Şubat 1995
(8) A.G.M S.65
(9) Tahir Kutsi Makal, Gazi Âşık Hasan Dede’nin Kişiliği ve Sanatı
(10) Kemal Bek, Şiirden Eleştiriye.
(11) Ages
(12) Ages












28 Aralık 2017 Perşembe

Egoterapi


Tania’nın: “Seni ruhumda taşımaktan yoruldum. Ayrılalım” dediği sabah evi terk edip, çıkıp gitmiştim. Evli değildik. Birlikte yaşıyorduk. İki yıl önce yeşil kart başvurusuyla göçmen olarak gittiğim New York’tan yanımda Tania, Türkiye’ye dönmüştüm.  Tania kısa sürede iş bulmuş, özel bir dil eğitim merkezinin yöneticisi olmuştu. Ben aylak aylak geziyor, tercümanlık, gezi rehberliği yapmak için kendime uygun iş bakıyordum.

Sonra Tania’nın çalıştığı dil eğitim merkezinde “İngilizce Öğretmenliği” yapma teklifini kabul ettim. Her şey yolunda gidiyordu. Tam hayatımızı yoluna koyduk derken dil eğitim merkezinin sahibi işi büyütmek, farklı şehirlerde de dil kursları açmak istediğini belirtti. Projesi başlangıçta gayet masûm bir iş büyütme planı gibi görünüyordu. Fakat bu masûm maskenin altında yatan gerçeğin ne olduğunu anlamakta gecikmedim. Patron gizliden gizliye Tania’ya asılıyordu. Tania güzeldi, boylu poslu, alımlıydı. Bulunduğu ortamlarda bütün dikkatleri üzerine çeken nadide bir orkideden farksızdı. Davetler, kokteyller, açılışlar vs. derken patronun kursların açılacağı şehirlere de Tania ile birlikte gitmek istemesi beni çileden çıkartmıştı. Ne yani; ABD’de yaşadık, nikâhımız yok diye patronun yılışık tavırlarına göz mü yumacaktım? Bir iki kez kibarca uyardım. Tania: “Başarımı, bulunduğum noktayı kıskanıyorsun” dedi. "Lâ havle" deyip sabrettim.

Tania’nın “ayrılalım” dediği sabahtan bir gün önce patron beni akşam yemeğine davet etmişti. Boğazda lüks bir restoranda buluşmuştuk. Bize ayrılan masaya oturunca direkt konuya girdi ve bana Akdeniz Bölge Müdürlüğü teklifinde bulundu. Güya benden çok memnunmuş, bölgenin potansiyeli düşünüldüğünde orası için biçilmiş kaftanmışım gibi gönül okşayan sebepleri sıraladı durdu. Önerdiği pozisyonu Tania’nın da içinde bulunacağı bir ekip oluşturulursa kabul edeceğimi söyledim. Hayır dedi sırıtarak. “İstediğin ekibi kur ama Miss Tania Marmara Bölgesinde bizimle kalmaya devam edecek.”

İnsan sarrafıydım ben. Böyle zamanlarda karşımdakinin insanlığının, erkekliğinin kaç kırat ettiğini sezgilerimle bir çırpıda anlardım. Belki sıradan biriydim. Hayatta kayda değer bir başarım yoktu. Hatta biyografini yaz deseler güvercinlere çektirilen niyet kâğıtlarına bile sığabilirdi özgeçmişim. Evet, biraz rahat, biraz aylak ruhum vardı ama o kadar da meşrebi geniş biri değildim. Adam gözümün içine baka baka beni Tania’dan uzaklaştırmak, birlikte yaşadığım kadını elimden almak istiyordu. Kan beynime sıçramıştı. Yakasına yapıştım. “Ulan Amerika’da yaşadıysak domuza da dönüşmedik” deyip suratının ortasına yumruğu yapıştırdım. Etraftan bakanların, restoran çalışanlarının bakışlarına aldırmadan bulunduğum ortamı terk ettim.

Eve gelip olanları Tania’ya anlattım. İşi bırakmasını önerdim. Tartıştık uzun uzun. Bağırıp çağırdık birbirimize. “Bıktım senin bu Doğulu tavırlarından, usandım taşralı hâllerinden” dedi. Sustum. Geceyi salondaki kanepenin üstünde geçirdim. Kahvaltıda “Seni ruhumda taşımaktan yoruldum. Ben ülkeme dönmeye karar verdim. Ayrılalım” dedi. Kapıyı çekip çıktım.

