Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

13 Aralık 2017 Çarşamba

Sütre


                                     -Gazze, Kudüs  ve insanlığa-

Osmanlı çeşmesinin lahitine oturmuş
                                               tarihle yüzleşiyorum
bir ulusun kalbini görmek için çocuklara
çocukların yüzünde okuduğum denize bakıyorum

Can tecrübeyle sabittir ki ten nerede olursa olsun
insan cenneti ve cehennemi en çok orada görür
göz çukurları kılıfsız mucizevî bir kitaptır çünkü
ve her çocuk yüzü okundukça biraz Kudüs’tür,
biraz da Gazze

Osmanlı çeşmesinin lahitinde  
                                         Eyyûbî’yi düşlüyorum
-where is the humanity
-where is the justıce
.
.
.
ürperiyorum

Osmanlı çesmesinin lahitinde göğe bakıyorum
kervanlar geçiyor dilimden
-su
      -su
            yorum

Fatih Yavuz Çiçek
Edebiyat Ortamı Dergisi, Eylül Ekim 2017, Sayı:58


12 Aralık 2017 Salı

Yazmak mı zor yazmamak mı?


Nerede miyim? Buradayım. Hiçbir yere gitmedim. Her horoz kendi çöplüğünde. Ben de kendi çöplüğümde kendi halimde eşelenip duruyorum.

Hayatım iş ve ev arasında rutine bağlanmış bir düzen içinde sürüp gidiyor. Sosyal medyadan bilinçli bir tercihle uzak durmaya çalışıyorum. Twitter'da yokum. O küçük mavi kuş'u ve onun yarattığı ortamları sevmiyorum. Zaten oldum olası böyleyim. Bir şeyi ilk görüşte ya severim ya da sevmem. Yalnızca Twitter değil tavsiye ile hesap açtığım birçok yerden uzaklaştım. Face Mahallesine yolum düşerse oraya da şöyle bir bakınıp geçiyorum bu aralar. Toplumda yalnız kalmaktan, kara koyun olmaktan, öyle anılmaktan da korkmuyorum. Kimileri yalnızlıktan sıkılır, bunalır. Yalnızlık başkaları için belki de fobidir. Karanlık korkusu, yükseklik korkusu, asansörde kalma korkusu vs. korkular gibi ürkütücüdür. Benim ruhumsa en şiddetlisinden yalnızlığı arzuluyor. Issızlığa gömülmek istiyorum. Hayalimdeki dağ evine çekilmeyi. Orada aylarca kalmayı. Ama işte hayat. "Acı Hayat." Hayatın ritmiyle duyguların ritmi çoğu zaman birbiriyle aynı frekansta ilerlemiyor. Yüklendiğimiz sorumluluklar ıssızlığa çekilme tutkusunun önüne geçiyor. Akıl duyguları bir şekilde frenliyor.

Turgut Uyar'ın çok sevdiğim bir şiiri vardır.  "Uzak Kaderler İçin." Uyar'ın şu dizeleri var ki her okuyuşumda  zihnimin define köprüsünde mıhlanır kalırım. "Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm/her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde"

Küskedisi'nden sonra Küskedisi-II'yi yazmıştım. "sensiz, tekil ve kopuk/kendime yaklaşmaya direnmekteyim"  dizeleriyle bitirmiştim şiiri.  Bu şiiri yayımlar mıyım, bilmiyorum. Bildiğim, uzaklara yaklaşmaya/yakınlaşmaya içten içe direnerek yaşamaya devam ettiğim.


Can Öykü Gazetesinde yayımladığım "Doberman"ın ardından, "Aslan"ı yazmıştım. Yeni yılda yayımlanmasını umduğum öykülerden biri de "Aslan." Yayımlandığında buradan duyurusunu yaparım. Nerede yayımlanacağı bilgisi şimdilik bende kalsın. 

Sürekli görüştüğüm arkadaşlarımdan biri "senin şiir ve edebiyattan başka konuşacak/paylaşacak bir şeyin yok mu" diye sormuştu zamanın behrinde. Var. Hayat sadece şiir ve edebiyattan ibaret değil elbette.

Büyüme rakamları yüksek çıkmış örneğin. Burada ekonomiden konuşabilirim. Sürdürülebilir büyümeden, yatırımlardan, borsadan, döviz hareketlerinden, bitcoin çılgınlığından bahsedebilirim. Siyasetten, uluslararası ilişkilerden, diplomasiden, ülkemizin geldiği noktadan, nereye gittiğinden, nereye götürülmek istendiğinden vs. dem vurabilirim. Kudüs konusunu yazabilirim. ("Gazze, Kudüs Ve İnsanlığa" ithaf ettiğim bir şiir vardır, Edebiyat Ortamı Dergisinde yayımlamıştım, o şiiri gündeme getirebilirim.) 

