Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

10 Nisan 2015 Cuma

İşgüzar/Öykü


Günlerdir canı sıkılıyor, ağzını bıçak açmıyordu. İş arkadaşlarının çoğu bulundukları birimde üst görevlere atanmışlar, kendisinin istediği “şef” kadrosuna yükselmek o’na bir türlü kısmet olmamıştı. Onca yıl verdiğim hizmetin karşılığında “İş Güvenliği Şefi” kadrosuna ben atanmalıydım, başkası değil diye düşünüyor, ikinci plana düşmeyi bir türlü kabullenemiyordu.

İlkyardım ve yangın sertifikasının bulunmasını şef kadrosuna atanmada öncelikli istemişlerdi. O bu türden hizmet içi eğitim kurslarına yıllarca hiç değer vermemişti. Çevresindekilere: “İş; masada kitaplardan değil, iş başında çalışılarak öğrenilir” diyor, başka bir şey demiyordu. Hem, işyerinde yangın çıkarsa itfaiye ne güne duruyordu canım. İhbar butonuna basınca gelip yangını söndürmek onların göreviydi. İş kazası geçiren olursa da ambulans hazır bekliyordu. Ayrıca hastaneler, doktorlar vardı. Kazazedeyi oraya gönderince gerisi sağlık merkezinin becerisine kalıyordu. Eğitimlerin sonunda verilen sertifikalar personelin dosyasına takılıp, orada tozlanmaktan başka neye yarardı ki?

Otomobil sürücü ehliyeti alırken “ilkyardım” dersi anlatmışlardı da birçoğunu unutup gitmişti. “Peh!" Dedi. "Kanamaymış, kırıkmış, zehirlenme ve yanıklar. Sanki ben doktor muyum? Git Allah’ını seversen yahu, bu yaştan sonra yapacak başka işimiz gücümüz yok mu? Yanık dediğin yazın güneşin altında kalınca yüzün gözün kızarmasıyla oluşur. Üstüne biraz yoğurt sürersin ya da yemek salçası. Acını alır geçer işte. Biz böyle gördük, böyle duyduk. Bunu bilir, bunu söyleriz."

Sonra hem fabrika idaresini; hem de kendisini, üstün körü yapılan iş güvenliği eğitimleri sebebiyle sık sık uyaran işgüzar şefi hatırladı. Özcan; genç, dinamik, pırıl pırıl bir delikanlıydı. İnsan olarak iyi çocuktu ama hiç durmadan işyerinin eksiklerini tespit ediyor, herkes gününü gün etme derdindeyken o nereden bulup çıkarıyorsa kanunun emrettiği, kendilerininse baştan savma yaptığı konuları fabrikada ısrarla gündeme getiriyordu.

Bir keresinde: “Yahu senin hiç işin gücün yok mu kardeşim” diye sitem etmişti. Sitem et ve yıldır. İşyerinde en çok uygulanan taktikti.  Çünkü o’nun gibiler üretim yapılsın da diğer birimler geri planda kalsa da olur, eksikleri kâğıt üstünde tamamlayın anlayışıyla yetişmiş, bu anlayışla çalışmıştı. Oysa bu delikanlı işyerinde yönetişim, sendikal haklar, empati, motivasyon, iş körlüğü, ergonomi, kalite çemberleri gibi kavramları anlatıyor, günün koşullarına, gelişen teknolojiye göre yapılması gereken çalışma planlarından bahsediyordu. O, kulağını tırmalayan yeni kavramlara dudak büküyor, çevresine: “Böylesini çok gördük” diyordu.  Hatta Özcan’ın zaman geçtikçe çalışma temposunu değiştireceğinden o kadar emindi ki: “Koskoca işyeri bir kişiye mi uyacak, üç gün sonra o da bu kara düzene alışır gider” diyerek iddiaya bile girmişti.

