Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

29 Nisan 2015 Çarşamba

Adım Silinecek Yeryüzü Kitabından/Öykü


“Sustum artık, sadece dinliyorum, başkasını canlandırmaktan vazgeçtim, bana önce kendinizi, sonra da beni verin.” 

Ingmar Bergman/Persona

Zihnimdeki laptop’un fişini çekeli epey zaman geçti. Bir ay oldu sanırım. Köyümde, iki odalı kulübede inzivâdayım. Buraya gelmeden önce bunalmıştım. Yapay gülücüklerden, yazın dünyasında hiç bitmeyen maskeli balolardan, yıllardır eş, dost, yandaş üçgeninde ulufe gibi dağıtılmaktan öteye geçmeyen ödülleri konuşmaktan bunalmıştım. Vicdanların dumura uğradığı, narsizmin tavan yaptığı böylesine yapmacık bir dünyada yazarak var olmanın ne anlamı vardı? Bıkmıştım. Kaçmalı, bir an evvel uzaklaşmalıydım bu ortamdan. Ne birbirinin sırtını sıvazlayanların çıkardığı kuru gürültü, ne de kanonların artık iyice kabak tadı veren monoton tartışmaları. Hiçbiri umurumda değildi. Benim acilen nefes alacağım ıssız bir kuvöze ihtiyacım vardı. Sessizlik ve doğallığa. İstediğim yaşam biçimi sadece buydu.

Eskiden yoğun çalışma temposundan bunalınca kaplumbağalara imrendiğim olurdu. Gözlerden ırakta, hız çağına inat dingin bir yaşam ve gerektiğinde başını gövdenden içeri çekip, gizlenebileceğin bir kamuflaj. Körleşen duygulardan, vahşi tutkulardan korunmak için bir tür izolasyon yöntemi. Kimseye görünme. Yat ve örtün. İhtirasa meydan oku. Tekilliğin gizli öznesi ol. Ol ki, bulmak isteyen, kelimelerin a'rafında bulsun seni.

İnsan çoğul yaşamak süsüyle makyajlanmış bir yalnızlık portresidir.  Zihnimdeki laptop’un fişini çektim çekeli rahatım. Günlerdir kendimi yalnızlığın kefesinde tartıyorum. İçim rahat. Çünkü geçtiğim bütün kirli denizlere masumiyetin sabrını bıraktım. İçim rahat. Kalbimde yüzen istavrit şahittir ki böyle mutluyum ben, böyle özgür.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gözlerimi kapatıp kuşları dinliyorum. Böcek vızıltısına, rüzgârın fısıltısına kulak kabartıyorum. Aklımda ne gam var, ne tasa. Kuşluk vakitleri iğde ağaçlarının gölgesine uzanıp, çiçek tozlarından yayılan o muhteşem ıtırı kokluyorum doyasıya. Kendimi bildim bileli severim iğdeyi. Annemin iğde dalından yontarak ipe dizdiği nazarlığı, kutsal bir emanet gibi üzerimde taşırım hâlâ. Âh, annem! Ruhumu mengene gibi sıkıştıran karamsar duygular gevşeyince annemin sevdiği türküler dilime dolanıyor, aynı türküleri şimdi ben de mırıldanıyorum keyifle. “Evlerinin önü iğde dalları, aman iğde dalları, iğde dalı boynun eğmiş, hakka yalvarı.”

Öğlenleri epeydir unuttuğum şekerleme uykusuna yeniden başlamak da zihnimi dinç tutuyor. Önce kitap okuyorum yanımda getirdiklerimden. Sonra, kerpiç serinliğinde bir saatlik uykuya dalıyorum kesintisiz. Geceleri şiir söylüyorum yıldızlara. Notlar alıyorum yarım bıraktığım öyküler için. Yüreğimin telvesi kabardıkça kısa sürede toparlandığımı, yeniden şiire tutunduğumu hissediyor, üretkenliğime şaşırıyorum. Anladım. Her şeyden kaçılsa da yazmaktan kaçılmıyormuş. Hele ki şiir yazmanın sonu yokmuş.