Etrafta, toplumda sayıları giderek artan lümpenleşmiş insanların pürmelal hâllerini sıralayabilirim. Nihayetinde ben de insanım. Et ve kemikten ibaretim. Evet incelikleri önceleyen bir ruha sahibim ama ruhum sadece şiirden, edebiyattan da  ibaret değil. Kızdığım, öfkelendiğim, sevindiğim, üzüldüğüm zamanlarda verdiğim tepkiler insani tepkiler. Olması gerektiği kadar, olması gereken mod ve dozda.

Geçenlerde oturduğum semtte büyük marketlerden birinde alışveriş yapıyordum. İşim bitince kasaya geldim. Kasiyer kızcağız market arabalarında istiflenmiş ürünleri kasadan geçirip tahsilat yapıyordu. Kasada sırada bekleyen, orta yaşın biraz üstünde görünen teyzelerden biri kasiyer kıza çıkışmaya başladı. "Her şey ne kadar pahalı, size para yetiştiremiyorum, etiketleri sürekli değiştiriyorsunuz vs." gibilerden sitem dolu sözlerle söylendi. Kasiyer kızcağız, "teyze ben ne yapabilirim, müşterinin satın aldığı ürünleri kasada okutup, toplam tutarı müşteriden tahsil etmek benim görevim, hayat pahalıysa ben ne yapabilirim" diyerek kendini savunmaya çalıştı. Dayanamadım. Teyze dedim, kasiyer kızcağızın ne kabahati var.  Hayat pahalı diye, etiketler sürekli değişiyor diye, para yetiştiremiyorum diye şikayet edilecek yer burası değil, şikayet ettiğin konuların hesabını oy kullanırken tercihte bulunduğun siyasilerden de soruyor musun? Dedim. Şimdi sorsam seçimlerde mührü ampule basmışsındır. Kasiyere söyleneceğine yüzünü, vicdanını oy verdiklerine döndürüp "hayat pahalı, geçinemiyoruz" desene, verdiğin oyun hesabını onlardan da sorsana diye veryansın ettim.

Teyze söylediklerimi duymazlıktan geldi. Ben ısrarla konuşmamı tekrarladım. Baktı olmuyor, kasiyer kıza bakıp, bu adam kime söyleniyor dedi. Yüksek sesle (belki işitme kaybı vardır diye düşünerek) "başkasına değil sana söylüyorum teyze, sana, senin gibi düşünenlere söylüyorum, etiketlere olan kızgınlığının acısını kasiyerden çıkarmaya çalışma dedim, marketten çıktım.

Şair arkadaşlardan biriyle ziyaret etmemiz gereken başka bir arkadaşımızın yanına gidecektik. Hafta sonu okulda nöbetçiydi kendisi. Giderken yarım kilo peynirli su böreği aldık. Çay demlenmişti. Oturup çay içtik. Edebiyattan, öykülerden, şiirlerden, öğrencilerden, kaldırılan TEOG Sınavından, proje okullardan, nitelikli sıfatıyla anılan okullardan, adrese dayalı eğitim sisteminden, öğretmenlerin çabasına destek olmayan ilgisiz, her şeyi öğretmenden bekleyen velilerden konuştuk. 

Gündemin baş döndürücü bir hızla değiştiği ülkemizde aslında konuşulacak öyle çok konu vardı ki biz o girdabın/dertlerimizin içinden yine ortak ilgi alanlarımıza yönelerek çıktık.

Turgut Uyar "Uzak Kaderler İçin" isimli şiirinde ne diyordu. 


"Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum?
Herkesin derdinden pay isterken.
Uzak kaderlerin suları çağlar şimdi
Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden"

İyilikle kalın.

