Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

4 Haziran 2015 Perşembe

Düğme/Öykü


Güneş bahçedeki badem ağacının yaprakları arasından sızıyor, sabah yeliyle rakseden ince dalların gölgesi geometrik şekiller çizerek pencereden içeri vuruyordu. Uykulu ve mahmur gözlerle uyanmış, yeni güne sıradan, bildik davranışlarla, esneyerek hazırlanıyordum. Uzanıp pencereyi araladım. Pencereyi aralamamla birlikte oluşan hava cereyanı, tül perdeyi dalgalandırınca, perde, süpürgelik kenarında duran menekşeye takıldı ve çiçek saksısını seramik döşenmiş zemine düşürdü. Hay aksi! Esirgediğin göze çöp batar derler. Vallahi doğru. Menekşeyi alıp yerine koydum. Zaten kaç gündür solgundu. Birgün gülen, birgün yaramazlık yapmış suçlu çocuk hallerinde sessiz, mahcup ve kırılgan.

Sonra zarif çiçeklerine dokunup azıcık gönlünü almak istedim. “Günaydınnnn. Pembe çingenem benim, bir yerin acıdı mı? Küs müyüz kız Esmeralda” deyip yapraklarını okşadım ve yerini değiştirdim. Sanki sesimi anlamıştı da bana gülümsüyordu. Anlaşılan kuruyan toprağı biraz da su istiyordu. Şebeke suyu da geceden kesilmiş. Böyle durumlar için dolu tuttuğum plastik bidondan bir bardak su alıp, pembe menekşeyi suladım. Musluklu bidonun başlığını hafifçe çevirince sızan suyla tasarruflu bir şekilde elimi yüzümü yıkayıp üstüme giyecek gömleği rastgele çekip aldım.

Giyerken baktım ki gömleğin orta düğmesi kopuk. Üstelik yeni de sayılır. Daha geçenlerde; açık renk krem pantolonumun üzerine sütlü kahve çizgilerin uyum sağladığını görünce fiyatını hiç düşünmeden almıştım. Nasıl da kopmuş. Herkesi kendim gibi sanıyorum. Anlaşılan bu gömleğin düğmelerini kontrol etmeyi unutmuşum. Oysa biz küçükken annem yeni alınan giysilerin düğmelerini gözden geçirmeden ve kendi elleriyle o küçücük çıt çıtları iyice berkitmeden üstümüze giydirmezdi.

Hele yaz tatillerinde çırak olarak yanında çalışmaya başladığım Terzi Artin ustanın: “Demek yeni çırağımız sensin” diyerek onardığı eski bir ceketi bana doğru uzatmasını: “Al, bunun düğmelerini dikerek mesleğe başla” sözünü dün gibi anımsıyorum.

Sokakta “tumba” oynadığımız renkli misketlere benzeyen düğmeleri acemice dikip ustama gösterdiğimde, parmak uçlarıyla sıkıca kavradığı düğmeyi burgu yapar gibi çevirmiş çevirmiş, kopan kopçayı avuçlarıma koyarken: “Olmamış evlat, yeniden dik” demişti.

İlk görüşte sevdiğim ustam, yıllarını yaz kış demeden Samatya Pasajında “Giy Sev Terzihanesi’nde” geçirmişti. Pamuk saçları, kırış kırış yüzü, deniz mavisi gözleri, kendinden emin görünen edasıyla onu yaşlı fakat gölgesiyle etrafına serinlik veren ulu bir çınara benzetirdim. Boynuna doladığı ince mezurası, parmağına taktığı pirinçten yapılmış eski dikiş yüzüğü, kaliteli çelikten yapılmış iğnesiyle işine oldukça titizlenir, ağır ama düzenli çalışırdı. Çiçeklerle konuşulduğunu bilirdim de kumaşlarında bir dili olduğunu, onlarla da konuşulduğunu bilmezdim. Ölçüsünü aldığı kumaşların her biriyle düğün salonunda konuklarıyla ilgilenen ev sahibi inceliğinde tek tek ilgilenir; yaptığı işçilik, döktüğü göz nuru, diktiği elbiseler çok beğenilirdi. Şimdi olduğu gibi hazır giyim yaygın olmadığı için dönemin ünlü simaları bile beraberinde eş, dostuyla provaya gelir, dükkân müşterisiz kalmazdı.

