Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

28 Ekim 2015 Çarşamba

İzabel/Öykü


Benim adım Mahmut. Konu komşu arasında “Cinli Mahmut” diyorlar, ama aldırmıyorum. Sorun yok. Gülüp geçiyorum ardımdan söylenen laflara. Komşuları dinlerseniz bende büyü varmış. Oturduğum küçük yalıyı cin tayfası istila etmiş aylardır. Periler beni esir almış, kendilerine köle yapmışlar, elimi avucumu yiyip içiyorlarmış. Bu gidişle delirmem, aklımı yitirmem yakınmış. Mahallede herkes yaklaşan sonumdan korkuyormuş. Tez vakitte nefesi kuvvetli bir hocaya gitmezsem, evim barkım yanıp küle dönecekmiş maazallah. Başıma gelenler hayra alamet değilmiş. Falanmış, filanmış. Yok efendim daha neler neler. Saymakla bitmez. Gerisini boş verin. Saymaya devam edersem mevzunun aslına gelemeyiz mahallede kaynayan bu dedikodu furyasını konuşmaktan.

Bakıyorum da meraklandınız. Hatta birazcık siz de korktunuz, ürperdiniz galiba. Hissettim. Nasıl mı? Korkunun müziği öyle bir müziktir ki içinizde çalmaya başladığında ruhunuzun havasını değiştiren notalar, topallayan zamanın atlarını şaha kaldırır, sizi, bilinçaltında gömülü bir fobinin pençesine götürüp teslim etmekten zevk alırlar çünkü. Korkmayın efendim korkmayın. Rahat olun. Ben gayet normal, sağlıklı bir insanım. Azıcık felsefe yaptım o kadar. Evet, itiraf etmeliyim başlangıçta sizden hiçbir farkım yoktu. Yalan değil, korkmuştum vallahi. Endişelenmiştim. Sonra alıştım. Doğrudur. Peri padişahının kızı aylardır evimde misafir olarak kalıyordu ve ben onunla aynı mekânı paylaşmaktan çok mutluydum. Bitmesini hiç istemediğim bir masalın içinde yüzüyordum âdeta. Durun efendim. Komşular gibi yüzünüzü asmayın hemen. Müsaade buyurun. Sabırlı olursanız her şeyi tâ en başından itibaren öğreneceksiniz zaten.

Bekârım. Çalışmıyorum. Ailemden miras kalan dükkânların kirasıyla geçiniyorum. Zihinsel melekelerim yerinde. Aklım her şeye eriyor çok şükür. Sadece biraz safım. Bu yaşımda çocuk ruhluyum. Saflığım ondan. Huyum bu. Gerçek şu ki iyiyi de, kötüyü de bilirim. Yerine göre herkes kadar deliyim, herkes kadar akıllı. Üstelik hayatı kurnaz bir sürüngen gibi yaşamaktansa gözü açılmadık masûm bir kedi olarak sürdürmeye de kararlıyım. 

Çocukken büyükannem bahçedeki kerevete oturur, ay ışığına bakarak masallar anlatırdı. Bıkmadan dinlerdim onu. Düşler kurar, seslenirdim ay ışığına: “Ay dede, ay dede! Peri kızlarının en güzelini gönder bana.” Âh! Büyümek nedir bilmezdim. Benim düşlerim şapkasından tavşan yerine ateş böceği çıkaran sihirbazın gösterisine benzerdi. Uçuktu. Zaman günlerin terkisinde akıp geçerken, çocukluk bu ya, ben, ay ışığını gecenin doğurduğu peri kızlarının tılsımı sanıyordum hâlâ.

Düşlerime tutkuyla bağlanmamın sebebi onlardır. Bu yüzdendir benim peri kızlarını sevişim. Onlara özlemim. Sahi, özlemi ve tutkuyu canlı tutan, besleyen yakıt nedir bilir misiniz? Yokluktur. Olanaksızlıktır. Arzulanan hakikatin içinde gördüğümüz seraptır. Bu bir yanılsama değil, yokluğun ortaya çıkardığı susuzluğu kovalamaktır. Düşlerinize inanmalısınız. Gerçeğin kilidini çevirecek anahtar düşlerdedir, siz yeter ki onlara inanın. İnanmaktan asla vazgeçmeyin. Ben bunu bilir, bunu söylerim.