Taşındığım tek odalı çatı katından dışarı çıkmayalı kaç gün geçti farkında değilim. Kırılmıştım. Kapıcının dışında insan yüzü görmüyordum. Tania bavullarını toplayıp New York’a dönmüştü. Kendimi hayat kitabında üzeri çizilmiş dip not gibi hissediyordum. Eskiden de onunla birbirimize küstüğümüz günler olurdu. Avuçlarda pembeleşen zamanlar teorisi dediğimiz bir yöntemle eritirdik aramızdaki buzları. Bir tür oyun gibiydi yaptığımız eylem. Kendi aramızda kurduğumuz bir tür iletişim moduydu. Barışmak, sessizliğe son vermek istediğimiz ân birbirimizin avuç içlerine dokunurduk. Çünkü avuç içlerimizde ateşle kazınmış harfler vardı. Koru tükenmeyen harflerin oluşturduğu çekim kuvvetinin zamanı yeniden biçimlendirdiği, buzulları erittiği, tropikal mevsimlere has ılık rüzgârlar vardı.

Rüzgâr esmeye başladığında hücrelerimizdeki bütün taşlar yerinden oynar, kanımızdaki atlar boşanır ve ılık bir pembelik kimyasal gaz bulutu gibi yayılırdı benzimize. Sonra nane kokulu bir nefesi, tadına doyulmayan bir nefesi, cehennemden sıcak bir nefesi aç kurtlar gibi vahşi bir iştahla çekmeye başlardık iliklerimize. Dil, kâm, efsun… Dünya soyutlanırdı. Dert, keder, kasvet ne gam. Hepsi çarmıha gerilir, acı unutulurdu. Çünkü o ân ten dorukta olurdu. Çünkü zihin her şeyi unutmaya meyilliydi ten hazdan tir tir titredikçe.

Rüya gibi yaşamıştık ve rüya bitmişti. Başlangıçta bir süre depresyona girmiş olsam da yalnız kalmak iyi gelmişti bana. Geceyle gündüzü tersine çevirip yaşamak heyecan vericiydi. Güneşin doğuşuyla yatıyor, batışıyla uyanıyordum. Şehrin uykuya daldığı vakitlerde balkona çıkıp yıldızları, karanlığı, karanlıkta bir mum gibi parlayan ışıkları seyrediyordum uzun uzun. Gece yarısı kendimi okumanın sularına bırakıyor; tarihi, yöresel ve kültürel zenginliklerimizi anlatan eserler okuyordum gün doğana kadar. Fecre doğru neden, niçin sorularıyla kıyıya vurduğum bir yer vardı. Tefekkür! Tefekkürü seviyordum ve artık içinde bulunduğum duruma çeki düzen vermem gerektiğinin farkındaydım.

Yapılacak ilk işlerden biri eve birkaç parça eşya almak, dağınık yaşamaya son vermekti. Giyinip sokağa çıktığımda uyuşan bacaklarımın açılması için yürümek istedim. Uzun bir yürüyüşün ardından bitpazarına geldim. Eski eşyalar, mobilyalar, elbiseler, ayakkabılar, elektronik cihazlar, cep telefonları ne ararsan vardı burada. Yok, yoktu. Ortalık göçmen kaynıyordu. Girdiğim her dükkân yeni yaşamlarına ısınan göçmenlerin işgaline uğramıştı. Birilerinin eskittiği yaşamın izleri bir başkası için yeni hayatın simgesi oluyordu ve bu yüzdendi belki de bitpazarına yağan nûrun oraya gelen insanların içini ısıtmasının sebebi.

İhtiyacım olan eşyaları seçip oyalanmadan eve döndüm. Evi dipten bucağa temizledim. Gazeteden iş ilanlarına baktım. Profesyonel turist rehberliği kurslarına yazıldım. Kurs bitimini takip eden günlerde yaptığım birkaç iş görüşmesinden sonra tur şirketlerinden biriyle turist rehberliği pozisyonu için anlaştık. Şehir şehir dolaşıyordum artık. Bir hafta Mardin, bir hafta Kapadokya. 

Gördüğüm her şehirde zihinsel bir devrim yaşıyor, dünyaya bakışım yeniden kodlanıyordu âdeta. Şeb-i Arûs törenleri için gittiğimiz Konya’da Mevlevîlerin yaşamından müthiş etkilenmiştim. Dönüşümde elektronik posta adresimde Tania’nın yazdığı mesajları gördüm. Telefonla da arıyordu, konuşuyorduk fakat ben geri çekilmiştim. Bütün hücrelerimle sessizlik yemini etmiş rahipler gibi Tania’dan uzaklaşıyordum. Anımsanmak istemiyordum. Güzel hatırlanmak istemiyordum. Nefreti arıyordum. Onun içindeki nefreti.

