Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Aşk'ın Sinema Diliyle Konuşan Hâlleri



İtalyan yazar Ricciotto Canudo’nun; 7.Sanat olarak adlandırdığı sinemanın büyüsüyle tanıştığımda, henüz 5-6 yaşlarında bir çocuktum. Sanırım 1970 yılıydı. Yurtdışında yaşayan uzak bir akrabamızın Türkiye’ye izinli geldiği dönemlerden birinde onu ziyarete gitmiştik. Hayli kalabalık olan evde, büyüklerin sohbet faslından sonra yurtdışından getirilen sinema makinesi büyük salona kurulmuş, ışıklar söndürülmüş, biz çocuklar da beyaz badanalı duvarın karşısına bağdaş kurup, Kartal Tibet’in siyah beyaz çekilmiş Karaoğlan filmini şaşkınlık ve hayranlık karışımı bir duyguyla nefesimizi tutarak izlemiştik. 

Hiç unutmuyorum; ilerleyen günlerde izlediğim filmin etkisiyle kendime tahta bir kılıç, söğüt dalından da bir at yapmış, komşularımızın çocuklarına da anlattığım “Karaoğlan” filmini kendi aramızda bıkmadan usanmadan oynadığımız bir ritüele dönüştürmüştük.

Okula başlamak; okumayı, yazmayı öğrenmek her çocuk için bir milattır. Okula başlayıp sınıfları atladıkça, sinemanın büyüsü yerini hikâye, roman ve şiire bıraktı ve daha sonraki yıllarda sinemaya ilgim izleyici olmaktan öteye de geçmedi. Bu yüzden olsa gerek, içimde sürekli artarak büyüyen okuma, yazma tutkusunu hiçbir sanat dalı tahtından indiremedi. Okumak, yazmak içime bir saltanat gibi kurulmuştu ancak düşünme ve yazma sürecinde sinemanın düş gücüme pozitif etkisini hiçbir zaman yadsıyamam.

Yönetmen olmayı, sinema filmi çekmeyi hiç düşlemedim. Hele ki sinema tarihinde vizyona girmiş birbirinden iyi senaryoya sahip, gerek kurgusu, gerekse yönetmen dehasının izlerini taşıyan aşk konulu başyapıt olmuş nice filmler varken, yeni çekilecek bir film projesinde aşk hangi kareye, nasıl bir mizansenle sığdırılabilir ve farklı bir sinema söylemiyle izleyicilere nasıl aktarılırdı,  doğrusu hemen yanıt vermek güç.

Gözümün önüne Majid Majidi’nin “Baran”, Ferzan Özpetek’in ”Karşı Pencere”, Clint Easwood’un “Yasak İlişki” filmlerinde etkilendiğim sahneler geliyor. Majid Majidi’nin çektiği “Baran” filminin final sahnesi yürekleri burkan platonik bir aşka vedayı duyumsatır. Baran; arabaya binmek için yürürken lastik ayakkabısı çamura saplanır. Filmin erkek oyuncusu Yasef eğilir ve ayakkabıyı alır, temizleyerek Baran’ın giymesi için yere bırakır. Araba uzaklaşırken, kamera Baran’ın ayakkabısının toprakta bıraktığı ize odaklanır. O esnada başlayan yağmur usul usul ayakkabının izindeki çukura dolmaya başlar. Aşkın ve ayrılığın sükût hâli bu sahnede sinemanın diliyle şiirsel bir renge bürünür.

Ferzan Özpetek’in “Karşı Pencere” filminde, Giovanna’nın hergün evini gözetlediği Lorenzo’nun penceresinden kendi evinin penceresine gizemli bakışı bizi, onun sınırlarına, pencerenin arka tarafındaki karmaşıklığa, oradan da yaşamın görünen gündelik gerçekliğinden daha güçlü bir gerçeklik bulunduğu inancına götürür. Pencereden Giovanna’nın ruhuna açılan soyut geçitte Giovanna’nın düşlerinden uyandığı, arzularına gem vurduğu bu sahne aslında kadının iç dünyasıyla, dış dünyasını uzlaştıran aşka dair duyguları, zıt pencere imgesiyle görsel bir şölene dönüştürür.

Clint Eastwood’un yapımcı, yönetmen ve Robert rolünü oynadığı “The Bridges of Madison County” (Yasak İlişki) filminin sonlarına doğru Robert’ın yağmur altında Francesca’ya bakışı, araçlar kırmızı ışıkta beklerken kadının kapının kolunu tuttuğu, inip âşık olduğu adama koşma/koşamama gelgitini yaşadığı karar anı, ölene dek kalbin derinliklerinde yaşayacak saf ve temiz bir aşkı duyumsatırken, filmin sonunda izleyicilere hayatta bu tür bir duygu yalnızca bir kez hissedilir” repliğini bir kez daha söyleme gereğini duyumsatır.