Her neyse işte. Yine felsefeye daldık, asıl meseleyi unuttuk. Felsefeyi geçelim şimdi. Doğrudur. Evimde bir peri kızıyla yaşıyordum. Altı ay olacaktı neredeyse. Ondan hiçbir şikâyetim yoktu. Onunla aynı çatı altında yemekten, içmekten, uyumaktan, konuşmaktan mutluydum. Eve geldiğinden birkaç gün sonra hayatımı düzene sokmuştu. Pasaklının tekiydim ben. Dağınık. Darmadağınık bir pasaklı hem de. Yemek, ev işleri, temizlik, çamaşır, ütüden anlamam. Gündelik kullandığım giysilerimi bile ertesi gün nereye, hangi dolaba koyduğumu bulmakta güçlük çekerim. Arada bir çağırdığım gündelikçi kadın olmasaydı evin içinde kendimi bile kaybedebilirdim. Pes. Bu kadar da olmaz yani diyeceksiniz. Oluyordu işte. İzabel ile tanışıncaya değin böyle sürüyordu hayat.

Uzatmayım. Her şey; iyice eprimiş, lime lime dökülen perdeleri, eskiciden aldığım perdelerle değiştirmek fikriyle başladı. Fiyatını ucuz bulunca taksitle almıştım perdeleri. Yıkansın, temizlensin diye gündelikçi kadına tembih etmiştim. Perdeler yıkandı, camlara asıldı pırıl pırıl. Güzel de olmuştu. Yakışmıştı pencerelere. Bir sabah gündelikçi kadın metal bir süs kelebeği tutuşturdu elime. Perdeleri kuru temizlemeciye göndermeden evvel kontrol ederken bulmuş kelebeği. Evirip çevirdim. Değersiz göründü gözüme. Atacaktım. Antikacı bir arkadaşım var.  Ona göstereyim düşüncesi ağır basınca vazgeçtim. Karşıya geçerken uğradım sonra. Ne var ne yok faslını geçince kelebeği gösterdim. Aldı. İnceledi. Işığa tuttu. Nerden bulduğumu sordu. Anlattım perde hikâyesini. “Metali kaplama gibi duruyor,” dedi. “Altında başka bir şey var sanki ve o şey her neyse üstteki metalle sırlanmış” diye sürdürdü konuşmasını. Hani arabaların camlarına çekilen koyu cam kılıfları olur ya. Öyle bir işlem yapılmış kelebeğe. Temizleyip, parlatmasını istedim. “Bir saat sonra uğra, hallederiz” dedi.

Kelebeği akşama doğru aldım. Kaplamayı alttaki metala zarar vermeden özel bir kimyasal karışımla erittiğini söyledi antikacı. Kelebek gümüşten yapılmış. Baktım. Işıl ışıl parlıyordu. Eve geldim. Bir öpücük kondurup sofadaki perdeye taktım kelebeği. Oturup fındık, fıstık atıştırdım televizyonun karşısında. Ender geldi. Mahalleden yakın arkadaşım. Çiğdem çitleyerek maç özetlerini izledik Brezilya liginden. Ender’in tatlı krizi tuttu. Mutfakta etrafa döke saça puding yaptı üşenmeden. Geç olmuştu. Ortalık darmadağınıktı yine. Ender gitti. Vurup kafayı yattım ben de.