Kendimden nefret ettirmek, Tania’nın da benden iyice uzaklaşmasını, onun da kendi içine, kültür sorunlarıyla yüzleşmek zorunda kalmayacağı daha somut bir geleceğe yönelmesini sağlamak amacıyla bütün alışkanlıklarımı değiştirdim. Argo konuşmalar, umursamaz tavırlar takındım. Yetmedi. Bütün telefon çağrılarını, mesajları, mektupları yanıtsız bıraktım. Çirkinleştim. Bilinçli bir tutumla çirkefleştim ve giderek çekilmesi güç bir narsistin kimliğine büründüm.

Ne vardı geçip giden hayatımda? Ne yoktu ki? Bolca klişe, bolca hayâl kırıklığı. Kalbime ağrı veren kadınlar, sayısını unuttuğum ateşli sayıklamalar ve binlerce günâh lekesi vardı işte. Karadut lekesi gibi temizlenmesi güç lekelerdi bunlar.

Biliyorum. Her günâh kirlidir. Fakat ne olursa olsun insanın özü beyazdır, masumdur ve her insan gerçekte yeryüzüne indirilmiş bir avdır. Bizi kirleten, özümüzü grileştiren şey iblisin insan avlamaya odaklı kininin tatmin edilemeyen tuzaklarıdır. Onun takındığı maskelerdir. Fısıldadığı, telkin ettiği her şey arzuları kamçılayan bir kırbaç, tutkunun kanımıza, iliklerimize işleyen engel tanımazlığıdır. Bataklıktır. Oysa ben bu batık dünyaya ait değildim. Tania haklıydı. Tipik bir Doğu imgesiydim. Öyle de kalmalıydım.

Geri çekilmiştim. A’dan Z’ye içimin aynasına yürüyordum. Ve nihayet günün birinde kendimi Mevlevî Dergâhının kapısının önünde buldum.

Ruhum yara bere içinde, Tanrı'ya dönüyordum.


fy

24 Aralık 2017 Pazar

binlerce flamingo


aşkın 
deniz kokusu gibi olsun
-akşamüstü-
denizin kokusu nasıl savrulursa sessiz bir pencereden içeri
öyle...

yani koşmak zorunda kalmamalıyım
peşinden;
ya da düşmek...

hissetmek için seni,
nefes almam yetmeli...

Sanober Khan
Çeviri: justdriftingaround.blogspot.com.tr

13 Aralık 2017 Çarşamba

Sütre


                                     -Gazze, Kudüs  ve insanlığa-

Osmanlı çeşmesinin lahitine oturmuş
                                               tarihle yüzleşiyorum
bir ulusun kalbini görmek için çocuklara
çocukların yüzünde okuduğum denize bakıyorum

Can tecrübeyle sabittir ki ten nerede olursa olsun
insan cenneti ve cehennemi en çok orada görür
göz çukurları kılıfsız mucizevî bir kitaptır çünkü
ve her çocuk yüzü okundukça biraz Kudüs’tür,
biraz da Gazze

Osmanlı çeşmesinin lahitinde  
                                         Eyyûbî’yi düşlüyorum
-where is the humanity
-where is the justıce
.
.
.
ürperiyorum

Osmanlı çesmesinin lahitinde göğe bakıyorum
kervanlar geçiyor dilimden
-su
      -su
            yorum

Fatih Yavuz Çiçek
Edebiyat Ortamı Dergisi, Eylül Ekim 2017, Sayı:58


12 Aralık 2017 Salı

Yazmak mı zor yazmamak mı?


Nerede miyim? Buradayım. Hiçbir yere gitmedim. Her horoz kendi çöplüğünde. Ben de kendi çöplüğümde kendi halimde eşelenip duruyorum.

