Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

24 Haziran 2017 Cumartesi

Delirium Nöbetleri


1-Kendimi hazırdan tüketen karınca gibi hissediyorum. Çalışkanım, tutumluyum, azla yetinmesini biliyorum ama şimdi itiraf zamanı. Yalan değil. Ağustos Böceğine imreniyorum.

2-Herkes başkasının gök’yüzünde arıyor yitik zaman şehrini.

3-Giden gitmiştir gitmesine de gideni kim gül gibi saklar? Kim uzak tutar içindeki recm ateşinden? (Vefa, tabii ki vefa, her dem en koyusundan.)

4-Bir dargın bir barışık. Tekrara düşmekten korkmuyoruz. Kar, yağmur, sıcak ne gam! Mart kedileri gibiyiz çatılara tırmandıkça.

5-Omurgası kırılmış bir yüzyılın ortasından yürüdüm. Roma’nın, Konstantiniyye’nin fethi gerçekti. Sana yara bandı gibi sarıldığım, bana büyülü rüzgârlar bağışladığın da gerçek.

6-Bilmiyorsun; karanlık mahzene kilitlenip bir küpün içinde yıllarca bekleyen şarabın sabrını.  Üzüm nasıl gözyaşı döker teveğinden koparılınca, bilmiyorsun.

7-Sarhoş muyum ayık mı? İpini kırmış uçurtmayım. Düşersem, badem ağacına dönüşür gizli gizli büyürüm engin toprağında.

8-Bir sesinin buğusuyla kucaklayan insanlar vardır bir de sessizliğin cevheriyle sarılanlar. Sessizliği tercih ediyorum. Mânânın derinliğini.   Ey benim en güzel, en acı yenilgim. Seni nar rengini giyinmiş şafağın gölgesinde kucaklıyorum.

9-Muazzam ve muazzez ruh okyanusunda küçük bir damlayım. Düşüncelerim sonsuz gerçekliğin dalgalarına dokunuyor. Şarklıyım. Eflatunlar giymişim. Durup kalbimi yokluyorum. İçimin eyvanındasın. Âh! Zihnimi geceler sıcak tutuyor, gövdemi içinden nehirler geçen şehirler.

10-Gevrek bir ağaç dalı nasılsa öyleyim. İnce, naif ve kırılgan, adını kumların üstüne yazıyorum. Yüreğimin dili coşkuyla titriyor. Kum sonsuz. Düş sınırsız. Parmaklarım ölümlü. Anımsa. Özlemek kumdur demiştim. Kum saklı cennettir geçmişe dokunduğumuz sürece…

11-Kehaneti bıraktım. Artık geleceği görmüyorum. Geçmiş acı ve tatlısıyla orada duruyor. Sahip olduğum tek şey nefes aldığım ânın büyüsü. Carpe, carpe, carpe diem!

12-En zengin, en cömert hâllerin aklımda. Şeker dikeni gibi boy veriyorsun içimin Z Bölgesinde.

13-Hayatın gazozuna anason karıştırıp onu serseme çevirmeyi öyle çok isterdim ki! Serseme dönmüş bir hayat, çakırkeyf olmuş bir hayatın içinden koşarak geçmek. Bazen uçmak, dağlara doğru bağırmak, bazen kuş gibi deli devre şakımak.  Evet, delice şakımak. Fena olmazdı. Eğlenceli, hatta çılgınca olurdu. “Hayat sevilince sevince güzel” denir bir şarkıda. Yanlış! Hayat delirince dellendikçe güzel.

14-Kimin yüreğine girmek istesem anahtarsız kapılar. Bazı kapılar yalnızca içerden açılırdı. Unutmuşum. Ya evde yoksan?

