Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Cinnet/Öykü


Vedalaşırken: “Denizi unutamazsın.  Denizin kokusu bir mıknatıs gibi seni kendine çeker, ondan kaçamazsın,” demişti ev sahibem Suna Teyze. Haklı çıktı. Unutamadım. Şimdi, direksiyon başında “İzmir’in kavakları/Dökülür yaprakları” diye başlayan zeybek türküsünü dinlerken düşünüyorum da Ege’den, martılardan, imbat rüzgârından kopmakla ne kazandım, ya da ne kaybettim, ayrılığın üzerinden yıllar geçtikten sonra denizden başkasını anımsamak bile istemiyordum galiba. Hafızamı yokladığım zaman, dönüp yerleştiğim bozkırda bir yanımı çölleşmiş, diğer yanımı isimlendiremediğim bir şeylerin özenle koruduğu deniz mavisi hatıralar görüyordum.  Ömrüm mor bir a’rafın ortasına demir atmıştı sanki ve artık ne denizin kokusunu hissetmeden, ne de bozkırın çıplak sûretini görmeden yaşayamıyordum bir türlü. Bu yüzden olsa gerek tenimi dalgalara bırakmadan rahatlatabileceğim başka formül bulamadığım her tatil döneminde bir sevgilinin kollarına atılır gibi denize koşuyor, bozkırdan uzaklaştığım o günlerde ise beni dizginleyen uçsuz bucaksız kızıl toprakların sessizliğini özlüyordum. Tuhaf denilebilecek kadar çelişkilerle dolu, ikiye bölünmüş, sonbaharı her Eylül’de kanayan bir yaşamım vardı benim. Yalnız, tedirgin ve ketum.

Bu tuhaf, bu tedirgin süren yaşamın içinde aynı zamanda okuyor, araştırıyor, yazıyordum fakat ne yaparsam yapayım gövdemin temelinden başlayarak bütün hücrelerime yayılan Eylül travmasının ruhumda açtığı boşluğu doldurmaya hiçbir şeyin gücü yetmiyordu. Reankarnasyona sarıl, sarhoş ol, göğe bak diyenler oluyordu. Hiçbirini dinlemek istemiyordum. Dinlemedim de. Baktım olacak gibi değil, bir gün, siyah ipliğin beyazdan ayrıldığı bir Eylül sabahı kalkıp geçmişi düşlerimin tavanına astım. Boşluk, bir süre sonra dağların suya vuran gölgesi gibi ağır ağır silinip gitti ruhumdan. Sordum, soruşturdum. Düşlerde silinen gölgelerin hüzünlü günlerin habercisi olduğunu söylüyordu rüya tabircileri. Aldırmadım, yeni bir şehre taşındım. Her şeye sıfırdan başlamak için düşleri ürkütmeyecek zayıflıkta resimler yaptım. Denize olan sevdamı tazeledim. İnce belli kadınlarla seviştim. Sevişmek  kırılgan ruhlu insanlar için muadili olmayan tensel bir uyuşturucudur. Verdiği haz insanı yeryüzünden, bütün acılarından kopartır. Ama ne yaptıysam olmadı. Yıllarca peşimi bırakmayan o travma, yırtılan ozon tabakası gibi günün birinde aynı yerinden tekrar yırtıldı. Darbecilerin yargılandığı davaya mağdur olarak müdahil olmamı isteyen hukukçuların gönderdiği mektupla, silindiğini zannettiğim o fildişi boşluk biraz daha genişleyerek ruhumun çeperini tekrar sardı. Beklentim neydi? Geçmişi unutarak iyileşmek mi? Bana bu travmayı yaşatanlarla yüzleşmek, içimdeki öfkeyi onların suratlarına kusmak mı? Yoksa… Yoksa daha fazlası mıydı? Kısasa kısas mı istiyordum mesela?

Kısas mı? Bu kavram şimdi durduk yerde nereden süzülmüş, hınzırca nasıl da çıkıp gelmişti aklıma. Hiçbir fikrim yoktu doğrusu. Zaten tahmin yürütme duygusundan bir hayli uzaktım ve bir ân evvel denize varmak istiyordum. El ve ayaklarımın kullandığım otomobile, zihnimin geçmişten ziyade önümde kıvrılarak uzayan yola odaklanması gerekiyordu çünkü. Ben de öyle yaptım. Bastıran sisin görüş mesafesini düşürdüğünü görünce hızımı azalttım. Sis farlarını yaktım. Tedbirli davranmayı önemserim. En istikrarlı alışkanlığımdır tedbirli davranmak. Sezgilerim beni hiç yanıltmadı bu güne değin. Böyle havalarda neyin, nerede, nasıl karşınıza çıkacağını kestirmek güçtür.

Nitekim karşı yönden şarampolü aşıp uçuruma yuvarlanan aracı görünce frenlere asıldım. Aracımı emniyet şeridine çekip durdum. Gün ışımak üzereydi ve ortalıkta kimse görünmüyordu. İlkyardım çantasını yanıma alıp kaza yapan aracın yanına indim. Ters yatmış aracın ön tarafında altmış bilemedin altmış beş yaşlarında uzun boylu, iyi giyimli, sarışın, mavi gözlü bir adam inliyordu. Sol ön kapıyı açmaya çalıştım önce. “İyi misiniz?” dedim. Yaralıydı fakat bilinci açıktı. Konuşuyordu. “Yardım et” dedi. “N'olur çıkar beni buradan.” 

