Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

24 Mart 2016 Perşembe

Kızıl, On Numaradır/Öykü


“Saçlarımı boyatacağım” dediğinde: “Kızıl on numaradır, dene istersen, sana yakışacaktır” demiştim. Hafta sonuydu. “Ben hazırım, hadi Aygül’e gidelim” deyince evden çıktık. Otuz yıllık eşimle gencecik sevgililer gibi elele tutuşarak yürüdük.  Ne de olsa “eski zaman âşığı”yız. Diyorum ki: “Aşkın özü, âşığın kalbindeki güzelliktedir. İstiridyenin içine aldığı kum tanesini sedefle kaplayarak inciye dönüştürmesi nasıl bir mucizeyse, sevgilinin gönül tahtında paha biçilmez bir mücevhere dönüştürülen güzellik de tıpkı odur.”

Tabelasında “Magic Hair” yazan bayan kuaförüne gelince,  kuaförün girişinde asılı duran boncuklu kapı askılığını aralayıp: “Merhaba, müsait misiniz?” dedik. Aygül okuduğu kitaptan başını kaldırdı ve her zaman yaptığı gibi neş’eli bir tavırla değil de yüzünde kış güneşini andıran soluk bir gülümsemeyle: “Hoş geldiniz. Elbette, müsaitiz” dedi.

Ayaküstü hatırını sordum. Kaçamak yanıtlar verince: “Ben içerde durmayayım” dedim. “Siz işinize bakın.” Çıkıyordum, gözüm masanın üzerine bıraktığı kitaba takıldı. Duraladım. Ne okuduğunu kapağından bildim. “Ölmeye Yatmak.” Ben önermiştim. Sözümü dinlemiş. Sevindim. “Bitirince diğer kitaplarını da okumak isteyeceksin” diyecektim ki lafı ağzımdan aldı. “Önerin için teşekkür ederim amca. Okumaya başlayınca elimden bırakamadım. Bitirmek üzereyim. Yazarın öbür kitaplarını da merak ediyorum” dedi. “Kitabı bitirince Reşat’la gönderirsin. Ben de sana yenisini yollarım” diyecek oldum. Gözlerini kaçırdı. “Olur, bakarız amca” dedi. Keyifsizdi. Üstelemedim. Eşime: “İşin bitince ararsın. Akşam yemeğini dışarıda yeriz” diyerek kuaförden ayrıldım.

Kuaförün sahibi Reşat çocukluğumun geçtiği mahallede kapı komşumuzun en küçük oğluydu. Kuaförü yıllardır eşiyle birlikte işletiyordu işletmesine de, nasıl işletiyordu? Yatıp kalkıp eşine dua etsin derler hani. Öyleydi. Kuaförün her işini, girdisini çıktısını bile kadıncağız takip ediyor, dükkânı handiyse tek başına çekip çeviriyordu. Aygül on parmağında on marifetli denecek kadar becerikli olmasa kuaför çoktan kapanmıştı belki de. Reşat ise av meraklısıydı. Evlendikten sonra kuaförün çalışma düzenini Aygül’e bırakmış, haftanın üç günü ekmek teknesine uğruyorsa, geri kalanında elinde av tüfeği, sık sık dağlara vuruyordu kendini. “Ortalıkta görünmediğine bakılırsa gene ava gitmiş olmalı. Bu çocuk akıllanmayacak” dedim içimden.

Yürüdüm. Ayaklarım sanki yol bilgisayarlı araçlar gibi beni mezun olduğum lisenin önündeki parka götürdü. Sırtımı güneşe verip banklardan birine oturdum. Sonbahar bitmek üzereydi. Pastırma yazı son demlerini sürüyordu. Başımı kaldırıp okulun görünümü hiç değişmeden duran dış cephesine, taş duvarlarına baktım.  “Nerdeyse kırk yıl olmuş. Zamanı biz mi yaşadık. Yoksa zaman mı bizi yaşadı anlayamadım” diye söylendim.  

Bizler zamanın aktığını, zamanın eskidiğini düşünürüz de zamanın sabit olabileceğini, gerçekte zamanın içinde eskiyenin kendi yaşamımız olduğunu nedense hiç düşünmeyiz. Bana yaşamaktan sorsalar, yaşamak kimi zaman çok yıllık meyveler gibi olgunlaştıkça tatlanıyor derim. Oysa tecrübeyle sabit ki evrende sonu olan her şey acı. Ayrılıklar acı. Gurbette yaşamak acı. Kendine odaklı insanların arasında, ölü zamanlar diliminde kaybolmak acı. Victor Hugo’nun “Kırk yaş gençliğin ihtiyarlığı, elli yaş yaşlılığın gençliğidir” özdeyişini anımsıyorum da yaşlılık döneminin finaliyse güz günlerinin tükenişi gibi hüzünlü ve bir o kadar da görkemli. 