Otobüsteydi. Gözünü dalıp gittiği yoldan, yan koltukta oturan Özcan’ın okuduğu gazeteye kaydırdı. “Ne olacak bu milli takımın durumu kardeşim. Yılların tecrübeli oyuncuları varken yenilerle cümle âleme rezil oluruz. Hava toplarında şansımız iyice zayıfladı. Takım deneme tahtasına döndü. Bu hocanın yaptığı tam bir işgüzarlık” dedi.

“Futbolda genç ve çabuk oyunculara fırsat vermeli. Onlara güvenmeli. Hoca geleceğin takımını kurmaktan bahsediyor abi” diye yanıtladı Özcan. Elini sallayıp umursamaz bir şekilde omzunu silkti. Oturduğu koltuğun penceresinden dışarı baktı. İçinde bulundukları servis aracı dağlık ormanlarda kesilen çam kütüklerinin sele kapılarak sürüklenmesi gibi hızla akıp giden trafiğe kapılmış, üç şeritli yolda kıvrıla kıvrıla ilerliyordu.

Havalandırmadan vuran rüzgârla üşüdüğünü hissetti. Sonbahar geliyordu. Ağaçlar yapraklarını döküyor, yaşam güz libasını giyinmeye hazırlanıyordu. Sıcak iklimlere göç hazırlığında olan kuş sürülerinin uçuşlarını gözden kayboluncaya kadar izledi. Her şey yavaş yavaş değişiyordu. Mevsimler gelip geçiyor, her gün gidip geldikleri güzergâh, üç şeritli yolun kenarındaki akasyaların uzayan ince dallarının zaman zaman aracın metal gövdesini yalayan öpüşü bile değişiyordu. Radyo haberleri, şarkılar, dünyayı omuzlayan insanın yaşam koşulları, çevresindeki tanıdık yüzler birer birer eskiyordu.

Yola paralel uzanan üç beş katlı eski ahşap, kâgir binalar hızla yıkılıp yerine büyük, ışıltılı plazalar yapılıyordu. Birkaç ay önce gelinciklerin, mor sümbüllerin, öbek öbek, renk renk açtığı, ne zaman dikildiği bilinmeyen ulu ağaçların dikenlerine örülen kozalardan çıkıp nazlı nazlı uçan kelebeklerin savrulduğu geniş araziden şimdi eser yoktu. İş makinelerinin köstebek gibi delik deşik ettiği arsaya, inşaat malzemeleri yığılmış, temeli atılan yeni iş merkezinin bir üst katının kalıpları çakılıyordu. Kalıpçı ustalarının çıkardığı gürültüye kulak kabarttı. Çivilere vuran keser darbelerinin sesi tıpkı bir orkestra gibiydi. Tak… Tik… Tak… Tik… Taki tiki tak… Taki tiki tak…

“Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı demişler, boşuna değil” diye düşündü. İşe başladığı günleri anımsadı. İlk maaşıyla lacivert bir takım elbise almıştı da onu da tasarruf hesabı açtırmaya gittiği banka da unutmuştu. “İyi ki unutmuşum, yoksa can yoldaşım, kıymetlimle nasıl tanışırdım” dedi. Sonra Pazar günü ikinci el oto pazarına götürüp satamadığı eski model arabası geldi aklına. Çocuklar değiştirelim diyorlardı ama eskinin yüzüne bakan mı vardı? Şimdi son model yeni araçlar gözdeydi. Devir yenilik ve değişimden yanaydı. Sadece tanıdık bir galerici ahbabıyla konuşmuş onun takas önerisine zarar ederiz endişesiyle sıcak bakmamıştı.

Özcan’ın “Abi inmiyor musun? Yine dalmışsın” nidasıyla irkildi. Servisten şakalaşarak inen gençlere doğru bakarak: “Eskiden kıdemliler inmeden, gençler ayaklanmazdı delikanlı!” Dedi.