fy 

5 Aralık 2017 Salı

biz senin ellerinle


biz senin ellerinle
küçük ırmakları yazdık
ırmaklara serpilmiş kayaları yazdık
senin dudaklarınla
kurumuş yaprakları suladık
suskunluğuna titreyen bir ömrün
çiçekleriyle sana uzandık

uzaklar senin
bu yılkılar senin
biz senin titreyen göğsünde
son sıcağını veren kuşa özendik

kuşun kanadında kalan öpücüğünle
kalbimizin kirinde paslanan hançerinle
bize dönen öfkenin ateşiyle
bekledik

dönüşüne
dönüşün
döndün evet
bir dağın kendi yerinde dönmesi
ve bakması gibi ardına
biz de baktık sana

bizden ayrı olan
ayrı duran
her zaman vurulabilen
saçları kesilebilen
her zaman bir kadınla yaşam arasında
durabilen
ve yaşama iade edilen halinle
seni küskün
içerlemiş
uykulu halinle
yorgunluğunu ellerinden
öperek almak için

bekledik

unutma bizi…

Banu Savaş

27 Kasım 2017 Pazartesi

Sessizlik


Odam kireç badanalı,
kır istasyonu binası kadar beyaz
tam sessizlik gibi;
ayışığında ağaran
tavuk kemiklerinden daha beyaz,
temiz süprüntü
ve tam sessizlik gibi.
Ardımda beyaz bir heykel var
ve açık saçık bakireler gibi büyüyen
kauçuğa benzer dillerini çıkaran
beyaz bitkiler var
ama hiçbir şey söylemiyorlar.

Tek karanlık olan saçımdır
beyaz ateşte yandı o
ve yalnızca kömürdür.
Boncuklarım da siyah,
yirmi göz yukarı yükseldi
volkandan
tamamen kıvrılmış olarak.

Kalemimdeki sözcüklerle
dolduruyorum odamı.
Sözcükler sızıyor kalemden çocuk düşürür gibi.
sözcükleri vızıldıyorum havanın içine
ve onlar geri geliyorlar duvar tenisi topları gibi.
Hâlâ sessizlik var.
Sessizlik her zaman.
Kocaman bir bebeğin ağzı gibi.

Sessizlik ölümdür.
Her gün gelir şaşırtıcılığıyla
omzumda oturmaya, beyaz bir kuş
ve gagalar siyah gözleri
ve ağzımın
titreyen kırmızı kasını.

Anne Sexton
Çeviri: Dilek Değerli

23 Kasım 2017 Perşembe

nasıl ansam kendimi


Ağaçtım bir defasında, bağlıydım,
Sonra sıyrıldım bu bedenden, hür bir kuş oldum
Tutsakken bir oyukta,
Çatırdayan pis bir yumurtadan azat olundum.

Neyim, nerden geliyorum, nereye gidiyorum, unuttum.
Ne çok bedene girdim,
Sert diken, firari geyik.

Akağaç dallarına dostum bugün,
Yarın gövdesine diş bilerim.
Ne zaman başladı bu suç,
beni dölden döle yüzdüren bu köçek dansına?

Fakat içimde bir başlangıç – belki de bir bitiş – ezgiler söylüyor,
Firarımdan alıkoyan beni.
Bu suçun okundan kaçasım var,
ki kum tanelerinde, yaban ördeklerinde arar beni.

Belki an gelir tanırım kendimi,
Bir güvercin, yuvarlanan bir taş belki.
Salt bir sözcük eksik işte!! Nasıl ansam kendimi?
Başka bir lisanda mesken tutmadan.

Ingeborg Bachmann
Çeviri: Ö. Gürkan Erdem

30 Ekim 2017 Pazartesi

Mavi Han


mavi handa bir iplikçi var, bir de terzi
gül alır gömlek diker, gemi gelir gül söyler
içi lokumlu mendil ister çoklarımız ben aşk
yağmurdan evine sığınır şiir, kelebekler avluya

kelebekler yağmurda sapsarıdır saçları

mavi handa bir kunduracı bir oğul bir de
oğul kâğıt gemiler yollar limana
liman duvarlarında siyah boyunlu kumrular ağlar
gider gelir oğul odada kızlar susar
ben bahçe isterim çokları nar
içimden şehirler geçer ve

içimde alevden sayfalar

Betül Tarıman
Varlık, Ağustos 2000, Sayı:1115

24 Ekim 2017 Salı

Düşüş


"Hollanda bir düştür, bayım, gündüz daha dumanlı, gece daha yaldızlı bir altın ve duman düşüdür ve gece gündüz bu düş Lohengrin’le doludur, tıpkı, bütün ülkede denizlerin çevresinde kanallar boyunca durmadan dönüp duran gömütlük kuğularını andıran yüksek gidonlu bisikletleri üzerinde hülyalı hülyalı kayıp giden kimseler gibi. Onlar, başları bakır rengi bulutları içinde, düş görürler, döne döne giderler, sisin altınsı tütsüsü içinde uyurgezercesine dua edenler, artık orada değillerdir. Binlerce kilometre öteye, uzak Cava adasına doğru uçup gitmişlerdir. Onlar, tüm vitrinlerini süsledikleri o yüzünü buruşturan Endenozya tanrılarına dua ederler, o tanrılar ki şu anda üzerimizde gezmektedirler, görkemli maymunlar gibi, dükkân tabelalarına ve merdiven biçimindeki çatılara asılmadan  önce, Hollanda’nın yalnız satıcılar  Avrupa’sı olmayıp deniz olduğunu, Cipango’ya ve insanların çılgın ve mutlu olarak öldükleri o adalara götüren deniz olduğunu bu özlem dolu sömürgelilere anımsatmak için.