Hayatım iş ve ev arasında rutine bağlanmış bir düzen içinde sürüp gidiyor. Sosyal medyadan bilinçli bir tercihle uzak durmaya çalışıyorum. Twitter'da yokum. O küçük mavi kuş'u ve onun yarattığı ortamları sevmiyorum. Zaten oldum olası böyleyim. Bir şeyi ilk görüşte ya severim ya da sevmem. Yalnızca Twitter değil tavsiye ile hesap açtığım birçok yerden uzaklaştım. Face Mahallesine yolum düşerse oraya da şöyle bir bakınıp geçiyorum bu aralar. Toplumda yalnız kalmaktan, kara koyun olmaktan, öyle anılmaktan da korkmuyorum. Kimileri yalnızlıktan sıkılır, bunalır. Yalnızlık başkaları için belki de fobidir. Karanlık korkusu, yükseklik korkusu, asansörde kalma korkusu vs. korkular gibi ürkütücüdür. Benim ruhumsa en şiddetlisinden yalnızlığı arzuluyor. Issızlığa gömülmek istiyorum. Hayalimdeki dağ evine çekilmeyi. Orada aylarca kalmayı. Ama işte hayat. "Acı Hayat." Hayatın ritmiyle duyguların ritmi çoğu zaman birbiriyle aynı frekansta ilerlemiyor. Yüklendiğimiz sorumluluklar ıssızlığa çekilme tutkusunun önüne geçiyor. Akıl duyguları bir şekilde frenliyor.

Turgut Uyar'ın çok sevdiğim bir şiiri vardır.  "Uzak Kaderler İçin." Uyar'ın şu dizeleri var ki her okuyuşumda  zihnimin define köprüsünde mıhlanır kalırım. "Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm/her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde"

Küskedisi'nden sonra Küskedisi-II'yi yazmıştım. "sensiz, tekil ve kopuk/kendime yaklaşmaya direnmekteyim"  dizeleriyle bitirmiştim şiiri.  Bu şiiri yayımlar mıyım, bilmiyorum. Bildiğim, uzaklara yaklaşmaya/yakınlaşmaya içten içe direnerek yaşamaya devam ettiğim.


Can Öykü Gazetesinde yayımladığım "Doberman"ın ardından, "Aslan"ı yazmıştım. Yeni yılda yayımlanmasını umduğum öykülerden biri de "Aslan." Yayımlandığında buradan duyurusunu yaparım. Nerede yayımlanacağı bilgisi şimdilik bende kalsın. 

Sürekli görüştüğüm arkadaşlarımdan biri "senin şiir ve edebiyattan başka konuşacak/paylaşacak bir şeyin yok mu" diye sormuştu zamanın behrinde. Var. Hayat sadece şiir ve edebiyattan ibaret değil elbette.

Büyüme rakamları yüksek çıkmış örneğin. Burada ekonomiden konuşabilirim. Sürdürülebilir büyümeden, yatırımlardan, borsadan, döviz hareketlerinden, bitcoin çılgınlığından bahsedebilirim. Siyasetten, uluslararası ilişkilerden, diplomasiden, ülkemizin geldiği noktadan, nereye gittiğinden, nereye götürülmek istendiğinden vs. dem vurabilirim. Kudüs konusunu yazabilirim. ("Gazze, Kudüs Ve İnsanlığa" ithaf ettiğim bir şiir vardır, Edebiyat Ortamı Dergisinde yayımlamıştım, o şiiri gündeme getirebilirim.) 

Etrafta, toplumda sayıları giderek artan lümpenleşmiş insanların pürmelal hâllerini sıralayabilirim. Nihayetinde ben de insanım. Et ve kemikten ibaretim. Evet incelikleri önceleyen bir ruha sahibim ama ruhum sadece şiirden, edebiyattan da  ibaret değil. Kızdığım, öfkelendiğim, sevindiğim, üzüldüğüm zamanlarda verdiğim tepkiler insani tepkiler. Olması gerektiği kadar, olması gereken mod ve dozda.

Geçenlerde oturduğum semtte büyük marketlerden birinde alışveriş yapıyordum. İşim bitince kasaya geldim. Kasiyer kızcağız market arabalarında istiflenmiş ürünleri kasadan geçirip tahsilat yapıyordu. Kasada sırada bekleyen, orta yaşın biraz üstünde görünen teyzelerden biri kasiyer kıza çıkışmaya başladı. "Her şey ne kadar pahalı, size para yetiştiremiyorum, etiketleri sürekli değiştiriyorsunuz vs." gibilerden sitem dolu sözlerle söylendi. Kasiyer kızcağız, "teyze ben ne yapabilirim, müşterinin satın aldığı ürünleri kasada okutup, toplam tutarı müşteriden tahsil etmek benim görevim, hayat pahalıysa ben ne yapabilirim" diyerek kendini savunmaya çalıştı. Dayanamadım. Teyze dedim, kasiyer kızcağızın ne kabahati var.  Hayat pahalı diye, etiketler sürekli değişiyor diye, para yetiştiremiyorum diye şikayet edilecek yer burası değil, şikayet ettiğin konuların hesabını oy kullanırken tercihte bulunduğun siyasilerden de soruyor musun? Dedim. Şimdi sorsam seçimlerde mührü ampule basmışsındır. Kasiyere söyleneceğine yüzünü, vicdanını oy verdiklerine döndürüp "hayat pahalı, geçinemiyoruz" desene, verdiğin oyun hesabını onlardan da sorsana diye veryansın ettim.