15-Günlerin uzunluğu canımı yakıyor. Duvarların arasına hapsolmak sabrımın çeperini yaralıyor. Bekledikçe zaman kavramını, zamana dokunma arzumu yitiriyorum. Belleğimde yanıp küle dönüşen ormandan kurtardığım zeytin ağaçlarını gülüşünün coğrafyasına miras bıraktım. Elimden ormana üzülmekten başka bir şey gelmiyor. Benden uzaklaşan her şeyin gerçekte bana ne kadar yakın durduğunu keşfettiğimden ândan beri –ne tuhaf- şizofreninin sıcaklığına teslim ettim ruhumu.

16-Bütün varlığım işgâl altında. Bütün kalelerim zaptedilmiş. Mut şehrine çıkış kapalı. Bir bakış, insancıl bir gülümsemenin tozudur belki de aradığım anahtar ve biliyorum sadakat ülkesinden, gök’yüzünden gelecek beklediğim özgürlüğün müjdesi o bergüzar.

17-Elbet birgün zamanın alevi söner. Olan biten her şeyi sessizlik kuşatır. Gümüş nehirler akar insanlığın özüne ve dünyanın hüneri biter. Aşk kalır geriye. 
Aşk bakidir. Albahardır. Aşk gümüş suların gizine akar.

18-Yokluğu kusurlarımdan bildim varlığı kenz-i mahfiden. Hiçbir hayalim yok desem de nihayetinde âdemoğlusun, duramıyor, bağlanıyorsun işte. Bağlanıyorsun; yaşamak, sonsuza değin kuş gibi yaşamak tutkusuna.

19-Doğdum, yaşadım, ölüyorum. Hiçbir şey anlamadım hiçbir şey. İyileşmeyen, nasırlı bir yara gibi ağrıyan şu koskoca dünyadan.

20-Köprücük kemiğindeki çukura gömülmek istiyorum.

fy


3 Haziran 2017 Cumartesi

Uyu uyu uyan yarim...


"Düşler kapısı, ardına kadar açık,
Kuş sütü havuzunda mısın şimdi?
Seni, morların en güzeli çağırıyor
Çıkacaksan anadan doğma çık"

Mustafa Necati Karaer

Düşler kapısı, ardına kadar açık...


"Yalnızlığı emziriyor parmak uçların
Parmak uçların ne iyi"

Mustafa Necati Karaer

31 Mayıs 2017 Çarşamba

kopar gider içimde aşk...


"Bir bahçeden geçtik gün doğmadaydı
Sevilmek kolaydı, sevmek kolaydı..."

Coşkun Ertepınar

25 Mayıs 2017 Perşembe

hangi yaprak, hangi sır...


"kendiliğinden gelen sözcüklerin misafirliğini
ne çok severdin,
Nasılsın...
Bugünlerde ben iyi gibiyim
yorgun gri kaideler arasında
hüzünlü bir yeşilim,
Ya sen...
Sen... Nasılsın?
Göğsündeki ağrılar nasıl?
İyi misin?"

Birhan Keskin



14 Mayıs 2017 Pazar

Aşkubbe


-sen; gece kırıklarını benim göğsümde iyileştirecek,
avuçlarımda nûrdan birikmiş ayna ve denizler bulacaksın-

gökyüzünün kiraz dallarına tırmandığımız vakitler
hayata yeni bir kelebek soyu armağan ediyoruz

şükür, ihsan ve ikram
bu duyuşla varolmaktan nasıl da zevk alıyor insan

sonra yoğun bir sis bulutu içinde
özgürleşmeye kanat çırptığımız ân geliyor aklıma
ve bir de kumral başında yükseldiğimiz atlas liman
gülümsüyorum

sonra doruktayız, divâneyiz
kanımızda atlar cennetin keşfindeyiz  
eriyen zaman yıkılan ses duvarları
ipekten

düşüyoruz
göğün yıldızları pul pul
                              dökülüyor aşkubbeden

sonra çiçek tozları serpiliyor 
nâr sütüyle yıkanıyor tenimiz
âh! telvende yaşam Monet’nin Bahçesi gibi
tarifsiz

ân, bütüncül
ân, şeb-i rûz
ayna ve deniz
aşk
s o n s u z l u k
                       s o n s u z l u k… 

fy
Eliz Edebiyat Dergisi, Nisan 2017, Sayı: 100

9 Mayıs 2017 Salı

Periplanisi...