Ama kapıp koyverdim kendimi, savunmaya giriştim! Bağışlayın. Alışkanlık, bayım, eğilim, üstelik bu kenti ve nesnelerin özünü size anlatmak isteği! Çünkü nesnelerin özündeyiz. Dikkat ettiniz mi, Amsterdam’ın ortak merkezli kanalları cehennemin dairelerine benzer? Elbette kötü düşlerle dolu kentsoylu cehennemi. Dışarıdan geldiğiniz zaman, bu daireleri geçtiğiniz ölçüde, yaşam ve dolayısıyla ondaki suçlar daha yoğun, daha karanlık olur. Burada biz son dairedeyiz, şey dairesi… Oo! Biliyorsunuz demek? Hay Allah, sizi sınıflandırmak daha zorlaşıyor. Ama, neden nesnelerin merkezinin burada olduğunu söyleyebileceğimi anlıyorsunuz demek; kıtanın bir ucunda olsak bile. Duyarlı bir insan anlayabilir bu tuhaflıkları. Öyle ya da böyle, gazete okuyanlar ve zina edenler daha ileri gidemezler. Onlar, Avrupa’nın her yerinden gelir ve iç denizin çevresinde, renksiz kumsalda duraklar. Canavar düdüklerini dinlerler, gemilerin siluetlerini sis içinde boşuna ararlar, sonra yeniden kanalları geçerler ve yağmur altında geri dönerler. Soğuktan donmuş durumda Mexico-City’ye ardıç rakısı istemeye gelirler, her dilde. Ben orada onları beklerim.

Haydi yarına kadar hoŞçakalın, bayım ve sevgili hemşehrim. Hayır, şimdi yolunuzu bulursunuz; bu köprünün yanında bırakıyorum sizi. Geceleri bir köprüden hiç geçmem ben. Kendi kendime ahdetmişim de ondan. Birinin kendini suya attığını varsayın. İki şeyden biri, ya onu kurtarmak için arkasından suya atlayacaksınız ve soğuk mevsimde sağlığınızı tehlikeye atacaksınız ya da bırakacaksınız gitsin, o zaman da suya dalmaktan kaçınmanız bazen tuhaf kırıklıklar bırakacak sizde. İyi geceler! Nasıl? Şu vitrinlerin arkasındaki bayanlar mı? Düş, bayım, ucuza düş! Hindistan’a yolculuk! Bu kişiler baharat kokusu sürünürler. İçeri girersiniz, perdeleri çekerler ve uçuş başlar. Tanrılar çıplak bedenlerin üzerine iner ve adalar, rüzgâr altında kabarmış palmiyeden bir saçla taçlanmış olarak çılgınlar gibi sapıtırlar. Deneyin."

Albert Camus, Düşüş, syf. 13,14,15
Çeviri:Hüseyin Demirhan

12 Ekim 2017 Perşembe

Yas Tutulan Fotoğraf


O razı evlerde hep kış kahrıyla soluklanan kadın,
Şimdi kararan gök, çokça durulmuş bir suyun içtenliğiyle;
Sana bulut geldim, yağmur durdum.

Bu mümkün durgunlukla sürüklendiğim su yatağı,
Çokça dağ ve vadi geçtim kırsal akıntılarla.
Kenarına güz, köşesine üzgün kurulduğun evlerin,
Avlularına ve eşiklerine büyüdüm. 

Ben yüzündeki kuyunun çıkrığında burkulan harf,
Düştüm yankısıyla taşın, kararan sözün belleğiyle.
Ben o denli günah, ben olağan susuşun esmer hali.
Zeytinin ve atların üstüne yemin eden tanrıya inandım.

Evin kusurunu gömmek içinmiş kuyu,
Sokağa küs çocuklar içinmiş avlu,
Sabaha, yeniden bağışlanmak içinmiş adım.
Bil istedim.

Kuyulara ince, avlulara sessiz, bana sızıyla uyan.

Hişar  Şiyar  Uyan
Beri Gel Oğlan Beri Gel Şiir Fanzin Mart 2014, Sayı :3


7 Ekim 2017 Cumartesi