Teyze söylediklerimi duymazlıktan geldi. Ben ısrarla konuşmamı tekrarladım. Baktı olmuyor, kasiyer kıza bakıp, bu adam kime söyleniyor dedi. Yüksek sesle (belki işitme kaybı vardır diye düşünerek) "başkasına değil sana söylüyorum teyze, sana, senin gibi düşünenlere söylüyorum, etiketlere olan kızgınlığının acısını kasiyerden çıkarmaya çalışma dedim, marketten çıktım.

Şair arkadaşlardan biriyle ziyaret etmemiz gereken başka bir arkadaşımızın yanına gidecektik. Hafta sonu okulda nöbetçiydi kendisi. Giderken yarım kilo peynirli su böreği aldık. Çay demlenmişti. Oturup çay içtik. Edebiyattan, öykülerden, şiirlerden, öğrencilerden, kaldırılan TEOG Sınavından, proje okullardan, nitelikli sıfatıyla anılan okullardan, adrese dayalı eğitim sisteminden, öğretmenlerin çabasına destek olmayan ilgisiz, her şeyi öğretmenden bekleyen velilerden konuştuk. 

Gündemin baş döndürücü bir hızla değiştiği ülkemizde aslında konuşulacak öyle çok konu vardı ki biz o girdabın/dertlerimizin içinden yine ortak ilgi alanlarımıza yönelerek çıktık.

Turgut Uyar "Uzak Kaderler İçin" isimli şiirinde ne diyordu. 


"Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum?
Herkesin derdinden pay isterken.
Uzak kaderlerin suları çağlar şimdi
Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden"

İyilikle kalın.

fy 

5 Aralık 2017 Salı

biz senin ellerinle


biz senin ellerinle
küçük ırmakları yazdık
ırmaklara serpilmiş kayaları yazdık
senin dudaklarınla
kurumuş yaprakları suladık
suskunluğuna titreyen bir ömrün
çiçekleriyle sana uzandık

uzaklar senin
bu yılkılar senin
biz senin titreyen göğsünde
son sıcağını veren kuşa özendik

kuşun kanadında kalan öpücüğünle
kalbimizin kirinde paslanan hançerinle
bize dönen öfkenin ateşiyle
bekledik

dönüşüne
dönüşün
döndün evet
bir dağın kendi yerinde dönmesi
ve bakması gibi ardına
biz de baktık sana

bizden ayrı olan
ayrı duran
her zaman vurulabilen
saçları kesilebilen
her zaman bir kadınla yaşam arasında
durabilen
ve yaşama iade edilen halinle
seni küskün
içerlemiş
uykulu halinle
yorgunluğunu ellerinden
öperek almak için

bekledik

unutma bizi…

Banu Savaş

27 Kasım 2017 Pazartesi

Sessizlik


Odam kireç badanalı,
kır istasyonu binası kadar beyaz
tam sessizlik gibi;
ayışığında ağaran
tavuk kemiklerinden daha beyaz,
temiz süprüntü
ve tam sessizlik gibi.
Ardımda beyaz bir heykel var
ve açık saçık bakireler gibi büyüyen
kauçuğa benzer dillerini çıkaran
beyaz bitkiler var
ama hiçbir şey söylemiyorlar.

Tek karanlık olan saçımdır
beyaz ateşte yandı o
ve yalnızca kömürdür.
Boncuklarım da siyah,
yirmi göz yukarı yükseldi
volkandan
tamamen kıvrılmış olarak.

Kalemimdeki sözcüklerle
dolduruyorum odamı.
Sözcükler sızıyor kalemden çocuk düşürür gibi.
sözcükleri vızıldıyorum havanın içine
ve onlar geri geliyorlar duvar tenisi topları gibi.
Hâlâ sessizlik var.
Sessizlik her zaman.
Kocaman bir bebeğin ağzı gibi.

Sessizlik ölümdür.
Her gün gelir şaşırtıcılığıyla
omzumda oturmaya, beyaz bir kuş
ve gagalar siyah gözleri
ve ağzımın
titreyen kırmızı kasını.

Anne Sexton
Çeviri: Dilek Değerli