Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

22 Aralık 2015 Salı

kervankıran/öykü


her yara ince bir kabukla iyileşmeyi denemelidir elbette
denemelidir, 
hançerin ağusunu rüyasında bile aklından çıkarmadan...

“Dün gece seni rüyamda gördüm, nasılsın? İyi misin?” Dedim telefonda. Şaşırıp, meraklandın. Hâl hatır sorma faslını geçtikten sonra rüyamı anlatmaya başladım. “Kış seminerine katılmışız birlikte. Bildiğin, her zamanki rutin eğitim seminerlerinden biri işte. Günlerden “Şeb-i Yelda.” Gecenin yarısı. Rüya bu ya, kapının vurulduğunu duyunca kalktım. Uyumuyorum. Dışarıda lapa lapa yağan karı izlemekten uyuyamamışım doğrusu. Sen pürtelâş, bodoslama bir hâlde içeri girdin. “Bilet” dedin. “Hemen uçak bileti almak istiyorum. Bana yardımcı olur musun?”

“Olurum, elbette olurum ama gecenin bir yarısı bu kadar acele etmenin sebebi nedir? Neler oluyor kuzum? Bu endişe, bu panikatak niçin?”

“Yağan karı görmüyor musun? Eve dönüş hazırlığı için bavulları hazırlıyordum. Yollar kapanmış dedi bizimkiler. Ben de uçakla dönerim dedim. Aklıma sen geldin. Oteldeki arkadaşların büyük çoğunluğu kar yağışını bahane ederek dönüş yolculuğunda uçağı tercih edebilir. Biletler tükenebilir, çığ düşebilir, elektrikler kesilebilir, ne bileyim ya hû, bu yağışın ardından her şey olabilir. Burada tek başıma mahsur kalmaktan korkuyorum. N’olur bana yardım et!”

“Anımsadıklarım hayal meyal bu kadarcık” dedim. Zoraki gülüştük. Gördüğümüz başka başka rüyaları, rüyaların yorumlarını anlattık karşılıklı. Sonra geçmişe gittik. Geçmiş belleğimizde terk edilmiş bir deniz feneri gibiydi. Yaklaşmaya/yakınlaşmaya çekinmemize rağmen pusulamızı kısa süreliğine de olsa oraya sabitledik. Benim bir dağ evi inşa ettirip, kışı orada, çıtır çıtır yanan şöminenin karşısında, sadece kitaplarla haşır neşir olarak geçirme düşümün gerçekleşme yüzdesi üzerine fikir yürüttük. Katıldığımız çevreci eylemleri yücelttik. Küresel ısınma tehlikesine dikkat çekmek amacıyla basılmış afişleri zabıtalarla köşe kapmaca oynayarak, Karlıbahçe'deki elektrik direklerine gizli gizli yapıştırdığımız günlerden konuştuk uzun uzun. Belki aramızda buz tutmuş zamanı ve mesafeleri erittik böylelikle fakat geçmişten fırsat bulup günümüze bir türlü gelemedik. Biliyorum, gelecek zamanla pazarlık etsek, şimdiki zamanın bize kazandırdığı azıcık kârı bile oracıkta kaybedecektik.

Bi’ara çalışma ortamını sordum. Keyifsiz, bıkkındın. Yorulduğunu söylerken, ayaklarının her geçen gün geri geri gittiğinden bahsettin. “Kanıyorum... Oluk oluk kanıyorum. Zihnimin içinde beni huzursuz, toplumu mutsuz kılan ne varsa hepsini ama hepsini toparlayıp, yeryüzündeki çakma firavunların başından aşağı, hayır, ruhlarının deliğinden içeri bodoslama -evet aynen öyle- bodoslama bir şekilde ve sanki lağım çukuruna bir çöp aracını boşaltırcasına bütün öfkemi döke saça, çığlık çığlığa boşaltarak, rahatlamak istiyorum,” dedin.

Öfke kanatır, çığlık ağlatırmış.' En iyisi güne şiir okuyarak başlamak” deyince şaşırdın. “Şiir mi?” dedin. “Ne şiiri okuyacakmışım?” 

“Oku da ne şiiri okursan oku" dedim. “Gör bak ufkun nasıl genişleyecek. Ruhun nasıl güzelleşecek. Ve bir zaman gelecek, öpüşmek isteyeceksin içinde genişleyen denizle.”

