Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

21 Ekim 2016 Cuma

Zamanın Suç Ortağı


“Kırılan hangi kanadımız
Bir sıçrayışta artık dimdik duramıyoruz”

Philippe Tancelin/Adımlar

“Dışarı kar içerisi dar” derdi babam. Kışın ruhunu bu kısacık deyimle anlatırdı. Evden dışarı çıktığımda rahmetlinin ellerini ovuşturarak odaya girişini, gürüldeyen sobanın ateşine bakarak keyiflenişini anımsadım. Hakikâten de dışarısı kar, içerisi dardı. Gece yağan karın ardından ayaza çeken havanın soğuğu insanın tâ iliklerine kadar işliyordu. Ben de: “Ağalara dert, çobanlara yat günü” dedim içimden. Garaja geçip, kar lastiklerini yeni taktırdığım aracımı çalıştırdım.

Her sabah olduğu gibi bu sabah da her iki tarafı çam ve dişbudak ağaçlarıyla kaplı bulvardan geçerek işyerime gitme telâşındaydım. Klimasını açtığım aracın içinde “Demirkırat” belgeselinin müziklerini dinleyerek Hürriyet Bulvarından, Sanayi Köprüsüne doğru ilerledim. Önümde uzayan yolun tenhâlığı muhteşem bir kış tablosunu andırıyordu ve sanki “dünyanın en uzun hüznü yağmıştı. Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne.”

Az ilerde, durakta servis bekleşen öğrencilere kaydı gözüm. Sabahları erken kalkıp; siyah önlük, beyaz yakalarımızı giydikten sonra gürüldeyen sobanın başında ısındığımız günler film şeridi gibi akıp geçti hafızamdan. Kuzineli sobada ısıttığımız yufka ekmek, tereyağı, peynir ve yumurtayla karıştırılarak yapılan omaçlı dürümün kokusu, annemin demlediği ayva çayı burnumda tüttü buram buram.

Geniş bahçeli evimizin avlusundan çıkıp sokakta arkadaşlarla buluştuğumuz, sonra hep birlikte kuş gibi cıvıldayarak yola koyulduğumuz ilkokul yıllarımı düşünürken kırmızı ışığı görünce durdum. O esnada eski parkın köşesinde üzerinde pejmürde bir mont, başında sarı kırmızı ponponlu şapka, sırtında tahta boya sandığıyla yürüyen oniki onüç yaşlarında gözlüklü bir çocuk dikkatimi çekti. Çocukcağızın hâline öyle üzülmüştüm ki yol açılınca aracı sağ şeride yanaştırdım. Çocuğun yanında zınk diye durup camı açarak seslendim.

“Yavrum gel seni gideceğin yere bırakayım.”

Gözlerinde ürkek bir serçe belirdi önce. Endişesini sezince gülümsedim. Âh! Evet, gülümsemek. Hep denemişimdir, hangi yaşta olursa olsun karşımdaki insanla konuşurken yüzüme yayılan gülümsemenin muhatabıma hissettirdiği güven duygusunu başka hiçbir bakış sağlayamamıştır. Küçük haklıydı. Günümüzde her insana hemen güvenip aracına binmek onun yaşındakiler için risk oluşturabilirdi. Karşılıklı, kısa süren bu ânlık bakışma, sesimdeki yumuşaklık, yüzümdeki aydınlık çocuğu rahatlatmış olmalı ki “Toptancı halindeki kahveye gidiyorum amca" dedi. Açtığım kapıdan içeri süzülüp arka koltuğa oturdu. 

Konuşmaya başladık. Adı Murat. Üç kardeşler. Murat en büyükleriymiş. Diğer kardeşleri Cemil altı,  Yıldız dört yaşında. Babası toptancı halinde yükleme boşaltma işlerinde çalıyormuş. İlkokulu geçen yıl bitiren Murat okula devam edememiş. Sebebini “Paramız yok, evimiz kira” diye açıklayan Murat’ın “okul” sözcüğünde gözlerinin parladığını dikiz aynasından görünce içim burkulmuştu. “Okula gitsem, çok param olsa büyük bir lokanta açar oradan bizim gibilere parasız yemek dağıtırdım ama gidemiyorum. Ayakkabı boyamakla kazandığım parayı da anneme veriyorum, bana hiçbir şey kalmıyor” diyerek hayâllerini sıralıyordu Murat.

Kahveye vardığımızda içerisi kalabalıktı. Masaların etrafına kümelenmiş insanların sohbetleri televizyonun sesiyle birleşmiş, ortaya çıkan yeni ses dalgası uğultuya dönüşmüştü. Duman altındaki kahvede bulunanların kimi ortadaki büyük sobanın başına geçmiş ısınma derdinde, kimi yaktığı sigarasından yeni bir nefes çekip çayını yudumluyordu. Köşede beli bükülmüş simitçi bir yandan üşüyen ellerini ovuşturuyor, bir yandan da simitleri ahşap tablaya diziyordu. Bu tür yerlerin daimi müdavimleri genellikle birbirini iyi tanıdığı için sabah sabah oraya çocukla gelen ben onlara göre kim olduğu, ne aradığı bilinmeyen bir meçhuldüm. Meraklı gözlerin üzerime çevrildiğinin farkında ama bana yönelen bakışlara da aldırmadan ortalığa selâm verip, herkese hayırlı işler diledim. Murat’a “Koş bana bir çay söyle, babanla da konuşmak istiyorum” dedim.