"beni düş ekspresindeki yolculuklar iyileştiriyor, 
seni avuçlarımızda pembeleşen zamanlar..."

fy

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Karmâşık


bozkırda doğdum bozkırda öleceğim anlaşılan
benden sonra cesedim musalla taşına mı konulur
yoksa denize mi savrulur artık orasını bilemem
fakat sana yakın olmanın bedeli
cennetle cehennemi takas etmekten geçiyor ki,
bu takas benim için bir lütuf ya da lânet olabilir
çünkü gülümsemen sonsuz yaşamın belirtisi
çünkü ölüm ışığın dengini bulması gibi bir şey
ve kulağına küpe olsun diye söylüyorum, unutma yaz
dünya ikiyüzlü bir sevgilidir
dünya, iki cinsiyet arasında upuzun bir yanılsama

evet, tahmin ettiğin yerden
almakla vermek ikilemine inşa edilmiş
yalnızlık kulesinden sesleniyorum
dokularımda trajik suç delili gibi duran eskil rüyadan
ağrıdan, yangıdan sesleniyor
ve bütün bunları aramızda bir milim boşluk
anlamsız tek bir nokta kalmasın diye söylüyorum
âh!
çürüyen kalbin dermanı acilen deniz naklidir, bilirsin
ama sonum belli
bozkırda doğdum bozkırda öleceğim anlaşılan

fy
mühür 2017, sayı: 69

28 Nisan 2017 Cuma

Poğaçalar


“Herkes geçer diyor, geçer mi Olric? Herkes ne bilir acımı. Herkes ne bilsin acımızı. Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım.” 
Oğuz Atay/Tutunamayanlar                                  

Şimdi, gecikmeden… Bir bardak sıcak çay ve yanında fırından yeni çıkmış İran Poğaçası olsa, akşam her zamanki akşamdan çok daha görkemli olurdu diye iç geçirdim.

“Güzel hayâl” dedi içimden bir ses. Bak aslanım, işi gücü bırak, beni dinle. Şuradan usulca karşıya geç. Cağaloğlu Yokuşuna doğru vur kendini. Solda büfeleri geçince, yayınevlerinin, kırtasiyecilerin ortasında kalmış börekçi dükkânını görmekte gecikmeyeceksin. Tabelasında  “saklı” mı yoksa “esaslı” mı yazılı? İsmi öyle bir şey olacak. Hem isim önemli değil cancağızım. İsim dediğin bir nazar boncuğu değil mi? Çekinme, börekçiden içeri girince sağdaki vitrine dizilmiş unlu mamullerden canın ne çekiyorsa seç. Siparişini ver. Üst kata çık. Cam kenarındaki masalardan birine geç. Deri koltuğa yayıl rahatça. Duble çayla birlikte ısmarladığın nefis İran Poğaçalarından götür götürebildiğin kadar.

“Güzel akıl” dedim ıslık çalarak. Gözüm karşımdaki dijital ısı göstergesine ilişti bir yandan. Sıcaklık -9 derece. Ellerimi ağzıma götürüp hohlayarak ısıttım. Güzel akıl dedim tekrardan. Lâkin ben kendi evimde tavşankanı kıvamında demlenmiş çayı yudumlarken, çayın yanında eşimin kendi elceğiziyle pişirdiği poğaçaları afiyetle yemeyi tercih ederdim. Kısmet. Zorla değil ya. Olmayınca olmuyormuş. Hem, bu arzumun ne şimdi ne de gelecekte asla ve kat'a ete kemiğe bürünmeyeceğini, gerçekleşme ihtimalinin sıfıra yakın durduğunu tecrübeyle anladığım günden beri kendi içime bir yüzleşme demi ısmarlayıp soruyorum bazen. Ömrümü işle ev arasında mekik dokumakla geçirdiğim bunca yıldan sonra bana yaşamaktan kalan ne? Balıketliler sınıfındayken filleşen bedenler grubuna dâhil olan bir eş. Borç harç alınmış gecekondu. Yükseköğrenimde iki evlat.