Sustuk. 

Gördüğüm rüyadan kendime saklayarak anlatmadığım eksik bir şeyler kalmıştı. Son puzzle parçasını da yerine koyarak rüyamdaki tabloyu tamamlamak istiyordum aslında. Güçsüzdüm. Yatağı kurumuş, uzak bir Denizdim. Zayıftım. En önemlisi senin gözünde hâbeyaz değil gri bölgedeydim. Harekete geçmek için bana birazcık cesaret, sana bir tutam neş’e gerekliydi galiba. Öyle bir cesaret ki biraz çakırkeyf, belki deli dolu, ya da tek yudumda içilecek su gibi berrak olmalıydı. Hatta cesaretin gönül tarihime çentik atılacak izi, daha büyük olmalıydı, düşlerin hakikatle yüzleşme korkusundan.

“İstanbul’u özlüyor musun?”

“İstanbul bütün özlemlerin atasıdır.”

Sessizlik… 
.
.
.

Bulunduğun odada sanırım radyo vardı. Arka planda, gerilerden  bir yerden radyoda çalan türkünün nağmeleri duyuluyordu. Kulak verip dinledim. “Âh gine bugün yaralandım/İndim etrafı dolandım/Dertli canımdan usandım/Yıldız yıldız yıldız...”

Tuhaf bir çelişkiye mi yakalanmıştık bilmiyorum ama radyodaki inleyen nağmeler gibi hep aynı nağmelere takılmak bazen insana hiçbir şey katmıyor, aksine, gezindiği haz bahçesinin efkârı silip süpürüyordu insanın yüreğinde biriktirdiği sevinçlerini. İnsanoğlu acılara bir kere alışmaya görsündü. Yaraları kabuk bağladıkça acılara şerbetleniyor, duygusuzlaşıyor, dünyayı umursamıyordu.

“Benim dışarı çıkmam gerekiyor” diyerek sessizliği bozdun. Evet, daha fazla uzatmanın anlamı yoktu. Gündelik hayatın ağır ve sıkıcı havasını solumaya dönme zamanıydı. Konuşacak bir şey kalmamıştı. “İyilikle…” dedim. Telefonları aynı ânda “çaatttt” diye kapattık.

Rüyamda: “Bana yardım et” derken boynuma sarıldığını söylemedim. Küçük bir delilik yapıp en azından bu kadarını bari söyleyebilirdim. Söyleyemedim. Sarılırken üşümüş bir kuş gibi titrediğini de. Sahi, kaç yıl olmuştu bana böyle sarılmayalı. Ya kokun. Benzeri olmayan, etkileyici kokun. İnsanı bir girdabın içine alır gibi kendine çeken, sarmaşık gibi sarıp sarmaladıkça yörüngesinden dışarı bırakmayan, tutkuları baştan çıkaran o sofistike kokun.

Yanlış anımsamıyorsam “Tekin Acar” kullanıyordun değil mi? Leylak, yasemin, menekşe. Baharat karışımlı olanlardan hani. Kokunu içime çekmeyi bile unutmuştum. Ellerimi saçlarına götürdüm. Yumuşak dokunuşlarla sırtını sıvazlayıp “Korkma! Yağan karın zevkini çıkar. Sonra bakarız bir çaresine” dedim.

“Kokunu doyasıya içime çektim. Usul usul öpüştük. Öpüştükçe ateş, hava, su ve topraktık. Durmadık. Zamandan, mekândan hızla soyunduk. Zamanın buzlarını boynundan başlayarak erittik. Zaman eridikçe, biz, tomurcuğun çiçeğe dönüştüğü ân gibi ışıl ışıl parlıyorduk” diyemedim.

“N’olur bana yardım et” cümlesinin ardından koparıp atmıştım gerçeğin iplerini.

Koparıp attım. Bir kervankıranla iyileşmeyi umarak ruhumu aldatmayı, kendime yakıştıramadım.

fatih yavuz çiçek

2 yorum:

Semiha Kavak dedi ki...

rüya; gerçeğin çekirdeği.

mabelard dedi ki...

Kurgu, yazarın ağzındaki bakla belki de.

Okuyarak kattığın değer için teşekkür ederim.