Yerinde kıpırdamadan bekledi. İyice boşalan araçtan acele etmeden ağır ağır indi. Usul adımlarla yürüyerek odasına geçti. Dün akşamdan masasına bıraktığı “İmha Tutanağı”nı tekrar gözden geçirdi. Telefonla hem garajda bulunan traktör sürücüsünü, hem de “imha ekibini” süprüntü işlerin depolandığı ambara gelmeleri için haberdar etti.

Çalıştığı yer bir boya fabrikasıydı. Üretim esnasında birbirinden farklı kolay yanıp tutuşabilen kimyasallar kullanılıyor, etrafa dökülen ve tekrar kullanılmayacak kimyasal artıklar toplandıktan sonra güvenli bir yerde yakılarak imha ediliyordu. Ancak bu iş sık aralıklarla yapılması gerekirken, o, depoyu iyice doldurduktan sonra boşaltmayı tercih ediyor, tehlikeye rağmen imha işlemini hep böyle gerçekleştirmekten vazgeçmiyordu.

Saatine baktı. Öğlene bırakmadan imha yükünden kurtulmalıydı. Ambara vardığında yanıcı maddelerle dolu plastik küplerin birer ikişer traktörün römorkuna istiflenmeye başladığını gördü. Selam verip yükleme işini yapan işçileri izlemeye koyuldu. Seçimini hep eski, gücü kuvveti yerinde işçilerden yana kullanırdı. Bu yüzden kısa sürede yükleme işi tamamlanmıştı.

Traktörün ön tarafına geçti. İşyerinin çıkış kapısına geldiklerinde Özcan’la karşılaştı. O'nun: “Kolay gelsin abi. Bak, yine traktörün önüne oturmuş üstelik yükü çok fazla doldurmuşsun. İtfaiye timine de haber verseydin” sözünü ciddiye almadı. İçinden: “Bu oğlan amma da işgüzar” derken, “Bir şey olmaz delikanlı, biz bu işleri yeni yapmıyoruz” diye, sertçe çıkıştı.

İmha sahasına geldiklerinde kimyasalların etrafı beton duvarla çevrili özel zemine boşaltılmasına odaklandı. Boşaltma işlemi bitince eline aldığı tırmıkla yanıcı artıkları dağıtmaya başladı. Selülozun ıslak ve nemli olması dikkatini çekmişti. Acaba birkaç gün yerde kuruduktan sonra gelip öyle mi yaksak diye düşünürken döküntüler birdenbire kendiliğinden alev aldı. Elbisesi tutuşmuş yanıyordu. Saçları, ayakları, alevler içindeydi. Gövdesi sanki koca bir ateş topuna dönmüştü. Bir yandan “Yardım edin, yardım edin… Su, su, suuuu, su yok mu” diye bağırıyor diğer yandan bilinçsizce koşuyordu. Ayağının takılıp yere düştüğünü, yuvarlandığını, üzerine su döküldüğünü hissetti.

Nefes nefese gözlerini açtığında “Ne oldu Sadık? Kötü bir rüya mı gördün?” diyen can yoldaşının endişeli bakışlarıyla karşılaştı. Yatağın ucuna oturan eşi: “Bak görüyor musun abajurun kenarındaki sürahiyi de devirmişsin, her tarafın ıslanmış, ter içinde kalmışsın. Kalk, değiştir şu pijamaları” dedi.