Şiire tutunmak dedim. Ben, şiire tutunmakla yaşamı ıskalama riskini sıfıra indirgemekten söz ediyorum. Şiirin, insanın beyninde “nzt-48” etkisi yaratan işlevinden. Çünkü okunan her iyi şiir, insanın zihnine uzatılmış mükemmel bir sonsuzluk pasıdır. Bu dünyada şiir okumadan sonuca gitmek, hele ki hayata röveşata ile,  jeneriklere girecek güzellikte gol atmak, omurgası kırılmış bu çağda hiç mümkün değil.

Tregedyalar’dan bir sayfa açıyorum rastgele. Edip Cansever’le karşılamak istiyorum akşamı.

“Çünkü bu kahverengi akşam saatlerinde
Her şeyi en soğuk ölçülere vuruyoruz
Bir uzak han kavramına. Hanların
Rahmindeki bir yolcuya, bir semendere
Ve soğuk bir çağdan geçiyoruz. Çağlardan
Başımızda siyah bir hale.”

Gümüşdağ’ın kıbleye bakan eteklerinde canım közde pişirilmiş orta şekerli kahve çekiyor birdenbire. İçeri bakıyorum. Mutfaktaki eski tel dolabı, emektâr yüklüğü gözden geçiriyorum. Yok. Bir tutam olsun, bir gram olsun, evde hiç kahve yok. Köyde kalacağım süreyi hesaplamamıştım. Oluruna bırakmıştım zamanı. Bir müddet daha burada kalırsam ihtiyaç duyacağım temel gıdaları takviye etmek lâzım. Aklıma gelenlerin hepsini liste yapıyorum, unutmadan. Kahve haricinde kahvaltılık şeyler, hazır çorbalar, kuru kayısı, badem içi ve inciri de ekliyorum listeye. Gelirken kapattığım cep telefonumu çeşmenin yanında duran aracın torpido gözüne bırakmak için hareketleniyorum. Eksikleri yaylaya on kilometre mesafedeki Güzelce’den temin edeceğim. Cep telefonumu araçla yolda kalırsam yardım isterim düşüncesiyle tedbir amaçlı yanıma almıştım. Şarjı var mı? Yoktur. Bitmiştir elbette. Prize taktığım telefonu açıyorum. Mesajlar, cevapsız çağrılar yağmur gibi ekrana düşmeye başlıyor. Bütün çağrıları siliyorum. Mesajları da.

Onca mesaj arasında Günay’ın bugün çektiği mesaj dikkatimi çekiyor. Günay çocukluk arkadaşım, kan kardeşim. Bayramlar ve cenazeler dışında çok ender görüşüyoruz. Ama yine de birbirimizi unutmuyoruz. Günay vefalı. Kandillerde, bayramlarda, özel günlerde arıyor. Mesaj bırakıyor. Zaten bozulmayan iki geleneğimiz kaldı. Biri bayramlarda komşuları ziyaret, diğeri, düğünlere, cenazelere katılmak. Günay’ın mesajını açınca gözlerim buğulanıyor. “Sevgili annemi kaybettik. Cenazesi yarın öğle namazından sonra Uyguntepe Camiinden kaldırılacaktır” yazıyor. Omuzlarım yana düşüyor. Tahta sedirin kenarında bir süre öylece kalıyor, annem kadar sevdiğim Nermin Teyze’nin vefatına ağlıyorum.

Nermin Teyze; Günay’la birlikte evlerinin arka bahçesine kurduğumuz çocuk krallığımızın koruyucu kalkanıydı. Düşerdik, kucaklar, yaramızı sarardı. Koparmayın diyerek üstüne titrediği şurup güllerini koparırdık, bağışlardı. Yoksulduk. Janjanlı oyuncaklarımız yoktu. Bildiğimiz çocuk oyunları dışında tek zenginliğimiz Nermin Teyze’nin anlattığı masallardı.