Farkındayım. Ömrümün yaz’ı bitti. Eskilerin tabiriyle gençlik bir kuş misali tenden uçup gitti. Ufak tefek hastalıklar, merdiven inip çıkarken kesilen nefesler, uzun mesafeli yürüyüşlerde gözlemlenen yorgunluk nöbetleri gövdemde çok yakın bir zamanda esmeye başlayacak sert rüzgârların yakınlaştığının işaretini vermekte. Kuzey havasıdır bu. Yaklaşan fırtına, ihtiyarlığın yelkenlerini her geçen gün biraz daha kusursuzca şişiren ölümün cömert poyrazının habercisidir âdeta. 

Daha geçenlerde yolda karşılaştığım eski bi’arkadaşım: “Maşallah hiç değişmemişsin” demişti. Başka ne diyecekti. “Seni bi’ayağı çukurda gördüm oğlum, yediğine içtiğine dikkat et, dikkat” diyerek moralimi bozacak hâli yoktu ya. Doğrusu, arkadaşımın sözleri gönlümü okşamıştı okşamasına da realist düşünmek gerekirse insanoğlu yıldız kayması gibiydi. Zamanın içinde kaydıkça ışıltısının rengi değişiyordu. Biz de değişmiştik. Ten mülkümüzde her şey mucizevî bir kabuk değişim sürecinden geçmiş, gergin derimiz pörsüyerek eskimeye yüz tutmuştu. Kim bilir, etrafımızı giderek daha sıkı sıkıya saran sessizliğin örtüsüydü belki de bizi böyle eskiten. Eskimek! Sahi nedir eskimek? “Köşeye çekilmek, kendisinden yeni bir şey beklenemeyecek hâle” gelmek midir? 

Eskiyen bir bünyede yaşamın özü değişmez, bunu kendimden biliyorum ama bizi ayakta tutan gövdemizin özü yavaş yavaş geri çekilmeye başladıkça, kökümüzü besleyen yeraltı nehirleri en sonunda kurumanın eşiğine gelip dayanacak galiba. Bu gerçeği göz ardı etmiyorum.  Bir kere o nehrin kuruma süreciyle yüzleşildiği andan itibaren yıpranmamak, eskimemek adına ne yaparsak yapalım fayda da etmeyecektir. O eşikte artık bir ağaç gibidir ruhumuz. Yaprakları bir yandan ana gövdeye tutunmaya çabalayan, diğer yandan belli belirsiz sararmanın kaçınılmaz eşiğinde rüzgârla tangoya hazırlanan yaşlı bir ağaç. 

Gözümü kapattım. Eşikte önce safran sarısına boyanmış hayat ağacımı gördüm. Sonra üstüne kiremit tozu serpilmiş gibi tüm yapraklarımın kızıllaştığını, rüzgârın başlattığı tangoyla savruluşumu ve döküldüğü yerde ağır ağır çürüyen yapraklarımın adına yeryüzü denilmiş sahneden çekildiğini gördüm.

Sonra kışı gördüm. Ömrümün mülkünde kar vardı. Soğuktu. Çıplak bir ağaç gibi korumasız, tek başımaydım yeryüzünde.

Telefonum çalıyordu. Gözlerimi araladım. Arayan eşimdi. Telefonu açtım. “Kuaförde işim bitti” diyordu. Orada beklemesini tembih ettim. Bir saat kadar önce yürüdüğüm yoldan aynı güzergâhı takip ederek kuaförün önüne geldim. Kapıda eşimle vedalaşan Aygül’e, Reşat’ı sordum. Mahcup, çekingen: “Ne sen sor, ne ben söyleyim amca. Hâlimizi yengem anlatır” dedi.

Cüzdanımı çıkarıp avucuna iki yüz lira sıkıştırdım. Meraklanmıştım. Reşat’a bir şey mi olmuştu? Köşeyi dönünce: “Hayrola” dedim eşime. “Aygül çok keyifsizdi. Dertleri neymiş?”

“Boşanmışlar” dedi eşim. “Araları bozukmuş. Kuaför Aygül’ün üstüneydi. Reşat buranın mülkiyetini satacağım, boşalt diye ikide bir tehdit ediyormuş. Üzülüyor kızcağız.” Sustum. “Durup dururken hangi sebeple boşanmışlar” diye sormadım. Merak karanlık bir deliktir. Soruları çoğaltır. Ayrılmışlar işte. Sormak, ayrılığın içyüzünü kurcalamak neyi değiştirir. Sadece sonsuz aşkta her şey koşulsuz vermek içindir. Gerisi boş. İnsan ilişkileri, dostluklar, sevdalar hepsi yapay, hepsi yüzeyselleşiyor muydu ne? İnsan, şu omurgası kırılmış yüzyılda derinliğini yitirdikçe ruhunun çoraklaştığının ne zaman farkına varacaktı? Eşimin yüzüne baktım. “Hayrola” deme sırası ondaydı.

“Hayrola, beğenmedin mi?” sorusuna karşılık: “Az evvel” dedim. “Az evvel, seni beklerken oturduğum parkta kendimi yaprakları kızıllaşmış bir ağaç gibi hissettim.” Güldü. Saçlarını okşadım. Okşamak, sevecen bir ilaçtır. Ruhtaki tesiri ışık hızındadır. “Kızıl, on numara olmuş. Kızıl, kadınlara daha çok yakışıyor” dedim.