Kısa bir ân göz göze geldik. Kısa bir ân. Bazen kısa bir ân yaşamınızda küçük bir kıvılcımdan öte anlamlar taşır. Kısa bir ân geçmişe açılan kapıdır örneğin. Ya da içinizde küllenen nefretin aniden körüklenmesiyle birlikte yükselen alevlerin, aklınızı, insanlığınızı unutturacak boyutlarını aşan tehlikeli etkinliği, sizi cinnet geçirme noktasına ve çılgın yangınların ortasına sürükler. Tanımıştım o'nu. Komiser Münir'di bu adam. 12 Eylül'den sonra bizi sudan sebeplerle tutuklayan, karakolda günlerce işkence eden, bir kulağımın işitme duyusunu yitirmesine sebep olan canavardı. 

“Adın Münir mi?” dedim. “Emniyette çalıştın mı?” 

“Evet” dedi inleyerek. “Nereden tanıdın?” “Sen de mi emniyettensin yoksa?” 

“Hayır! Ben… Ben 12 Eylül'de işkence yaptığın, sakat bıraktığın isimsiz yüzlerce gençten biriyim” dedim buz gibi bir sesle. İnlemesi kesilmiyordu. “O günlerin şartları bizi zorladı” dedi, yüzünü acıyla buruşturarak. “Şimdi bunların sırası değil güzel kardeşim. Ölüyorum bak, yardım et! N'olur, çıkar beni buradan. Çıkar da konuşalım. Helâlleşelim.” 

“Güzel kardeşim mi? Helâlleşmek mi? Demek öyle. Ben de inandım. Vah vah! Gözlerim yaşardı geçirdiğin evrimden. Manyetolu telefonla vücuduma elektrik verirken, yakası açılmadık galiz küfürler savururken güzellik ve kardeşlik hiç aklına geldi mi ulan?” diye haykırdım içimden. Tekrar göz göze geldik. Tekrar ve kısa bir ân. Kollarımda can veren Abdullah'ı düşündüm. Bu kadar kolay mıydı, günâhların bedeliyle bir çırpıda helâlleşmek? 

Geçmişte kalan otuz üç yılın hırsıyla Münir'in yüzüne içimdeki yangının alevini ejderha gibi tükürdüm. Bu yangının söneceği de soğuyacağı da yoktu. Tek bir şey yüreğimdeki nefreti soğutabilirdi belki de tek bir şey. Aniden kalkıp benzin deposunun kapağını açtım. Kilitliydi. Durmadım. Yerden aldığım taşla kilidi kırdım. Cebimden çakmağı çıkarıp, tutuşturduğum kuru dal parçasını benzin deposunun içine salladım.

Geri çekildim. Araçtan yükselen alevlere bakarak bir sigara yaktım. Patlayan yakıt deposunun gürültüsünden önce şeytanın kahkaha seslerini duydum. Yol kenarındaki patikadan uçuruma inmeye çalışan insanlar gördüm. Koşturan, çığlık atan, paniklemiş, ne yapacağını bilemeyen insanlar. Oturduğum ağacın altında iki omzumdan tutup beni, sarstı birisi. “Bu adam şok geçiriyor, yardım edin” diye bağırdı yeni gelenlere. Sorulara cevap vermedim. Kulaklarımı, gözlerimi, kalbimi dünyaya kapadım. Ruhumu, içimdeki boşluğun yerini dolduran denizin dalgalarına bıraktım.

Küçük bir balık gibi hissediyordum kendimi. Zokadan kurtulmuş bir çipuradan farkım yoktu. Mesut, çok mesuttum o denizde.

Fatih Yavuz Çiçek

2 yorum:

Zihni Örer dedi ki...

Ben olsaydım, Komseri kurtarırdım. Onu bir kenara çeker, otomobili ateşe verirdim. Yaralıyı hastaneye götürürdüm, soranlara, "bu adam benim gibi düşünenlere işkence yapan adamdır" derdim. Karşılığında bir kaç kuruş para alan, çocuklarının nafakasını bu yollardan sağlayan adamdır derdim. Belki televizyon kanallarına haber olurdum böylece. Celladının ayaklarını yalayarak ömür sürdürenlerin kırla gittiği bir ülkede, celladının en aciz zamanında, onun hayatını kurtaran "anarşist" başlığını atarlardı belki?

Diğer bölümler aynen dediğiniz gibi... Çok dokunlaklı.

mabelard dedi ki...

Olabiliri değil olmayabiliri istemek. Ya da klişeyi kırmak diyelim. Öykünün kahramanı, komisere yardım etseydi içine düştüğü "cinnet/cennet" ikilemini yaşamayacaktı belki de.

Komiseri, kazayı görüp uçurumdan aşağı inen diğer vatandaşların yanan araçtan kurtarmış olabileceği ihtimalini de düşünebiliriz. O bölümü okurun hayal gücüne bırakarak, her okur kendi finalini kendi kursun istemiştim.

Okuyarak kattığınız değer için teşekkür ederim. Selamlar