Yanında çırak durduğum günden itibaren, bana uzattığı eski ceketin düğmelerini dikip ona gösterdiğimde hep aynı şeyi yapar, çevirdiği düğme kopunca burnunun üzerinde duran gözlüğünün camından, gözlerimin seviyesine indirdiği sevimli, babacan bakışlarıyla her seferinde: “Olmamış evlat, bir kez daha dik” derdi. Bir defasında dayanamayıp itiraz etmiştim.

“Düğme böyle çevire çevire iliklenmez ki?”

“Hayat evlat hayat! Düğme dikişi bir hayat kurtaracak kadar sağlam olmalı”

Telefon çalıyordu. Koridorda bulunan ahizenin yanına varıncaya kadar gittiğim geçmişten günümüze dönmüştüm. Arayan yan sokaktan kadim bir komşumuzdu. Sabahları işyerime oturduğumuz mahalleden arkadaşlarla birlikte gidiyorduk. Gitgide artan benzin fiyatları nedeniyle araçları sırayla trafiğe çıkarmaya karar vermiştik. Zaten bu hayat pahalılığında başka çaremiz de yoktu. Eskiden olduğu gibi takım elbise dikmiyorduk. Hazır giyim hızla gelişirken, meraklısı dışında takım elbise siparişleri azalmıştı. Biz de yaka, paça, astar tamiratlarıyla geçinip gidiyorduk. En son iki gün önce getirilen bir kaç pantolonla, mevsimlik bir pardösüyü yenilemiş dün akşam müşterilere teslim etmiştim.

Komşuları bekletmek olmazdı. Hem trafik yoğunluğuna kalmadan gitmek en akılcı olanıydı. Fazla oyalanmadan üstüme yeni bir gömlek giyip evden çıktım.

Büyük şehirlerin en belirgin özelliğidir. Trafik, hayat pahalılığı, hava kirliliği, gürültü, tüketim çılgınlığı, kazalar… Aklınızın ucundan bile geçmeyen bir olayla karşılaşmanız an meselesidir. İşte trafik yine tıkanmış akmıyordu. Az ileride; sağ şeritte kimi araçların durduğunu, soldan gelenlerinde sağ taraftaki kalabalığa bakarak yavaşladığını, araçlardan inen insanların köprünün üstünde kalabalıklaştığını görünce merakımız arttı. Acaba bir kaza mı olmuştu. Aracı emniyet şeridine park edip biz de merakla indik. Toplanan kalabalığa yaklaştık usulca.

Bağırış, çağırışlar arasında her kafadan bir ses çıkıyordu.

“İtfaiyeyi arayın”
“Polise haber verin”
“Ambulans çağıralım”
“Fazla dayanamaz”
“Oğlum aklından zorun mu vardı. İnsan kendini köprüden atıp, canına kıymak ister mi?”
“Birazdan düğme kopar; denize çakılır, eyvah ki eyvah!”

Görebildiğim kadarıyla köprüden atlayan genç bir delikanlıydı. Kim bilir ne derdi vardı. Anlaşılan kendini boşluğa bıraktığında üstündeki pardösü rüzgârın etkisiyle şemsiye gibi açılmış, önündeki ilikli tek düğmeyle aşağıdaki kısa korkuluk demirlerine takılıp, orada öylece asılı kalmıştı.

Artin usta tekrar gözlerimin önüne geldi.

“Hayat evlat hayat! Düğme dikişi bir hayat kurtaracak kadar sağlam olmalı!”

Kolayca sökülüp kopmayacak bir dikişin nasıl olması gerektiğini gösterdiği günden sonra, dikip götürdüğüm eski ceketin kol düğmelerini çevirmiş çevirmiş, kopmadığını görünce yeni diktiği ceketi bana vermiş: “Artık giyilmemiş bir takım elbiseye düğme dikebilirsin” dediğinde nasıl da sevinmiştim.