Bu örneklerden şuraya gelmek istiyorum. Kuşkusuz her sanatın kendine has bir iletişim dili, grameri var ve bu dilin yetkin kullanıldığı sanat eserleri geleceğe kalmada diğerlerine göre bir adım öne çıkıyor. İçimizin çıkmazına inen ve bizi güneşin çocukları gibi sonsuzluğa götürecek upuzun bir tüneldir aşk. Bir kuyu olan içimizdeki göğün dili, yitik bir uygarlığın ancak sükûtla keşfedilen lehçesidir aşk. Enis Batur; Aşkın en sağlam sigortası mesafedir”der. Bir yönetmen olsaydım sanırım baştan sona “imkânsızlık”, “kapanmayan mesafeler” ve “acı” dolu karelerde anlatırdım aşk'ı. 

Aşkın büyüklüğünü en iyi “acı”nın üstü örtülmesi mümkün olmayan gerçekleri anlatabilirdi  belki. Filmin son sahnelerinde bir aynaya düşen aşkın kırılgan görüntüsü, katlanması güç bir dünya yaşamını ayna metaforuyla sorgulayarak unutulmaz kılabilirdi.

Filmin konusunu şöyle kurgulardım. Deniz, kökleri Anadolu’da olan ve 12 Eylül 1980 sonrası yurtdışına gidip oraya yerleşmiş bir içmimardır. Çalıştığı firma İstanbul’da inşa edilen büyük bir iş merkezinin yapım işini, Türkiye’de yerleşik başka bir firmayla ortaklık kurarak üstlenmiştir ve Deniz, yıllar sonra eğitim gördüğü İstanbul’a gelir. Lale’de diğer ortağın inşaatla ilgili görevlendirdiği içmimarlardan biridir. İş yaşamlarındaki başarıyı özel hayatlarında yakalayamamış, evlilikleri sallantıda, mutsuzluğun cenderesinden kurtulmak için kendilerini işine, şiirin ve kitapların büyüsüne kaptıran bu iki insanın yolu “Aynalı Han” projesinde kesişir.

Proje gereği binanın iç ve dış cepheleri, kirişler, kolonlar, sütunların tamamı aynalarla kaplanacaktır. Bina aynalarla kaplanmaya başladıkça okudukları ayna temalı şiirler, Deniz ve Lale’yi birbirine yakınlaştırır. Bu yakınlaşma onların kendilerini daha iyi tanımalarına, kendi iç aynalarında aşkın görüntüsünü keşfetmelerine, iç dünyalarında hiç yaşanmamış duyguların ötesini görmelerini sağlayacak, kendilerine yeni bir hayat kurmak isteyen ikiliyi filmin sonunda yaşamın zıt anlamıyla yüzleştirecektir.

Her filmin izleyici kitlede iz bırakan sahneleri vardır demiştik. Yukarıda konusunu kısaca yazdığım filmde; aşkın kırılgan hâlini, kırılan bir ayna metaforuyla duyumsatarak, filmi belleklerde iz bırakacak bir sahneyle taçlandırmak isterdim. Filmin sonuna doğru giriş katın aynalarının montajı yapılmaktadır. Deniz; eşiyle yüzyüze konuşmak için yurtdışına gideceğini ve uçak bileti aldığını söyler. Dışarıda yağmur başlamıştır. Lale'nin ıslandığını gören Deniz, şemsiyeyi açar ve üşüdüğünü söyleyen Lale'ye çevresindekileri umursamadan sarılır. Tam o esnada bir kaza olur ve montajı yapılan aynalardan biri yere düşerek ikiye ayrılır. Kamera, kırılan aynaya yansıyan Deniz ve Lale'nin ikiye bölünmüş gölgelerine odaklanır. Deniz, yolculuk hazırlığı yapacağını söyleyerek izin ister. Akşam yemeğinde; eşine kötüye giden ortak yaşamları hakkında konuşmak istediğini belirten Lale, konuşmaya başlarken, son dakika haberlerinde Deniz'in Yeşilköy’de meydana gelen trafik kazasında öldüğünü duyar ve öylece donup kalır. O anda Deniz’le birlikte geçirdiği vakitler gözlerinin önünden geçer. Eşinin “seni dinliyorum” sözüne karşılık, titreyen dudaklarından Deniz’in kendisine en son okuduğu dizeler dökülür:

“iki kırık ayna tamamlamazmış birbirini
iki kırık ayna”*

Fatih Yavuz Çiçek



*Seyit Pelitli