Koluma girdi. Gelinlikçilerin, çiçekçilerin, kuaför salonlarının bulunduğu alanı geçerek sokağı ana caddeye bağlayan dörtyol ağzındaki yokuştan aşağıya indik. Caddenin girişinde duraksadı. “Çantam” dedi. “Çantamı kuaförde unuttum.” Geri döndük. Yokuşu tırmanırken dörtyol ağzındaki sapakta Reşat’ın elinde tüfekle kuaförlerin bulunduğu sokağa yürüdüğünü gördük.

Eşimle birbirimize baktık. Bu endişeli bakışları iyi tanırım. Ne düşündüğünü bir çırpıda anlamıştım. Aynı anda ikimiz birden: “Eyvah!” dedik. Yokuş yukarı, Reşat’a doğru paldır küldür koşmaya başladık.

fy
Mavi Yeşil, Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, Yıl: 2016 Sayı: 98

7 yorum:

kahve telvesi dedi ki...

Muhteşem bir öykü... Garip bir hüzün çöktü içime...

mabelard dedi ki...

Okuyarak kattığınız değer için teşekkür ederim.

İyilikle, selamlar.

Aze dedi ki...

Bir hikayenin ortasındaymışım gibi hissettim. Sanki başını ve sonunu yazmamışsınız...

mabelard dedi ki...

Öykünün finalini ucu açık kurgulamıştım. Ki ucu açık finalleri seviyorum. Öykünün sonunu okurun düşgücüne bıraktım da diyebilirim aslında. "Ne düşündüğünü bir çırpıda anlamıştım" cümlesini okuyan okur, öyküdeki yaşlı çifti o anda endişeye sevkeden duyguyu yakalayamıyorsa sorun ya öyküyü yazanın anlatım dilindedir ya da okurun final algısında.

Yaşlı çiftin Reşat'ı elinde av tüfeği ile kuaförlerin bulunduğu sokağa girerken gördükleri anın anlatıldığı yerde okur Reşat'la Aygül'ün boşandığı, aralarının bozuk olduğu, Reşat'ın Aygül'ü dükkanı boşaltması için tehdit ettiği bilgilerini anımsamalı.Reşat elinde tüfekle yürüyorsa niyetinin neler olabileceğini düş dünyasında canlandırabilmeli.

Boşandığını eşini tehdit eden Reşat Aygül'ü tüfekle sindirmeye, korkutmaya geliyor olabilir. Boşanmış eşler arasında yaşanacak bir tartışmanın sonunda cinayet olasılığı bile olabilir. Malum, ülkemizde kadın cinayetlerine ilişkin hergün yeni bir haber okuyoruz. Cinnet geçiren eşler, sudan sebeplerle eşlerini öldüren eriller manşetlerden düşmüyor.

Yaşlı çift belki de o yüzden endişeleniyor ve finalde Reşat'a doğru paldır küldür koşmaya başlıyorlar. Hatta Reşat'ın, kendisini engellemeye çalışan yaşlı çifte zarar verecek kadar gözü dönmüş olma ihtimalini bile düşünebiriz orada. Yaşlı çiftin Reşat'la Aygül'ü barıştırdıklarını da düşünebiriz. Herşey olabilir. Yani okur ne düşünüyorsa final o...

Okuyarak kattığınız değer için teşekkür ederim.

İyilikle, selamlar.

Aze dedi ki...

Dediklerinizi düşündüm. Ben bir de, yaşlı çiftin yokuş yukarı çok da fazla koşamayacağını, birinden birine bir şey olabileceğini düşündüm:-)
"Yokuş", kelimesini ve panikle koşmaya başlamalarını buna bağladım. Sonuçta benim baş rolüm yaşlı çiftti, olay oradan kurgulanır gibi geldi.:-)

İyilikler,

mabelard dedi ki...

Türkçe'de "can havliye" diye tabir edilen bir deyim vardır. İnsanlar endişeye kapıldıklarında çoğu zaman yaşlarıyla pek uyuşmayan ve kendilerinden beklenmeyen tepkiler verirler. Yaşlı çiftin paldır küldür yokuş yukarı koşmasını bu çerçevede değerlendirebiliriz.

Yine günümüzde gerek beslenme, gerekse yaşam koşullarındaki değişiklikler, spor vs. gibi etkenler 55-60 yaş aralığındaki insanları eskiye nazaran daha diri, daha dinç kılıyor :)

Her şeye rağmen öykü farklı bir kurguyla o noktadan ileriye götürülebilir elbette. Bu tür kurgular üzerinde çalışan bir yazar biliyorum. Örneğin Poe'nin bir öyküsünü final cümlesinden alıp daha sonra yeni bir kurgu ile farklı bir öyküye taşımıştı.

Aze dedi ki...

Teşekkür ederim dönüş için.
Elbette canım, siz bakmayın bana, 55-60 yaş bence de kesinlikle ileri yetişkinliğin ortaya yakın dönemleridir. (E.Erikson'da böyle diyor.)
Selamlar,