Sabah geç kalktım. Mutfağa indim. Anaaa! Ne görsem beğenirsiniz? Dün geceki dağınıklıktan eser yoktu. Her yer temizlenmiş, silinip süprülmüş, derlenip toplanmıştı. Odaları dolandım, salona, üst kata göz gezdirdim. Evde benden başka kimse yoktu. Rüya mı görüyorum dedim kendime kendime. Ev bir gecede bayağı bi’değişmişti. Şaşırmış, meraklanmıştım elbette, ama Ender arayınca olanları unuttum. Kahveye takıldık gün boyunca. Ertesi gün ve onu takip eden diğer günlerde evdeki gariplik sürünce bir şeyler olduğunu anladım. Akşamları Ender’le dağıttığımız evi sabah toparlanmış buluyordum. Bir gece uyumadım. Uyumuş numarası yaptım. Gece yarısına doğru kalkıp bir av köpeği gibi sessizce merdivenlerden sofaya indim. İzabel oradaydı. Pencereden yıldızlara bakıyordu. Tuttum kolundan. Kim olduğunu, eve nasıl girdiğini sordum. Babasıyla anlaşamayan kötü cinlerin yaptığı büyüden sonra gövdesinin gümüş bir kelebeğe dönüştüğünü, kelebeğin üzerinin sırlandığını, büyünün dünyevî ömürlü bir insanoğlunun gümüş kafese dudaklarıyla dokunması hâlinde bozulacak şekilde düzenlendiğini anlattı bir bir. Tıpkı büyükannemi dinler gibi dinledim İzabel’i. “Madem büyü bozuldu niçin gitmedin” dedim. “Büyü çift kat yapılmış” diye yanıtladı. “Birinci büyüyü kim bozarsa onun kölesi olarak yaşamımı sürdürmem gövdemdeki ikinci büyüydü. Beni azat etmezsen gündüz kelebek, gece peri kızı şekline bürünmeye mecburum. Başka türlü senin evinden uçup gidemem.”

Böyle başladı İzabel ile ilişkimiz. Birkaç ay kimseye bahsetmedim. Sadece Ender’e şakayla karışık söylemiştim kahvede. Evin temizliği, buzdolabındaki yemekler, jilet gibi ütülü gömlekler, derli toplu görüntüm Ender’i meraklandırmıştı. Israrlı sorularını: “Evde üç aydır bir peri kızı yaşıyor oğlum” diyerek geçirmiştim. Demez olaydım. Ender yememiş içmemiş, mahallede önüne gelene benim eve perilerin, cinlerin yerleştiği haberini yaymış. Dedikodular alıp başını gidince Ender’le arkadaşlığımı sonlandırdım tabiî. Komşularla görüşmeyi kestim. Eve kapanmıştım iyice. Çok zorunlu olmadıkça çıkmıyordum dış dünyaya. Düşlerim gerçekleşmişti nihayet. İzabel’le sabahlara kadar geçirdiğim vakitlerden mutluydum. Onu dinlemekten, onunla konuşmaktan huzur duyuyordum. Ne mi anlatıyordu? Detaylara girmeyim şimdi. Siz, sır saklamak nedir bilir misiniz? Ben biliyorum artık. Bırakın da onlar bende kalsın olur mu?

Buraya getirilmeden önce azat ettim İzabel’i. Direndim kapıya dayananlara. Başka seçeneğim kalmayınca çaresiz, azat ettim o’nu. Süzülüp gitti çamların arasından. El salladı uzun uzun. Sonra ay ışığına karışarak kayboldu. Bakmayın öyle tuhaf tuhaf. Anlattıklarım düş değil, hepsi gerçek. Yeminle söylüyorum gerçek. Hakkımdaki yakıştırmaların tamamı Ender’in, mahalle halkının uydurması. Ben deli değilim. Yoksa bana inanmıyor musunuz doktor bey?

Doktor gülümsedi. “Yoruldunuz, şimdilik bu kadar yeterli” dedikten sonra ekledi: “Burada yapılması gereken tetkikleriniz bitince tekrar görüşürüz olur mu?”

Zile bastı. Mahmut iki görevlinin denetiminde koğuşuna götürülmek üzere dışarı çıkarıldı. “Ben deli değilim” diye tekrarlıyordu yürürken. “Ben deli değilim!”

Doktor ise bir yandan hasta dosyasını düzenliyor, diğer yandan: “Periymiş, kelebekmiş, adı da İzabel’miş, ne hikâye ama” diye mırıldanıyordu kendi kendine. Dosyayı tamamlayınca “Hasta Muayene Forum Kâğıdı”nda hastalık öyküsünün yazıldığı “Tanı” alanına “Şizofreni” yazdı kısaca. Sonra dosyayı kapattı. Sessizce çıkıp gitti odasından.

Fatih Yavuz Çiçek
Mühür Edebiyat Dergisi, Temmuz 2015, Sayı:59


2 yorum:

Berika'nın Günlüğü dedi ki...

Çok güzel bir hikayeydi cok duygulandim.Bencede deli değil Mahmut :(

mabelard dedi ki...

En iyi finaller okurun zihninde yazılıyor sanırım. Teşekkür ederim Berika. İyilikle kalınız.