Babası semt pazarına sebze kasalarını boşaltmaya gitmişti. Çayımı yudumlayıp Murat’a kartvizitimi verdim. Babasının beni mutlaka aramasını tembihledim. Ayrılırken “Bak Muratçığım, okula dönmen için bütün olanaklarımı kullanacağım ama bana bi’söz vermeni istiyorum. Büyüyünce lokanta açıp, ihtiyacı olan insanlara bedava yemek dağıtma hayâlinden asla vazgeçmeyeceksin, tamam mı” dedim. Tekrar okula gitme fikri onu çok sevindirmişti. Başını salladı elimi öptü. Kahveden ayrılırken Murat’ı kucakladım. Bu masûm çocuğa sarılırken sanki kendi geçmişime sarılmıştım.

Akşam eve döndüğümde üzerimde yoğun bir günü daha bitirmenin, kızım ve eşimle birlikte olmanın rahatlığı vardı. Her zaman olduğu gibi eşimin hazırladığı yemekler nefis görünüyordu. Sofraya oturduğumuzda bir yandan da yıllardır bende alışkanlık hâline gelen haber bültenini izlemek amacıyla televizyonu açtım. Tam sıcak çorbaya uzanıyordum ki spikerin duyurduğu yeni haber, elimdeki kaşığı düşürmeme yetti de arttı bile.

“Sayın seyirciler; yapımı süren metro inşaatı civarında kanalizasyon çukuruna düşen küçük boyacı Murat İspir’in cesedi, itfaiye ekiplerinin uzun uğraşılarından sonra ancak çıkarılabildi. Yürürken üzeri kartonla örtülen çukuru ve kar yağışının gizlediği kartonu farketmeyen talihsiz çocuğun ölüm haberini duyarak olay yerine gelen yakınları sinir krizleri geçirdi. Konuyla ilgili açıklama yapan belediye yetkilileri sorumluluğun kendilerinde değil, yüklenici firmada olduğunu belirttiler.”

Birdenbire çöl. Evet, birdenbire insan kendini çölde hisseder mi? Öyle işte. İçim acıdı. Yüreğim kavruldu. Yerimden kalktım. Eşimin ne olduğunu öğrenmek isteyen sorularına yanıt vermeden balkona çıktım. Merakla yanıma gelen küçük kızıma sabah tıpkı Murat’a sarıldığım gibi sarıldım. İçeri geçtiğimde “Ülkemizde çalışanlara uygulanan asgari ücret milli gelire oranlandığında Avrupa Birliği standardının üstünde” diyordu televizyonda konuşan yetkili ağızlardan birisi.

“Murat” dedim eşime… “Murat, okula gitmek istiyordu.” Daha fazla konuşamadım, gözlerimin sıcak buğusunu engellemeyi bırakıp gözyaşlarımı sel gibi boşalttım. Tekrar balkona çıktım. Yaşam elbette kusursuz, dört başı mamur, varlığını güllük gülistanlık sürdüren dikensiz bir organizma olamazdı. Bu gerçeği biliyordum. Yaşam; iyi, kötü, güzellik ve çirkinliğin karışımıydı. Yaşam suyun yapısı gibiydi. Mucizeydi. Ve o mucize akıp gidiyordu kusursuzluğun özgün imgesine doğru. Ölüm bu imgede vücut buluyordu. Sonsuzluk bu imgede sırlanıyordu. Murat’ta ölümle sırlanmış, herkesin yüzleşmekten korktuğu aynadan geçerek bir cennet süsüne dönüşmüştü. Ardından ağıt yakan ailesi, “kurtuldu” denilerek teselli edilecekti belki ama ya diğer Muratlar, onlar ne olacaktı?

Göğe baktım. Kar tekrar başlamıştı. Lapa lapa kar yağıyordu. Şehir bir kez daha kışın rengine boyanıyordu. Kar, yeryüzünü beyaz bir kumaşla örtmek, insanlığın bütün kirini, günâhını o kumaşın altında saklamak ister gibi yağıyordu. Kış acıydı. Yoksulluk acıydı. Ölüm acıydı. Zaman acıydı. Bütün acılar, kar maskesi takan zamanın içinde silik bir nokta gibi kalıyor, zaman eninde sonunda her şeyi kendi koyduğu noktanın içinde yok ediyordu. Kar adeta zamanın suç ortağıydı.

Başımı yeniden göğe çevirdim. Kar değil, sanki zamanın utancı yağıyordu.

Vefa Yiğiter
Ayna İnsan 2016, Sayı: 18

Hiç yorum yok: