Şiir, Edebiyat, Kültür, Sanat

13 Nisan 2014 Pazar

Yerli Oryantalizm Denemeleri


Aslında bu yazının başlığı “İkinci Orhan Pamuk Vakası İskender Pala’nın Son Romanı”ydı. Ancak bu başlığı bu yargının şu aşamada biraz acımasız olacağı düşüncesiyle değiştirdim. Bu yazı İskender Pala ‘nın Katre-i Matem romanında tıpkı Orhan Pamuk’un yaptığı gibi oryantalist ve popülist eğilimlere kur yaptığı iddiasındadır. Bu işi yaparken de güçlü bir edebiyat ortaya konulamamış üstelik Osmanlı tarihi Batılıların gözüyle yansıtılmıştır. Doğrusu eski edebiyatı romantik ve oldukça güzel bir dille günümüz Türkçesine aktaran ve bu nedenle ciddi bir okur kitlesine sahip olan Pala, popülizmle hızını alamamış, romana biraz da oryantalizm ekleyerek romanın güya cazibesini artırmaya çalışmıştır. Oryantalizmle yaptığı iş kendi tarihine, kültürüne Batılı bir gözle bakmaktır ki  kuram okuyanlar buna yabancılaşma sendromu diyorlar.

Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı adlı romanını mükemmel bir zamanlamayla 11 Eylül’den hemen sonra piyasaya çıkardı. Roman kısa bir süre sonra yabancı dillere çevrildi ve Batılı ülkelerde satılmaya başladı. Romanına seçtiği kahramanlara baklavayı bile “bir tür tatlı” diyerek açıkladığı üslubuna; ama özellikle de Osmanlı tarihini bir ölüm ve öldürme tarihi olarak sunan tarzıyla Batılılara adeta; “Evet, Doğu hakkında düşündüğünüz her şey doğrudur. Ben bu tarihin ve kültürün içinden gelen, hat sanatının, Sufizmin, Doğu-Batı çatışmasının özünü ve inceliklerini bilen biri olarak sizin söylediklerinizi doğruluyorum.” dedi. Bütün bunlara zaman zaman Batılı medya kaynaklarına verdiği sansasyonel demeçler ve mükemmel bir PR çalışması da eklenince ödül gecikmedi. Bu durumu çok iyi değerlendiren Amerikalı Türk edebiyatı profesörü Sarah Moment Atis, Orhan Pamuk’un çabalarını, Nobel ödülü almadan çok önce; “Batılıların oryantalist eğilimlerine kur yapmak” olarak niteler. Pamuk 2003’te katıldığı Ulusal Halk Radyosunda kendisiyle yapılan mülakatın ara renkleri olarak Benim Adım Kırmızı romanından kan damlayan bölümlerin okutulmasına hiç itiraz etmedi. Benim Adım Kırmızı’nın edebi içeriği ne olursa olsun Batıdaki algısı; “Doğu toplumları kanı, öldürmeyi severler. Bu geçmişte de böyleydi, şimdi de böyledir, gelecekte de böyle olacak. Siz saygıdeğer Batılıların, siz edebiyatseverlerin maddenin ötesindeki şeylere de değer verenlerin Doğu’ya yapılanlardan dolayı suçluluk duymanız gerekmez” şeklindeydi.

Hilmi Yavuz’un Orhan Pamuk’un Batı’da edebiyat dışı nedenlerden dolayı başarılı olduğunu-utanarak da olsa-söylemesi tam da bunu anlatmak içindir. Sayın Pamuk artık Nobel ödülü aldığı için edebiyat dünyasında eski Yunan Tanrıları kadar kutsaldır ve bizim onu eleştirmemizin popülerliğini artırmanın dışında çok da bir anlamı yoktur.