Bir masalın bitişi en çok kimi üzer? Masal gibi kadınların çocukların belleğine yaktığı ışığı, ölümün güçlü nefesi karartabilir mi? Karartamaz. Çünkü o çocuksu hatıraların ışığı deniz feneri gibidir; kolay kolay sönmez ancak annesini kaybedenin ruhunda açılan boşluğu kapatmak, denizi taşla, kayalarla doldurarak oraya bir deniz feneri inşa etmeye de benzemez.  Toparlanıp Günay’ı arıyorum hemen. Ertesi gün görüşmek dileğiyle taziyelerimi iletiyorum.

Cenazeyi musalla taşında görünce, insan, o anda neyi düşünür? Kendi ölümünü mü? Yoksa yaşamın süslü güzelliğini mi? Önce hafif bir vertigo belirtisi, kıymık batmış gibi ağrıyan kalp, kısa bir duraksama. Sonra toparlanıp adımlarımı mevtaya doğru hızlandırıyorum. Şiir yazdığımı, şiire soyunduğumu, bunalımın kıyısından döndüğümü ne Günay, ne de yakın çevremdekiler bilmiyor. Boşluğu kaplayan incecik bir buz kütlesinin üzerinde, Mutlak Çiçeği'nden ödünç aldığım nefesle yürüyorum şimdilik. Hırslarım yok, tutkularım var. Gerçekleştirmekten, hesabını vermekten korktuğum tutkularım. Tutku, suya çizilen ebrudur çoğu zaman. Ve iğne deliğinde birleşen yerle gök kadar sancılıdır onun sırrındaki gerçekler. “Söyletmez, susturur.” Beklemeyi öğretir. Beklemekse ölüm denizine daldırılan kızgın bir demir parçasıdır. Acısı ecelin zehrine benzer. Düşündürür.

Cenaze için toplanmış kalabalığı görünce, insan kendini orada, musalla taşında yatarken düşünüyor ister istemez. Gösterişsiz, olması gerektiği gibi birkaç yakın arkadaş, vefalı birkaç akrabanın omuzlarında taşınacaktır tabutum. Cesedim; sloganlar, marşlar söylenerek değil, sessizce, yalnızlığı seven birine yakışır biçimde defnedilecektir muhtemelen. Adım gibi eminim, çiçekti, kalemdi, kurşundu, vs. bunların hiçbirisi bırakılmayacaktır kabrime. “Kendi hâlindeydi. Kimseye değip dokunmadan yaşayıp gidiyordu. Allah rahmet eylesin” diyenler olacak. Edebî kimliğim bilinmeyecek, ürettiğim metinler konuşulmayacak. Ardımdan mersiyeler yakılmasını da beklemiyorum zaten. Toprağımın üzerine su döküldükten sonra herkes usul usul dağılacak. 

Adım silinecek yeryüzü kitabından.

Fatih Yavuz Çiçek

4 yorum:

Gülin Dünyası dedi ki...

ne acı bir son... her güzel şey biter gibi adında siliniyor yeryüzünde sonsuza dek...çok beğendim..

mabelard dedi ki...

"Her şeyden biraz kalır" diyor birileri,
Çoğulluk haklılıktır.
Kavanozda biraz kahve,
Kutuda biraz ekmek,
İnsanda biraz acı."

Turgut Uyar/Kayayı Delen İncir

Okuyarak kattığınız değer için teşekkür ederim Gülin.

Selamlar.

eylül nisa yolcuoğlu dedi ki...

Şiir bile hayatı ıskalayabilir bazen. Fotoğrafı çekilen ân'ın ânı yaşamakta yarattığı kayıp gibi. Anlatmaya çalışmak da bir nevi doğallığı bozmak değil mi? Dil de bir duygu ve algı deformasyonu oluşturmuyor mu içimizde?

Kaçışa gelince... Yalnızlık baki. Kalabalıklar içinde yahut dağ başında bir yerde. Yeter ki kalbine, kendine dönebilsin insan.Zaten bizi örten giz perdesini hiç aralamadık ki!

Selam ve muhabbet ile!

mabelard dedi ki...

"Ne yöne gidersen git, -doğu, batı, kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün!
Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır."

Şems-i Tebrizi