İtfaiye ve ambulansın çalan siren sesleriyle bir kez daha geçmişten uyanırken, boşlukta sallanan gence baktım. Birkaç dakika önce yaşamına son vermek isteyen, saçı sakalı birbirine karışmış zavallı delikanlının ölüm çizgisiyle arasında sadece bir düğme kalmış, şimdi de “ölmek istemiyorum, kurtarın beni” diye yukarıdan kendisine bakan kalabalığa sesleniyordu.

İtfaiyeciler hazırlıklıydı. Çabucak kurdukları iki zincirli kurtarma aparatıyla aşağıya sarkıp delikanlıyı alkışlar eşliğinde yukarı çıkardılar. Olay mahalline gelen polis ekipleri meraklı kalabalığı dağıtmakla meşgul, yoldan geçen televizyon muhabiri de yeni bir haber yakalamış olmanın verdiği heyecanla çekim yapıyordu.

“O düğmeyi diken terziye aldığı para helâl olsun” dedi birisi.

İki üç gün sonraydı. Sabah işyerine gelmiş, yeni ölçüsü alınmış ve kısalması gereken kot pantolon paçalarıyla uğraşıyordum. Kapı açılınca, işi bıraktım. Karşımda gülümseyen, saçları düzgün taranmış, yüzü aydınlık genç bir delikanlı vardı. Buyurun demeye kalmadan selam verip, elindeki menekşeyi yandaki masaya bıraktı ve sordu:

“Giy Sev Terzihanesi sizin mi”?
“Evet! Size nasıl yardımcı olabilirim”
“Oldunuz zaten! Hem de çok fazla. Şu an burada olmamı biraz da size borçluyum.”

Şaşkın bakışlarımla, ne yapmışım demeye kalmadan, üstündeki pardösünün ortanca düğmesini göstererek sözünü tamamladı.

“Biliyor musunuz? Bu düğmeyle hayatımı kurtardınız. Size bir can borçluyum. Teşekkür etmeye gelmiştim.”

Bir an duraksadım. Sonra karşı duvarda asılı duran ustamın resmine baktım. Işıl ışıl parlayan gözleriyle bana: “Aferin evlat, şimdi anladın mı? ” dediğini duyar gibi oldum.

Sonra gülümseyip arkasındaki çerçeveyi işaret ederek ustamı gösterdim. “Vaktin varsa otur; bir bardak çay içelim. Asıl ona teşekkür etmelisin,” dedim. Oturdu.

Kendimizi konuşmanın tılsımına bıraktık. Anlattıklarını dinleyecek, onu önemseyecek birisine meğer ne çok ihtiyacı varmış.

Saatlerce konuştuk, konuştuk, konuştuk.

Zaman iğne deliğinden geçerken, sökülen bir hayatın düğmesini sağlam kelimelerle ama kopmayacak biçimde yeniden dikmeye çalışan usta ve çırak gibiydik.

Fatih Yavuz Çiçek

5 yorum:

tuuba krky dedi ki...

Ne kadar güzel bir yazı... Hayatta herşeyi ciddiye almak gerekiyor sanırım elimizden gelenin en iyisini yapmak..

Ece Evren dedi ki...

Ne kadar anlamlı bir hikaye.Yaptığımız işlere gereken önemi vermemiz gerektiğini,''BİR DÜĞME BİR HAYAT KURTARIR..''başlığının yakışacağı bu anlatımla anlamış,belki de yeni farketmiş oluyoruz.Kaleminize sağlık.

mabelard dedi ki...

Okuyarak kattığınız değer için teşekkür ederim.

İyilikle, selamlar.

Şebnem Çamdalı dedi ki...


Tüm karmaşaya,değişen hayat şartlarına rağmen..Böyle güzel bir öykü yazmanız ve benim okuma şansına sahip olmam..Sağolun, varolun..

mabelard dedi ki...

Hayat insana verilmiş en değerli armağan. Yaşama küçük şeylerle tutunanlar sanırım daha mutlu bir hayat sürdürüyor.

Okuyarak kattığınız değer için teşekkür ederim.