Şaşırdın mı? Şaşırma. Biliyorum sen filleri yalnızca Afrika’nın geniş steplerinde yaşıyor sanırsın çünkü sana coğrafya derslerinde öğretilen bilgi budur ama gerçek hiçte öyle değil ihvanım. İnsan ırkının içinde de doğuştan filleşmeye meyilli olanlar vardır ve bir fil adayı filleştikçe cicim aylarının güzel çizgileri yaşamın cenderesinden kırış kırış akmaya başlar ki bu durum girdiğin dünya evinde çekilmezliğin en kuvvetli belirtisidir, anladın mı adamım? Bir sonraki evre ise "ne oluyoruz yahu" diyerek sık sık aynaya bakmaktır. Orada, aynaya her bakışında yüzündeki orijinal tuvalden tükenmişlik sendromunun izlerinin döküldüğünü görür, için yanar, üzülür, elinden hiçbir şeyin gelmediğine kahrolarak yaşar gidersin cancağızım.

Maalesef, eşim İran Poğaçası yapmayı bilmiyor. Çayın demini tutturamıyor. Akşama kadar elinde kumanda o kanal senin, bu kanal benim dizileri, evlilik programlarını seyrediyor. Televizyon yetmedi mi sörf kraliçemiz soluğu sosyal medyada alıyor. Tabii bütün bunları yaparken buzdolabında abur cubur ne varsa tüketiyor. Ona ömrünü filleşerek tüketme, gel sana uygun bir iş bulalım, sen de çalış bana destek ol dedim. Ihhh. Kabul etmedi. Zaten bugüne değin aldığım hiçbir kararı onaylamadı. Ardımda dağ gibi hiçbir zaman dimdik durmadı. O beni değil eşyaları, dizilerde gördüğü karakterleri, mukallit hayatları sevdi. Geniş ev, geniş mutfak, süslü perdeler, İtalyan stili döşenmiş mobilyalar, Amerikan bar, yeni tasarım balon kapaklı dolaplar… Bütün hayatını gösterişe endeksledi. Varsa yoksa ille de “istediği gibi donatılmış bir ev” diye tutturdu, tüketim canavarı olmayı seçti gitti yıllarca. Eskilerin deyimiyle “iki gönül bir olunca samanlık seyran olur, azıcık aşım, ağrısız başım” felsefesiyle mutlu olmayı asla beceremedi.

Ben de isterdim ona istediği hayatı sultanlar gibi yaşatmayı. Onun hayâllerini bir bir gerçekleştirmeyi. Kader işte. Dar gelirli bir ailenin ortadirek sınıfına bile terfi edememiş ferdi olan ben, kıt kanaat kazancımla onun engin hayâller zincirini nasıl gerçekleştirebilirdim ki?

Yıllardır düşünürüm. Nasıl mutlu olunur? Ya da insan kendini hangi koşullarda mutlu hisseder? Mutluluk göreceli bir kavram sanırım. Benim felsefem "az insan, az eşya." Bizimkinin mutluluk frekansı ise evde yenilenen eşyalara ve çocukların hesabına her aybaşında bankamatikten yatan harçlıklara göre alçalıp yükseliyor, bana, sen de işinden, hayatından memnun musun, bir derdin var mı diye sormak gereğini bile hissetmiyordu.

“Kör talih” dedi içimden bir ses. Bizim oralarda bir söz vardır. “Ya sevdiğini alacaksın. Ya da aldığını seveceksin” derler arkadaş. Almışsın bir kere. Seveceksin.

“Afilli söz” dedim metrodan akan insan kalabalığına bakarak. Sonra silkinip yanağıma hafifçe bir tokat patlattım. "Deli misin oğlum sen, artık kendi kendine konuşmaya mı başladın?"