Benzer bir durumu, yani Batılıların ya da Batıcıların oryantalist eğilimlerine kur yapma işini son romanıyla İskender Pala yapıyor. Kullandıkları üsluptan Osmanlı tarihine bakışlarına kadar bir sürü benzerlik var iki yazar arasında. Orhan Pamuk, Batı’da hoş bir sohbet konusu olabilecek “hatt”ın farklı ekolleri yüzünden Doğu’da cinayet işlenebileceğini anlatırken, İskender Pala aslında aynı şekilde ilginç bir tartışma konusu olabilecek farklı türdeki laleler ve lale yetiştiriciliği yüzünden insanların cinayet işlediğini anlatıyor.

Uzatmadan söyleyelim: İskender Pala’nın Katre-i Matem adlı romanı Osmanlı tarihini bir cinayetler, sapık ilişkiler, merhametsizlikler, adaletsizlikler tarihi olarak sunuyor okura. Padişahın, vezirlerin, asayişten sorumlu görevlilerin odalarında içi kesilmiş uzuvlardan, koparılmış kollardan, nerden alındığı belli olmayan kadın saçlarından tepeleme siniler saklanıyor. Kan, cinayet, işkence sadece Haliç’in altında değil zifaf odalarında, Bindir Direkte, yalılarda, konaklarda, kadırgalarda. Yazarın zaman zaman devreye girip çokbilmiş bir öğretmen edasıyla lalenin tarihinden söz etmesi, lalenin tarihini Türklerin tarihiyle özdeşleştirmesi, ebcet hesabından dem vurması önemsiz ve gerçekten de romanın özünü değiştirmeyen kuru ve ansiklopedik ayrıntılar olarak kalıyor.

Romanda tarih var, Osmanlıca var, yenilik denemeleri var, tekellüflü bir üslup var ancak asıl edebiyatı yapacak olan insan yok. Kara Şahin’den, Yeni’den, Bican Efendi’den, Hörükız’dan hiçbiri etten, kemikten sevgiden veya intikamdan oluşmuş insanlar olarak çıkmıyorlar karşımıza. Yukarıda söylediklerimizi birkaç örnekle açıklayalım: 466 sayfalık romanda aşağıdaki cümleye benzeyen yüzlerce cümle var. “Çırağan sahil sarayında, ışığı Boğaziçi’nde gümüş serviler oynaştıran güneşin odaya dolduğu geniş salonun yan odalarından birinde, güzel kadın ve cariyelerin değişik dillerden bir Babil kulesini andıran şetaretli sesleri çağıldamaktaydı. Buhurdanlar balmumu kokusuyla yasemin ıtırları yayarak dalgalanıyorlar, odanın içi dimağları sarhoş eden nefis bir filbahri tütsüyle doluyordu” (s.273) Bu cümlelerin, bu tekellüfün okurda oluşturduğu bir karşılık yok.
       
Oryantalist ressamların siyahî halayıkla birlikte kontrast oluşturarak çizdiği ve Sertap Erener’in son yıllarda tekrar canlandırarak ödül aldığı beyaz kadın sahnesini de çizmeyi ihmal etmemiş yazar. Bu sahneye ve lalenin anlatıldığı başka sahnelere bakarsak lale yıkılışı, bozulmayı, halkın parasıyla âlem yapmayı temsil ediyor. Peki, ama lalenin Türk medeniyetini temsil ettiğine ilişkin bu uzun nutku nereye koyacağız romanın genel anlayışı içinde. Yoksa yazar bulduğu ve bildiği her şeyi romana koymaya mı çalışmış?

Romanda asıl can alıcı soru şu: Bütün bu 466 sayfa boyunca Osmanlı yönetimi çevrelerinin, dervişlerin, şehzadelerin hatta eşkıyaların, Aslan Ağa’nın, Cüce Mor’un tek bir insani anına şahit olabiliyor musunuz? İngilizcede “imsight” diye ifade edilen olayların, kişilerin, davranışların künhüne varma ya da onları bütün gerçekliğiyle görme anını, farklı, orijinal bir açıdan görme ayrıcalığını bir kez olsun bile yakalayabiliyor musunuz? Hani Tarık Buğra’nın “Oğlumuz” hikâyesindeki babanın çaya limon katma anı, hani “Eskici” hikâyesinde halasına sarılan çocuğun annesinin kokusunu özlemesi gibi insani olan, insanı yakalamış tek an görebiliyor musunuz? Kartondan karakterler arasında laleyle ilgili, yeniçeri ocağıyla ilgili bir yığın malumat, sayın yazar daha önceki romanına da Namık Kemal’i bizzat, Cemil MERİÇ’i de roman konusundaki düşünceleriyle misafir etmişti. Romanda her şey var ama insan yok. Edebiyat ya da roman insanı anlamaya yaramayacaksa, anlatılan şeyi daha iyi, farklı bir açıdan anlamamıza yardımcı olmayacaksa neye yarayacak?