“Sorma, karabasan gibi bir rüyaydı” diye söylendi. Kalktı. Önce lavaboda elini yüzünü yıkadı. Sonra üstünü değiştirip balkona oturdu. Gün ağarmak üzereydi. Şehrin sessizliğini bozan kuşların ötüşlerini uzun uzun dinledi. Mutfaktan getirdiği aşurelik buğdayı balkonun en ucuna koydukları tabağa boşalttı. Bir sigara yakmak için ceplerini yokladı. Aradığını bulamayınca demir korkuluklara tüneyen kumrulara baktı. Sabah olmuştu. “Tıraş olmalıyım” dedi. Aynada yüzünü süzerken gördüğü kâbusu düşündü. Fırçaya sürdüğü jeli yılların verdiği alışkanlıkla köpürttü. Yeni çıkardığı jiletle tıraşı tamamlayıp yüzünü yıkadı. Elbise dolabından yeni aldığı gömlek ve spor pantolonu çıkarıp giyindi. Saçlarını delikanlılığında yaptığı gibi geriye doğru taradı. Mutfağa geçti. Can yoldaşı, kıymetlisi kahvaltıyı hazırlamış, çayı demlemişti.

“Ooo! Bu sabah sen de bir değişiklik var. Dur bakayım, gençleşmiş, ihtiyar delikanlı olmuşsun.”

“Yenilenmek gerekiyor hanım. İnsanın kendini, aklını yenilemesi, yaşadığı çağa uyum sağlamasını kolaylaştırır.” 

Çayını yudumlayıp dışarı çıktı. Kumrular etrafı kirletmişlerdi. “Zübeyde yine kızacak” diye düşündü. Eşi: “Geç kalacaksın” diye seslenince: “Bugün servisle değil kendi arabamızla gideceğim. Arabayı galeriye verip onu da yenilemeye karar verdim” dedi. Komodin çekmecesine bıraktığı ruhsatı aldı. Kapıya yöneldi. Her sabah yaptığı gibi can yoldaşını yanaklarından öperek evden ayrıldı.

İşyerine geldiğinde doğruca odasına girdi. Koltuğuna oturmadan masanın üzerinde duran “İmha Tutanağını” bir kez daha gözden geçirdi. Çevirdiği dâhili telefondan Özcan’ı aradı. “Yerinde misin? Vaktin var mı? O hâlde bir çay söyle de geçen gün önerdiğin yeni eğitim programını karşılıklı konuşalım olur mu?”

Odasından çıkınca koridorda bulunan yangın söndürme tüpünün kontrol kartına baktı. "İtfaiye timindeki arkadaşları uyaralım da hepsini gözden geçirsinler” diye söylenerek yürüdü. Özcan’ın yanına varıncaya değin yolda karşılaşıp selamlaştığı tüm arkadaşlarından hep aynı soruyu duydu. “Sadık Abi! Bugün sen de bir değişiklik, bir başkalık mı var?”

Evet vardı. Dün gece rüyasında gördüklerinden sonra artık başka, bambaşka bir Sadık olmaya karar vermişti.

fy

8 yorum:

N.Narda dedi ki...

Hah ha, Özcan= Endüstri mühendisi Narda
Sadık= Necati Usta

yalnız bizim Necati'ye öyle bi kabus gördürtemedim ben ya hu :p

mabelard dedi ki...

Bilirim, her işyerinde Sadık veya Necati Usta mutlaka vardır :)

N.Narda dedi ki...

:)Necatiler fazla ne yazık ki

Tarzım ve El Emeği dedi ki...

merhaba, takipteyim, bana da beklerim
http://meleginhediyeleri.blogspot.com.tr/

maviye iz süren dedi ki...

bazen küçük işaretleri toplamak gerekiyor hayattan, güzel anlamlı bir öykü.. :)

mabelard dedi ki...

Okuyarak kattığınız değer için teşekkür ederim.

Aze dedi ki...

Tğm işyerlerinde kıdemli memurların okuması gerekli bir öykü olmuş. Güzel olmuş.
Elinize sağlık.

mabelard dedi ki...

İşyerlerinde kıdemli çalışanların doğru bildiği yanlış davranışları değiştirmek güç.

"Kurum Kültürü" denen kavramın içeriğinin tüm çalışanlarca derinlemesine içselleştirilmesi gerekiyor sanırım.

Öyküyü okuyarak kattığınız değer için teşekkür ederim.