Deli değilim elbette ama galiba dünyaya darnlar zümresindenim. Pişman mıyım? Yol yakınken yolları ayırmalı mıydım? Bu saatten sonra soruların da yanıtlarında önemi yok. Pişmanlık elbette bütün vazgeçmelerin soy atasıdır fakat hiçbir lügatta da karşılığı yoktur "severek ayrıldık" cümlesiyle başlayan hüzünlü avunmaların. İçimin acıdığı doğrudur. Biliyor musun, aslında acı değildir insanı içten içe çürüten. Acı bir yerden sonra durur. Hissedilmez. Yüzleşemediğin belirsizliktir. O belirsizliğin kuytularında dipten derine, insanı köşe bucak çürüterek dizlerinin üstüne çökerten bîçareliktir

Bu yüzden yüzüme bakmayanın yüzüne bakmıyorum durakta beklerken. Her gün katarlar dolusu insan gelip geçiyor beklediğim Sirkeci/Marmaray tren istasyonundan. Gözlerim, kulağım sürekli tetikte. Burada böyle endişeli, umutsuz, bîçare beklemek yıpratıyor ruhumun yorgun düşmüş pervazlarını. Benim gibilerin içinde zaman zaman ses veren senin gibi "olric" ler olmasa ne yapar, nasıl rahatlardık, bilmiyorum ihvanım. Bilmiyorum. 

“Bilet alır mısın?”

Başımı kaldırdım. Piyangocu. Elindeki bilet tomarını sırıtarak yüzüme doğru uzattı. "Git işine" dedim suratımı ekşiterek.

“Benim işim bu. Seninse bir biletle talih kuşunu avuçlarının içine almak parmaklarının ucunda.”

Hiçbir hayâl bugüne değin beni avuçlarının içine almadı ki talih kuşu alsın. “Güvercini bırak, kargalara bak, durma, geldiğin yere uza” dedim piyangocuya. Göz ucuyla istasyonu işaret ettim. Bir yandan da işportanın üstündeki rengârenk eldiven şapka kombinasyonlarını harmanlayıp avazım çıktığı kadar bağırdım. “Gellll, gel vatandaş kampanyaya gellll! Şapka eldiven, çifti on kaat. Yolda bulan bu fiyata vermez abicim. Yolda bulan vermezzzz!”

İstasyon çıkışı aniden hareketlenince tiz bir kadın sesi ortalığı yıktı geçti. “İmdatttt! Polis yok mu? Çantamı kaptılar, imdatttt!”

Kapkaççılar işbaşında. “Sıra sen de. Haydi iş başına” dedi içimdeki ses. Öyle ya. İş başına. Zaten ben kapkaççılar için burada değil miyim? Sivil güven timi işte. 12/24 kapkaç nöbetindeyim.

"Bekleme dostum, koş, adamın kaçıyor."

Güncelliğini yitirmeyen, kronikleşmiş kederli hâlimden turbojet motoru ateşlenmiş araç gibi hızla sıyrıldım. Tahtakale istikametinde koşan kapkaççıyı görmemle birlikte ona doğru hareketlenip, bir yandan da bağırdım. 

“Dur, kaçma! Polis!” 

Koştum. Koşarken dünyaya dargınlığımı kaldırım taşlarının üstüne bıraktım. Bağıra bağıra delirmiş gibi koştum. Bağırmak iyi geliyordu bana. Bağırdıkça yüreğime düğümlenmiş ağrılarımdan, acılarımdan kurtulup kuş tüyü gibi hafifliyordum.

Koştum.

Şimdi, gecikmeden… Bir bardak sıcak çay ve yanında fırından yeni çıkmış İran Poğaçası olsa, akşam her zamanki akşamdan çok daha görkemli olurdu diye düşünerek iç geçirdim.

fatih yavuz çiçek
mühür dergisi mart-nisan 2017, sayı: 69