Romandaki Osmanlı imajı da evlere şenlik.  Sadece Türklerin değil başka dinden, ırktan ve dilden insanların da bir mutluluk çağı, bir sulh ve sükûn adacığı olarak gördüğü Osmanlı, meğer neymiş de biz bilmiyormuşuz. Sayın yazar bu romanın iyi bir senaryo olduğunu, senariste çok az iş düşeceğini ifade etmiş bir konuşmasında. Bu roman iyi bir film olabilir; ama seyirciler filmin sonuna kadar, filmin esas oğlanını bir Amerikan helikopterinin bu kana susamış, vezirinden dervişine kadar kumpas peşinde ya da içinde olan toplumdan kurtarmasını bekleyeceklerdir. Romanı okuyup bitirince ürktüğünüz, korktuğunuz bir Osmanlı imajı çıkıyor karşınıza. Yerli ve yabancı araştırmacıların her geçen gün haklı olarak takdir ettikleri, bize utanacağımız hiçbir miras bırakmayan bir tarih böyle mi çizilmeli bir romanda.

Romanda roman türünün sınırlarını zorlayan ve adeta okuyucuyu hafife alan onlarca sahne var: Birkaç örnek verelim: Son derece zeki olan Kara Şahin âşık olduğu, zifafa girdiği kızın kim olduğunun bile farkında değil. Mahalle kültürünün çok yaygın olduğu bir mahallede nasıl koca bir konak birkaç günlüğüne de olsa yapılır yıkılır da kimsenin haberi olmaz? Sayın yazarın Cüce Moru konusunda icat ettikleri Ahmet Mithat’a hoş bir masal öğesi olabilirdi; ama bu romanda tarihin ve romanın dışına çıkmış.

Yazıyı bitirdikten sonra yazarın bir röportajını okudum. Sayın yazar cinayeti neden romana eklediğini de popülist yaklaşımının bir açıklaması olarak gayet güzel anlatıyor:

“Fakat öbür taraftaki cinayet benim ruhumdaki açığa çıkmamış karanlık yön, geceleri büründüğüm bir katil ruh değil elbette. Ama insanların gazetelerde okudukları favori haberler televizyonların bangır bangır bağırdığı, insanların tekrar tekrar seyrettikleri şiddetle dolu haberler kanla alakalı. Kan aynı zamanda aşkın da rengidir. Bu ikisi arasında bir geçiş vardır. Bu yüzden cinayeti iyi kurgulayabilirseniz aşkı çok daha güzel anlatırsınız. Hele de aşk yüzünden bir cinayetse anlattığınız.” 

Sayın yazar çok satacak popülist bir romana eklenmesi gereken hemen her şeyi romana eklemiş. Eğer başından maksat çok satmaksa galiba başarılı da olmuş. Ancak olan Osmanlı imajına ve edebiyata olmuş. Sayın yazarın koskoca bir medeniyetten romanda defalarca kullandığı tabirle evbaş ve kallaş takımından bir takımı ele alması ve çoğunlukla onların hikâyesini anlatması da doğrusu var olan ve yanlış Osmanlı anlayışına tuz biber ekmiş.

Zekeriya Başkal

Bu Yazı Hece Edebiyat Dergisinin Eylül 2009 153.sayısında yayımlanmıştır.  

1 yorum:

nihan Terzi dedi ki...

Bence kitabi daha dikkatli okuyun konak yapilip yıkılmıyor cucenin yaptigi sihirlerle kara sahin kulubeyi konak gibi görüyor.